EGE ÜNİVERSİTESİ HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ DERGİSİ JOURNAL

Transcription

EGE ÜNİVERSİTESİ HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ DERGİSİ JOURNAL
EGE ÜNİVERSİTESİ
HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ DERGİSİ
JOURNAL OF EGE UNIVERSITY
NURSING FACULTY
Cilt/Volume: 28
Sayı/Number: 3
Yıl/Year: 2012
AÇIKLAMALAR
Bu dergi 22 Ekim 1984 gün ve 18553 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan "Üniversitelerde
Ders Aracı Olarak Kullanılan Kitaplar, Teksirler ve Yardımcı Ders Kitapları Dışındaki
Yayınlarla İlgili Yönetmelik" bağlamında yayınlanmaktadır.
Yayın Türleri
Adı geçen yönetmeliğin 2. ve 3. maddeleri uyarınca dergide eğitim ve araştırma
çalışmalarına paralel olarak orjinal araştırma raporları, bilimsel tarama yazıları, yeni bir
yöntem veya teknik tanımlayan kısa bildiri yazıları ve çok önemli bilimsel çeviriler
yayınlanabilir.
Yayın Hakları
Yayınlanacak yazıların bilim dil bakımından sorumluluğu yazarlara aittir. Yayın Kurulu
gerekli değişiklik veya kısaltmaları yazardan isteyebilir veya yazarın izni alınarak içeriği
bozmayacak değişiklikler yapabilir. Basılmayacak yazılar için bir ay içinde yazara bilgi
verilir.
ISSN – 2147 – 3463
EGE ÜNİVERSİTESİ
HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ DERGİSİ
Cilt 28, Sayı 3
2012
Yayın Sahibi
Prof. Dr. Çiçek FADILOĞLU Hemşirelik Fakültesi Adına
Sorumlu Müdür
Prof. Dr. Olcay ÇAM
Yayın Alt Komisyonu
Prof. Dr. Çiçek FADILOĞLU (Başkan)
Prof. Dr. Ayla BAYIK TEMEL
Doç. Dr. Meryem YAVUZ
Prof. Dr. Gülümser ARGON
Prof. Dr. Zümrüt BAŞBAKKAL
Dergi Yayın Kurulu
Prof. Dr. Olcay ÇAM (Editör)
Prof. Dr. Ümran SEVİL
Prof. Dr. Süheyla ÖZSOY
Doç. Dr. Meryem YAVUZ
Prof. Dr. Leyla KHORSHID (Editör Yrd.)
Prof. Dr. Aynur ESEN
Prof. Dr. Zümrüt BAŞBAKKAL
Basım Yeri
Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova - İzmir
Baskı Tarihi
31.12.2012
Yönetim Yeri
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi (EÜHF) tarafından
yılda üç sayı/bir cilt hakemli dergi olarak yayınlanır.
Türkiye Atıf Dizini’nde yer almaktadır. Indexed in Türkiye Citation Index.
Yazışma Adresi
Özen DURAKOĞLU: [email protected]
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi, Yayın İşleri 35100 Bornova/İZMİR
HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ DERGİSİ
DERGİ HAKEM KURULU
PROFESÖRLER
AKBAYRAK Nalan
AKYOLCU Neriman
ARGON Gülümser
ARSLAN Hediye
AŞTI Nesrin
AŞTI Türkinaz
BAHAR Zuhal
BAŞBAKKAL Zümrüt
BAYIK TEMEL Ayla
BAYRAKTAR Nurhan
BEDÜK Tülin
BULDUKOĞLU Kadriye
BUZLU Sevim
ÇAM Olcay
ÇAVUŞOĞLU Hicran
ÇİMETE Güler
ECEVİT ALPAR Şule
EMİROĞLU Oya Nuran
ENÇ Nuray
ERCİ Behice
ERDEMİR Firdevs
ERDEM Yurdagül
ERDOĞAN Semra
EROĞLU Kafiye
ESEN Aynur
EŞER İsmet
ETİ ASLAN Fatma
FADILOĞLU Çiçek
GÖKDOĞAN Feray
GÖRGÜLÜ Selma
GÖZÜM Sebahat
HATİPOĞLU Sevgi
KANAN Nevin
KARADAĞ Ayişe
KARADAKOVAN Ayfer
KARANİSOĞLU Hacer
KARATAŞ Nimet
KHORSHID Leyla
KOCAMAN Gülseren
KÖMÜRCÜ Nuran
NAHÇİVAN Nursen
OCAKÇI Ayşe
OLGUN Nermin
ÖZ Fatma
ÖZBAŞARAN Ferda
ÖZHAN ELBAŞ Nalan
ÖZSOY Süheyla
PINAR Rukiye
SABUNCU Necmiye
SAVAŞER Sevim
SEVİĞ Ümit
SEVİL Ümran
ŞENOL ÇELİK Sevilay
ŞİRİN Ahsen
TAŞOCAK Gülsün
UZUN Özge
ÜSTÜN Besti
YILDIRIM Aytolon
YILDIZ Suzan
DOÇENTLER
ABAAN Süheyla
ACAROĞLU Rengin
AKYOL Asiye
AKYÜZ Aygül
AKTOLUN BALKAYA Nevin
AKPINAR BALCI Reva
ALTUN İnsaf
BAL YILMAZ Hatice
BAYKAL Ülkü
BİLGE Ayşegül
ÇEBER Esin
DEMİRKIRAN Fatma
DEMİR KORKMAZ Fatma
DİNÇ Leyla
EKTİ GENÇ Rabia
ENGİN Esra
ERTEM Gül
GÜNER Perihan
GÜNEŞ Ülkü
İYİGÜN Emine
KAPTAN Gülten
KARACA SAYDAM Birsen
KARAÇAM Zekiye
KAVLAK Oya
KELLECİ Meral
KOCAMAN YILDIRIM Nazmiye
KULAKAÇ Özen
KUKULU Kamile
METE Samiye
OKANLI Ayşe
ÖĞCE Filiz
ÖZBAYIR Türkan
ÖZEL EFE Emine
ÖZER Nadiye
ÖZKAN Özlem
ÖZMEN Dilek
ÖZTÜRK Candan
ÖZTÜRK CAN Hafize
POLAT Sevinç
UÇAR Hülya
UYSAL TORAMAN Aynur
SAN TURGAY Ayşe
SOĞUKPINAR Neriman
SEREN İNTEPELER Şeyda
ŞAHİN Nevin
ŞENDİR Merdiye
ŞENUZUN Fisun
TANRIVERDİ Gülbu
TEL Hatice
TEL Havva
TERZİOĞLU Füsun
YAVA Ayla
YAVUZ Meryem
YILDIRIM Yasemin
ZAYBAK Ayten
İÇİNDEKİLER
Editörden
Araştırmalar
- Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
Nurses Who are Working at Hospital Determine The Levels of
Organizational Citizenship
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN ….…....…1-12
- Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının İncelenmesi
The Evaluation of The Staff Nurses Decisional Involvement
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR,
Ayşe ÇİÇEK …………………………...……...…………………………….……...13-24
- Bir İlköğretim Okulundaki Öğrencilerde İdrar Yolu Enfeksiyonu ve İlişkili
Faktörler
Urinary Tract Infection and Associated Factors in a Primary School Students
Fatma BİRGİLİ, Leyla KHORSHID ...…...………………….………………….……25-34
- Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
The Problems Experienced by Families With Disabled Children
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA ………...…………………….………….….…35-49
- İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin
Anksiyete Düzeylerine Etkisinin İncelenmesi
Evaluating The Effect of Pre-Informing Patıents on Anxiety Levels Before The
Implanted Port Placement
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN ………………….51-64
- Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
Critically Investigation of Postgraduate Nursing Dissertations About Occupational
Health Nursing in Turkey
Süheyla ÖZSOY, Julide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU,
Nilüfer YILDIRIM……………...………..…………………………………………65-84
- Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine
Uyum Öz Etkililik Düzeyleri
Medication Adherence Self Efficacy Level of The Hypertensive Patients Who
Appiled to a Family Health Center
Ezgi KARADAĞ, Yeliz AKKUŞ, Gülnaz KARATAY ...……………..………..……….85-96
Derleme Yazılar
- Kalp Damar Cerrahisinde Hibrid Girişimler: Ameliyathane Hemşireliği Yönü
Hybrid Procedures in Cradiovascular Surgery: An Aspect of Operating Room
Nursing
Fatma DEMİR KORKMAZ, Ayla YAVUZ KARAMANOĞLU ……………………...97-105
- Postpartum Depresyonda Kültürel Faktörlerin Önemi
The Importance of Cultural Factors Upon Postpartum Depression
Ruşen ÖZTÜRK, Oya KAVLAK, Ümran SEVİL ……………………..…………...107-116
- Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
Reducing The Pain Associated With Intramuscular Injection
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID ...………………………………………………117-128
- Yaşama Dair Olumlu Düşünce
Positive Thinking About Life
Ayşegül BİLGE…………...………...……………..…………...………….……..129-135
- Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının Sosyokültürel Yansıması: Stigma
A Socio Cultural Reflection of Chronic Obstructive Pulmonary Disease: Stigma
Hatice TEL, Havva TEL …………...………...……………..…….………...……137-142
Olgu Sunumu
- Kifozlu Hastada Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
Nursing Care of a Patient With Kyphosis: Case Report
Burcu TOTUR, Meryem YAVUZ, Mehmet ZİLELİ …..…………………………143-152
Editörden Okura,
Değerli Okuyucularımız,
Dergimizin 2012 yılının bu son sayısında, 2012 yılı başında dergi adının
değiştirilmesi süreci nedeniyle ilk sayılarda dergimizin basımı biraz gecikmeyle oldu.
Bu sayıda, uzayan bu süre içinde yayınlanmak üzere kabul edilmiş makalelerin iyice
gecikmeden yayınlanmasını sağlamak amacıyla makale sayısı epeyce yüksek olmuştur. 2012’nin son sayısı olan bu dergimizde, yedi araştırma makalesi, beş derleme
makale ve bir olgu sunumu ile toplam 13 bilimsel makale yer almaktadır. Her makale
özgün ve özgün olduğu kadar da güncel konuları içermektedir. Bu bilimsel bilgilerin
mesleğimizin bilimsel bilgi birikimini arttıracağı inancındayım.
2013 yılında hakem kurulumuz yeni eklenecek genç doçent meslektaşlarımızla
birlikte daha da genişleyecektir. Hakemlerimizin özeniyle birlikte dergimizin kaynak
olarak gösterilmesine önem verdiğimizi tüm yazarlarımıza tekrar bildirmek isterim.
Dergimizin yayınlanma sürecinde emeği geçen yazarlarımıza, hakemlerimize
ve siz okurlarımıza teşekkür ederim. Yeni yıl nedeniyle de, tüm meslektaşlarıma
sağlıklı, mutlu, verimli yıllar dileyerek, sevgi ve saygılarımı sunarım.
Prof. Dr. Olcay ÇAM
EDİTÖR
[email protected]
[email protected]
İletişim Mail Adresi:
Özen DURAKOĞLU
[email protected]
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 1-12, 2012
HASTANEDE ÇALIŞAN HEMŞİRELERİN ÖRGÜTSEL VATANDAŞLIK
DÜZEYLERİNİN İNCELENMESİ
NURSES WHO ARE WORKING AT HOSPITAL DETERMINE THE LEVELS OF
ORGANIZATIONAL CITIZENSHIP
Öğr.Gör.Dr. Nilay ÖZKÜTÜK* Yard.Doç.Dr. Fatma ORGUN* Araş.Gör. Hale SEZER*
Yük.Hemş. Azize GÜNEYSU ÇAKAN**
*Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Hemşirelikte Öğretim Anabilim Dalı
**Samsun Gazi Devlet Hastanesi
ÖZET
Amaç: Son yıllarda yoğun bir biçimde incelenen yönetici-çalışan ilişkilerinde; yöneticilerin,
bilgi alışverişine dayalı, etkileşime açık, destekleyici ve güven veren bir yönetim yaklaşımına
karşılık çalışanların gönüllülüğe dayalı davranışları daha fazla sergiledikleri görülmektedir.
Sağlık hizmetlerinin daha verimli bir şekilde sunulabilmesi, yönetici hemşirelerin çalışan
memnuniyetini artırabilmeleri, özellikle sağlık işletmelerinde büyük sorun haline gelen işgören
devir hızının azaltılması, hemşirelerin iş doyumu, performans ve örgütsel bağlılıklarının
artırılabilmesi için, yönetici hemşirelerin çalışanların işyerinde sergiledikleri örgütsel
vatandaşlık davranışı ile ilgili öngörüye sahip olmaları önem kazanmaktadır. Bu doğrultuda bu
araştırma, bir devlet hastanesinde çalışan hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeylerinin
incelenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı tipte bir araştırma olarak gerçekleştirilmiştir.
Gereç ve Yöntem: Araştırma kapsamına bir devlet hastanesinde çalışmakta olan ve
araştırmaya katılmayı kabul eden hemşireler alınmıştır. Veri toplama aracı olarak hemşirelerin
sosyo-demografik özelliklerini içeren ve araştırmacılar tarafından hazırlanan “Kişisel Bilgi
Formu” ve Altuntaş ve Baykal (2010) tarafından geçerlik ve güvenirliği yapılan Örgütsel
Vatandaşlık Düzeyi Ölçeği (ÖVDÖ) kullanılmıştır. Veriler, araştırma için kurumdan gerekli yazılı
izin alınarak, 01 Mart–15 Mart 2011 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından toplanmıştır.
Verilerin değerlendirilmesinde SPSS paket programı kullanılarak, sayı, yüzde dağılımı ve
varyans analizi yapılmıştır.
Bulgular ve Sonuç: Araştırma sonuçlarına göre; hemşirelerin örgütsel vatandaşlık
düzeylerinin oldukça yüksek olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin yaş ortalaması ve meslekteki
çalışma yılı arttıkça örgütsel vatandaşlık düzeylerinin arttığı, sorumlu hemşirelerin örgütsel
vatandaşlık düzeylerinin diğer hemşirelere göre daha yüksek olduğu, vicdanlılık ve yardım
etme alt boyutunda dahiliye kliniğinde çalışan, kurumu övme, bilgilendirme ve katılım alt
boyutunda idarede çalışan, hoşgörülülük ve ölçek toplamında acilde çalışan hemşirelerin
istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte göreceli olarak daha yüksek örgütsel vatandaşlık
düzeyine sahip oldukları saptanmıştır.
Anahtar sözcükler: Örgütsel vatandaşlık, hemşire, örgüt
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN
ABSTRACT
Objective: Manager-employee relations intensively studied in recent years, managers, based
on the exchange of information, interact with, open, supportive and reassuring response to a
management approach based on voluntary employees' behaviors are exhibited more. Health
services can be served more efficiently, managers of nurses further their employee satisfaction,
employee turn over has become a major problem particularly in the health establishments to
reduce the nurses' job satisfaction, organizational commitment and to increase performance,
organizational citizenship behavior exhibited by the administrator of nurses in the workplace of
employees to be familiar with the foresight is important. In this respect, this study of nurses working
in a public hospital in order to examine the level of organizational citizenship in a descriptive study.
Methods: In the study agreed to participate in research at a public hospital and the nurses
were working. Data were collected and prepared by researchers including socio-demographic
characteristics of nurses, "Personal Information Form" and Altun and Baykal (2010) will be used by
the reliability and validity of the “Organizational Citizenship Level Scale (OCLS)”. The data required
written permission for the research institution, 01 March-15 March 2011 between the dates
collected by the researchers. Analysis of the data, using SPSS program, the number, percentage
distribution and analysis of variance were done.
Results and Conclusion: According to the research, the nurses were very high levels of
organizational citizenship. The average age of nurses working in the profession and increased with
increasing levels of OCLS, OCLS other nurses were higher than the nurses in charge of,
scrupulousness, and to help the working sub-dimension of internal medicine clinic, praising the
institution, information and participation in running the administration sub-dimension, tolerance
and scale than the total of nurses working in emergency found to have high OCLS.
Key words: Organizational citizenship level, nurse, organization
GİRİŞ
Yeni teknolojiler, üstün yönetim sistemleri, elektronik sistemler ve veritabanları,
örgütlerin başarısı için gerekli olmasına karşın, örgütsel başarıyı sağlayan temel
etken, örgütün insan kaynağının niteliğidir. Çünkü teknolojik araç-gereçleri, yönetim
sistem ve araçlarını kullananlar ve gerekli kararları alanlar, yine bu örgütlerin iş
görenleri yani insan kaynaklarıdır. Toplumların sosyal, ekonomik ve politik gelişiminde, örgütlerin etkililiğinde ve verimliliğinde insan faktörünün önemi büyüktür. Ayrıca,
örgütlerin sürekli değişen koşullar altında başarılı olmaları için, formal iş tanımlarıyla
sınırlı kalmadan, görevin gerektirdiklerinin ötesinde, örgütsel etkililiğe ve gelişmeye
katkıda bulunmaya istekli iş görenlere olan ihtiyaçta artmaktadır (Sezgin 2005).
1980’ler ve özellikle 1990’lardan itibaren, gerek akademik çevrelerde gerekse iş
dünyasında üzerinde en çok tartışılan yönetim kavramlarından biri “güçlendirme”
kavramı olmuştur. Bu ilginin temel nedeni, artan uluslararası rekabet ve sürekli
değişim nedeniyle, iş görenlerin örgüt içi girişimcilik ve yaratıcılıklarına giderek daha
fazla gereksinim duyulmasıdır. Bu gereksinimin ortaya çıkardığı davranış biçimlerinden biri, paylaşma, yardım etme, destekleme ve koruyup bakım verme gibi diğerinin
yararını ya da yardımı amaçlayan gönüllü bir davranış olarak tanımlanan prososyal
davranış biçimi olan “örgütsel vatandaşlık davranışı (ÖVD) dır (Bolat ve ark 2009; Çalık
ve ark 2011).
2
Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
Smith, Organ ve Near (1983) tarafından örgütsel vatandaşlık davranışı, bireyin
örgüt içerisindeki resmi rolünün ötesinde, kendi isteğine bağlı olarak gösterdiği ve
örgüt içerisindeki diğer insanlara yardım etmeyi amaçlayan davranışlar olarak tanımlanmıştır (Aktaran; Titrek ve ark. 2009).
Örgütsel vatandaşlık davranışı Organ (1988) tarafından ise; biçimsel ödül sisteminde doğrudan ve tam olarak dikkate alınmayan, fakat bir bütün olarak ele alındığında
organizasyonun fonksiyonlarını verimli bir biçimde yerine getirmesine yardımcı olan,
gönüllülüğe dayalı davranışlar olarak tanımlanmıştır (Bolat ve ark 2009; Yücel ve
Samancı 2009).
Bu kavram, örgütün sosyal ve psikolojik ortamına katkıda bulunarak, örgütsel
amaçların gerçekleştirilmesine yardımcı olan gönüllülük esasına dayalı bireysel
davranışları anlatmaktadır. Bireyin samimi duygularla ve isteyerek yaptığı örgütsel
vatandaşlık davranışının altında herhangi bir dışsal ödül beklentisi yatmamaktadır.
Örneğin, bir çalışan, kendisinden böyle bir şeyi yapması istenmediği halde, iş
çıkışında uzun süre ofisinde kalarak elindeki işi tamamlamaya çalışıyorsa ya da kendi
resmi iş tanımının bir parçası olmadığı halde, işini yapmakta zorluk çeken bir mesai
arkadaşına yardım ediyorsa, bu çalışanın örgütsel vatandaşlık davranışında bulunduğu söylenebilir.
Bir örgütte çalışanlar, kendilerini ne kadar çok örgütün bir parçası, örgütü de
kendilerinin bir parçası gibi görürlerse, bulundukları örgütün üyeliğine ne kadar içten
bağlanırlarsa, örgütte o kadar çok kalmak isterler. Örgütte ortak çalışmaya katkıda
bulunmak için fazla bir çaba gösterirler. Örgütsel vatandaşlık davranışı, bireyin bir
bütün olarak örgütün işleyişini geliştiren faaliyetlerini temsil eder. Örgütü yıkıcı ve
istenmeyen davranışlardan koruma, önerileri kabul etme, yetenek geliştirme, etkin ve
yaygın bir iletişim ağı kurma gibi konuları içeren örgütsel vatandaşlık örgütün genel
performansıyla bağlantılıdır (Sezgin 2005; Titrek ve ark 2009).
Örgütsel vatandaşlık davranışı organizasyon içinde temel olarak üç noktada
örgütsel yaşamı etkilemektedir (Özdevecioğlu 2003; Sezgin 2005). Bunlardan birincisi, bireylerin vatandaşlık davranışlarının örgüt içerisinde yardımlaşma eğilimini
artırmasıdır. Yardımlaşan birey iyi bir vatandaştır, görüşü hakimdir. Bu bakımdan,
örgüt içerisinde bilgi paylaşımını ve bilgi edinim oranını artıracaktır. Yardımlaşma,
hem örgüte yeni katılan bireyler açısından hem de eskiden beri çalışan bireyler
açısından önemli bir yarar sağlamaktadır.
İkinci önemli etkisi, çalışanların sorumluluk duygularının gelişmesidir. Çünkü,
vatandaşlık davranışı örgütü düşünmeyi, örgütün yanında olmayı ve gerektiğinde
örgüt için çeşitli daha fazla fedakarlıklar yapmayı gerektirmektedir. Sorumluluk
duygusunun çalışanlarda gelişmesiyle, örgütün amaçlarına ulaşması kolaylaşmaktadır. Çalışanların yetkilerini belirli sorumluluk çerçevesinde kullanması, örgüt içerisinde yöneticilerin denetimlerini kolaylaştıracak ve bireysel özdenetimi artıracaktır.
Üçüncü etki ise, çalışanların olumlu tutumları ile ilgilidir. Bu pozitif düşünce örgüt
içinde bireylerin iş başarım düzeylerini etkileyecektir. Elbette çalışanların pozitif
düşünmelerinin tek nedeni vatandaşlık davranışı değildir, pek çok nedenle bireyler
3
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN
pozitif düşünceye veya tutuma sahip olabilirler. Pozitif düşünce sadece iş başarımını
değil, diğer örgüt üyeleri ile iyi geçinmeyi ve olaylara pozitif yaklaşmayı da
beraberinde getirir (Özdevecioğlu 2003; Sezgin 2005).
1980’li yıllarda başlayan örgütsel vatandaşlık davranışı konulu çalışmalar, örgütsel
vatandaşlık davranışının teorisini de konu almıştır. Smith ve arkadaşlarının çalışanların performanslarını geliştirmek için alınması gerekli tedbirleri ortaya koymak
amacıyla yapmış oldukları çalışmaların sonucunda örgütsel vatandaşlık davranışının
özgecilik ve vicdanlılık boyutları ortaya çıkmıştır (Özaslan ve ark 2009). Bu iki boyutun
dışında Organ (1988) tarafından centilmenlik, nezaket, örgütsel erdem boyutları
ortaya konulmuştur.
Örgütlerin verimliliği ve performansını arttırması açısından örgütsel vatandaşlık
davranışı; örgütlerin rekabet avantajı elde etmesi, öğrenen bir kimliğe kavuşması,
çevresine ayak uydurabilmesi, bireylerinin sadakati, çalışması, özverisi ve bağlılıklarıyla yakından ilgili olduğu kadar, örgütsel vatandaşlık davranışlarının ortaya
konulmasının örgütlerin sahip olduğu örgütsel sağlık ve örgütsel iletişimin düzeyine
de bağlı olduğu ifade edilmektedir (Uslu 2010).
Örgütsel vatandaşlık davranışları, bireyler arasında dayanışmayı sağlayarak ve
birlikteliği arttırarak örgütsel performansa katkıda bulunur. Bu tür davranışlar, örgüte
uzun vadeli kalıcılık ve gelişim için gerekli uyum ve değişimi sağlar. Yapılan araştırmalar sonucunda, örgütsel vatandaşlık davranışı gösteren iş görenlerin diğerlerine
göre daha yüksek performans sergiledikleri ortaya konulmuştur (Sökmen ve
Boylu 2011).
Örgüt yaşamında bireylerin ve örgütlerin amaçlarının birlikte gerçekleştirilmesi
yöneticiler için temel hedeflerden biridir. Örgütün amaçlarına ulaşırken, bireyleri de
amaçlarına ulaştırması, bireylerin kendi amaçlarına ulaşırken örgütü de amaçlarına
ulaştırması örgüt hayatının temel gereklerindendir. Bu bakımdan, örgütsel vatandaşlık davranışı bireysel ve örgütsel amaçlara ulaşmada dengeleyici bir unsurdur. Bir
toplumun gelişmesi ve gelişen çağa ayak uydurması o toplumda yaşayan insanların
sorumluluğunda ise, bir örgütün gelişmesi de o örgütte yaşayan insanların sorumluluğundadır (Özdevecioğlu 2003).
Örgütsel vatandaşlık davranışı, çalışanların örgüt içinde yardımlaşma eğilimini ve
bilgi paylaşımını arttırmakta, sorumluluk duygusunu geliştirmekte ve pozitif tutum ve
düşüncelere sahip olmalarıyla örgüt içinde bireylerin iş başarma düzeylerini etkilemektedir. Örgütsel vatandaşlık davranışı; örgütün nitelikli kişileri kuruma çekmesinde
ve bu çalışanların kuruma bağlılıklarını artırmasında, örgütsel çatışmaları azaltmada,
işe devamsızlık gibi davranışları azaltmada etkili olmaktadır (Özdevecioğlu 2003).
Son yıllarda yoğun bir biçimde incelenen yönetici-çalışan ilişkilerinde; yöneticilerin, bilgi alışverişine dayalı, etkileşime açık, destekleyici ve güven veren bir
yönetim yaklaşımına karşılık çalışanların gönüllülüğe dayalı davranışları daha fazla
sergiledikleri görülmektedir. Sağlık hizmetlerinin daha verimli bir şekilde sunulabilmesi, yönetici hemşirelerin çalışan memnuniyetini artırabilmeleri, özellikle sağlık
işletmelerinde büyük sorun haline gelen işgören devir hızının azaltılması, hemşire4
Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
lerin iş doyumu, performans ve örgütsel bağlılıklarının artırılabilmesi için, yönetici
hemşirelerin çalışanların işyerinde sergiledikleri örgütsel vatandaşlık davranışı ile ilgili
öngörü sahibi olmaları önem kazanmaktadır (Altuntaş ve Baykal 2010).
Türkiye’de örgütsel vatandaşlık düzeyleri ile ilgili yapılan bazı araştırmalar, yüksek
lisans ve doktora tez çalışmaları olmasına karşın, bu çalışmaların genelde işletme ve
yönetim alanında olduğu görülmektedir (Sezgin 2005). Bu nedenle, Türkiye’de
örgütsel vatandaşlık düzeyinin sağlık boyutunda, özellikle hemşirelik açısından ele
alındığı çalışmaların sınırlı olduğu söylenebilir. Bu doğrultuda bu araştırma, bir devlet
hastanesinde çalışan hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeylerinin incelenmesi
amacıyla yapılan tanımlayıcı tipte bir araştırmadır.
Araştırmanın alt problemleri, “Hemşirelerin “örgütsel vatandaşlık davranışları” ne
düzeydedir?”, Hemşirelerin “örgütsel vatandaşlık düzeyleri bazı sosyo-demografik
değişkenlere (yaş, klinik, görev, çalışma yılı)” göre anlamlı farklılık göstermekte
midir?” şeklinde ifade edilmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM
Tarama modelinde tanımlayıcı tipte ele alınan araştırma kapsamına olasılıksız
örnekleme yöntemlerinden gelişigüzel olarak örnekleme yöntemi kullanılarak bir
hastanede çalışmakta olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 107 hemşire alınmıştır. Veri toplama aracı olarak hemşirelerin sosyo-demografik özelliklerini içeren ve
araştırmacılar tarafından hazırlanan “Kişisel Bilgi Formu (yaş, medeni durum, klinik,
görev, çalışma yılı vb.)” ve Altuntaş ve Baykal (2010) tarafından geçerlik ve güvenirliği
yapılan Örgütsel Vatandaşlık Düzeyi Ölçeği (ÖVDÖ) kullanılmıştır. Veriler, etik kurul
izni ve araştırma için kurumdan izin alınarak, 01 Mart–15 Mart 2011 tarihleri arasında
araştırmacılar tarafından toplanmıştır.
Çalışanların ne sıklıkta örgütsel vatandaşlık davranışı sergilediklerini belirleyen
ÖVDÖ, Dolma (2003) tarafından geliştirilerek tekstil sektöründeki büro çalışanları
üzerinde geçerlik ve güvenirlik analizleri yapılmıştır. Geliştirilen bu ölçek “yardım
etme, intizam, hoşgörü, katılım, bilgilendirme ve firmayı tanıtma” olmak üzere 6 alt
boyut ve 24 maddeden oluşmakta ve 7’li cevap seçenekleri (her zaman-7, çoğu
zaman-6, yarıdan fazla-5, yarı yarıya-4, yarıdan az-3, nadiren-2, hiçbir zaman-1)
bulunmaktadır. Ölçek, ortalama puanın (3,5) üzerine çıkıldıkça örgütsel vatandaşlık
düzeyinin arttığı şeklinde değerlendirilmektedir. Dolma (2003) tarafından belirlenen
ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0.83’tür. Literatürde veri toplama araçlarının özellikle
de başka disiplinlerde geliştirilmiş olan ölçeklerin hemşirelik alanında kullanılabilmesi
için geçerlik-güvenirlik analizlerinin yapılması gerektiği vurgulanmaktadır (Erefe
2002). Bu çalışmada Dolma (2003) tarafından geliştirilen Altuntaş ve Baykal (2010)
tarafından hemşirelik üzerinde geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan ölçek
kullanılmıştır. Dolma (2003) tarafından geliştirilen orijinal ölçek; yardım etme,
vicdanlılık, hoşgörülülük, bilgilendirme, katılım ve kurumu övme olarak 6 faktör
grubuna ayrılmakla birlikte Altuntaş ve Baykal (2010) tarafından yapılan çalışmada;
5 faktör grubuna ayrılmış ve orjinal ölçekte yer alan katılım alt boyutu ile ilgili
5
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN
maddelerin bilgilendirme alt boyutu içinde yer aldığı görülmüştür. Sonuçta, örgütsel
vatandaşlık düzeyinin hemşireliğe uyarlanmasında orijinal isimlendirmeye bağlı
kalınarak ölçek alt faktörleri; yardım etme, vicdanlılık, hoşgörülülük, kurumu övme,
bilgilendirme-katılım şeklinde ele alınmıştır. Altuntaş ve Baykal (2010) tarafından
yapılan örgütsel vatandaşlık düzeyinin iç tutarlılık incelemesi sonucunda ölçeğin
toplam Cronbach alfa değerinin .87, alt boyut Cronbach alfa değerlerinin vicdanlılık
alt boyutunda .77, kurumu övme alt boyutunda .74, bilgilendirme-katılım alt
boyutunda .68, hoşgörülülük alt boyutunda .76 ve yardım etme alt boyutunda .68
olduğu ve örgütsel vatandaşlık düzeyinin yüksek derecede güvenilir olduğu belirlenmiştir. Verilerin analizinde, SPSS paket programı kullanılarak, sayı ve yüzdelik dağılımları alınmış, numerik değişkenlerde Shapiro-Wilk testi ile normallik analizi yapılarak,
normal dağılım gösteren değişkenlerde tek yönlü varyans analizi uygulanmıştır.
BULGULAR
Hemşirelerin Sosyo-Demografik Özelliklerine İlişkin Bulgular
Hemşirelerin %67,3’ünün 30-39 yaş grubunda, %93,5’inin bayan ve %77,6’sının
evli olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin %25,2’sinin 11-15 yıldır meslekte çalıştıkları
ve %33,6’sının 0-5 yıldır bu kurumda çalıştıkları saptanmıştır. Hemşirelerin,
%66,4’ünün servis hemşiresi olduğu, %32,7’sinin dahili birimlerde ve %49,5’inin
cerrahi birimlerde çalıştığı belirlenmiştir (Grafik 1,2,3).
Grafik 2: Hemşirelerin Çalışma Yılı ve Kurumdaki
Çalışma Yılına İlişkin Bulgular
Grafik 1: Hemşirelerin Yaş, Cinsiyet ve
Medeni Durumlarına İlişkin Bulgular
80
30-39 yaş
93,5
100
33,6
40
30
77,6
67,3
60
40
20
Bayan
20
Evli
10
29
21,5
25,2
24,3
18,7
15,9
10,3
8,4
13
0
0
30-39 yaş
Bayan
0-5 yıl
Evli
6-10 yıl
Çalışma yılı
11-15 yıl
16-20 yıl
21-25 yıl
Kurum çalışma yılı
Grafik 3: Hemşirelerin Kurumdaki Görev ve Kliniklerine İlişkin
Bulgular
2,8
66,4
Servis hemşiresi
15
15,9
15
Diğer
Diğer
Acil
32,7
49,5
6
Dahili
2,8
0
Servis hemşiresi
Sorumlu hemşire
Dahili
İdare
Başhemşire
Cerrahi
10
20
30
40
50
60
70
İdare
Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
Alt Problemlere İlişkin Bulgular
Araştırmanın birinci alt problemi “Hemşirelerin “örgütsel vatandaşlık davranışları” ne düzeydedir?” biçiminde ifade edilmiştir. Hemşirelerin örgütsel vatandaşlık
düzeyi ölçeğine (ÖVDÖ) ilişkin bulgularının dağılımı Tablo 1’de verilmiştir.
Tablo 1. Örgütsel Vatandaşlık Düzeyi Ölçeği (ÖVDÖ) Puan Ortalamaları
ÖVDÖ
X
Ss
Vicdanlılık
37,88 (5,41)
3,51 (0,5)
Kurumu Övme
19,44 (4,86)
5,38 (1,34)
Bilgilendirme ve Katılım
27,75 (5,55)
4,93 (0,99)
Hoşgörülülük
17,50 (4,37)
4,61 (1,15)
Yardım etme
22,35 (5,59)
3,73 (0,93)
Toplam
131,58 (5,48)
13,48 (0,56)
Örgütsel vatandaşlık düzeyi ölçeğinin puan ortalaması Tablo 1’de görülmektedir.
Ölçeğin toplam ortalama puanına bakıldığında (5.48) oldukça yüksek düzeyde bir
puan ortalamasına sahip olduğu ve hemşireler tarafından en yüksek düzeyde
algılanan alt boyutun ise “Yardım etme (5.59)” alt boyutu olduğu bulunmuştur.
Araştırmanın ikinci alt problemi “Hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeyleri
bazı sosyo-demografik değişkenlere (yaş, klinik, görev ve çalışma yılı)” göre anlamlı
farklılık göstermekte midir?” biçiminde ifade edilmiştir.
Hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeyinin yaşlara göre farklılık gösterip göstermediğine ilişkin bulguların karşılaştırılması Tablo 2’de verilmiştir.
Tablo 2. Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin Yaşlarına Göre Karşılaştırılması
18-29
(n=12)
30-39
(n=72)
40-49
(n=23)
x
Ss
x
Ss
x
Ss
F
p
Vicdanlılık
5,33
,58
5,33
, 52
5,71
,24
5,84
,004*
Kurumu Övme
3,79
1,76
4,69
1,19
5,96
,78
15,27
,000*
Bilgilendirme ve katılım
5,75
,74
5,35
1,05
6,07
,59
5,31
,006*
Hoşgörülülük
4,98
,87
4,37
1,18
4,08
1,09
2,50
0,08
Yardım etme
5,79
1,06
5,52
,87
5,67
1,06
2,82
,000*
Toplam
5,46
,63
5,37
,57
5,84
,29
6,49
,002*
Hemşirelerin yaşları ile örgütsel vatandaşlık düzeyi karşılaştırıldığında, hoşgörülülük alt boyutu dışında toplamda ve tüm alt boyutlar arasında istatistiksel olarak
anlamlı bir ilişki bulunmuştur (Tablo 2). Ortalamalara bakıldığında; 40-49 yaş
grubundaki hemşirelerin hoşgörülülük (4,08) ve yardım etme (5,67) alt boyutu
dışında diğer yaş gruplarına göre göreceli olarak daha yüksek örgütsel vatandaşlık
düzeyine sahip oldukları görülmektedir. Bu sonuçlara göre yaş arttıkça örgütsel
vatandaşlık düzeyinin arttığı söylenebilir.
7
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN
Hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeyinin çalıştıkları kliniklere göre farklılık
gösterip göstermediğine ilişkin bulguların karşılaştırılması Tablo 3’de verilmiştir.
Tablo 3. Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin Çalıştıkları Kliniklere Göre Karşılaştırılması
Dahili
(n=35)
x
Cerrahi
(n=53)
Ss
x
Acil
(n=16)
Ss
X
İdare
(n=3)
Ss
x
Ss
F
p
Vicdanlılık
5,51
,32
5,34
,57
5,47
, 60
5,19
,16
1,02
,384
Kurumu Övme
4,70
1,54
4,92
1,33
4,84
1,03
5,75
,43
,632
,596
Bilgilendirme ve katılım
5,62
1,01
5,38
,99
5,85
,89
6,13
,12
1,43
,238
Hoşgörülülük
4,04
1,35
4,47
1,05
4,92
,72
3,67
1,28
2,80
,044*
Yardım etme
5,96
,86
5,40
,92
5,53
,99
4,92
,38
3,32
,023*
Toplam
5,51
,47
5,42
,60
5,64
,66
5,45
,29
,65
,586
Hemşirelerin çalıştıkları klinik ile örgütsel vatandaşlık düzeyi karşılaştırıldığında,
toplamda ve tüm alt boyutlar arasında hoşgörülülük ve yardım etme alt boyutu
dışında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (Tablo 3). Ortalamalara
bakıldığında; vicdanlılık ve yardım etme alt boyutunda dahili birimde, kurumu övme,
bilgilendirme ve katılım alt boyutunda idari birimde, hoşgörülülük ve ölçek toplamında acil birimde çalışan hemşirelerin diğer kliniklerde çalışan hemşirelere göre
istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte göreceli olarak daha yüksek örgütsel
vatandaşlık düzeyine sahip oldukları belirlenmiştir.
Hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeylerinin görevlerine göre farklılık gösterip
göstermediğine ilişkin bulguların karşılaştırılması Tablo 4’de verilmiştir.
Hemşirelerin görevleri ile örgütsel vatandaşlık düzeyi karşılaştırıldığında, vicdanlılık, hoşgörülülük ve yardım etme alt boyutu dışında toplamda ve tüm alt boyutlar
arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (Tablo 4).
Tablo 4. Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin Görevlerine Göre Karşılaştırılması
Başhemşire
(n=3)
Sorumlu
hemşire
(n=16)
Servis
hemşiresi
(n=71)
Ss
Diğer
(n=17)
x
Ss
X
Ss
X
x
Ss
F
P
Vicdanlılık
5,19
,16
5,65
,21
5,35
,57
5,46
,33
1,82
,147
Kurumu Övme
5,75
,43
5,95
,73
4,54
1,34
5,00
1,32
,612
,001*
Bilgilendirme ve katılım
6,13
,12
6,34
,38
5,30
1,05
5,74
,69
6,27
,001*
Hoşgörülülük
3,67
1,28
4,04
1,30
4,46
1,10
4,46
1,19
,961
,414
Yardım etme
4,92
,29
6,08
,62
5,54
,12
5,46
,88
2,26
,086
Toplam
5,46
,29
5,93
,27
5,37
,57
5,54
,56
4,98
,003*
Ortalamalara bakıldığında; sorumlu hemşirelerin hoşgörülülük alt boyutu dışında
tüm alt boyutlarda ve ölçek toplamında diğer hemşirelere göre göreceli olarak daha
yüksek örgütsel vatandaşlık düzeyine sahip oldukları saptanmıştır. Bu sonuçlara göre
8
Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
sorumlu hemşirelerin örgütsel vatandaşlık davranışı konusunda daha duyarlı olduğu
söylenebilir.
Hemşirelerin örgütsel vatandaşlık düzeyinin çalışma yıllarına göre farklılık gösterip
göstermediğine ilişkin bulguların karşılaştırılması Tablo 5’de verilmiştir.
Tablo 5. Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin Çalışma Yıllarına Göre Karşılaştırılması
ÖVDÖ
0-5 yıl
(n=36)
6-10 yıl
(n=31)
11-15 yıl
(n=17)
16-20 yıl
(n=9)
21-25 yıl
(n=14)
x
Ss
x
Ss
x
Ss
x
Ss
x
Ss
F
P
Vicdanlılık
5,32
,45
5,41
,57
5,34
,49
5,41
,62
5,71
,28
1,68
,160
Kurumu
Övme
4,35
1,41
4,82
1,15
4,75
1,33
5,61
,83
5,89
1,17
,463
,002*
Bilgilendirme
ve katılım
5,21
1,13
5,58
,80
5,45
1,15
6,06
,70
6,10
,43
2,98
,022*
Hoşgörülülük
4,36
1,12
4,42
1,15
4,42
1,20
4,00
1,11
4,44
1,29
,269
,897
Yardım etme
5,70
,92
5,60
,92
5,54
,83
5,52
,93
5,32
1,13
4,48
,774
Toplam
5,32
,53
5,49
,59
5,41
,63
5,64
,48
5,83
,30
2,51
,046*
Hemşirelerin kurumdaki çalışma yılları ile örgütsel vatandaşlık düzeyi karşılaştırıldığında, vicdanlılık, hoşgörülülük ve yardım etme alt boyutu dışında toplamda ve
tüm alt boyutlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (Tablo 5).
Ortalamalara bakıldığında; 21-25 yıl kurumda çalışma yılına sahip olan hemşirelerin
yardım etme alt boyutu dışında tüm alt boyutlarda ve ölçek toplamında diğer
hemşirelere göre göreceli olarak daha yüksek örgütsel vatandaşlık düzeyine sahip
oldukları saptanmıştır. Bu bulguya göre, meslekte çalışma süresi arttıkça hemşirelerin
örgütsel vatandaşlık davranış düzeylerinin de arttığı söylenebilir.
TARTIŞMA
Bu çalışmada, örgütsel vatandaşlık davranışına ilişkin bir devlet hastanesinde
görev yapan hemşirelerin “ÖVD” ne düzeydedir?”, “ÖVD düzeyleri bazı sosyo-demografik değişkenlere” göre farklılık göstermekte midir?”sorularına yanıt aranmıştır.
Oplatka (2006)’nın çalışmasının sonuçlarına göre, öğrenci ve meslektaşlara karşı
destekleyici davranışların, öğretimde yenilikçilik ve değişimin, örgüt yararına güçlü
bir yönlendirmenin ve öğretmenlik mesleğine güçlü bir bağlılığın örgütsel vatandaşlık davranışlarının bileşenleri olduğu ortaya konmuştur.
Altuntaş (2008) tarafından hemşireler üzerinde yapılan “Hemşirelerin Örgütsel
Güven Düzeyleri İle Kişisel-Mesleki Özellikleri Ve Örgütsel Vatandaşlık Davranışları
Arasındaki İlişki” adlı çalışmada hemşirelerin en yüksek vicdanlılık alt boyutunda
olmak üzere yardım etme, bilgilendirme ve kurumu övme alt boyutlarında ortalamanın üstünde puan aldıkları, hoşgörülülük alt boyutunda ise ortalama sınırlarda
puan aldıkları belirlenmiştir.
Feather ve Rauter (2004) tarafından kadrolu ve sözleşmeli öğretmenler arasında
yapılan “Organizational citizenship behaviours in relation to job status, job insecurity,
9
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN
organizational commitment and identification, job satisfaction and work values” adlı
çalışmada öğretmenlerin örgütsel vatandaşlık davranışları orta düzeyde bulunmuştur. Bu çalışmada hemşirelerin ÖVD yüksek düzeyde bulunmuştur (Tablo 1).
Hemşireler tarafından en yüksek düzeyde algılanan örgütsel vatandaşlık düzeyi alt
boyutu da “Yardım etme” alt boyutudur (Tablo 1). Örgütte uzman ya da deneyimli ve
kıdemli işgörenlerin, yeni meslektaşlarına yardım etmesi özgecilik (yardım etme)
olarak kabul edilmektedir (Sezgin 2005).
Organ’a (1988) göre de yardımseverlik, örgüt ile ilgili bir görevde veya sorunda
diğer bir çalışana yardım etmeyi içeren, isteğe bağlı davranışlardır. Örgüt yararına
güçlü bir yönlendirmenin ve ekip olmanın temelinde yardım etme (özgecilik) yer
almaktadır.
Sağlık ekibinin bir üyesi olan hemşireler, özellikle meslektaşlarının araç-gereç
kullanmaları, görevlerini tamamlamaları, belirli bilgilere ulaşmaları ve hastalara
zamanında bakım ve tedaviyi uygulamaları konusunda yardımcı olmaya yönelik
davranışlar sergilerler. Çalışmada, hemşireler tarafından daha yüksek düzeyde
algılanan alt boyut “Yardımseverlik” alt boyutu olduğuna göre bu durum özgecilik
yani yardım etme kavramı ile örtüşmektedir (Sezgin 2005).
Somech ve Ron (2007) tarafından ilköğretim okulu öğretmenleri ve yöneticileri
üzerinde yapılan “Promoting organizational citizenship behavior in schools: The
impact of individual and organizational characteristics” adlı çalışmada okulların rahat
ve nispeten bürokratik bir yapıya sahip oldukları bulunmuş olmakla birlikte, bu yapıyı
geliştirmek ve öğretmenlerin örgütsel vatandaşlık davranışlarını güçlendirmek için
onların iş arkadaşlarına yardım etmesi ve yaratıcı fikirlerini paylaşmak için onları
motive etmesinin önemli ve gerekli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu çalışmada
yardım etme davranışının ÖVD üzerinde etkili olduğu bulunmuştur. Bu sonuç çalışma
bulguları ile paralellik göstermektedir.
Aktaş (2008), Aktay (2008), Altunbaş (2009), Ay (2007), Dönder (2006), Yücel ve
Kalaycı (2009) ve Yücel (2006)’in yapmış oldukları çalışmalarda da genel olarak alt
boyutlar arasında en yüksek algı düzeyinin yardımseverlik ve kendini geliştirme alt
boyutlarına ait oldukları belirlenmiştir. Bu çalışmalar da çalışma bulgularını destekler
niteliktedir.
Yaş değişkeni incelendiğinde; hemşirelerin yaşları arttıkça göreceli olarak daha
yüksek örgütsel vatandaşlık düzeyine sahip oldukları görülmektedir. Bu sonuçlara
göre yaş arttıkça örgütsel vatandaşlık düzeyinin arttığı söylenebilir (Tablo 2). Benzer
şekilde, Ölçüm Çetin (2004), Özer (2009) ve Uslu (2010) tarafından yapılan çalışmalarda öğretmenlerin örgütsel vatandaşlık davranışlarının yaşı ilerleyen örgüt üyeleri
lehine farklılık gösterdiği bulunmuştur. Bu çalışmalar çalışma bulguları ile paralellik
göstermektedir.
Hemşirelerin çalıştıkları klinik değişkeni incelendiğinde; ortalamalara bakıldığında
vicdanlılık ve yardım etme alt boyutunda dahili birimde çalışan hemşirelerin daha
yüksek ÖVD düzeyine sahip oldukları belirlenmiştir. Hemşirelerin ÖVD düzeylerini
değerlendirmeleri sonucu ortaya çıkan bu bulgular doğrultusunda dahili birimde
10
Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
çalışan hemşirelerin vicdanlılık kapsamında yer alan, işe zamanında gelme, dinlenme
molalarını uzatmama, örgüt içi toplantılara katılma, çalışma saatlerini aşan durumlarda bile çalışma gibi davranışları yerine getirdikleri söylenebilir.
Bu sonuçların ortaya çıkmasında hemşirelik mesleğinin uğraş alanının insan
sağlığı olması; ihmalin ve küçük hataların bile büyük hatalara yol açması nedeniyle
hemşirelerin daha dikkatli ve titiz çalışmalarının mesleğin yapısında var olan
fedakarlık kavramı nedeniyle çalışma hayatlarında da her zaman daha fedakar
davrandıkları için bu bulguların ortaya çıkmasında etkili olduğu düşünülmektedir
(Altuntaş 2008).
Hemşirelerin görev değişkeni incelendiğinde; ortalamalara bakıldığında sorumlu
hemşirelerin hoşgörülülük alt boyutu dışında tüm alt boyutlarda ve ölçek toplamında
diğer hemşirelere göre göreceli olarak daha yüksek örgütsel vatandaşlık düzeyine
sahip oldukları saptanmıştır. Bu sonuçlara göre sorumlu hemşirelerin örgütsel vatandaşlık davranışı konusunda daha duyarlı olduğu söylenebilir.
Mesleki çalışma yılları incelendiğinde, 21-25 yıl kurumda çalışma yılına sahip olan
hemşirelerin yardım etme alt boyutu dışında tüm alt boyutlarda ve ölçek toplamında
diğer hemşirelere göre göreceli olarak daha yüksek örgütsel vatandaşlık düzeyine
sahip oldukları saptanmıştır. Bu bulguya göre, meslekte çalışma süresi arttıkça hemşirelerin örgütsel vatandaşlık davranış düzeylerinin de arttığı söylenebilir (Tablo 5).
Aktay (2008), Karakuş (2008) ve Özer (2009) tarafından öğretmenlerin örgütsel
vatandaşlık düzeyleri üzerine yapılan çalışmalarda da meslekte çalışma süreleri
arttıkça daha yüksek düzeyde örgütsel vatandaşlık düzeyine sahip oldukları bulunmuştur. Bu çalışmalar yapılan bu araştırma bulgularını destekler niteliktedir.
SONUÇ
Bireyin bir bütün olarak örgütün işleyişini geliştiren faaliyetlerini temsil eden
örgütsel vatandaşlık davranış düzeylerini belirlemek amacıyla bir devlet hastanesinde
çalışan hemşirelere yönelik olarak planlanmış olan bu araştırma sonucunda; hemşirelerin örgütsel vatandaşlık davranışlarının oldukça yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır.
Bu araştırmadan elde edilen bulgular doğrultusunda; yaş ve meslekteki çalışma
yılının artışı ile paralel olarak örgütsel vatandaşlık düzeyinin artması ile birlikte
deneyimli hemşirelerin kıdemsiz hemşirelere yardımcı olmaları konusunda yönetimin
destek olması, ödül sistemini kullanması ve bu alan ile ilgili yapılacak diğer çalışmalarda daha büyük ve farklı örneklem grubu çeşitliliği dikkate alınarak araştırmaların
yapılması önerilmektedir.
KAYNAKLAR
Aktaş HG. Öğretmenlerde denetim odağı ve örgütsel vatandaşlık davranışı. Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi. Afyon: Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2008: 8-35.
Aktay A. Yönetici ve öğretmenlerin değer tercihleri ile örgütsel vatandaşlık davranışları arasındaki ilişkinin
incelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi. İstanbul: Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
2008.
Altunbaş A. Öğretmenlerin örgütsel vatandaşlık davranışları ve çalışma değerlerinin analizi (Altındağ İlçesi
Örneği). Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi. İstanbul: Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
2009.
11
Nilay ÖZKÜTÜK, Fatma ORGUN, Hale SEZER, Azize GÜNEYSU ÇAKAN
Altuntaş S, Baykal Ü. Örgütsel vatandaşlık düzeyi ölçeğinin hemşirelikte geçerlik güvenirliği. Anadolu
Hemşirelik ve Sağlık Bilimleri Dergisi. 2010; 13(3): 7-16.
Altuntaş S. Hemşirelerin örgütsel güven düzeyleri ile kişisel-mesleki özellikleri ve örgütsel vatan-daşlık
davranışları arasındaki ilişki. Yayınlanmamış Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri
Enstitüsü. 2008: 66.
Ay B. Öğretmenlerin öz-yeterlikleri ve örgütsel vatandaşlık davranışı. Afyon: Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi, Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2007: 44-65.
Bolat O İ, Bolat T, Aytem O ve ark. Güçlendirici lider davranışları ve örgütsel vatandaşlık davranışı
arasındaki ilişkinin sosyal mübadele kuramından hareketle incelenmesi. Balıkesir Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü Dergisi. 2009; 12(21): 215-239.
Çalık T, Özbay Y, Erkan S, ve ark (2011). İlköğretim okullarında okul iklimi, zorbalık ve prososyal
davranışlar arasındaki ilişkilerin incelenmesi. 21.02.2011’de http://oc.eab.org.tr/egtconf/pdfkitap/pdf/
415.pdf/ html adresinden indirildi.
Dönder HH. Öğretmenlerin örgütsel vatandaşlık davranışları ve bürokrasi. Afyon: Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi, Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2006.
Erefe İ. Hemşirelikte araştırma, ilke süreç ve yöntemleri. İstanbul: Odak ofset. 2002.
Feather NT and Rauter KA. Organizational citizenship behaviours in relation to job status, job insecurity,
organizational commitment and identification, job satisfaction and work values. J.Occup Organ Psychol.
2004; 77:81-94.
Karakuş M. İlköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerin duygusal zeka yeterliliklerinin, öğretmenlerin
duygusal adanmışlık, örgütsel vatandaşlık ve iş doyumu düzeylerine etkisi. Yayınlanmamış Doktora Tezi.
Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2008.
Organ DW. Organizational citizenship behavior: The good soldier syndrome. Lexington, MA: Lexington
Books. 1988.
Oplatka I. Going beyond role expectations: Toward an understanding of the determinants and components
of teacher organizational citizenship behavior. Edu Admin Quar, 2006; 42(3): 385-423.
Ölçüm Çetin M. Örgütsel Vatandaşlık Davranışı, Nobel Yayın Dağıtım. 2004.
Özaslan B Ö, Beyhan A ve Acar A C (2009). Duygusal Zeka ve Örgütsel Vatandaşlık Davranışı Arasındaki
İlişkinin
İncelenmesine
Yönelik
Bir
Araştırma.
Yönetim
20(64):98-111.
21.02.2011’de
http://www.iie.istanbul.edu.tr/ydsy/MakaleGoster.aspx?m=477. html adresinden indirildi.
Özdevecioğlu M. Örgütsel vatandaşlık davranışı ile üniversite öğrencilerinin bazı demografik özellikleri ve
akademik başarıları arasındaki ilişkilerin belirlenmesine yönelik bir araştırma. Erciyes Üniversitesi İktisadi
ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi. 2003: 20:117-135.
Özer S. Eğitim örgütlerinde lider davranış biçimleri ile örgütsel vatandaşlık davranışı arasındaki ilişki
(Nevşehir İli Örneği). Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi. Kayseri: Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü. 2009.
Sezgin F. Örgütsel vatandaşlık davranışları: kavramsal bir çözümleme ve okul açısından bazı çıkarımlar. GÜ.
Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi. 2005; 25(1):317-339.
Somech A, Ron I. Promoting organizational citizenship behavior in schools: The impact of individual and
organizational characteristics. Edu Admin Quar, 2007; 43(1): 38-66.
Sökmen A, Boylu Y (2011). Örgütsel vatandaşlık davranışı cinsiyete göre farklılık gösterir mi? Otel
işletmeleri açısından bir değerlendirme. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 10(1):147–163.
21.02.2011’de http://sbe.gantep.edu.tr html adresinden indirildi.
Titrek O, Bayrakçı M ve Zafer D (2009). Akademik Bakış, Kırgızistan:Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler
E-Dergisi. 17. İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Dünyası, Kırgız-Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü
21.02.2011’de http://www.akademikbakis.org. html adresinden indirildi.
Uslu B. İlköğretim okulu öğretmenlerinin örgütsel vatandaşlık davranışlarının bazı değişkenler açısından
incelenmesi (Manisa İli Örneği). Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü. 2010: 70-93.
Yücel C, Samancı G. Örgütsel güven ve örgütsel vatandaşlık davranışı. Elazığ: Fırat Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi. 2009; 19(1): 113-132.
Yücel S. Öğretmenlerde mesleki tükenmişlik ve örgütsel vatandaşlık davranışı. Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi, Afyon: Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2006.
12
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 13-24, 2012
HEMŞİRELERİN YÖNETSEL KARARLARA KATILIMLARININ İNCELENMESİ
THE EVULATION OF THE STAFF NURSES DECISIONAL INVOLVEMENT
Yard.Doç.Dr. Fahriye VATAN*
Prof.Dr. Gülümser ARGON*
Araş.Gör. Meltem DURSUN ENGİN* Hemşire Hatice BİNBİR** Araş.Gör. Ayşe ÇİÇEK***
*Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi, İzmir
**İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İzmir
***7 Aralık Üniversitesi Yusuf Şerefoğlu Sağlık Yüksekokulu, Kilis
ÖZET
Giriş: Hemşirelerin, hemşirelik mesleğini neden bıraktıklarına ilişkin yayınlanan araştırma
raporları, konunun birincil nedeninin hemşirelerin, otonomilerini ve kendi klinik uygulama
alanlarındaki otoritelerini kısıtlayan çalışma şartları olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle de
son 50-60 yıldır anahtar kuruluşlar, yeni düzenlemeler yapmak, çalışma alanının kültürünü
geliştirmek, hemşire yetersizliği sorununu çözmek ve hasta bakım kalitesinin arttırılması
açısından uzun dönem stratejisi olarak, klinik hemşirelerinin karar verme sürecine katılımını
teşvik etmektedirler.
Amaç: Araştırmada, hemşirelerin karar verme sürecine ne kadar katıldıklarını ve ne kadar
katılmak istediklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Hemşirelerin karar verme sürecine katılımlarını incelemek amacıyla
planlanan araştırmanın evrenini, bir eğitim ve araştırma hastanesinde görev yapan 600 hemşire
oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçimine gidilmemiş olup, araştırmaya katılmayı kabul
eden hemşireler örneklemi oluşturmuştur (N=171). Araştırma verileri, 2 bölümden oluşan anket
formu ile toplanmıştır. Birinci bölümde, hemşirelerin sosyo-demografik ve çalışma yaşamına
ilişkin özellikleri ile karar verme ile ilgili görüşlerine yönelik 9 soru bulunmaktadır. İkinci
bölümde yer alan ve 21 maddeden oluşan “Kararlara Katılım Ölçeği” (Decisional Involvement
Scale), Havens ve Vasey (2003) tarafından geliştirilmiş bir ölçektir.
Bulgular ve Sonuç: Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 33.36±5.80’dir. Araştırmadan elde edilen bulgular değerlendirildiğinde; karar eylemini çoğunlukla yönetimin
gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Sonuç olarak yöneticiler, hemşirelerin karar verme sürecine
daha etkin şekilde dahil olmalarını sağlamalıdırlar.
Anahtar Kelimeler: Karar verme, hemşire, otonomi
ABSTRACT
Introduction: Research reports on nurses, why leave the profession of nursing has shown that
the primary cause of the issue is nurses’ autonomy and authority of their own areas of clinical
practice that restricting the working conditions. Therefore, the key institutions and the new
regulations in the last 50-60 years, develop a culture of the workspace, solve the problem of nurse
shortage and improve the quality of patient care as a long-term strategy, encourage the
participation of clinical nurses in decision-making.
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR, Ayşe ÇİÇEK
Objective: The study aimed to measure how much nurses have been participated and how
much they want to join in decision-making process.
Materials and Methods: Nurses' participation in decision-making process is planned to
investigate the population of study, 600 nurses, working in an education and research hospital. In
the research, the sample choice has not been applied, the sample consisted of nurses who agreed to
participate in research (N=171). The research data were collected by questionnaire, consisting of 2
parts. In the first section, socio-demographic characteristics and the working life of nurses related
their views regarding decision-making are 9 questions. In the second section, The Decisional
Involvement Scale (DIS) developed by Donna Sullivan Havens ve Joseph Vasey (2003) consists of 21
items.
Results and Conclusion: The mean of nurses' age is 33.36 ± 5.80 in the study. The findings of
the study evaluated; the action of the decision mostly carried out by management is understood. As
a result, administrators should ensure nurses’ inclusion more effectively in decision-making process.
Key Words: Decision-making, nurse, autonomy
GİRİŞ
Sağlık teknolojisinde, hastaların ihtiyaçlarında ve finansal kaynaklarda meydana
gelen değişimler, hasta bakımı konusunda hemşirelerin sorumluluklarını arttırmaktadır. Bunun sonucu olarak hemşireler, daha fazla otonomiye ve karar verme sürecine
daha etkin katılıma ihtiyaç duymaktadırlar. Hemşirelerin daha çok katılım sağladığı
karar verme süreçleri, daha iyi sonuçlar doğurmaktadır. Ancak kurum içerisinde,
hemşirenin karar verme sürecine katılımı birçok farklı faktöre dayanmaktadır. Yönetici
hemşirenin liderliği ve hekimler ile işbirliği bu konulardan bazılarıdır (Krairiksh ve
Anthony 2001, Bohinc ve Gradisar 2003, Clancy 2003, Kangallı 2005, Karagözoğlu
2008, Weston 2010).
Kararlara katılım, hemşirelik uygulamalarında kararlara ve uygulamalara ilişkin
yetki dağılımını gösteren bir kavram olarak tanımlanmıştır (Havens ve Vasey 2003).
Hasta bakımı ile ilgili durumlar, kurumsal durumlar/olaylar ve mesleki konular,
hemşirelerin günlük uygulamalarında karar vermelerini gerektiren birçok durumu
ortaya çıkarmaktadır (Tosun 2002). Bakımın doğrudan sağlayıcıları olarak hemşireler,
hastaya en yakın grup olduğundan, günlük çalışma yaşamları içerisinde kararlara
katılım anlamında önemli fırsatlar ele geçirmektedirler (Krairiksh ve Anthony 2001).
Karar verme, otonominin tartışılmasında önemli bir konudur. Karara varmak için
isteklilik, yetenek ve yapılanlardan sorumlu olmak, profesyonel hemşireliğin temel bir
niteliğidir (Cullen 2000). Hemşirelikte otonomi, sağlık bakım ortamlarında hemşirelik
kararlarını verme yeteneği ve bireyin kendi uygulamaları içindeki bağımsızlığı olarak
ifade edilebilmektedir (Kaya ve ark. 2006, Tosun 2002). Otonomi aynı zamanda
hemşirenin verdiği bağlayıcı kararlar doğrultusunda hareket etme özgürlüğünü de
kapsamaktadır (Lewis 2006). Otonomi sahibi birey, kararlarından ve davranışlarından
sorumlu olan kişidir. Yüksek öğrenim görerek üst düzeyde profesyonel formasyon
kazanan modern hemşireler, değişen sağlık sistemi çerçevesinde, çalıştıkları
birimlerde diğer sağlık mesleği üyeleriyle iş bölümü ve iş birliği içinde bulunmakta,
ekip düzeni içinde bağımsız rolleri giderek ağırlık kazanmakta ve bu artışın gereği
olarak otonomilerinin, otonom olmanın sonucu olarak da sorumluluklarının artması
gündeme gelmektedir (Taylan 2009). Ancak hemşirelik mesleğinin bugünkü durumu
14
Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının İncelenmesi
incelendiğinde, hemşirelerin sağlık bakım sisteminde karar verme mekanizmalarına
çok katılmadıkları, hatta mesleki kararlarını vermede engelleyici farklı etmenlerle
karşılaştıkları görülmektedir (Baykara Göçmen 2010). Profesyonel bir hemşire, hastası
için yararlı olacağını düşündüğü ve yeteneği içinde olan faaliyetlerle ilgili kararları
almakta bilgili ve özgür olmalı, yani otonomi sahibi olmalıdır. Diğer taraftan, kendi
deneyimi ve bilgi sınırlarını aşan görevlerde de diğer meslek üyelerinin yetkisine
saygı duymalıdır (Saraçoğlu 2010).
Ülkemizde sınırlı sayıda olmakla birlikte, gelişmiş ülkelerde hemşirelikte otonomiye yönelik birçok çalışma vardır (Kangallı 2005). Hastanelerde hemşirelik uygulamalarındaki otonomi, son 10 yılda önem kazanmıştır. Bunun nedeni, hemşirelik
uygulamalarındaki karar verme kısıtlamalarının hastaya verilen bakımın sonuçlarını
etkilemesidir. Hemşirelerdeki otonomi yokluğu, hasta gereksinimlerine doğrudan
cevap verilmemesine, ekip üyeleri arasındaki sorunların artmasına neden olmaktadır
(Saraçoğlu 2010). Hemşireler üzerinde yapılan araştırmalarda, otonominin, iş doyumunun önemli bir belirleyicisi olduğu gösterilmektedir (Laschinger ve Havens 1996,
Seren 1998, Finn 1999, Cullen 2000, Kangallı 2005, , Iliopoulou 2010, Saraçoğlu 2010,
Weston 2010). Ayrıca yüksek düzeyde otonomi, düşük personel devir hızı ve daha az
tükenmişlik ilişkili bulunmuştur (Weston 2010).
Hemşirelik personelinin karar verme sürecine katılımının arttırılması hemşire
kaynaklı hasta çıktılarında da olumlu etkiye neden olmaktadır. Bunlar arasında,
hemşire bakım kalitesinin yükselmesi, hasta mortalitesinin azalması ve komplikasyonların azalması, daha kısa kalış süreleri, yoğun bakımların daha az gün kullanılması,
daha az hasta ve hasta ailesi-yakını şikayeti sayılabilir. Ayrıca karar verme sürecine
katılımın arttırılması daha az psikosomatik ve fiziksel şikayet ve yetersizlikler ile
ilişkilendirilmektedir (Krairiksh ve Anthony 2001, Havens ve Vasey 2003, Hoffmani ve
ark. 2004, Weston 2010).
Hemşirelerin, hemşirelik mesleğini neden bıraktıklarına ilişkin yapılan araştırma
raporları, konunun birincil nedeninin hemşirelerin, otonomilerini ve kendi klinik
alanlarındaki otoritelerini kısıtlayan çalışma şartları olduğunu ortaya koymuştur
(Laschinger ve Havens 1996). Bu nedenle de anahtar kurumlar ve yeni yönetmelikler,
çalışma alanının kültürünü geliştirmek açısından uzun dönem stratejisi olarak, klinik
hemşirelerinin karar verme sürecine katılımını teşvik etmektedirler (Havens ve Vasey
2003, Weston 2010).
Çalışmalar, hastanede çalışan hemşirelerin, katılımcı liderlik tarzını benimseyen
liderler tarafından yönetilmeyi ve daha fazla otonomi ve sorumluluğu arzu ettiklerini
göstermiştir. Yönetici hemşireler, hemşirelerin otonomilerinin arttırılmasında önemli
bir rol üstlenmektedirler. Bu da, katılımcı yönetimi uygulayarak, hemşirelerin karar
verme yeteneğine güvenerek ve hemşirelere karar verme yetki ve sorumluluğunu
devrederek mümkün olabilir (Mrayyan 2004).
Hemşirelerin karar verme sürecine katılımının arttırılması, etkili bir hasta bakımı ve
hasta bakım aktiviteleri planlanması açısından faydalı olmakla kalmayacak daha
olumlu hemşire ve hasta çıktıları elde edilmesini de sağlayacaktır. Ayrıca hemşirelik
mesleğinde profesyonelliğin gelişimi ve kurum içi kalitenin artmasını sağlayacaktır.
15
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR, Ayşe ÇİÇEK
Buradan hareketle, araştırmada hemşirelerin karar verme sürecine ne kadar katıldıklarını ve ne kadar katılmak istediklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Tanımlayıcı olarak planlanan çalışmanın evrenini, İzmir’de bir eğitim ve araştırma
hastanesinde görevli 600 hemşire oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçimine
gidilmemiş olup, araştırmaya katılmayı kabul eden ve ulaşılabilen hemşireler
örneklemi oluşturmuştur (N= 171).
Araştırma verileri, iki bölümden oluşan anket formu ile toplanmıştır:
1) Tanıtıcı Bilgilere Yönelik Anket Formu: Bu bölümde, hemşirelerin sosyodemografik ve çalışma yaşamına ilişkin özellikleri ile karar verme ile ilgili görüşlerine
yönelik 9 soru bulunmaktadır.
2) Kararlara Katılım Ölçeği (KKÖ): Havens ve Vasey (2003) tarafından geliştirilmiş olan bu ölçek, 21 madde ve 6 alt boyuttan oluşmaktadır. KKÖ, hemşirelerin karar
verme sürecine ne kadar katıldıklarını ve ne kadar katılmak istediklerini ölçmektedir.
Bu ölçek daha önce ülkemizde Özülke ve Vatan’ın (2006) araştırmalarında kullanılarak
geçerlilik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır.
“Kararlara Katılım Ölçeği”ndeki (KKÖ) 21 madde, birimde hangi kararların hemşirelere, hangilerinin yöneticilere ait olduğunu saptamak için 5’li Likert ile değerlendirilmektedir. Bu puanlama şu şekildedir:
1- Sadece yönetim (klinik sorumlusu, hastane başhemşiresi)
2- Öncelikle yönetim – bazen klinik hemşirelerinin katkısı
3- Klinik hemşireleri ve yönetim tarafından eşit bir biçimde
4- Öncelikle klinik hemşireleri – bazen yönetim
5- Yalnız klinik hemşireleri
Hemşirelerden her bir maddeyi, hem şu anda kararı veren grup, hem de aslında
kararı vermesi gerektiğine inandığı grup olmak üzere iki yönlü değerlendirmeleri
istenmiştir. Böylece KKÖ, hemşirelerin “destek personelin uygulama kalitesi”, “Profesyonel işe alma”, “Birim yönetimi ve liderlik”, “İşbirliği/yardımlaşma uygulamaları”,
“Profesyonel uygulama kalitesi”, “Birim personelinin dağılımı” alt boyutlarında gerçekte kararların kim tarafından verildiğini ve bu kararları kimlerin vermesi gerektiğini
değerlendirmeyi sağlamaktadır.
Özülke ve Vatan’ın (2006) çalışmalarında cronbach alfa değerleri; şu an kararı
veren grup için 0.80, karar vermesi gereken grup için 0.88 olarak belirlenmiştir. Alt
boyutların cronbach alfa değerleri 0.40 ile 0.78 arasında değişmektedir. Özülke ve
Vatan’ın (2006) çalışmalarında ölçek maddelerine uygulanan ikinci temel bileşenler
analizi (principal component analizi) sonucunda öz değeri 1’i aşan 6 alt boyut
elde edilmiştir. Bu alt boyutlar ve alt boyutları oluşturan maddeler, orijinal ölçekte yer
alan 6 alt boyutu oluşturan maddeler ile benzer olarak belirlenmiştir (Özülke ve
Vatan 2006).
Bu çalışmada, KKÖ ve alt boyutları için elde edilen cronbach alfa değerleri
Tablo 1’de görülmektedir.
16
Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının İncelenmesi
Tablo 1. “Kararlara Katılım Ölçeği (KKÖ)” ve Alt Boyutlarının Cronbach Alfa Değerleri
ALT BOYUTLAR
Cronbach Alfa Değerleri
Şu An Kararı Veren Grup
Kararı Vermesi Gereken Grup
Destek personelin uygulama kalitesi
0.87
0.80
Profesyonel işe alma
0.68
0.81
Birim yönetimi ve liderlik
0.75
0.78
İşbirliği/yardımlaşma uygulamaları
0.69
0.53
Profesyonel uygulama kalitesi
0.76
0.79
Birim personelinin dağılımı
0.36
0.65
ÖLÇEĞİN GENELİ
0.88
0.91
Bu çalışmada, KKÖ’ ne ilişkin genel cronbach alfa değerleri şu an kararı veren grup
için 0.88, karar vermesi gereken grup için 0.91 olarak belirlenmiştir. Alt boyutların
cronbach alfa değerleri 0.36 ile 0.87 arasında değişmektedir (Tablo 1). Ölçme
aracında kullanılan madde sayısı, elde edilen iç tutarlılık katsayılarını etkilemekte ve
madde sayısı az olan ölçeklerde alfa katsayısı gerçek değerden daha küçük çıkmaktadır (Çimen ve ark. 2005). Bu araştırmada kullanılan KKÖ’de bazı alt boyutlarda
cronbach alfa katsayısının diğerlerine göre daha düşük çıkması madde sayısıyla ilişkili
olarak düşünülmüştür (Finn 1999).
Araştırmadan elde edilen verilerin analizinde SPSS (Statistical Packet Program of
Social Science) 15.0 kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde
dağılımları, ortalama, standart sapma, Kruskall-Wallis, Mann-Witney U testi ve
Korelasyon analizi kullanılmıştır.
Araştırmanın yapılabilmesi için Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Etik Kurulu’ndan ve araştırma yapılacak hastanenin yönetiminden gerekli yasal izinler alınmıştır. Veri toplama aracı uygulanmadan önce çalışmaya katılmayı kabul eden hemşireler
çalışmanın amacı hakkında bilgilendirilerek sözel onamları alınmıştır. “Kararlara
Katılım Ölçeği”nin araştırmada kullanılabilmesi için yazarından izin alınmıştır.
BULGULAR
Araştırmaya Katılan Hemşirelere İlişkin Tanıtıcı Bulgular:
Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 33.36±5.80’dir (Min=22, Max=55).
Hemşirelerin %66.7’si evli, %26.9’si sağlık meslek lisesi, %48.0’ı önlisans , %25.1’i
lisans mezunudur. Hemşirelerin toplam çalışma yılı ortalamaları 12.8±7.20; bu
kurumdaki çalışma yılı ortalamaları ise 7.49±6.17’dir. Hastanenin dahili birimlerinde
çalışan hemşireler %39.2; cerrahi birimlerinde ise %60.8’dir. Araştırmaya dahil edilen
hemşirelerin %12.3’ü yönetici hemşire, %66.7’si klinik hemşiresi, %12.9’u yoğun
bakım ve %8.2’si ameliyathane ve diğer birimlerde (poliklinik, alet başı, laboratuar,
süpervizör) çalışmaktadır.
Hemşirelerin %56.1’inin verdikleri hizmetten memnun oldukları, %51.5’inin kendilerini ilgilendiren ancak görüşlerine başvurulmadan alınan kararlara iş arkadaşları ile
tartışarak tepki verdikleri saptanmıştır.
17
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR, Ayşe ÇİÇEK
“Kararlara Katılım Ölçeği” ne (KKÖ) İlişkin Bulgular:
Tablo 2. KKÖ’ye İlişkin Puan Ortalamalarının Dağılımı
Şu An Kararı
Veren Grup
X
Ss
Karar Vermesi
Gereken Grup
X
Ss
Birim personelinin dağılımı
1- Çalışma çizelgesi hazırlama
2.25
1.38
3.14
1.09
2- Gerekli hemşire sayısını belirleme
1.35
0.73
2.73
0.93
1.76
0.95
2.83
0.91
Profesyonel uygulama kalitesi
3- Uygulama standartlarını geliştirme
4- Uygulama alanının sorumluluklarını belirleme
1.73
1.00
2.78
0.94
5- Hemşire uygulama standartlarını izleme
1.72
1.14
2.50
1.07
6- Hemşire uygulamalarını değerlendirme
1.67
1.12
2.47
0.96
7- Birimde çalışacak hemşireleri işe alma
1.22
0.55
2.06
1.00
8- Birimde çalışacak hemşirelerle görüşme yapma
1.32
0.78
2.16
1.04
9- Birimde çalışacak hemşireleri seçmek
1.25
0.65
2.34
0.98
Profesyonel işe alma
Birim yönetimi ve liderlik
10- Hemşirelere ilişkin disiplin kararlarını alma
1.21
0.58
2.70
1.20
11- Birim liderini (örn.: başhemşire) seçme
1.18
0.68
3.00
1.17
12- Birim liderinin performansını inceleme
1.20
0.59
2.01
1.20
13- Hemşirelerin yükselmeleri/terfileri için öneride bulunma
1.16
0.56
2.57
1.05
14- Birimin bütçe gereksinimlerini belirleme
1,23
0.70
2.25
1.07
15- Ekipman/malzeme gereksinimini belirleme
1.85
1.19
2.87
1.01
Destek personelin uygulama kalitesi
16- Hemşire destek (yardımcı) personeli için standart geliştirme
1.53
0.90
2.85
0.87
17- Destek (yardımcı) personel tipini/sayısını belirleme
1.41
0.90
2.88
1.03
18- Destek personelin standartlarını izleme
2.29
1.37
3.29
1.01
19- Diğer bölümlerle ilişki (irtibat) kurma (Örn.:Hasta bakımı)
2.98
1.49
3.36
0.97
20- Hekimlerle ilişkiler (Örn.:Hasta bakımı)
2.49
1.44
3.02
0.95
21- Birimde hemşireler arasındaki çatışmaların çözümü
1.57
1.03
2.82
1.11
İşbirliği/yardımlaşma uygulamaları
Hemşirelerin Tablo 2’de yer alan kararlara ilişkin, “Şu an Karar Veren Grup” ile ilgili
puan ortalamaları incelendiğinde; ortalama puanın 1.16 ile 2.98 arasında değiştiği, en
yüksek puan ortalamalarının “diğer bölümlerle ilişki kurma (2.98)”, “hekimlerle
ilişkiler (2.49)”, “destek personelin standartlarını izleme (2.29)” ve “çalışma çizelgesi
hazırlama (2.25)” maddelerine ait olduğu görülmektedir. Hemşirelerin “Karar Vermesi
Gereken Grup" ile ilgili puan ortalamalarının 2.01 ile 3.36 arasında değiştiği, en yüksek
puan ortalamalarının “diğer bölümlerle ilişki kurma (3.36)”, “destek personelin
standartlarını izleme (3.29)”, “çalışma çizelgesi hazırlama (3.14)”, “hekimlerle ilişkiler
(3.02)” ve “birim liderini (örn.: başhemşire) seçme (3.00)” maddelerine ait olduğu
görülmektedir.
18
Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının İncelenmesi
Hemşirelerin ölçekte yer alan maddelere verdikleri yanıtlara göre, ölçeğin “şu an
karar veren grup” ile “kararı vermesi gereken grup” arasında r=-0.20, p<0.05 olmak
üzere zayıf bir ilişki saptanmıştır.
KKÖ’nün Alt Boyutları İle İlişkisi Saptanan Sosyodemografik Değişkenler:
Tablo 3. KKÖ “Şu An Karar Veren Grup” Boyutu Puan Ortalamaları İle İlişkisi Saptanan Sosyodemografik
Değişkenler
Alt Boyut
Değişkenler
Yaş grubu
Profesyonel Uygulama
Kalitesi
20-29 yaş
30-39 yaş
40 yaş ve üstü
N
X
Ss
36
105
30
1.63
1.70
2.07
0.91
0.71
0.93
X (KW) =6.55
p=0.03
Sonuç
Kurumda Çalışma Yılı
1-5 yıl
6-10 yıl
11 yıl ve üzeri
İşbirliği/Yardımlaşma
Uygulamaları
Birim Personelinin
Dağılımı
Konum
Yönetici H.
Klinik Hemşiresi
Yoğun B. Hemşiresi
Ameliyathane H. Diğer
Kurumda Çalışma Yılı
1-5 yıl
6-10 yıl
11 yıl ve üzeri
N
X
Ss
86
50
35
N
21
114
22
14
N
86
50
35
2.30
2.84
2.94
X
2.90
2.48
2.34
3.38
X
1.61
1.75
2.02
1.02
1.11
1.24
Ss
0.72
1.15
1.07
1.20
Ss
0.87
0.85
0.83
Sonuç
2
X2(KW) =11.47
p=0.00
Sonuç
X2(KW) =11.06
p=0.01
Sonuç
2
X (KW) =7.58
p=0.02
Tablo 3’te hemşirelerin, KKÖ’nün “şu an karar veren grup”a ilişkin puan ortalamaları ile ilişkisi saptanan sosyodemografik değişkenler incelendiğinde, yaş grubu ile
“profesyonel uygulama kalitesi” alt boyut puan ortalaması arasında, kurumda çalışma
yılı ve şu anda bulundukları konum ile “İş birliği/yardımlaşma uygulamaları” “alt
boyut puan ortalaması arasında ilişki saptanmıştır (p<0.005). Hemşirelerin, “Birim
personelinin Dağılımı” alt boyut puan ortalamaları, kurumda çalışma yıllarına göre
anlamlı farklılık göstermektedir (p<0.05).
Tablo 4. KKÖ “Karar Vermesi Gereken Grup” Boyutu Puan Ortalamaları İle İlişkisi Saptanan Sosyodemografik Değişkenler
İşbirliği/Yardımlaşma
Uygulamaları
Profesyonel İşe Alma
Kurumda Çalışma Yılı
1-5 yıl
6-10 yıl
11 yıl ve üzeri
N
86
50
35
X
2.95
3.31
3.38
Ss
0.86
0.68
0.74
Konum
Yönetici H.
Klinik Hemşiresi
Yoğun B. Hemşiresi
Ameliyathane H. Diğer
N
21
114
22
14
X
1.73
2.36
2.04
1.66
Ss
0.79
0.87
0.69
0.59
Sonuç
2
X (KW) =5.79
p=0.04
Sonuç
X2(KW)=17.91
p=0.00
19
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR, Ayşe ÇİÇEK
Birim Personelinin
Dağılımı
Konum
N
X
Ss
Sonuç
Yönetici H.
Klinik Hemşiresi
Yoğun B. Hemşiresi
Ameliyathane H. Diğer
21
114
22
14
2.45
3.10
2.79
2.53
0.79
0.87
0.69
0.59
X2(KW)=12.29
p=0.00
Tablo 4’te, hemşirelerin, KKÖ’nün “karar vermesi gereken grup”a ilişkin puan
ortalamaları ile ilişkisi saptanan sosyodemografik değişkenler incelendiğinde, kurumda çalışma yılı ile “iş birliği/yardımlaşma uygulamaları” “alt boyut puan ortalaması
arasında ilişki saptanmıştır (p<0.005). Hemşirelerin, “profesyonel işe alma”, “birim
personelinin dağılımı” alt boyut puan ortalamaları, şu anda bulundukları konuma
göre anlamlı farklılık göstermektedir (p<0.05).
TARTIŞMA
Hemşireler hasta ile daha fazla bir arada olan bir sağlık ekibi üyesi olarak, hasta
hakkında istendik ve kaliteli sonuçlara ulaşmada etkili olabilir ve ekibin karar verme
sürecine de olumlu katkılarda bulunabilirler. Hemşire kararlara ne kadar fazla katılırsa,
işbirliği için rahat ve güvenli olur (Tosun 2002).
Hemşirelerin Tablo 2’de yer alan kararlara ilişkin, “Şuan Karar Veren Grup” ile ilgili
puan ortalamaları incelendiğinde; ortalama puanın 1.16 ile 2.98 arasında değiştiği, en
yüksek puan ortalamalarının “diğer bölümlerle ilişki kurma (2.98)”, “hekimlerle ilişkiler (2.49)”, “destek personelin standartlarını izleme (2.29)” ve “çalışma çizelgesi
hazırlama (2.25)” maddelerine ait olduğu görülmektedir. Buna göre, hemşirelerin
sadece, hasta bakımı konusunda diğer bölümlerle ilişkilerle ilgili kararları yönetimle
eşit bir biçimde paylaştığı, hekimlerle ilişkilerde, çalışma çizelgelerinin hazırlanmasında ve destek personelin uygulamaları ile ilgili alanlarda az düzeyde katılım
sağlayarak kararlara katıldığı, ancak karar eylemini çoğunlukla yönetimin gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Tek başlarına karar aldıkları bir uygulama olmadığı gibi bazen
yönetimin az katkısıyla gerçekleştirdikleri bir uygulama da bulunmamaktadır. Bu
bulgular, hemşirelerin çalışma ortamlarındaki kurum kültürünün, çalışanların karar
verme yetkisini sınırlayan aşırı bürokratik bir hiyerarşik düzenin egemen olduğu
büyük kurumlar olduğunu destekler niteliktedir. Bundan dolayı hemşireler, karar
verme süreçlerinde aktif olarak yer alamamaktadırlar (Kangallı 2005).
Hemşirelerin “Karar Vermesi Gereken Grup" ile ilgili puan ortalamalarının 2.01 ile
3.36 arasında değiştiği, en yüksek puan ortalamalarının “diğer bölümlerle ilişki kurma
(3.36)”, “destek personelin standartlarını izleme (3.29)”, “çalışma çizelgesi hazırlama
(3.14)”, “hekimlerle ilişkiler (3.02)” ve “Birim liderini (örn.: başhemşire) seçme (3.00)”
maddelerine ait olduğu görülmektedir (Tablo 2). Hemşirelerin, ölçekte yer alan
uygulamalarla ilgili kimin karar vermesi gerektiğine ilişkin tercihleri incelendiğinde,
kararlara şu anki durumlarından daha fazla katılmak istedikleri ancak herhangi bir
kararı tek başlarına ya da sadece yönetimin almasını istemedikleri, çoğunlukla yönetimle eşit bir şekilde karar verme eylemine dahil olmayı tercih ettikleri söylenebilir.
Özellikle, hasta bakımı konusunda diğer bölümlerle ve hekimlerle ilişkilerde, çalışma
20
Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının İncelenmesi
çizelgelerini hazırlanmasında ve birim yöneticisinin seçiminde, yönetimle eşit
düzeyde kararlara katılmayı istemektedirler.
Havens ve Vasey’in (2003) aynı ölçekle yaptığı çalışmadaki bulgular da bu sonuçlarla benzerdir. Yirmi bir maddenin çoğunda otorite yöneticilere dayanmakta ve bu
konularda çok az hemşire katılımı bulunmaktadır. Hiçbir alanda hemşirelerin birincil
olarak otoriteye sahip olmadığı, hatta çok az yönetim katılımı ile birlikte otoriteye
sahip bulundukları alan olmadığı saptanmıştır (Havens ve Vasey 2003). Bu bulgular,
Özülke ve Vatan’ın (2006) aynı ölçekle, ülkemizde yaptığı çalışmalardaki bulgularla
benzerdir.
Bakan ve Büyükbeşe’nin (2008) yaptığı çalışma sonuçlarına göre çalışanlar, kendi
işlerini ve kendi bölümlerini ilgilendiren sorunlar hakkındaki kararlara daha çok,
kurumun genel politikaları, rutin işler ve geleceğe yönelik stratejiler ile ilgili olarak
daha az kararlara katılmaları gerektiği yönünde görüş bildirmişlerdir. Krairiksh ve
Anthony’nin 2001 yılında yaptıkları çalışmanın bulguları göstermiştir ki hemşireler,
hasta bakımını ilgilendiren konulardaki karar verme süreçlerine, çalışma ortamına
ilişkin olanlardan daha fazla katılım sağlamaktadırlar (Krairiksh ve Anthony 2001).
Mrayyan'ın (2004) yaptığı çalışmanın sonucunda hemşireler, çalışma ortamıyla ilgili
kararlarda, vardiya değişimi yaparken, yemek ve dinlenme molası verirken, hastanın
yerleştirilmesi, birimle ilgili komitelerde görev alırken ve birim hizmet programlarını
sunarken daha çok otonom olduklarını belirtmişlerdir. Aksine hemşireler, yeni personel seçilmesi, birim bütçe değişimlerinin belirlenmesi ve yıllık bütçe planlamasının
yapılması ile ilgili görüşmelerde daha düşük otonomiye sahip olduklarını belirtmişlerdir (Mrayyan 2004).
Ölçeğin şu an karar veren grupla kararı vermesi gereken grup arasında r=-0.20,
p<0.05 olmak üzere zayıf bir ilişki saptanmıştır. Bu sonuç, hemşirelerin kararlara şu
anki katılım düzeyi ile katılmak istedikleri düzeyin farklı olduğunu, şu ankinden daha
fazla katılım sağlamak istediklerini göstermektedir.
Bakan ve arkadaşlarının (2004) yaptığı çalışmada kararlara katılım ve yönetimin
başarısını etkileyen boyutların hepsi (yönetimden memnuniyet, yönetimin çalışanları
yönlendirmesi, işbirliği, değişime uyumu, denetim, çalışma ortamı ve güven) arasında
anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu bağlamda yöneticiler çalışanlarını ilgilendiren kararların alınmasında çalışanlarının düşüncelerini, istek ve beklentilerini dikkate almalı ve
örgütte ben değil biz duygusunun gelişmesini sağlamak yönünde daha çok çaba
harcamalıdır.
Hemşirelerin, KKÖ’nün “şu an karar veren grup”a ilişkin puan ortalamaları ile
ilişkisi saptanan sosyodemografik değişkenler incelendiğinde, yaş grubu ile
“profesyonel uygulama kalitesi” alt boyut puan ortalaması arasında, kurumda çalışma
yılı ve şu anda bulundukları konum ile “İş birliği/yardımlaşma uygulamaları” alt boyut
puan ortalaması arasında ilişki saptanmıştır (p<0.005). Hemşirelerin, “birim personelinin dağılımı” alt boyut puan ortalamaları, kurumda çalışma yıllarına göre anlamlı
farklılık göstermektedir (p<0.05) (Tablo 3). Bu bulgulara göre, 40 yaş ve üzeri olan
hemşirelerin az düzeyde de olsa “profesyonel uygulama kalitesi” alt boyutu ile ilgili
kararlara diğer gruplara göre daha çok katıldıkları söylenebilir. Kurumda çalışma yılı
21
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR, Ayşe ÇİÇEK
11 yıl ve üzeri olan hemşirelerin ve ameliyathanede görevli hemşirelerin ise “iş
birliği/yardımlaşma uygulamaları” alt boyutunda yer alan uygulamalarla ilgili kararlarda yönetimle eşit düzeyde katkı sağladıkları belirlenmiştir.
Hemşirelerin, KKÖ’nün “karar vermesi gereken grup”a ilişkin puan ortalamaları ile
ilişkisi saptanan sosyodemografik değişkenler incelendiğinde; kurumda çalışma yılı
ile “İş birliği/yardımlaşma uygulamaları” “alt boyut puan ortalaması arasında ilişki
saptanmıştır (p<0.005). Hemşirelerin, “profesyonel işe alma”, “birim personelinin
dağılımı” alt boyut puan ortalamaları, şu anda bulundukları konuma göre anlamlı
farklılık göstermektedir (p<0.05) (Tablo 4). Yapılan analizlerde, hemşirelerin kurumdaki çalışma yılları arttıkça karalara daha fazla katılmak istedikleri belirlenmiştir.
Araştırma bulgularının aksine, literatürde yaş ile otonomi düzeyi arasında anlamlı
bir ilişkinin olmadığı belirtilmektedir (Seren 1998, Kangallı 2005, Saraçoğlu 2010).
Seren (1998) ve Kangallı’nın (2005) çalışmalarında kurumdaki konumun otonomiyi etkilemediği saptanmıştır. Saraçoğlu’nun (2010) çalışmasında ise, çalışmamıza
benzer şekilde, hemşirelerin bulundukları konumun kararlara katılımı etkilediği
belirlenmiştir.
Literatürde, otonomi ile deneyimin ilişkili olduğunu, çalışma yılının artmasıyla
kendine güvenin arttığı ve daha bağımsız olunduğu, böylece otonominin de arttığından söz edilmektedir (Seren 1998, Seren 2001, Mrayyen 2004, Saraçoğlu 2010).
Çalışma bulguları, literatürü destekler niteliktedir.
Yapılan çalışmalar, eğitim düzeyi yükseldikçe otonomi düzeyinin de yükseldiğini
göstermektedir (Seren 1998, Tosun 2002, Mrayyan 2004, Kangallı 2005, Weston
2010). Ancak bu çalışmada, hemşirelerin kararlara katılımları ile eğitim düzeyi arasında ilişki saptanmamıştır (p>0.05).
SONUÇ VE ÖNERİLER
Araştırmadan elde edilen bulgular genel olarak değerlendirildiğinde, hemşirelerin
yönetime bazen katılım sağlayarak karar verme işlemine dahil oldukları, karar eylemini çoğunlukla yönetimin gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Hemşirelerin tek başlarına karar aldıkları bir uygulama olmadığı gibi bazen yönetimin az bir katkısıyla gerçekleştirdikleri bir uygulama da bulunmamaktadır. Ayrıca, kararlara şu anki durumlarından daha fazla katılmak istedikleri ancak herhangi bir kararı tek başlarına ya da
bazen yönetimin katılımıyla birlikte almayı ya da sadece yönetimin almasını istemedikleri, çoğunlukla yönetimle eşit bir şekilde ya da yönetime bazen katılım sağlayarak
karar verme işlemine dahil olmayı tercih ettikleri söylenebilir. Bu bulgular doğrultusunda;
- Kurumlarda çalışan hemşirelerin bağımsız fonksiyonlarını destekleyecek güçlü
hemşirelik yönetiminin sağlanması ve yetkilerinin arttırılması,
- Yönetici hemşirelerin, hemşirelik personelini, çalışma koşulları ve hasta bakımı
ve gibi konularda işbirliğinin mevcut olduğu bir çalışma ortamı yaratarak,
hemşirelerin karar verme sürecine daha etkin şekilde dahil olmalarını sağlamaları,
22
Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının İncelenmesi
- Hemşirelere, hasta bakımı ve diğer ilgili konularda bilgi ve uzmanlıklarını geliştirecek eğitim ve öğrenme fırsatları yaratılarak, hemşirelik uygulamalarında otonomilerinin güçlendirilmesi,
- Yönetici hemşireler, sağlık ekibinin diğer üyeleriyle ve diğer bölümlerle ilişkilileri
güçlendirecek açık iletişimi desteklemeleri,
- Hemşirelerin, planlardan ve olaylardan haberdar olması sağlanarak güven
ortamı oluşturulması ve doğru kararların alınmasına yardımcı olunması,
- Hemşirelerin karar verme sürecine katılımını etkileyen değişkenleri, daha kapsamlı olarak belirleyebilmek için, farklı kurumlarda, farklı örneklem gruplarıyla daha
geniş çapta araştırmaların yapılması önerilmektedir.
Sonuç olarak profesyonel bir hemşire, hastası için yararlı olacağını düşündüğü ve
yeteneği içinde olan faaliyetlerle ilgili kararları almakta bilgili ve özgür olmalı, yani
otonomi sahibi olmalıdır. Diğer taraftan, kendi deneyimi ve bilgi sınırlarını aşan
görevlerde de diğer meslek üyelerinin yetkisine saygı duymalıdır.
KAYNAKLAR
Bakan İ, Büyükbeşe T. Katılımcı karar verme: kararlara katılım konusunda çalışanların düşüncelerine
yönelik bir alan çalışması. Süleyman Demirel Üniversitesi Dergisi, 2008; 13(1): 29-56.
Baykara Göçmen Z. Hemşirelik bakımında hemşirenin mesleki özerkliğinin değerlendirilmesi: Niteliksel bir
çalışma. Ankara: Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. Yayınlanmamış Doktora Tezi. 2010;
http:// tez2.yok.gov.tr/, Erişim Tarihi: 15.03.2012.
Bohinc M, Gradisar M. Decision-making model for nursing. JONA, 2003; 33:12, 627-629.
Clancy TR. The art of decision-making. JONA, 2003; 33(6): 343-349.
Cullen C. Autonomy and the nurse practitioner. Nursing Standard, Feb 9- Feb 15, 2000; 14(21): 53.
Finn CP. Autonomy: an ımportant component for nurses' job satisfaction. International Journal of Nursing
Studies, 2001; 38(3): 349- 357.
Germain Brady P, Cummings GG. The influence of nursing leadership on nurse performance: a systematic
literature review. Journal of Nursing Management, 2010; 18(4): 425- 439.
Havens DS. Is governance being shared?. JONA, 1994; 24(6): 59-64.
Havens DS, Vasey J. The staff nurse decisional involment scale: report of psychometric assessment.
Nursing Research, November/December: 6, 2005; 376-383.
Havens DS, Vasey J. Measuring staff nurse decisional involvement- the decisional involvement scale.
JONA, 2003, 33(6): 331-336.
Hoffmani K, Donoghue J, Duffield C. Decision-making in clinical nursing: investigating contributing
factors. Journal of Advanced Nursing, 2004; 45(1): 53-62.
http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/ichastaliklari/egitim/default.asp?sayfa=kicerik&kid=14, Erişim Tarihi:
Iliopoulou KK, While AE. Professional autonomy and job satisfaction: Survey of critical care nurses in
Mainland Greece. Journal of Advanced Nursing, 2010; 66(11): 2520- 2531.
Kangallı P. Sivas ili hastanelerinde çalışan hemşirelerin otonomi düzeyleri ve otonomiyi etkileyen mesleki ve
kurumsal faktörlerin incelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi
Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2005: http:// tez2.yok.gov.tr/, Erişim Tarihi: 19.03.2012.
Karagözoğlu Ş. Hemşirelikte bireysel ve profesyonel özerklik. Hemşirelikte Araştırma Geliştirme Dergisi,
2008: Sayı:3, 41.
Kaya N, Aştı T, Acaroğlu R. ve ark. Hemşire öğrencilerin sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ve ilişkili
faktörlerin incelenmesi. Celal Bayar Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi, 2006; 10(3).
23
Fahriye VATAN, Gülümser ARGON, Meltem DURSUN ENGİN, Hatice BİNBİR, Ayşe ÇİÇEK
Krairiksh M, Anthony MK. Benefits and outcomes of staff nurses’ participation ın decision making. JONA,
2001;31(1): 16-23.
Laschinger HKS, Havens DS. Staff nurse work empowerment and perceived control over nursing practiceconditions for work effectiveness. JONA, 1996; 26(9): 27-35.
Lewis MF. Autonomy in nursing. Ishikawa. Journal of Nursing, 2006; 3(2).
Mrayyan MT. Nurses' autonomy: influence of nurse managers' actions. Journal of Advanced Nursing, 2004;
45(3): 326- 336.
Özülke, E., Vatan, F. The evaluation of the staff nurses decisional involvement. III. International Nursing
Management Conference. 2006, November 9-11; Kuşadası / Aydın.
Saraçoğlu E. Hemşirelerin mesleki otonomi ve profesyonel uygulamalarına ilişkin görüşlerinin belirlenmesi.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2010:
http:// tez2.yok.gov.tr/, Erişim Tarihi: 19.03.2012.
Seren Ş. Hemşirelerin otonomi düzeylerinin belirlenmesi ve etkileyen faktörlerin incelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 1998:
http:// tez2.yok.gov.tr/, Erişim Tarihi: 19.03.2012.
Seren Ş. Hemşirelikte otonomi. Hemşirelik Forumu, 2001; Cilt: 3, Sayı: 2-3, Mart- Haziran, 21-23.
Taylan S. Özerklik ilkesi çerçevesinde hemşirenin bağımsız rolleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
Adana: Çukurova Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2009: http:// tez2.yok.gov.tr/, Erişim Tarihi:
21.02.2012.
Tosun N. Sağlık ekibinin karar verme sürecinde hemşirenin rolü. 2002: http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/ichastaliklari/files/kitaplar/102.pdf, Erişim Tarihi: 19.03.2012.
Uyer G. Hemşirelik ve yönetim. Hürbilek Matbaacılık, Ankara: 1993; 234-241.
Weston MJ. Strategies for enhancing autonomy and control over nursing practice. The Online Journal of
Issues In Nursing. 2010; Vol:15.
3. Ulusal Bilgi, Ekonomi Ve Yönetim Kongresi Bildiri Kitabı, 25-26 Kasım 2004, Eskişehir.
http://iibf.ogu.edu.tr/kongre/bildiriler/03-01.pdf, Erişim Tarihi: 15.02.2011
24
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 25-34, 2012
BİR İLKÖĞRETİM OKULUNDAKİ ÖĞRENCİLERDE
İDRAR YOLU ENFEKSİYONU VE İLİŞKİLİ FAKTÖRLER
URINARY TRACT INFECTION AND ASSOCIATED FACTORS IN
A PRIMARY SCHOOL STUDENTS
Yard.Doç.Dr. Fatma BİRGİLİ*
Prof.Dr. Leyla KHORSHID**
*Muğla Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu
**Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Hemş. Esasları AD. Başkanı
ÖZET
Amaç: Bu çalışma bir ilköğretim okulunda okuyan öğrencilerde idrar yolu enfeksiyonu (İYE)
prevelansını ve ilişkili faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı olan bu araştırmanın evrenini bir ilköğretim
okulunda okuyan 103 öğrenci, örneklemi ise halen İYE nedeniyle hekime başvurmamış olan ve
herhangi bir sağlık sorunu olmayan 98 öğrenci oluşturmuştur. Veriler, öğrencilerin sosyodemografik özellikleri, hijyenik alışkanlıkları, İYE belirtileri ve yakınmaları ile ilgili sorulardan
oluşan bir anket formuyla toplanmıştır. Öğrencilerden orta idrar örneği alınarak idrar kültürü
yapılmıştır. Verilerin analizinde ki-kare testi ve Fisher Exact test kullanılmıştır. Araştırmanın
yürütülmesi için etik kuruldan, kurumlardan ve ebeveynlerden yazılı izin, öğrencilerden sözel
onay alınmıştır.
Bulgular: Öğrencilerin %65,3’ünün idrar kültüründe üreme olduğu, %5.1’inde İYE geliştiği
saptanmıştır. İYE gelişen öğrencilerin %40’ında İYE için etken mikroorganizmanın E.Coli,
%60’ında ise Staphylococcus Aureus olduğu bulunmuştur. Cinsiyetin ve daha önce İYE geçirmenin İYE prevelansını etkilediği saptanmıştır. Daha önce İYE geçiren öğrencilerde ve kız
öğrencilerde İYE görülme sıklığının daha yüksek olduğu saptanmıştır.
Sonuç: Sağlıklı ilköğretim öğrencilerinin önemli bir bölümünde İYE’nun görüldüğü saptanmıştır.
Anahtar Kelimeler: adölesan, hijyen, çocuk, idrar yolu enfeksiyonları
ABSTRACT
Objective: This study was implemented with the aim to investigate prevelance of urinary tract
infection (UTI) and affected factors in students studying at a primary school.
Methods: The population of this cross-sectional and descriptive research was consist of 103
students studying at a primary school and the sample of the study consisted of 98 students who
had not applied to physician due to urinary tract infection currently and have had not any health
problem. The data were collected with a questionnaire which consisted from questions related to
socio-demographic features, hygienic habits and signs and symptoms of UTI of students. Urine
culture was made by taking mid-stream urine samples in the students. Chi-square test Fisher Exact
test was used in analysis of the data. In order to conduct the study a written permission from the
Fatma BİRGİLİ, Leyla KHORSHID
ethic committee and related institution and from the parents of the students and a verbal
permission was taken from students who participated in the study.
Results: In the most (65.3 %) of the students’ urine culture were positive, in 5.1% of them were
developed urinary tract infection. In the 40% of the students who are developed UTI, E. Coli and 60%
of them Staphylococcus Aureus was found to be the causative microorganism of UTI. Gender and
had been previously UTI was found to be effected the UTI prevelance. The incidence of UTI was
found to be more higher in female students and in students who had previously UTI .
Conclusion: UTI was found to be seen in an important part of healthy students of primary
school.
Key words: adolescent, hygiene, child, urinary tract infections
GİRİŞ
Sağlıklı öğrenciler için sağlıklı okul çevresi gerekir. İnsan sağlığını olumsuz etkileyen çevresel faktörler, okul çevre sağlığını da tehdit eden unsurlardır (Dirican ve
Bilgel 1993). Hijyen konusunda yeterli bilgi, tutum ve davranış olmaması ve okullarda
temizlik kurallarına tam olarak uyulmamasından dolayı çocuklar hastalıklara yakalanmaktadır. Okul çağındaki çocukların sağlığının geliştirilmesinde okul hemşirelerinin
sorumluluğu yüksektir (Güler ve Kubilay 2004). Okul döneminde görülen sağlık
sorunlarından biri idrar yolu enfeksiyonu (İYE)’dur İYE’nun belirtileri çok belirgin
değildir ve bundan dolayı çoğu vakada tanı konamamaktadır (Wong&Hockenberry
2003). İYE genellikle perinede bulunan mikroorganizmaların assenden olarak üretra
yoluyla üriner sisteme ulaşması sonucunda oluşur (Hellerstein 1995, Behrman et al
2008). Etken patojen genellikle gastrointestinal sistem kaynaklıdır. Sırasıyla gastrointestinal sistem kaynaklı fekal, perineal, meatal ve üretral kolonizasyon sonrası enfeksiyon gelişir (Hacımustafaoğlu 2011). Bu nedenle tuvalet hijyenine dikkat edilmelidir.
İYE’ ları ve inkontinans sağlıklı çocukları sıklıkla etkilemektedir (Barnes&Maddocks
2002, Lundblad et al 2005; Sickbert-Bennett et all. 2005). Okul tuvaletlerinde çömelerek idrar yapma, yetersiz işeme, rezidüel idrar miktarında artma, İYE, konstipasyon
ve inkontinans riskini arttırır (Düzova ve Saatçi 1999, Vernon et al 2003, Lundblad et
al 2005). Çabuk ve ark.’nın (1999) ilköğretimde okuyan 1024 öğrenci ile yaptıkları bir
çalışmada, kabızlığı olan öğrencilerin %29.1’sinde piyüri, %12.8’inde bakteriüri ve
%9.3’ünde piyüri + bakteriüri belirlenmiştir. Çocuklar okul tuvaletini kullanarak psikolojik ve sosyal gerginlik yaşamaktansa, mesanesini boşaltmayarak oluşan fiziksel
rahatsızlığı yaşamayı daha kolay bulurlar (Lundblad et al. 2005). Yapılan çalışmalarda
okul çocuklarının hijyenik olmayan tuvaletleri sınırlı kullandıkları (Chen et al 2000,
Barnes&Maddocks 2002, Bodur ve Filiz 2007, Lundblad et al 2007) ve gün boyunca
düzenli tuvalete gitmeyen çocukların çeşitli üriner sistem sorunlarına sahip oldukları
belirtilmektedir (Chen et al 2000, Lundblad et al 2007, Mazzola et al 2003). Mazzola ve
ark. (2003)’nın yaptıkları çalışmada üç veya daha fazla semptomatik İYE geçiren 141
kız hastadan 16 hastada idrar tutma, 3 hastada yetersiz hijyen veya tuvalet alışkanlığı
saptanmıştır.
Etkili deterjanların kullanımı ve kamu okul tuvaletlerine ilişkin düzenlemelere
rağmen okul tuvaletlerinin hala yetersiz standartlara sahip olduğu bilinmektedir.
26
Bir İlköğretim Okulundaki Öğrencilerde İdrar Yolu Enfeksiyonu ve İlişkili Faktörler
Lundbland ve ark. (2005)’nın yaptıkları çalışmada okul hemşireleri uygun fiziksel
koşulları sağlamada başarısızlık olduğunu belirtmiştir. Lundblund ve ark. (2007)’nın
385 çocukla yaptıkları çalışmada, tuvaletteki görüntünün ve kokunun çocukların okul
tuvaletlerini kullanmayı sınırladığı ve gün boyunca düzenli tuvalete gitmeyen çocukların çeşitli üriner sistem ve bağırsak sorunlarına sahip oldukları saptanmıştır. Vernon
ve ark. (2007)’nın yaptığı çalışmada, okul tuvaletlerinin tolere edilebilir standartların
altında oldukları, hem İngiltere’de hem de İsveç’te anlamlı sayıda çocuğun okul tuvaletini kullanmaktan kasten kaçındıkları saptanmıştır. Bodur (2007)’un yaptığı çalışmada öğrencilerin %10,4’ü idrar yapmak için okul tuvaletini kullanmadığını ifade etmiş,
okul tuvaletini kullanmama sebeplerinin başında “temiz olmaması” gösterilmiş,
bunun yanında okulların üçte birinde tuvaletlerin temizlik yönünden, üçte ikisinde de
sayı ve konum yönünden uygun olmadığı yerinde saptanmıştır. Ülkemizde okul
çağındaki sağlıklı çocuklarda İYE prevelansına ilişkin az sayıda çalışma bulunmaktadır.
AMAÇ
Bu araştırma, sağlıklı ilköğretim çağı çocuklarında İYE’ları prevelansını ve etkileyen etmenleri belirlemek amacı ile yapılmıştır. Çalışma sonuçlarının, okul çağındaki
sağlıklı çocuklarda İYE belirti ve bulgularının ebeveynler ve eğitimciler tarafından fark
edilmesine ve erken tanılanmasına ilişkin çalışmalara temel oluşturacağı düşünülmektedir.
Araştırma soruları;
1. Sağlıklı ilköğretim çağı çocuklarında İYE’ları prevelansı ne kadardır?
2. Sağlıklı ilköğretim çağı çocuklarında İYE’ları prevelansı ile ilişkili etmenler
nelerdir?
GEREÇ VE YÖNTEM
Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu araştırmanın evreni Muğla ilinde bir İlköğretim
Okulu’nda okuyan 6-16 yaş grubundaki tüm öğrencilerden (n:103) oluşmaktadır. Okul
sosyoekonomik düzeyi düşük bireylerin oturduğu bir yerleşim biriminde bulunmaktadır. Çalışmada olasılıksız örneklem seçim yöntemi kullanılmıştır. Öğrencilere ve
ebeveynlere çocukların herhangi bir sağlık sorunu olup olmadığı sorulmuştur. Örneklemini ise halen İYE nedeniyle hekime başvurmamış olan ve herhangi bir sağlık
sorunu olmayan, son üç ay boyunca herhangi bir nedenle antibiyotik almayan,
kendisi ve ebeveyni çalışmaya katılmayı kabul eden 98 öğrenci oluşturmuştur. Veriler
anket formu ve laboratuar testleri ile toplanmıştır. Anket formunda öğrencilere ilişkin
tanıtıcı özellikler, İdrar Yapma Alışkanlığı ve Hijyenik Uygulamalarına ve İYE belirti ve
bulguları olup olmadığına ilişkin sorular yer almıştır. Çocuklara ayrıntılı açıklama
yapılarak anket formuna doğru bilgileri yazmaları sağlanmıştır. Çocuklara 50 mililitre
hacmindeki standart silindir şeklindeki kapaklı kaplar verilmiş ve orta akım idrar
örneği alma tekniği öğretilerek analiz için ertesi gün sabah idrar örneklerini vermeleri
istenmiştir. Doğru yöntemle idrar örneği alma konusunda ebeveynlere de açıklama
yapılmış ve bu konuda onların da desteği sağlanmıştır. İdrar örnekleri aynı
27
Fatma BİRGİLİ, Leyla KHORSHID
laboratuarda incelenmek üzere bir araştırmacı ve araştırma yardımcıları tarafından
toplanmıştır. Striple idrar analizi tekniği kullanılarak, santrifüje edimemiş idrarda
lökosit olup olmadığına bakılmıştır. Öğrencilerde alınan orta idrar örnekleri ile idrar
kültürü yapılmıştır. İdrar örnekleri yarım saat içinde laboratuara götürülerek idrar
analizleri ve idrar kültürü için ekimler daha önce bu konuda eğitim gören araştırmacı
tarafından yapılmıştır. Ekimler çikolatalı agara ve EMB’li agara yapılarak 37ºC’de 72
saat enkübe edilmiştir. Üreme sonucu “mikrobiyoloji ve klinik mikrobiyoloji” alanında
uzman hekim tarafından değerlendirilmiştir. Kontamine üremesi olan öğrencilerden
tekrar orta idrar örneği alınarak idrar analizleri yapılmıştır. Anlamlı üreme tespit
edilenlere antibiyotik duyarlılık testleri yapılarak bu öğrenciler hekim tarafından
izlenmiş ve gerekli tıbbi tedaviyi almaları sağlanmıştır. Araştırmanın güvenirliğini
sağlamak için üç ay boyunca herhangi bir nedenle antibiyotik almayan öğrencilerin
idrar kültürü yapılmıştır. Öğrencilere yapılan idrar analizi sonuçları (lökositüri, üreme
olup olmadığı, üreyen koloni sayısının, üreyen mikroorganizma koloni sayısının) kayıt
edilmiştir. Lökositüri olup olmadığını belirlemek için yapılan striple idrar analizi
sonucunda bir pozitiflik “her mikroskop sahasında 70-80 lökosit hücresi bulunması”,
iki pozitiflik, “her mikroskop sahasında 125 lökosit hücresi bulunması” ve üç pozitiflik
“her mikroskop sahasında 500 lökosit hücresi bulunması” anlamına gelir. Ayrıca ++ ve
+++ idrar yolu enfeksiyonu vardır olarak yorumlanır (Mehmetoğlu 2002). Çalışmamızda idrar kültürü sonucuna göre İYE tanısı konmuştur. Orta idrarda 100.000 cfu/ml
ve üzerindeki koloni ve tek tip mikroorganizma üremesi anlamlı üreme ve İYE varlığı
olarak kabul edilmiştir (Düzova ve Saatçi 1999, Bakır 2001).
Araştırmanın verileri 01.02.2008-10.06.2008 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmanın yürütülmesi için İl Milli Eğitim Müdürlüğünden ve bir üniversitenin Etik
Kurul’dan izin, çocukların ebeveynlerinden yazılı onam, öğrencilerden sözel onay
alınmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin analizi bilgisayarda Statistical Package
for Social Science (SPSS) 16.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin
analizinde ki-kare testi, Fisher Exact test kullanılmıştır.
Araştırmanın bağımsız değişkenleri; çocukların sınıfı, yaş grubu, cinsiyet, anne
eğitim düzeyi, ailenin gelir-gider durumu, daha önce İYE geçirme, idrar kaçırma,
tuvalete girmeden önce el yıkama, tuvaletten çıktıktan sonra el yıkama, defekasyon
yaptıktan sonra doğru taharetlenme, idrarını tutma, iç çamaşırını değiştirme sıklığı,
günlük alınan sıvı miktarıdır. Araştırmanın bağımlı değişkeni İYE gelişme durumudur.
BULGULAR
Öğrencilerin yarısı (%51) 1., 2. ve 3. sınıfa devam etmekte olup 6-9 yaş grubundadır ve bir kardeşe sahiptir, %56.1’i erkektir, %79.6’sının annesi ilkokul mezunudur,
%72.4’ünün babası ilkokul mezunudur, %64.3’ünün geliri giderine denktir, %7,1’i
obezdir. Öğrencilerin %80,6’sı gece idrar yapmak için tuvalete gittiğini, %23,5’inin
gece idrar kaçırdığını, %11,2’si uzun süre idrarını tutup dayanamayıp idrarını
kaçırdığını belirtmiştir.
Öğrencilerin %28.6’ının tuvaletten önce ellerini yıkadığı, %76.5’inin sonra ellerini
yıkadığı, %66,3’ünün idrar yaptıktan sonra taharetlendiği, %20,4’ünün önden arkaya
28
Bir İlköğretim Okulundaki Öğrencilerde İdrar Yolu Enfeksiyonu ve İlişkili Faktörler
doğru taharetlendiği, %62,2’sinin taharetlendikten sonra tuvalet kağıdı ile kurulandığı, %40,8’inin büyük abdestini yaptıktan sonra su ve tuvalet kağıdı ile temizlik
yaptığı, %83,7’sinin büyük abdest yaptıktan sonra önden arkaya doğru taharetlendiği, %78,6’sının idrarını tuttuğu, %39,8’sinin 4 ders (eve gidene kadar) idrarını
tuttuğu, %71,4’ünün bir günde 6 bardaktan daha az sıvı aldığı, %39,8’inin haftada iki
kez iç çamaşırını değiştirdiği saptanmıştır.
Tablo 1. Öğrencilerin İfade Ettiği İYE Belirtilerinin/Yakınmalarının Dağılımı
İdrar Yolu Enfeksiyonu Belirtileri
n
%
İdrar Yaparken Yanma Hissi
Olan
Olmayan
34
64
34,7
65,3
İdrar Yaparken Ağrı
Olan
Olmayan
24
74
24,5
75,5
Kötü Kokulu İdrar
Olan
Olmayan
47
51
47,9
52,0
Koyu Renkte İdrar
Olan
Olmayan
41
57
41,8
58,2
Bel ya da Karın Ağrısı
Olan
Olmayan
52
46
53.1
46,9
Sık ve Az Miktarda İdrar Yapma
Olan
Olmayan
48
50
48.9
51,0
İYE Belirti Sayısı
0
1
2
3
4
5
6
15
18
18
12
16
8
10
15.3
18.4
18.4
12.2
16.3
8.2
10.2
TOPLAM
98
100,0
Öğrencilerin %34.7’sinde idrar yaparken yanma hissi, %24.5’inde idrar yaparken
ağrı, %47.9’unda kötü kokulu idrar, %41,8’inde koyu renkte idrar, %53.1’inde bel ya
da karın ağrısı, %48.9’unda sık ve az miktarda idrar yapma yakınması olduğu,
%18.4’ünde yalnızca bir belirti bulunduğu saptanmıştır (Tablo 1).
Tablo 2. Öğrencilerin İdrar Analiz Sonuçlarına Göre Dağılımı
İdrarda Lökosit Bulunma Durumu
(+) Lökositürisi olan
(++) Lökositürisi olan
(+++) Lökositürisi olan
Lökositürisi olmayan
n
%
17
14
3
64
17,3
14,3
3,1
65,3
29
Fatma BİRGİLİ, Leyla KHORSHID
İdrar Kültüründe Üreme Olma Durumu
Üreme Olan
Üreme Olmayan
64
34
65.3
34.7
Toplam
98
100.0
İdrar Kültüründe Üreme Olma Durumu
1000-5000 Koloni
6000-10000 Koloni
11000-15000 Koloni
16000-20000 Koloni
21000-25000 Koloni
26000-30000 Koloni
100000 Koloni
31
23,4
5
1
3
4
5
48,4
23,4
7,8
1,6
4,7
6,3
7,8
İdrar Kültüründe Üreyen Mikroorganizma Türü
Staphylococcus Aureus
Staf Koagülaz Negatif
E. Coli
Proteus
23
33
7
1
35,9
51,6
10,9
1,6
Toplam
64
100.0
Öğrencilerin %3,1’inin idrarında (+++) lökosit bulunduğu, %65,3’ünün idrar
kültüründe üreme olduğu, %7,8’inde 100000 koloni üreme olduğu, %35,9’unda idrar
kültüründe Staphylacoccus aureus, %51,6’sında Staphylococcus epidermidis,
%10,9’unda Escherichia Coli, %1,6’sında Proteus ürediği saptanmıştır (Tablo 2).
Tablo 3. Öğrencilerde İdrar Yolu Enfeksiyonu Bulunma Durumunun Dağılımı
İYE
n
%
Olan
Olmayan
5
93
5, 1
94.9
Toplam
98
100.0
E.Coli
Staphylococcus Aureus
2
3
40.0
60.0
Toplam
5
100.0
İdrar analizinde üreyen mikroorganizma
Öğrencilerde İYE prevelansı %5.1 olarak bulunmuştur. İYE gelişen öğrencilerin
%40’ında etmen mikroorganizmanın E.Coli, %60’ında ise Staphylococcus Aureus
olduğu bulunmuştur (Tablo 3).
Tablo 4. İYE Gelişmesinde İlişkili Etmenler
Etmenler
Sınıfı
x²
d.f
p
1,12
2
0,56
Yaşı
1,23
2
0,53
Anne eğitim düzeyi
1,35
1
0,55
Ailelerin gelir gider durumu
1,66
2
0,43
İdrar kaçırma
0,66
1
1
30
Bir İlköğretim Okulundaki Öğrencilerde İdrar Yolu Enfeksiyonu ve İlişkili Faktörler
Tuvalete girmeden önce el yıkama
3,47
1
1
Tuvaletten çıktıktan sonra el yıkama
0,037
1
1
Büyük abdest yaptıktan sonra doğru taharetlenme
0,04
1
0,54
Okul ya da ev dışında idrarını tutma
0,09
1
0,29
İç çamaşırını değiştirme sıklığı
1,03
3
0,58
Günlük alınan sıvı miktarı
0,20
1
1
Cinsiyet
8,58
1
0,014
Daha Önce İYE Geçirme
7,27
1
0,012
Kız öğrencilerin %11.6’sında idrar yolu enfeksiyonu bulunmuştur. Yapılan analizde
bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Daha önce İYE geçiren
öğrencilerin %16.7’sinde, geçirmeyen öğrencilerin %1.4’ünde idrar yolu enfeksiyonu
bulunmuştur. Yapılan analizde bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA
Çalışma kapsamına alınan 6-16 yaş grubundaki sağlıklı ilköğretim öğrencilerinin
%65,3’ünün idrar kültüründe üreme olduğu, %5.1’inde İYE geliştiği saptanmıştır.
Üriner sistem riskleri veya enfeksiyonların tekrar etmesini azaltmak için, genel
önlemler olarak, perineal hijyen ve önden arkaya doğru temizlik, duş şeklinde yıkanmak, kabızlığın önlenmesi, iç çamaşırları her gün değiştirmek, günlük ve tahriş
etmeyen iç çamaşırı giyilmesi, yeterli su alımı, mesaneyi 3-4 saatte bir boşaltmak ve
idrar tutmamak sayılabilir (Hacımustafaoğlu 2011). Çalışmamızda öğrencilerin bir
bölümünün uygun şekilde taharetlenmediği, idrarını tutan öğrenciler bulunduğu,
İYE’na zemin hazırlayan bazı etmenlere sahip oldukları söylenebilir (Tablo 4).
Öğrencilerin %65,3’ünde idrar kültüründe üreme olması da bunu doğrulamaktadır.
Çalışma kapsamına alınan öğrencilerin %18.4’ünde bir İYE belirtisi bulunduğu,
%34.7’sinde idrar yaparken yanma hissi, %24.5’inde idrar yaparken ağrı hissi,
%47.9’unda kötü kokulu idrar, %41,8’inde koyu renkte idrar, %53.1’inde bel ya da
karın ağrısı, %48.9’unda sık ve az miktarda idrar yapma yakınması olduğu saptanmıştır (Tablo 3). İdrar yollarında bakteriüri varlığında kolonizasyondan, bakteriüri ve
piyüri varlığında belirtisiz seyreden enfeksiyondan, bakteriüri, semptomlar ve piyüri
varlığında ise semptomatik enfeksiyondan bahsedilir. Bakterilerin mukozaya tutunması sonucu gelişen inflamatuar yanıt sonucu İYE semptomları gelişir. Sistit’te ani
başlayan idrar yaparken yanma, sık idrar çıkma, sıkışma hissi, gibi bulgular vardır.
Bakteriüri ve piyüri vardır (Bakır 2001). İYE kliniği olan bir çocukta sıkışma hissi,
pollakiüri, dizüri, kötü kokulu idrar, yüksek ateş, yan-bel ağrısı, karın ağrısı, kusma,
toksik tablo gibi sistemik enfeksiyon bulguları, daha çok pyelonefriti düşündürür
(Hacımustafaoğlu 2011).
Öğrencilerin %3,1’inin idrarında (+++) lökosit bulunduğu, %65,3’ünün idrar
kültüründe üreme olduğu, %7,8’inde 100000 koloni üreme olduğu, %35,9’unda idrar
kültüründe Staphylacoccus aureus, %51,6’sında Staphylococcus epidermidis,
%10,9’unda Escherichia Coli, %1,6’sında Proteus ürediği saptanmıştır (Tablo 2). Serel
31
Fatma BİRGİLİ, Leyla KHORSHID
ve ark.’nın (2004) çalışmasında 3 ayrı ilkokuldan seçilen 506 çocuğun %19.8’inde
pyüri, tüm çocukların %4.5’inde anlamlı bakteriüri saptanmıştır. Piyüri saptanan 100
öğrencinin 92’sinde asemptomatik iken, 8’inde İYE ile ilgili çeşitli yakınmaları olduğu
bulunmuştur. Ünalacak ve ark.‘nın (2005) araştırmasında yaşları 7-12 arasında
değişen 181 çocuğun %8.8’inde piyüri, %9.4’ünde bakteriüri bulunmuştur. Bodur ve
Filiz ‘in (2011) 7-12 yaş arasındaki 1035 çocukta piyüri sıklığının demografik özellikler,
geçirilmiş üriner enfeksiyon ve okul tuvaletini kullanma durumu ile ilişkisini
belirlemek amacıyla yaptığı bir çalışmada, çocukların %13’ünde lökositüri kritik
değerin üzerinde bulunmuştur. Uygun alınmış idrarda kültür pozitifliği üriner sistem
enfeksiyonu tanısı için altın standarttır (Zorc et al. 2005, Hacımustafaoğlu 2011).
Orta akım idrarında > 100.000 cfu/ml koloni anlamlı bakteriüri olarak kabul edilir
(Hacımustafaoğlu 2011).
Üriner sistem enfeksiyonu en sık görülen çocukluk çağı enfeksiyonlarındandır
(Zorc et al. 2005, Hacımustafaoğlu 2011). Öğrencilerin %5.1’inde İYE gelişmiştir. Mir
ve ark.’nın (2005) 6-8 yaş grubundaki 137 ilkokul çocuğunda yaptığı çalışmasında İYE
sıklığı %3.8 olarak bulunmuştur. Ünalacak ve ark.’nın (2005) yaşları 7-12 arasında
değişen 181 çocuk ile yapılan bir çalışmasında, çocukların %9.4’ünde bakteriüri
bulunmuştur. Çalışma sonuçlarımız, bu çalışmaların sonuçları ile benzerlik göstermektedir. Yapılan bir çalışmada çocukluk çağında üriner sistem enfeksiyonlarına en
sık gram negatif bakterilerin yol açtığı, bu grupta en sık izole edilen etkenin %81.7
oranı ile E. Coli olduğu saptanmıştır (Çaktır Arman 2008). İYE gelişen öğrencilerin
%40’ında etmen mikroorganizmanın E.Coli, %60’ında ise Staphylococcus Aureus
olduğu bulunmuştur. Bu sonuç yapılan çalışmaların sonuçları ile benzerlik göstermektedir (Hacımustafaoğlu 2011, Roy1999, Zorc et al. 2005). İlköğretim öğrencilerinde idrar yolu enfeksiyonu prevalansını belirlemek amacıyla 50 kız, 50 erkek
öğrenci ile yapılan bir çalışmada hem kız hem de erkek asemptomatik öğrencilerde
en sık Pseudomonas aeruginosa, (erkeklere %33.3, kızlarda %48), semptomatik
öğrencilerde ise Staphylococcus epidermidis (erkeklere %30, kızlarda %27.6),
üremiştir (Azubike et al. 1994). Serel ve ark.’nın (2004) çalışmasında bakteriürili
çocuklarda etyolojik ajan olarak en çok %78 ile E.Coli, %13’ünde proteus, %9’unda
enterokok üremiştir. Günaydın’ın (2008) çalışmasında tekrarlayan İYE olan 69 çocuk
hastanın %85.2’sinin idrar kültüründe E.Coli, %6.7’sinde Enterobakter, %1.5’inde
Pseudomonas, %2.5’inde Metisiline Dirençli Staphylococcus aureus üremiştir.
Çalışma sonuçlarımız, bu çalışmaların sonuçları ile benzerlik göstermektedir.
Literatürde kızların erkeklere oranla iki kat fazla İYE’na yakalanma eğiliminde
olduğu belirtilmektedir. Diğer risk faktörleri, İYE öyküsü, üriner semptomların varlığı
ve supprapubik alanda hassasiyettir (Zorc et al. 2005). Çalışmaya alınan kız öğrencilerde IYE gelişme oranı, erkek öğrencilere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,05).
Bu beklenen bir sonuçtur ve literatür bilgileri ile uyumludur (Hacımustafaoğlu 2011,
Roy 1999). Kızlarda üretranın daha kısa oluşu ve fekal bulaşma ile assenden enfeksiyonun kolaylıkla oluşması, İYE oranının daha yüksek olma nedeni olarak belirtilmektedir (Bodur ve Filiz 2011). Serel ve ark.’nın (2004) çalışmasında bakteriüri
bakımından cinsiyetler arasında fark olmadığı saptanmıştır. Bodur ve Filiz’in (2011)
çalışmasında piyüri varlığı ile cinsiyet, anne yaşı, işeme için tuvaleti kullanma durumu,
32
Bir İlköğretim Okulundaki Öğrencilerde İdrar Yolu Enfeksiyonu ve İlişkili Faktörler
son bir yılda üriner enfeksiyon geçirme durumu ve halen üriner enfeksiyon belirtisi
bulunma durumu arasında ilişki bulunmuştur. Bodur ve Filiz’in (2011) çalışmasında
çocukların % 15,1’i geçen bir yıl içinde üriner enfeksiyon geçirmiş olup bu oran da
kızlarda yüksek bulunmuştur (% 8,8’e karşı % 21,5). İlköğretim öğrencilerinde idrar
yolu enfeksiyonu prevalansını belirlemek amacıyla 50 kız, 50 erkek öğrenci ile yapılan
bir çalışmada, erkek öğrencilerin %12’sinde, kız öğrencilerin %48’inde enfeksiyon
bulunmuştur (Azubike et al. 1994).
Daha önce İYE geçiren öğrencilerin %16.7’sinde, geçirmeyen öğrencilerin
%1.4’ünde idrar yolu enfeksiyonu bulunmuştur. Yapılan analizde bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Üriner sistemde tekrarlayan
enfeksiyonlar, relaps veya reenfeksiyon şeklinde gelişebilir ve progresif renal
skara yol açabilir. Üriner sistem enfeksiyonlu çocukların yaklaşık %0-50’sinde
rekürrens olur, bunları çoğu ilk üç ay içinde görülür. Rekürrenslerin çoğu farklı
fekal-kolonik bakterilere bağlı yeni enfeksiyonlardır (Hacımustafaoğlu 2011). Bodur
ve Filiz (2011)’in çalışmasında çocukların % 15,1’inin geçen bir yıl içinde üriner
enfeksiyon geçirdiği saptanmıştır. Tekrarlayan İYE‘nda risk faktörlerini analiz etmek
amacıyla 4332 ilköğretim okulunda çocuğu olan ebeveynle yapılan bir çalışmada,
132 çocukta tekrarlayan İYE saptanmıştır. Gündüz veya gece kuru kalma, bir günde
10 defa ve daha sık işeme ve noktüri ile tekrarlayan İYE arasında ilişki bulunmuştur
(Bakker al 2004).
SONUÇ ve ÖNERİLER
Sağlıklı olduğu düşünülen ilköğretim öğrencilerinin %5,1’ inde İYE bulunduğu
saptanmıştır. Daha önce İYE geçiren öğrencilerde ve kız öğrencilerde İYE görülme
sıklığının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmanın bir okulu kapsayan ilköğretim
öğrencilerinde yapılmış olması, örneklemin randomize seçilmemiş olması araştırmanın başlıca sınırlılıklarıdır. Bu nedenle gelecekte yapılacak çalışmalarda, çocuk ve
adölesanları temsil eden örneklem gruplarında İYE yaygınlığı ve kız öğrencilerde İYE
yaygınlığının nedenlerini ayrıntılı olarak inceleyen çalışmalara gereksinim vardır.
Çocukların sağlığının korunması ve sürdürülmesi ebeveynlerin sorumluluğundadır.
Okul çağında çocuğu olan ebeveynler, çocuklarını İYE belirtileri açısından izlemeleri
konusunda eğitmelidirler. Daha önce İYE geçiren ve kız öğrenciler İYE enfeksiyonu
belirti ve bulguları yönünden yakından izlenmelidir. Ayrıca eğitimciler ve sağlık
çalışanları öğrencilerin okul tuvaletlerini kullanımı ve hijyenik uygulamalar konusunda olası güçlüklerin farkında olmalı, bu güçlükleri azaltmaya yönelik önlemler
almalıdır.
KAYNAKLAR
Azubike CN, Nwamadu OJ, Oji RU, Uzoije N. Prevalence of urinary tract infection among school children
in a Nigerian rural community. West Afr J Med, 1994; 13(1): 48-52.
Bakır M. İdrar yolu infeksiyonlarında tanı kriterleri. ANKEM Dergisi, 2001; 15(3): 478-484.
Bakker E, Van Gool J, Van Sprundel MA, Van Der Auwera JC, Wyndaele JJ. Risk factors for recurrent
urinary tract infection in 4,332 Belgian schoolchildren aged between 10 and 14 years. Eur J Pediatr, 2004;
163(4-5): 234-238.
33
Fatma BİRGİLİ, Leyla KHORSHID
Barnes PM, Maddocks A. Standarts in school toilets - a questionnaire survey. Journal of public health
medicine, 2002; 24: 85-87.
Behrman RE, Kliegman RM, Jenson HB. Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu. (içinde) Akçay T (ed) Nelson
pediatri. İstanbul: Nobel tıp kitabevleri; 2008; 1808-1815.
Bodur S, Filiz E. İlköğretim öğrencilerinin boşaltım sorunları ve okul tuvaletini kullanma ile ilgili
davranışları. 11. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi Kitabı, Denizli, 2007.
Bodur S, Filiz E. 7-12 yaş çocuklarda piyüri sıklığının demografik özellikler, geçirilmiş üriner enfeksiyon ve
okul tuvaletini kullanma ile ilişkisi. Genel Tıp Derg, 2011; 21(2): 51-56.
Chen HS, Chiou CJ, Sheu JJ. Postponed bladder emptying among elementary school students. Journal of
Nursing Scholarship, 2000; 32(2): 161.
Çabuk N, Soylu A, Kavukçu S, Türkmen M, Büyükgebiz B. Büyükşehirde ilköğretim programındaki
çocuklarda konstipasyon: Sıklık, enürezis ve idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkisi. Ege Tıp Dergisi, 1999;
38(3): 157-161.
Çaktır Arman D. Çocukluk çağı üriner sistem infeksiyonlarına yol açan etkenlerin dağılımı ve antibiyotik
duyarlılıklarının araştırılması. Yayınlanmamış uzmanlık tezi, İstanbul: T.C. Sağlık Bakanlığı Zeynep Kamil
Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi. 2008.
Dirican R, Bilgel N. Halk sağlığı. Bursa, Uludağ üniversitesi basımevi: 1993; 493-501.
Güler G, Kubilay G. Bir ilköğretim okulu öğrencilerinin fiziksel bakım sorunlarının belirlenmesi.
Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 2004;26(2): 60-65.
Günaydın C. Tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonlarında vezikoüreteral reflü ve renal skar sıklığı.
Yayınlanmamış uzmanlık tezi. İstanbul: T.C. Sağlık Bakanlığı Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma
Hastanesi. 2008.
Düzova A, Saatçi Ü. İdrar yolu enfeksiyonu. Katkı pediatri dergisi, 1999; 20(3): 329-345.
Hacımustafaoğlu M. Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonları. J Pediatr Inf, 2011; 5 (Suppl. 1): 258-263.
Hellerstein S. Urinary Tract Infections. The pediatric clinics of north america, 1995; 42(6) 1433-1457.
Lundblad B, Berg M, Hellström AL. Experiences of children treating functional bladder disturbances on
schooldays. J pediatr urol, 2007; 3: 189-193.
Lundblad B, Berg M, Hellström AL. Perceptions of school toilet as a cause for ırregular toilet habits among
schoolchildren aged 6 to 16 years. Journal of school health, 2005; 75(4): 125-128.
Mazzola BL, Von Vigier RO, Marchand S, Tönz M, Biachhetti MG. Behavioral and abnormalities linked
with recurrent urinary tract ınfections in girls. J nephrol, 2003; 16(1): 188-8.
Mir S, Keskinoğlu A, Özkayın N, Özdemir Ö. İlkokul 1. Sınıf Çocuklarında Asemptomatik İdrar Yolu
Enfeksiyonu Ve Hipertansiyon Prevalansı. Ege Tıp Dergisi, 2005; 44(1): 29-33.
Mehmetoğlu İ. İdrar analizleri. öğrenciler, teknisyenler ve hekimler için klinik biyokimya laboratuvarı el
kitabı. II. baskı, Konya: inci ofset, 2002; 224-225.
Roy LP . Childhood urinary infections. Aust Presc, 1999; 22: 40-43.
Serel TA, Soyupek S, Armağan A, Hoşcan M B, Tunç B. Asemptomatik bakteriüri ve bakteriürinin ilkokul
çocuklarında prevalansı. Türk üroloji dergisi, 2004; 30(1): 68-71.
Sickbert-Bennett EF, Weber DJ, Gergen-Teague MF, Sobsey MD, Samsa GP, Rutala WA. Comparative
efficacy of hand hygiene agents in the reduction of bacteria and viruses. AJIC, 2005; 33(2): 67-77.
Ünalacak M, Armutçu F, Demirel F, Gürel A, Demircan N, Aktunç E. Okul çağı çocuklarda mikroskobik
idrar incelemesi ile asemptomatik bakteriüri sıklığı. Tıp araştırmaları dergisi, 2005; 3(2): 30-32.
Vernon S, Lundblad B, Hellstrom AL. Children’s experiences of school toilets present a risk to their
physical and psychological health. Child: Care, health &developoment, 2003; 29(1): 47-53.
Wong D, Hockenberry M. Wong’s nursing care of infants and children. (in) Wilson D, Winkelstein ML,
Kline NE eds. Seventh edition, St. Louis: Mosby company; 2003: 1260.
Zorc JJ, Kiddoo DA, Shaw KN. Diagnosis and Management of Pediatric Urinary Tract Infections. Clin
Microbiol Rev, 2005; 18(2): 417-422.
34
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 35-49, 2012
ENGELLİ ÇOCUĞA SAHİP AİLELERİN YAŞADIĞI SORUNLAR
THE PROBLEMS EXPERIENCED BY FAMILIES WITH DISABLED CHILDREN
Doç.Dr. Dilek ÖZMEN
Öğr.Gör. Aynur ÇETİNKAYA
Celal Bayar Üniversitesi Manisa Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü Halk Sağlığı Hemş. Anabilim Dalı
Bu araştırma İstanbul’da 2007 yılında gerçekleştirilen 6. Ulusal Hemşirelik Öğrencileri Kongresi (Uluslararası
katılımlı)’nde poster bildiri olarak sunulmuştur.
ÖZET
Amaç: Tanımlayıcı tipte olan araştırmada engelli çocuğa sahip ailelerin yaşadığı sorunların
saptanması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Araştırma Manisa ilinde bulunan bir zihinsel engelliler rehabilitasyon
merkezine kayıtlı engelli bireylerin aileleri ile yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini zihinsel
engelliler rehabilitasyon merkezine kayıtlı engelli bireylerin 106 ailesi oluşturmuştur. Veriler
araştırmacılar tarafından oluşturulan 28 soruluk anket formu ile toplanmıştır.
Bulgular ve Sonuç: Araştırma kapsamına alınan ailelerdeki engelli çocukların yaş
ortalaması 9.5±4.2’dir. Ailelerin sahip olduğu çocuk sayısı 2.9±1.2’dur. Ailelerin % 26.4’ünün
başka engelli çocuğu daha bulunurken, % 17.9’unun evliliği akraba evliliğidir. Engelli çocuklara
bakım verenlerin büyük çoğunluğu (% 93.4) birinci derece yakınlarıdır. Engelli çocukların
ailelerinin karşılaştıkları sorunlar, “engellinin bakımında yardım alacakları kimsenin olmaması
(% 88.7)”, “çocuğun geleceği ile ilgili kaygılar (% 82.1)”, “aile içinde uyumsuzluk (%50.9)”,
“engelin yaşam kısıtlayıcılığı (% 49.1)”, “engelli çocuğun sağlık sorunlarının tedavisinde karşılaşılan sorunlar (% 42.5)”, “engelli çocuğunun bakımının oluşturduğu ek masraf (% 25.5)”,
“ailenin engelden dolayı birbirini suçlaması (% 17.9)” olarak belirlenmiştir. Bu araştırmada
“anne-babanın yaşı”, “ailenin gelir düzeyi”, engelli çocuğun cinsiyeti”, “ek masrafla karşılaşma”,
“engelli çocuğun bakımında yardım alma”, “engelin doğuştan ya da edinsel olduğu”, “engelin
tipi” ve “engelin farkına varıldığı zaman” gibi değişkenlerin ailelerin engelli çocuğun bakımında
yaşadığı sorunları pek etkilemediği görülmüştür. Etkileyen değişkenlerden; “ailede başka bir
engelli çocuğun olması”nın aile üyelerinin engel nedeniyle birbirini suçlamasını azalttığı ve
“engelli çocuğun bakımının ek masraf yaratıyor olması”nın engelli çocuğun tedavisinde
güçlükler yaşanmasını arttırdığı belirlenmiştir. Son yıllarda engellilere ve ailelerine sunulan
hizmetlerdeki gelişmelere rağmen, bu araştırmanın bulguları engelli çocuğa sahip olan ailelerin
yaşadığı sorunların sürdüğünü düşündürmektedir.
Anahtar Sözcükler: Engelli, Aile, Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
ABSTRACT
Objective: The purpose of this descriptive study is to find out the problems experienced by the
families with disabled children.
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
Methods: The study was conducted on families of disabled children who were attending to a
rehabilitation center for mentally ill children in Manisa province of Turkey. Research sample
included 106 family of disabled children who were attending to the rehabilitation center. A 28-item
questionnaire which was developed by authors was used to collect data.
Results and Conclusion: The mean age of the disabled children was 9.5±4.2 and 75.5% of
them were mentally disabled. The mean number of children in the families was 2.9±1.2. Of the
families 26.4 percent had another disabled child and 17.9 percent had consanguineous marriage.
Nearly all of the the cregivers of disabled children (93.4%) were their first degree relatives. The
problems that was stated by the families with disabled children were “lack of somebody’s support
for the care of their disabled child (88.7%)”, “concerns about the future of the child (82.1%)”,
“disharmony in the family (50.9%)”, “life-limiting impact of disability (49.1%)”, “difficulties in
treating health problems of disabled child (42.5%)”, “additional expense for caring their disabled
child (25.5%)”, “family members blaming each other for the disability (17.9%)”. In that study it has
seen that the variables such as “age of mother”, “age of father”, “household income level” “gender
of disabled child”, “to be accompanied by additional expense”, “to have support for caring disabled
children”, “to be congenital or acquired”, “disability type” and “the time diagnosing the disability”
have only minor impact on difficulty and problems that was experienced by families in the care of
their disabled children. It has found that the variables, “to have another disabled child” decrease
family members blaming each other for the disability and “additional expenses” increase difficulties
in treating health problems of disabled child. Although the services to disabled people and their
family improved in recent years, the findings of this study suggest that the problems experienced by
families with disabled children are continuing.
Key Words: Disabled, Family, Problems Experienced by Families
GİRİŞ
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) engelliliği (handicap), bir yetersizlik veya özür nedeni
ile yaşa, cinsiyete, sosyal ve kültürel faktörlere bağlı olarak kişiden beklenen rollerin
kısıtlanması veya yerine getirilememesi olarak tanımlamaktadır (Handicap
International 2006). DSÖ verilerine göre, gelişmiş ülkelerde nüfusun %10'unun, gelişmekte olan ülkelerde ise nüfusun %12'sinin engellilerden oluştuğu bildirilmektedir.
Engellilerin %3.5’i konuşma, %1.4’ü ortopedik, %0.6’sı işitme, %0.2’si görme
engelliler, %1’ini sürekli hastalığı olanlar, %2’sini eğitilebilir, %0.3’ünü öğretilebilir
zihinsel engellilerdir (Özsoy ve ark. 2006). Ülkemizde ise Devlet İstatistik Enstitüsü
(DİE) tarafından 2002 yılında gerçekleştirilen Türkiye Engelliler Araştırması sonucuna
göre nüfusun %12.29’unun engelli olduğu saptanmıştır (ÖZİDA 2002).
Her anne ve baba sağlıklı çocuk sahibi olmak ister (Özşenol ve ark. 2002). Sağlıklı
çocuk sahibi olamayan çocuğuna zihinsel ya da bedensel engelli tanısı konulan
aileler için bu süreç oldukça travmatik bir durum oluşturmaktadır (Özşenol ve ark
2002, Uğuz ve ark. 2004, Toros 2002). Aileler tarafından gelecek ile ilgili bütün umut,
beklenti ve planlar çocuk üzerine kurulurken, beklentilerin dışında farklı özelliklere
sahip bir çocuğa sahip olma ailenin yapmış olduğu bütün planlarda değişiklik
yapmasına neden olacaktır (Doğru ve Arslan 2008). Yetersizlikleri olan bir çocuğa
sahip olmak, ailelerin kendileri için seçtikleri bir rol değilken aileler bir de genelde
normal olanı kabul etme eğiliminde olan toplumla mücadele etmek durumunda
kalırlar. Engelli çocuğa sahip olan aileler bir yandan çocuklarının sorunlarıyla uğraşır36
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
larken bir yandan da toplumun kendilerinden beklediği diğer görevleri yerine
getirmek için çabalarlar (TODEV 2011).
Genel olarak engelli bireye sahip ailelerle yapılan araştırma sonuçları, annebabaların engelli çocuk karşısındaki tepkilerinin şok, inkar, üzüntü, öfke, kızgınlık,
utanma, suçluluk, kaygı, beklenmedik krizler, dış dünyanın tutumuyla yüz yüze
gelmekten kaçınma, hayal kırıklığı, kendine güven ve saygı duymada azalma şeklinde
bazı duyguları ve tepkileri ortaya koyduklarını göstermenin yanı sıra (Akandere ve
ark. 2009, Varol 2005, Ross 1975, Özdoğan 1997, Darıca ve ark. 1994, Kimpton 1990,
Seligman 1989, Gargiulo 1985, Naidoo 1984); engelli bireye sahip olmanın ebeveynlerin anne baba rollerinde, özel yaşamlarında, sosyal çevrelerinde, planlarında, iş
yaşamlarında, ailenin yapısında ve işleyişinde, mali konularda büyük değişikliklere
neden olduğunu bildirmektedir (Kayahan 2011, Pelchat ve ark. 2003, Damiani 1999,
Bright ve Hayward 1997, Fredman ve ark. 1997, Fisman ve Wolf 1991).
Son zamanlarda engelli çocuğa yönelik hizmetlerin, sadece engelli çocuğa sunulan hizmetlerle sınırlı olmadığı, ailenin bir sistem olduğu ve öncelikli olarak aile
bireylerinin sorunlarının saptanması, gereksinimlerinin belirlenmesi ve bu gereksinimler doğrultusunda hizmet verilmesi düşüncesini ön plana çıkarmaktadır (Görgü
2005). Bu hizmetlerin, multidisipliner evde bakım ve rehabilitasyon hizmetlerini
kapsaması önemli bir gerekliliktir. Engeli nedeniyle fiziksel, sosyal ve duygusal
yönden başkalarına bağımlı olan bireylerin bakımı, kendi bakımlarını devam ettirebilmeleri için çocuk ve ailenin eğitimi, aile üyelerinin bu süreçte desteklenmesi
hemşirenin temel ilgi alanıdır (Özdinçer 2002). Halk sağlığı bakış açısı ile engelli
bireye bakım verirken fiziksel ve psikolojik olarak büyük yük taşıyan ailelerin yaşadığı
sorunların saptanması, sorunlara çözüm önerileri oluşturmak ve sunulacak bakım ve
hemşirelik hizmetlerini planlamak açısından önemlidir. Bu araştırmada engelli çocuğa
sahip ailelerin yaşadığı sorunların saptanması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Tanımlayıcı tipte olan araştırmanın evrenini Manisa ilinde bulunan bir zihinsel
engelliler rehabilitasyon merkezine kayıtlı engelli bireylerin aileleri oluşturmuştur
(N=120). Araştırmada evrenin tümü araştırma kapsamına alınmış ancak, veriler
ulaşılabilen 106 kişi ile görüşülerek toplanmıştır (n=106). Her aileden bir kişi ile
görüşülmüştür. Çocukların ailelerinden 14’üne çeşitli nedenlerle (kuruma çocukları ile
birlikte gelmemeleri, soruları yanıtlamak istememeleri, zamanlarının olmadığını ifade
etmeleri) ulaşmak mümkün olmamıştır. Araştırmaya katılım hızı %88.3’tür. Verilerin
toplanmasında ilgili alan yazın doğrultusunda araştırmacılar tarafından hazırlanan
engelli çocuğa sahip ebeveynlerin yaşı, eğitimi, mesleği, aile tipi, çocuk sayıları,
eğitim düzeyi, gelir algıları, sosyal güvence durumları, eşlerin akrabalık durumları,
engelli çocuğun yaşı, cinsiyeti, başka engelli çocuğa sahip olma durumu, çocuğun
engelinin oluşma zamanı, engel tipi, engelin fark edilme zamanı gibi demografik
özellikleri ile engelli çocuğa sahip ailelerin yaşadıkları sorunların yer aldığı 28 soruluk
anket formu kullanılmıştır. Veriler Mili Eğitim Müdürlüğü’nden ve araştırmanın
yapıldığı kurumdan gerekli yazılı izin alındıktan sonra, gönüllülük esasına dayalı
37
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
olarak; sözlü onamları alınan bireylerle yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacılar
tarafından toplanmıştır. Bir görüşme ortalama 45-50 dakika sürmüştür. Verilerin
değerlendirilmesi SPSS 15.0 for Windows programında, tanımlayıcı istatistikler ve kikare önemlilik testi ile yapılmıştır.
BULGULAR
Araştırma kapsamına alınan engelli çocukların yaş ortalaması 9.5±4.2’dir. Engelli
bireylerin %59.4’ü erkek, %52.8’inin engeli doğuştan ve %75.5’i zihinsel engellidir.
Engelli bireylerden %45.2’sinin engeli aileleri tarafından ilk bir yaş içinde fark edilmiştir (Tablo 1).
Tablo 1. Araştırma Kapsamına Alınan Engelli Çocuğa Ait Tanıtıcı Özellikler
Tanıtıcı Özellikler
Yaş (yıl)
Cinsiyet
Engel Nedeni
Engel Tipi
Engelin Fark Edilme Zamanı
Toplam
Sayı
%
9.5 ±4.2 (Min:1 Maks:35 Ortanca:9.0)
Erkek
Kız
Doğuştan
Sonradan
Bilinmeyen
Zihinsel
Bedensel
Zihinsel +Bedensel
Doğar doğmaz
Doğumdan sonra- ilk 1 yaş içinde
1 yaş-3 yaş arası
3 yaş ve-5 yaş arası
5 yaş ve üzeri
63
43
56
30
20
80
24
2
17
31
10
19
29
106
59.4
40.6
52.8
28.3
18.9
75.5
22.6
1.9
16.0
29.2
9.4
17.9
27.4
100.0
Araştırma kapsamına alınan engelli çocuğa sahip ailelerin tanıtıcı özellikleri Tablo
2’de görülmektedir. Engelli çocukların annelerinin %69.8’i ilkokul mezunu ve % 91.5’i
ev kadını; babalarının %62.3’ü ilkokul mezunu ve % 48.1’i işçidir. Anne ve babaların
yaş ortalamaları değerlendirildiğinde; annelerin yaş ortalamasının 35.6±7.5, babaların yaş ortalamasının 39.7±8.7 olduğu saptanmıştır. Ailelerin sahip olduğu çocuk
sayısı 2.9±1.2’dur. Ailelerin % 26.4’ünün başka engelli çocuğu daha bulunurken,
% 17.9’unun evliliği akraba evliliğidir. Ailelerin % 64.2’si gelirlerini giderlerinden
az algılamaktadır. Ailelerin % 96.2’sinin sosyal güvencesi bulunmaktadır. Sosyal
güvencesi bulunan ailelerin % 76.3’ünün sosyal güvencesi Sosyal Sigortalar Kurumu
(SSK)’dur. Engelliye bakım veren bireylerin %93.4’ü birinci derece yakınlarıdır.
Ailelerin %88.7’si engellinin bakımında başka kimseden yardım almadıklarını, engelli
çocuğa sahip ailelerin yaklaşık dörtte üçü (%74.5) engelli çocuğuyla ilgili ek masrafları
olmadığını ifade etmişlerdir (Tablo 2).
Engelli çocuğa sahip ailelerin yaşadıkları sorunları saptamak için ailelere yöneltilen sorulara verilmiş yanıtlara bakıldığında; ailelerin %17.9’u çocuğun engelli olması
38
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
ile ilgili olarak eşiyle birbirlerini ya da ailelerini suçladıklarını, %42.5’i engelli çocuğunun tedavisi ile ilgili sorun yaşadıklarını, %82.1’i engelli çocuğuyla ilgili geleceğe
yönelik kaygı taşıdıklarını, %49.1’i engelli çocuğunun durumu nedeniyle aile yaşantısında sınırlılıklar yaşandığını ve %50.9’u da çocuğun engeli nedeniyle aile içinde
uyumsuzluklar yaşandığını belirtmişlerdir (Tablo 3).
Tablo 2. Araştırma Kapsamına Alınan Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Tanıtıcı Özellikleri
Tanıtıcı Özellikler
Anne Eğitimi
Annenin İşi
Baba Eğitimi
Babanın İşi
Okur-yazar değil
İlkokul mezunu
Ortaokul mezunu
Lise mezunu
Yüksekokul mezunu
Ev kadını
İşçi
Memur
Okur-yazar değil
İlkokul mezunu
Ortaokul mezunu
Lise mezunu
Yüksekokul mezunu
İşsiz
İşçi
Memur
Serbest Meslek
Anne Yaşı
Babanın Yaşı
Ailenin Sahip Olduğu Çocuk Sayısı
Başka Engelli Çocuğu Sahip Olma Durumu
Eşlerin Akrabalık İlişkisi
Ailenin Gelir Algısı
Sosyal Güvence Durumu
Engelliye Bakım Verenin Yakınlık Derecesi
Engellinin Bakımında Yardım Edenin Varlığı
Bakımının Ek Masraf Yaratma Durumu
Toplam
Evet
Hayır
Var
Yok
Gelir giderden az
Gelir gidere denk
Gelir giderden fazla
SSK
Emekli Sandığı
Bağkur
Yeşil Kart
Yok
I. derece yakın
Diğer
Evet
Hayır
Evet
Hayır
Sayı
20
74
7
3
2
97
8
1
8
66
15
15
2
10
51
12
33
%
18.9
69.8
6.6
2.8
1.9
91.5
7.5
0.9
7.5
62.3
14.2
14.2
1.9
9.4
48.1
11.3
31.1
35.6 ±7.5
(Min:22.0 Maks:63. Ortanca:35.0)
39.7±8.7
(Min:27.0 Maks:65.0 Ortanca:37.0)
2.9±1.2
(Min:1.0 Maks:7.0 Ortanca:3.0)
28
26.4
78
73.6
19
17.9
87
82.1
68
64.2
34
32.0
4
3.8
78
73.6
9
8.5
5
4.7
10
9.4
4
3.8
99
93.4
7
6.6
12
11.3
94
88.7
27
25.5
79
74.5
106
100.0
39
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
Tanıtıcı özellikler ile engelli çocuğun bakımında ailenin yaşadığı sorunlar arasındaki ilişki araştırıldığında; “ailede başka bir engelli çocuğun olması”nın aile üyelerinin
engel nedeniyle birbirini suçlamasını azalttığı ve “engelli çocuğun bakımının ek
masraf yaratıyor olması”nın engelli çocuğun tedavisinde sorunlar yaşanmasını arttırdığı belirlenmiş ve aradaki ilişki anlamlı bulunmuştur. Diğer değişkenler arasında
anlamlı ilişki saptanmamıştır (Tablo 4).
Tablo 3. Araştırma Kapsamına Alınan Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadıkları Sorunlar
Sayı
%
Çocuğun Engelli Olması İle İlgili Olarak Karşılıklı Suçlama Durumu
Yaşanılan Sorunlar
Evet
19
17.9
Hayır
87
82.1
Engelli Çocuğun Tedavisi İle İlgili Sorun Yaşama Durumu
Evet
45
42.5
Hayır
61
57.5
Engelli Çocuğun Geleceği İle İlgili Kaygı Yaşama Durumu
Engelli Çocuğun Durumu Nedeniyle Aile Yaşamında Sınırlılık
Yaşama Durumu
Engelli Çocuğun Durumu Nedeniyle Aile İçinde Uyumsuzluk
Yaşama Durumu
Evet
87
82.1
Hayır
19
17.9
Evet
52
49.1
Hayır
54
50.9
Evet
54
50.9
Hayır
Toplam
52
49.1
106
100.0
TARTIŞMA
Aile sistemi bir bütündür. Bu sistemde bir bireyin başına gelen diğer bireyleri de
etkiler. Çoğu zaman değiştirilemeyen ve süreklilik gösteren engellilik yalnızca çocuğu
değil aile ve akrabaları da fiziksel, duygusal ve sosyal yönden etkileyip, çok yönlü
problemler yaşamalarına zemin hazırlar (Aktaş 2010, Görgü 2005). Engelli bir çocuğa
sahip ailelerin çocuğun bakımı, eğitimi, tedavisi ve büyütülmesi gibi konularda yaşadıkları sorunlar ailede önemli problemler yaratabilmektedir (Özşenol ve ark. 2002).
Engelli çocuğa sahip ailelerin yaşadığı sorunları saptamayı amaçlayan araştırmada, engelli çocukların %45.2’sinin engeli ilk bir yaş içinde fark edilmiştir. Engelli
çocuklarda tanının erken dönemde konulması, çocuğun tedavisine ve eğitimine
erken yaşta başlanması; çocuğun bağımsızlığını kazanması, dolayısıyla çocuk ve
ailesinin yaşam kalitesini artırması açısından önemlidir (Şen 2004). Engelli çocukların
engelinin erken saptanması ve tedavi edilebilmesi açısından doğum öncesi izlemlerine, doğum sonrasında bebeğin dikkatli bir şekilde muayene edilmesine, rutin
izlemlerin zamanında yapılmasına, erken tanı ve tedavi gerektiren hastalıklar için
gerekli tetkiklerin yapılması/yaptırılması konusunda hem sağlık personelinin hem de
ailelerin özenli olmasının önemli olduğu düşünülmektedir. Bu da hemşirenin erken
tanı hizmetlerinde danışmanlık rolünün önemini akla getirmektedir.
Engelli ailelerinin %64.2’si gelirlerinin giderlerini karşılamadığını bildirmektedir.
Bu bulgu engelliler ile ilgili yapılan araştırmalarda elde edilen bulgularla uyumludur.
40
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
Yoksulluk ve engellilik arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Engellilik, yoksulluğun
hem gerekçesi hem de sonucudur. Kötü beslenme, bağışıklama programlarına ve
sağlık hizmetlerine erişememe, doğum-öncesi ve sonrası bakım yetersizliği, sağlıklı
olmayan ortamlarda yaşam, kalabalık evlerde yaşanan kazalar engellilik riskini artırmaktadır. Diğer yandan engellilik, artan toplumsal izolasyon ve ekonomik zorlanmalarla, yoksulluk yaratmakta ve yoksulluğu şiddetlendirmektedir (Gökcan 2011,
Erdugan 2010, Özgökçeler 2006,Tufan ve Arun 2006, Coleridge 1996).
Araştırmada ailelerin % 17.9’unun evliliği, akraba evliliğidir. Manisa Nüfus Sağlık
Araştırması (2005) verilerine göre; Manisa kent merkezinde akraba evliliği oranı
11.6’dır (MNSA 2005). Engelli çocuğa sahip ailelerle yapılan bu araştırmada akraba
evliliğinin normal popülasyona göre daha yüksek oranda görülmesi beklendik bir
durumdur. Akraba evliliği, genetik geçişli hastalık riskini arttırması ve dolayısıyla
doğuştan anomalilerin artmasına yol açması nedeniyle önemli bir halk sağlığı
sorunudur (MNSA 2005). Özellikle otozomal resesif hastalıklar her sistemi ilgilendirebilmekte ve çeşitli engeller de (zeka geriliği, görme bozukluğu, ortopedik rahatsızlıklar, cilt ve adale rahatsızlıkları, v.s.) bu hastalıkların bir sonucu olarak görülebilmektedir (Tunçbilek 2011). Ayrıca bu araştırmada ailelerin dörtte birinden fazlasının (%26.4) en az bir tane daha engelli çocuğu bulunduğu saptanmıştır. Akraba
evliliği yapan popülasyonlarda özürlü çocuk doğma riski diğer popülasyona göre iki
kat artmaktadır. Genel popülasyonda %5 olan özürlü çocuk oranı akraba evliliği
yapan popülasyonda yaklaşık %8-9 civarındadır. Ülkemizde yaygın olarak görülen
sebep ve sonuçları bakımından sosyal ve sağlık bilimlerini ilgilendiren akraba
evliliklerinde, yapılacak genetik danışmanlıklarla doğacak çocuklarda ortaya çıkacak
genetik hastalık risklerini erken dönemde saptamak mümkün olabilmektedir
(Tunçbilek 2011). Bu nedenle özellikle akraba evliliği yapmış kişilere genetik geçişli
hastalıklar konusunda erken dönemde hemşirelik hizmetleri kapsamında sunulacak
danışmanlığın önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Engelliye bakım veren bireylerin %93.4’ü birinci derece yakındır. Yapılan araştırma
sonuçları da engelli çocuğa bakım veren kişilerin birinci derece yakınları olduğunu,
özellikle de annelerin çocuğun bakımının büyük çoğunluğunu üstlendiğini göstermektedir (Gökcan 2011, Sarı 2007, Er 2006, Işıkhan 2005). Toplum tarafından kadına
uygun görülen rol ve kadının toplumsal statü ile düşünüldüğünde bu sonuç
beklenen bir durumdur. Uzun ve zorlu olan bu süreçte engelli çocukla birinci
derecede ilgilenme durumunda olma annelerde anksiyete ve tükenmişlik duygusu
oluşturmaktadır (Sarı 2007, Uğuz ve ark. 2004). Engelli bireylerin bakım yükünü
taşıyan bireylere yakın çevrelerinin destek sağlanmasının yanısıra, engelli bireylerin
gereksinimlerini karşılayacak sayı ve nitelikteki gündüz bakımevlerinde günün belli
saatlerinde çocukların bakımlarının sağlanmasının aile yükünü azaltması açısından
önemli olduğu düşünülmektedir. Araştırma bulguları bu zor süreçte ailelerin
%88.7’sinin engellinin bakımında kimseden yardım almadıklarını göstermektedir.
Kahriman ve Bayat (2008), Kurt ve ark. (2008), Özsoy ve ark. (2006), Şen (2004),
Özşenol ve ark. (2002), Sarısoy (2000)’da yaptıkları çalışmalarında ailelerin engellinin
bakımında yeterli desteği almadıklarını saptamışlardır. Baltaş (2000), sosyal destek41
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
lerin stres yaratan durumu ortadan kaldırmasalar bile bireylerin kaygı düzeylerini
azaltarak onların iyimser olmalarına, zorlayıcı durumlarla başa çıkmada yeni çözümler
üretmelerine yardımcı olup çaresizlik duygularını azalttıklarını ifade etmektedir.
Ülkemizde engelli birey ve ailesini psikolojik, sosyal ve fiziksel anlamda destekleyecek
nitelikte evde bakım sisteminin olmaması engelli birey ve ailelerinin sorunlarının
çözümünde yalnız kalmalarına ve sağlık problemlerinin katlanarak artmasına zemin
hazırlamaktadır (Aktaş 2010). Ailelere profesyoneller ve bunlar arasında önemli yeri
olan hemşireler tarafından evde bakım hizmetlerinin sunulmasının engelli bakımında
ailelerin yaşadığı sorunların çözümünde yardımcı olacağı belirtilmektedir (Kılıç 2009).
Araştırmada engelli çocuğa sahip ailelerin yaklaşık dörtte üçü (%74.5) engelli
çocuğuyla ilgili ek masrafları olmadığını ifade etmişlerdir. Ailelerin % 64,.2’si gelirlerinin giderlerini karşılamadığını bildirirken, bir yandan da ailelerin büyük çoğunluğunun (%74.5) engelli çocuğu ile ilgili ek masrafları olmadığını bildirmeleri oldukça
ilginçtir. Bu bulgu konu ile ilgili yapılan benzer araştırma bulguları ile de çelişmektedir (Gökcan 2011, Erdugan 2010, Kılıç 2009, Özsoy ve ark. 2006, Tufan ve Arun
2006, Şen 2004). Engelli çocuğun ebeveynlerinden bazıları, evde çocuklarının
bakımını sağlayabilmek için çalıştıkları işlerinden ayrılmak zorunda kalmaktadırlar.
Böyle olunca da ailelerin büyük çoğunluğu ekonomik olarak sıkıntı yaşamakta ve
gelirleri giderlerini karşılamamaktadır. Araştırmada engelli çocuğuyla ilgili ek masrafları olmadığını belirten ailelerin 2005 yılında çıkarılan 5378 sayılı “Özürlüler ve Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”
çerçevesinde aldıkları yardımlar ve engelli çocukların tümünün eğitimleri için bir
rehabilitasyon merkezine devam ediyor olmasından dolayı çocuklarının kendileri için
ek masraf oluşturmadığını ifade etmiş olabilecekleri düşünülmektedir.
Ailelerin, %17.9’u çocuğun engelli olması ile ilgili olarak birbirlerini karşılıklı
suçladıklarını ifade etmişlerdir. Çapa (2009), Top (2008), Sarı (2007), Sarı ve ark. (2006),
Özsoy ve ark (2006), Şen (2004) de yaptıkları çalışmalarında eşlerin birbirlerini suçladıklarını ya da eşlerin diğer eşin ailesi tarafından suçlandığını saptamışlardır. Özellikle
birbirlerini anlamaya çalışan ve yaşadıkları zorluklara saygı duyan bireylerin bulunduğu aileler durumla daha çabuk baş etmekte ve çözüm üretmeye çalışmaktadırlar.
Eşlerin bu süreçte birbirlerini suçlamaları, suçu diğerinde yada onun ailesinde
aramaları, kendilerinde yada eşlerinde bir günahın olduğunu düşünmeleri ve bunun
için onu yargılamaları bireysel ve birlikte baş etmeyi zorlaştırmaktadır. Eşlerin bu
süreçte çocuğa konsantre olurken birbirlerini unutmamaları, birbirlerine zaman
ayırmaları, birbirlerini desteklemeleri, kararlarını, zorluklarını, duygu ve düşüncelerini
karşılıklı dinlemeleri, anlatmaları var olan durumla baş etmelerini kolaylaştırmaktadır
(TODEV 2011).
42
Tablo 4. Engelli Çocuk Sahibi Ailelerin Yaşadığı Sorunlar ile Tanıtıcı Özelliklerin Karşılaştırılması
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
43
Tablo 4. Engelli Çocuk Sahibi Ailelerin Yaşadığı Sorunlar ile Tanıtıcı Özelliklerin Karşılaştırılması (devamı)
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
44
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
Engelli ailelerinin %42.5’i engelli çocuğunun tedavisi ile ilgili sorun yaşadığını
bildirmiştir. Küllü (2008) ve Işıkhan (2005) araştırmalarında ailelerin tedavi aşamasındaki bürokrasinin fazlalığının kendilerinde sıkıntı yarattığını belirtmişlerdir.
Erdugan’ın (2010) yaptığı çalışmada da sağlık hizmetleri ile ilgili sıkıntılar dile
getirilmiştir. Sağlık hizmetleri, özellikle engelli bireylerin yararlanması açısından
yaşamsal önem taşıyan hizmet türüdür. Engellilik, ciddi sağlık sorunlarını ve sağlık
hizmetlerine gereksinimi beraberinde getiren bir olgu olmakla birlikte, aynı zamanda
engelli kişiler sağlık hizmetlerinden yaşam boyu engelli olmayan kişilere oranla daha
sık yararlanmaktadırlar. Sağlık hizmetlerinden yararlanma süreçlerinin uzunluğu,
hastanelerde yaşanan sıkıntılar, bedel ödenen ilaçlar ve sağlığa ilişkin diğer tüm
maliyetler yaşanan sorunlar arasında gösterilmektedir (Erdugan 2010).
Araştırmada ailelerin %82.1’inin engelli çocuğuyla ilgili geleceğe yönelik kaygı
taşıdığı saptanmıştır. Kurt ve ark. (2008), Küllü (2008), Özsoy ve ark. (2006), Sarı ve ark.
(2006), Erhan (2005), Minnes ve Woodford (2004), Şen (2004), Özşenol ve ark. (2003)
da yaptıkları çalışmalarında engelli çocuğa sahip ailelerin çocuklarının geleceği ile
ilgili kaygı yaşadıklarını saptamışlardır. Engelli çocuğun bakımını çoğu zaman engelli
bireyin birinci derece yakınları yapmaktadır ve pek çok zamanda çevrelerinden yeterli
sosyal desteği görmediklerini ifade etmektedirler. Bu nedenle ailelerin kendi
ölümlerinden sonra engelli çocukları ile ilgili bu kaygıyı yaşamaları doğaldır. Sosyal
devlet anlayışı ilkesi ile devletin engelli bireylerin gereksinimi olduğu zaman
bakımının sağlanabileceği, ailelerin gönül rahatlığı ile çocuklarını teslim edebileceği
niteliklere sahip yatılı bakım merkezlerinin sayılarının arttırılması ile ailelerin bu
konudaki kaygılarının biraz olsun azalabileceği düşünülmektedir.
Araştırmada ailelerin %49.1’i engelli çocuğunun durumu nedeniyle aile yaşantısında sınırlılıklar yaşandığını ifade etmişlerdir. Çakmak ve Özhavzalı (2008) engelli
çocuk nedeniyle çevreleri ile ilişkilerinin etkilendiğini, Çapa (2009) ile Kahriman ve
Bayat (2008) akrabaları ve komşuları ile ilişkilerinin olumsuz şekilde etkilendiğini,
Özşenol ve ark. (2003) ebeveynlerin çocuklarının engeli nedeniyle yakınlarının kendilerinden uzaklaştığını, Top (2008) zihinsel engelli çocuğa sahip ailelerin yakınları ile
sık görüşmediklerini bildirmektedirler. Toplumun engelli bireyleri algılayışı bu
durumu etkiliyor olabilir.
Ailelerin %50.9’u çocuğun engeli nedeniyle aile içinde uyumsuzluklar yaşandığını
belirtmiştir. Yurdakul ve ark. (1998) engelli çocuğun aileye katılması ile evlilik ilişkisinin olumsuz etkilendiğini bildirmiştir. Bahar ve ark. (2009), Kılıç (2009), Kahriman ve
Bayat (2008), Kurt ve ark. (2008), Lüle (2008), Karadağ ve ark. (2007), Güney (2005),
Özdinçer (2002) çalışmalarında çocuğun engelli olmasının eşlerin birbirleriyle ilişkilerini ve ebeveynlerin diğer çocuklarla ilişkilerini olumsuz etkilediğini ifade etmişlerdir. Aile içinde yaşanan uyumsuzluklar tüm aile bireylerini mutsuz ve huzursuz
etmekte, ruh sağlıklarını olumsuz şekilde etkileyebilmektedir. Bu nedenle bu zorlu
süreçte aile bireylerinin birbirine destek olması önemlidir.
Tanıtıcı özellikler ile engelli çocuğun bakımında ailenin yaşadığı güçlük ve
sorunlar arasındaki ilişki araştırıldığında “annenin yaşı”, “babanın yaşı”, “ailenin gelir
düzeyi”, engelli çocuğun cinsiyeti”, “ek masrafla karşılaşma”, “engelli çocuğun
45
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
bakımında yardım alma”, “engelin doğuştan ya da edinsel olduğu”, “engelin tipi” ve
“engelin farkına varıldığı zaman” gibi değişkenlerin ailelerin engelli çocuğun bakımında yaşadığı sorunları çokta etkilemediği görülmüştür. Etkileyen değişkenlerden
“ailede başka bir engelli çocuğun olması”nın aile üyelerinin engel nedeniyle birbirini
suçlamasını azalttığını ve “engelli çocuğun bakımının ek masraf yaratıyor olması”nın
engelli çocuğun tedavisinde sorunlar yaşanmasını arttırdığı belirlenmiştir.
Engelli çocuğun bakımının ek masraf yaratması ile engelli çocuğun tedavisiyle
ilgili sorun yaşama durumu arasındaki anlamlı ilişki, engelli bireye sahip ailelerin
ekonomik desteğe gereksinimlerinin varlığını düşündürtmektedir. Başka engelli
çocuğun varlığının çocuğun engelli olması konusunda karşılıklı suçlamayı azaltıyor
olması açıklanması zor bir bulgudur. Ancak bu bulgu birden fazla engelli çocuk sahibi
olmanın anne babadaki kaderci yaklaşımı artırabileceğini düşündürmektedir. Çünkü
insanların toplumsal sorunlara yaklaşımları inandıkları değer ve görüşlerle çok yakından ilgilidir. Benimsenen değer ve inançlar toplumsal ve siyasi olayları yorumlamada
ve buna göre tutum sergilemede etkili olur. Bu nedenle de engelli bir çocuğa sahip
olan ebeveynler benimsedikleri değer ve inanışlar doğrultusunda bu durumu takdir-i
ilahi olarak yorumlayarak, kabul etme yoluna gitmek ve yaşanan durumları da
“kader”, “çaresizlik” ve Tanrı’nın kendilerini sınaması olarak değerlendirebilmekte,
sonuç olarak da ortaya çıkan durumla ilgili olarak yakınma sunmayabilmektedirler
(Elitok 2011, Kahriman ve Bayat 2008).
SONUÇ VE ÖNERİLER
Ülkemizde 2005 yılında çıkarılan 5378 sayılı “Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile engellilere ve
ailelerine sunulan hizmetlerdeki gelişmeler göz ardı edilemezse de, araştırma sonucuna göre engelli çocuğa sahip olan ailelerin yaşadığı sorunların sürdüğü görülmektedir. Bu nedenle engelli bireyin ailesinin yaşadığı sorunları en aza indirmeye
yönelik olarak;
- Engelli bireyin bakımında ailenin yükünü azaltmak ve aileye danışmanlık
hizmeti sunmak üzere evde bakım hizmetlerinin planlamasının ve yaygın
şekilde hizmet verilmesinin,
- Bu kapsamda hizmet sunumunda, hemşirelerin hem toplumsal hem de engelli
grubuna yönelik danışmanlık, eğitici, plan yapıcı, bakım verici rollerini ve
işlevlerini öncelikli olarak yerine getirmelerinin,
- Engelli bireylerin ailelerine sosyal (hem yakın çevre, hem de kurumsal) ve
psikolojik destek sağlanmasının,
- Engellilerin ailelerinin talep ettikleri zamanda engellilerin yatılı kalabilecekleri
ve bakımlarının yapılacağı bakımevlerinin açılmasının,
- Engellilere sağlık hizmeti alırlarken öncelik ve kolaylık sağlanmasının,
- Engelli ailelerin yaşadıkları sorunları daha açık şekilde ortaya koyacak nitel
araştırmalar yapılmasının önemli ve uygun olduğu düşünülmektedir.
46
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
TEŞEKKÜR
Araştırmanın verilerinin toplanması aşamasındaki katkılarından dolayı Nur Özdinç
ve İlksen Demir’e teşekkürler ederiz.
KAYNAKLAR
Akandere M, Acar M, Baştuğ G. Zihinsel ve fiziksel engelli çocuğa sahip anne ve babaların yaşam doyumu
ve umutsuzluk düzeylerinin incelenmesi. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2009;
22-31.
Aktaş E. Fiziksel engelli çocuk ve ailesinin evde bakım gereksinimine ışık tutucu araştırmaların sistematik
incelemesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü.
2010.
Bahar A, Bahar G, Savaş HA ve ark. Engelli çocukların annelerinin depresyon ve anksiyete düzeyleri ile
stresle başa çıkma tarzların belirlenmesi. Fırat Sağlık Hizmetleri Dergisi. 2009; 4(11):97-112.
Baltaş Z. Sağlık psikolojisi, Halk sağlığında davranış bilimleri. İstanbul: Remzi Kitabevi. 2000.
Bright JA, Hayward P. Dealing with chronic stress: coping strategies self esteem and service use in mothers
of handicapped children. Journal of Mental Health. 1997; 6: 1; 67-75.
Coleridge P. Disability, Liberation, and Development. Oxfam: Oxford University pres. 1996.
Çakmak ZA, Özhavzalı M. Kırıkkale ilindeki engellilerin ve ailelerinin günlük hayatta karşılaştıkları
sorunlar ve çözüm önerileri araştırması. XII. Ulusal Halk Sağlığı Kongre Kitabı: Ankara: 2008: 603.
Çapa B. Zihin engelli ve otistik çocuğa sahip ailelerin toplumsal hayata katılmada yaşadıkları güçlüklerin
karşılaştırılması. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri
Enstitüsü. 2009.
Damiani BV. Responsibility and adjustment in siblings of children with disabilities: update and review.
families in society. The Journal of Contemporary Human Services, 1999; 1: 34-40.
Darıca N, Pişkin Ü, Gümüşçü Ş. Otizim ve Otistik Çocuklar. Ankara: Basım Grafik. 1994.
Doğru SSY, Arslan E. Engelli çocuğu olan annelerin sürekli kaygı düzeyi ile durumluk kaygı düzeylerinin
karşılaştırılması. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. 2008; 19; 543-553.
Elitok R (2011). Özürlülüğün Sosyo–Politiği, 04 Eylül 2011 tarihinde http://www.sosyalhizmetuzmani.org/
ozurlusosyopolitik.htm adresinden indirildi.
Er M. Çocuk, hastalık, anne-babalar ve kardeşler. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, 2006; 49: 155-168.
Erdugan FE. Türkiye’de özürlü yoksulluğu ve mücadele politikalarının değerlendirilmesi: Ankara-Keçiören
örneği, T.C. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Yayın No:50, Ankara. 2010.
Erhan GG. Zihinsel engelli çocuğu olan annelerin umutsuzluk, karamsarlık, sosyal destek algılarının ve
gelecek planlanlarının incelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi
Eğitim Bilimleri Enstitüsü. 2005.
Fisman S, Wolf L. The handicapped child: Psychological effects of parental, marital, and sibling
relationships. Psychiatric Clinics of North American. 1991; 14:1; 199-217.
Fredman RI, Wyngaarden K, Seltzer MM. Aging parent’ residential plans for adult children with mental
retardation. Mental Retardation. 1997; 35:2; 114-123.
Gargiulo RM. Working with parents of exceptional children. Houghton Mifflin Ca, Boston. 1985.
Gökcan K (2011), Özürlü Çocuğa Sahip Ailelerin Beklentileri, 04 Eylül
http://wwwSosyalhizmetuzmani.Org/Ozurlucocukaileleri.Htm adresinden indirildi.
2011
tarihinde
Görgü E. 3-7 Yaş arası otistik çoçuğa sahip olan annelerin algıladıkları sosyal destek düzeyleri ile depresyon
düzeyleri arasındaki ilişki. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri
Enstitüsü, İstanbul. 2005.
Güney R. Kronik hastalıklı kardeşe sahip çocukların sosyal yeterlilikleri ve problem davranışları.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi. 2005.
47
Dilek ÖZMEN, Aynur ÇETİNKAYA
Handicap International (2006). Making PRSP inclusive. 12 Mart 2008 tarihinde http://siteresources.
worldbank.org/DISABILITY/Resources/280658-1172608138489/MakingPRSPInclusive.pdf
adresinden
indirildi.
Isıkhan V. Engelli çocuğa sahip anne ve babalarda depresyon. Ankara: Şefkat Matbaacılık. 2005.
Kahriman İ, Bayat M. Özürlü çocuğa sahip ebeveynlerin yaşadıkları güçlükler ve algıladıkları sosyal destek
düzeyleri. Özveri Dergisi, Ağustos 2008; 5:1.
Karadağ G, Uçan Ö, Ovayolu N. Engelli çocuğa sahip ailelerin yaşadıkları güçlükler. XI. Ulusal Halk Sağlığı
Kongre Kitabı. Denizli, 2007: 514.
Kayahan M. Akraba evlilikleri üzerine, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı, Ankara, 2011; 2-4.
Kılıç S. Fiziksel engelli çocuğun evde bakım gereksiniminin aileye etkisi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2009.
Kimpton D. A special child in the family. London: Sheldon Press. 1990.
Kurt AS, Tekin A, Koçak V ve ark. Zihinsel engelli çocuğa sahip anne babaların karşılaştıkları güçlükler.
Türkiye Klinikleri J Pediatr, 2008; 17:158-163
Küllü Z. Özürlü çocuğa sahip ebeveynlerde depresyon durumunun değerlendirilmesi, Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi. Kayseri: Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2008.
Lüle F. Engelli bireye sahip yoksul ailelerin karşılaştıkları sorunlar ve bu sorunlarla başa çıkma tarzları.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008.
Minnes P, Woodford L. Mediators and moderators of well-being in ageing family caregivers of adults with
intellectual disabilities. IASSID World Congress Abstracts, Journal of Intellectual Disability Research,
2004: 48:370.
MNSA (Manisa Nüfus Sağlık Araştırması). Evlilik Durumu ve Akraba Evliliği, Celal Bayar Üniversitesi Tıp
Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Manisa, 2005: 31.
Naidoo RM. Counselling parents with handicapped children. Projective Psychology, 1984: 29:1.
Özdinçer S. Nöromüsküler hastalıklı çocukların evde bakım gereksinimleri, ailelerin evde bakımda yaşadığı
güçlükler ve olanakları. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: M. Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü.
2002.
Özdoğan B. Çocuk ve Oyun. Ankara: Anı Yayıncılık. 1997.
Özgökçeler S. Sosyal dışlanma sorunsalı ve engellilerin sosyal politikası bağlamında değerlendirilmesi.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Bursa: Uludağ Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2006.
ÖZİDA (Özürlüler İdaresi Başkanlığı) (2002). Türkiye Özürlüler Araştırması, 30 Kasım 2011 tarihinde
http://www.ozida.gov.tr/arastirma/oztemelgosterge.htm adresinden indirildi.
Özsoy SA, Özkahraman Ş, Çallı F. Zihinsel engelli çocuk sahibi ailelerin yaşadıkları güçlüklerin
incelenmesi. Aile ve Toplum Dergisi, 2006; Ocak-Şubat-Mart: 69–77.
Özşenol F, Işıkhan V, Ünay B ve ark. Engelli çocuğa sahip ailelerin aile işlevlerinin değerlendirilmesi.
Gülhane Tıp Dergisi, 2003; 45:2; 156–164.
Özşenol F, Ünay B, Aydın Hİ ve ark. Engelli çocuklara sahip ailelerin psiko-sosyal durumlarının ve
beklentilerinin incelenmesi. Gülhane Tıp Dergisi, 2002; 44:2,188-194.
Pelchat D, Lefebrune H, Perault M. Differences and similarities between mother and fathers’ experiences of
parenting a child with disability, J. Child Care, 2003; 7:4; 231-247.
Ross T. Medical engineering helps handicapped children. Nurs Mirror Midwives J. 1975; Aug 21; 141:8;
41-2.
Sarı HY, Baser G, Turan JM. Experiences of mothers of children with Down Syndrome. Pediatric Nursing,
2006: 18:4; 29-32.
Sarı HY. Zihinsel engelli çocuğu olan ailelerde aile yüklenmesi. Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik
Yüksekokulu Dergisi. 2007; 11:2; 1-7.
Sarısoy M. Otistik ve zihinsel engelli çocuğa sahip ebeveynlerin evlilik uyumları. Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi. İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2000.
48
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı Sorunlar
Seligman M. Ordinary families special children; becoming the parent of a disabled children, recation to first
information. New York: The Guilford Press. 1989.
Şen E. Engelli çocuğu olan ailelerin yaşadığı güçlükler. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Mersin: Mersin
Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2004.
TODEV (Türkiye Otistiklere Destek ve Eğitim Vakfı) (2011). Ailelerin Yaşadığı Süreçler, 30 Kasım 2011
tarihinde http://www.todev.org/otizm/otizm-ve-aile/ adresinden indirildi.
Top FÜ. Zihinsel engelli çocuğu olan ailelerin yaşadığı sorunların incelenmesi. Özveri Dergisi, 2008; 5:2.
Toros F. Zihinsel ve/veya bedensel engelli çocukların annelerinin anksiyete, depresyon, evlilik uyumunun ve
çocuğu algılama şeklinin değerlendirilmesi. Türkiye Kilnikleri Psikiyatri Dergisi, 2002; 3: 45-52.
Tufan İ, Arun Ö. Türkiye Engelliler Araştırması 2002 İkincil Analizi, TUBİTAK, Ankara. 2006.
Tunçbilek E. Akraba evlilikleri, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı, Görünüm Ocak, Ankara, 2011: 5.
Uğuz Ş, Toros F, İnanç BY ve ark. Zihinsel ve/veya bedensel engelli çocukların annelerinin anksiyete,
depresyon ve stres düzeylerinin belirlenmesi, Klinik Psikiyatri, 2004; 7:42-47.
Varol N. Aile eğitimi. Ankara, Kök Yayıncılık. 2005.
Yurdakul A, Girli A, Sarısoy M ve ark. (1998). Evlilik ilişkisinde engelli çocuğa sahip olmanın rolü 08
Ağustos 2011 tarihinde http://www.isikozelegitim.com/uploads/File/Evlilikte%20Engelli%20Cocuga%20
Sahip%20Olmak.pdf, adresinden indirildi.
49
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 51-64, 2012
İMPLANTE PORT TAKILACAK HASTALARIN İŞLEM ÖNCESİ
BİLGİLENDİRİLMESİNİN ANKSİYETE DÜZEYLERİNE ETKİSİNİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
EVALUATING THE EFFECT OF PRE-INFORMING PATIENTS ON ANXIETY LEVELS
BEFORE THE IMPLANTED PORT PLACEMENT
Arş.Gör. Selda KARAVELİ* Doç.Dr. Nedime KÖŞGEROĞLU**
Doç.Dr. Sibel ERKAL İLHAN***
*Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Cerrahi Hast. Hemş. AD.
**Osmangazi Üniversitesi Eskişehir Sağlık Yüksekokulu Cerrahi Hast. Hemş. AD.
***Ankara Üniversitesi Sağlık Bil. Fak. Ebelik Bölümü
ÖZET
Amaç: Bu araştırmada, implante port kateter takılacak hastaları işlem öncesi bilgilendirmenin işleme bağlı gelişen anksiyete düzeyine etkisini belirlemek amaçlanmıştır.
Yöntem: Araştırmamızın örneklemini Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Radyoloji
Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Merkezine implante port takılması için gelen 100 hasta oluşturmuştur. Araştırma 24.06.2007–30.06.2008 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin
Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Merkezinde yürütülmüştür. Çalışmanın
örneklemini bir yıl önce implante port kateter takılması için Merkeze gelen 518 hastayı temsil
edebilecek büyüklükte %20’lik hasta grubu oluşturmaktadır. İmplante port kateter takılması
için gelen hastalara, işlem öncesi verilen eğitimin, hastalardaki anksiyete düzeyine etkisini
belirlemek amacıyla yarıdeneysel olarak planlanmıştır. Araştırmanın verileri Bireyi Tanıtıcı Bilgi
Formu, Kendi Yeterliliklerine Dair Görüşleri Formu ve Durumluk Süreklilik Anksiyete Envanteri
(State-Trait Anxiety Inventory I-II) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde ki–kare, Mann Whitney U testi ve Kruskal–Wallis testi kullanılmıştır.
Bulgular: İmplante port kateter takılacak hastaların cinsiyetlerine, yaşlarına, mesleklerine,
eğitim durumuna, medeni durumuna, yerleşim yerine göre ve implante portu bilip-bilmemelerine göre durumluk anksiyete puan ortancaları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Çalışmamızda araştırma grubundaki hastaların süreklilik anksiyete düzeyi puan ortancası
41, kontrol grubunun 47 olarak saptanmıştır. Araştırma ve kontrol grubundaki hastaların
süreklilik anksiyete düzeyi puan ortancaları arasında yapılan istatistiksel karşılaştırmada fark
araştırma grubunun lehine, ileri derecede anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Araştırma grubundaki kadınların süreklilik anksiyete puan düzeyi ortancaları 43, erkeklerin süreklilik anksiyete
puan ortancası da 38’dir. Hastaların cinsiyetlerine göre süreklilik anksiyete puan ortancalarının
karşılaştırılmasına yönelik yapılan istatistiksel değerlendirmede aralarındaki fark, araştırma
grubundaki kadın hastalar lehine anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: İmplante port kateter takılmak üzere hastaneye gelen hastaların anksiyete seviyelerinin yüksek olduğu ve implante port kateter hakkında verilen bilgilendirmenin anksiyeteyi
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
azaltmada etkili olmadığı görülmüştür. Anksiyetenin yüksek olması nedeni olarak çalışma
grubundaki bütün hastaların kanser tanısı ile takip edilmesine bağlanmıştır. İmplante port
kateter takılması kanser tedavisinin devam ettirilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle hastaların
anksiyete düzeyi bilgilendirmeden etkilenmemiş ya da azalmamış olduğu düşünülmektedir.
Çalışmamız sonucunda bilgilendirme konusunda vardığımız sonuç, yeterli ve gereksinimi
karşılar nitelikte, çok fazla ayrıntı içermeyen bilgilendirmenin gerekli olduğu yönündedir.
Anahtar Kelimeler: Kateter, durumluluk kaygı düzeyi, süreklilik kaygı düzeyi hastaların
bilgilendirilmesi, kanser
ABSTRACT
Objective: The objective of this study is to evaluate the effect of pre-informing patients on
anxiety levels who will receive implantable port catheter placement.
Method: In this research, the study sample group includes 100 patients admitted to the
Radiology Center of Radiology Department in Hacettepe University Adult Hospital for implanted
port placement. This research was conducted between 24.06.2007–30.06.2008 in Interventional
Radiology Center of Radiology Department in Hacettepe University Adult Hospital. The sample
group of this study includes 20% of the patients to represent 518 patients admitted to center for
implantable port catheter placement during one year period. This research is a quasi-experimental
study. The data for this research was collected by Individual Information Form, State-Trait Anxiety
Inventory I-II and by face-to-face interviews. Chi-square, Mann Whitney U and Kruskal-Wallis tests
were used for the statistical evaluation of the research data.
Results: There were no meaningful difference in median values of the state anxiety scores
based on the sex, age, occupation, education, marital status, locality and pre-knowledge of
implantable port of the patients who would receive implanted port placement. In this study the
median value of the permanent anxiety score level of patients in research group is 41 and median
value for the control group is 47. The statistical comparison between the median values of
permanent anxiety score levels of research and control groups show high significance for the
research group (p<0.05). The median values of the permanent anxiety score levels are 43 and 38 for
the female patients and male patients, respectively. The statistical assessment between median
values of the permanent anxiety score levels based on the patient’s sex show high significance for
female patients (p<0.05).
Conclusion: It is observed that the patients admitted to hospital for implanted port placement
have high anxiety levels and providing information about the implantable port catheter does not
reduce the anxiety levels. High anxiety level in the study group is linked to the diagnosis of cancer
for all the patients. Therefore it is assumed that the patient’s anxiety levels are neither reduced nor
affected by pre-informing the patients. As a result of our study we conclude that sufficient
information without too much detail is necessary to pre-inform the patients before implanted port
placement.
Key words: Catheter, situational anxiety level, permanent anxiety level, information patient,
cancer
GİRİŞ
Bireylerin sağlıklı olma durumu, yaşamlarını mutlu olarak sürdürebilmelerinde
önemli bir etkendir. Hastalık, hangi yaşta ve hangi koşullarda olursa olsun, insanlar
için bir stres kaynağıdır. Sağlığı bozulan her insan doğal olarak anksiyete hisseder
(Çelikol 2001). Anksiyete kişinin kendini tehlikede hissetme durumu olup, genel
52
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete Düzeylerine …
anlamda kaynağı belli olmayan ve her an bir tehlike ile karşılaşabileceği duygusu
uyandıran, huzursuzluk, gerilim ve korku yaratan hoş olmayan emosyonel bir durum
olarak tanımlanır (Gürsoy 2001).
Genel nüfusta anksiyete prevelansı %4-7 arasında iken, bu oran hastalığın varlığı
yanında ağrı, acı ve belirsizlik durumlarının varlığından dolayı %10-30’a kadar
çıkmaktadır. Ciddi, akut yaşamı tehdit eden ve organ kaybına yol açan hastalıklarda
anksiyetenin daha yaygın olduğu bildirilmiştir (Özkan 1993, Cimilli 2001). Herhangi
bir sağlık problemi nedeni ile sağlık kuruluşlarına başvuran hastalarda; hastane
ortamının yabancılığı, tanımadığı kişilerle iletişim kurma zorunluluğu, personelin
kullandığı anlaşılmayan tıbbi dil, bilinmeyen aletlerin kullanılması, mevcut olan
hastalık durumu, uygulanan tanı ve tedavi işlemleri ve bu işlemlere yönelik bilgi
eksikliği gibi birçok neden, bireyin beden bütünlüğünü tehdit ederek homeostatik
dengesini bozmaktadır. Homeostatik dengenin devamlılığının bozulması ise; kişinin
yeni durumlara uyum yeteneğini azaltır ve anksiyeteye neden olur (Pınar ve Yürügen
1994, Güneş 2001).
Bireylerde yaşamları süresince ne olduğunu bilmedikleri yeni durumlarla karşılaşmak anksiyeteye neden olur. Hastaların anksiyetesinin önemli bir nedeni de hastalık,
tanı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi eksikliğidir. Hastanın üzerinde uygulanan her
tanı ve tedavi işlemi konusunda anlayabileceği şekilde bilgi alma hakkı olduğu
bilindiği halde, çoğunlukla bu konunun hasta hakları bildirgesine göre ihmal edildiği
görülmektedir (Mott 1999). Tıp dünyasında yaşanılan gelişmeler, hastaların tanı ve
tedavisinde farklı, hızlı ve çeşitli uygulama seçeneklerini de beraberinde getirmektedir. Sürekli gelişen uygulamalar içinde, damar içi kateter girişimleri modern tıp
tedavisinin önemli, vazgeçilmez araçlarından biridir. Kanser hastalarının tedavisinde
sık sık venöz giriş yapılması, tedavinin uzun süreli olması, sklerozan ajanların
kullanılması ve fazla miktarda sıvı verilmesi gibi nedenleri ile son yıllarda kanser
tedavilerinin uygulanmasında santral venöz giriş araçları ve özellikle implante port
kateter kullanımı artmıştır (Mutlu 2002, John ve Carlo 2004). Bu hastaların yaşadıkları
anksiyeteye ilişkin yapılan araştırmalarda, hastaların her türlü tıbbi tanı ve tedavi
yöntemi, bakım ve girişimlerde yoğun anksiyete yaşadıkları ortak bir sorun olarak
belirlenmiştir. Yapılan çalışmalarda hastaların uygulanacak tanı işlemleri konusunda
kaygı duydukları ve bilgilendirilmesinin gerekli olduğu ortaya konulmuştur (Ertin ve
ark. 1999).
GEREÇ VE YÖNTEM
Araştırmanın Amacı
Bu araştırma, implante port katater takılacak hastaları işlem öncesi bilgilendirmenin, işleme bağlı gelişen anksiyete düzeyine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Araştırmanın Şekli
İmplante port kateter takılması için gelen hastalara, işlem öncesi verilen eğitimin,
hastalardaki anksiyete düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yarıdeneysel olarak
planlanmıştır.
53
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
Evren ve Örneklem
Çalışmanın evrenini, 2006 yılında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi
Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Merkezinde implante port kateter
takılması için başvuran araştırmanın yapıldığı tarihten bir önceki yıl implante port
kateter takılması için başvuran 518 hastanın tümü oluşturmaktadır. Verilerin
toplandığı 24.06.2007–30.06.2008 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Erişkin
Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Merkezine implante port
takılması için gelen ve örneklem ölçütlerine uyan hastalar arasından çalışma hakkında
bilgi verilen ve çalışmaya gönüllü toplam n:100 hasta örneklemi oluşturmuştur.
Tanımlayıcı araştırmada örneklem belirlemede minimum %10 kuralı ile çalışmanın
örneklemini bir yıl önce implante port kateter takılması için Merkeze gelen 518
hastayı temsil edebilecek büyüklükte %20’lik hasta grubu oluşturmuştur (n:100).
Seçilen örneklem gurubunun %10’u araştırma grubu (n:50), diğer %10’nu kontrol
grubu (n:50) olarak alınmıştır. Araştırma ve kontrol grubu aynı ortamı paylaşacakları
ve birbirinden etkilenebilecekleri düşünülerek, araştırmanın yapıldığı tarihler
(24.06.2007–30.06.2008) arasında implante port kateter takılmak için tek günler
gelen hastalar araştırma grubunu (n:50), çift günlerde gelen hastalar ise kontrol
grubunu (n:50) oluşturmuştur. Örneklem grubu oluşturulurken hastaların; algılama
ve iletişim problemi olmaması, ilk kez implante port kateter takılacak olması, 18
yaşın üzerinde olması ve çalışma hakkında bilgilendirilmiş, çalışmayı kabul eden
hastalardan oluşmasına dikkat edilmiştir.
İşlem:
Araştırmanın gerçekleştirilebilmesi için kurumsal yazılı izin alınmıştır. Araştırmaya
katılacak hastalara araştırmanın amacı öncelikle sözel açıklama yapılarak, araştırmaya
katılımı kabul edip etmedikleri sorulmuş, sözel onay vererek araştırmaya katılmayı
kabul edenler araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmaya katılan bireylere araştırmanın
amacı açıklanmış ve sözel onay alınmıştır. Araştırma ve kontrol grubundaki hastaların
bilgilendirilmesi araştırmacı tarafından düz anlatım yöntemi kullanılarak uygun bir
ses tonu ile yapılmıştır. Araştırmacı tarafından tüm hastalarla yapılan görüşmeler aynı
çevresel koşullarda yapılmıştır.
Verilerin toplanmasında araştırma grubu için, araştırmacı her bir hastaya işlemden önce otuz dakika önce 10 dakika süren bilgileri; implante portun nasıl bir
kateter olduğu, kateterin nasıl takılacağı, işlem sonrasında neler olacağı bilgilendirici
sözlü açıklama yapılıp, 5 dakika hastaların bu konudaki soruları yanıtlandıktan sonra,
bireyi tanıtıcı bilgi formu, kendi yeterliliklerini değerlendirme formu ve DurumlulukSüreklilik Anksiyete Envanteri araştırmavı tarafından hastalara uygulanmıştır. Kontrol
grubunun verilerinin toplanması ise, implante port takılması işleminden 30 dakika
önce bireyi tanıtıcı bilgi formu, kendi yeterliliklerini dair görüşlerini içeren form ve
Durumluluk-Süreklilik Anksiyete Envanteri araştırmacı tarafından hastalara uygulanmasıyla elde edilmiştir. Kontrol grubunda veriler toplandıktan sonra hastalara
implante port kateter hakkında aynı bilgiler sözlü olarak verilmiştir. Sözlü verilen
hasta eğitim içeriği hem araştırma hem de kontrol grubuna yazılı olarak da verilmiştir.
54
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete Düzeylerine …
Gereçler
Araştırmanın verilerinin toplanmasında; yüz yüze görüşme tekniği kullanılmıştır.
Hastalara araştırmanın amacı hakkında bilgi verilmiş, çalışmaya katılmayı kabul
edenlere, hastaları tanıtıcı amaçlı hazırlanan “Bireyi Tanıtıcı Bilgi Formu” , hastaların
bilgi görüşlerini ölçen “Kendi Yeterliliklerine Dair Görüşleri”, klinik uygulama ve
tedavide hastaların anksiyete düzeylerini değerlendirmeye yönelik kullanılan
“Durumluk-Süreklilik Anksiyete Envanteri (State-Trait Inventory I-II) uygulanmıştır.
Bireyi Tanıtıcı Bilgi Formu: Bu form, araştırmacı tarafından gerekli literatür
taraması yapıldıktan sonra, hastaların sosyodemografik özelliklerine yönelik tanıtıcı
soruları içermektedir. Bu sorular hastaların cinsiyeti, yaşı, mesleği, medeni durumu,
sosyal güvencesinin olup olmaması, eğitim durumu, ailenin aylık geliri, yaşadığı yer,
daha önce hastane deneyiminin olup olmadığı ile ilgili çoktan seçmeli 10 maddeden
oluşmaktadır.
Hastaların Kendi Yeterliliklerine Dair Görüşleri: Bu form, hastaların implante
port kateterine ilişkin kendi yeterliliklerini ölçmek için araştırmacı tarafından literatür
dahilinde hazırlanmış olup, toplam 20 sorudan oluşmakta ve 80 puan üzerinden
değerlendirilmektedir. Araştırma ve kontrol grubunun işlem öncesinde birbirlerine
benzer özellikler taşıdığını göstermek amacıyla düzenlenen bu form likert tipi ölçeğe
uygun olarak hazırlanmıştır. Araştırma ve kontrol grubuna uygulanan bu formun
kendi içinde Alfa katsayısı (0.90) olarak bulunmuştur.
Durumluk-Süreklilik Anksiyete Envanteri (State-Trait Inventory I-II): Hastaların anksiyete düzeylerini belirlemek için, 1970 yılında Spielberger ve arkadaşları
tarafından geliştirilen envanter, Öner ve Le Compte tarafından Türkçeye uyarlanarak,
envanterin Türk toplumunda geçerliliği ve güvenilirliği test edilmiştir. Durumluk ve
Süreklilik Anksiyete Ölçeği, toplam 40 maddeden oluşan iki ayrı ölçeği içerir. “Sürekli
Kaygı Ölçeği” kişinin içinde bulunduğu durumda kendini nasıl hissettiğini belirlemek
amacıyla kullanılmıştır. Alpha korelasyonları ile saptanan güvenilirlik katsayısı 83 ile
87 arasındadır. “Durumluk Anksiyete Ölçeği”, kişinin belirli bir anda ve belirli
koşullarda kendini nasıl hissettiğini gösteren, güvenilirlik katsayısı 94 ile 96 arasında
değişen bir ölçektir. Her ölçek 20 madde olmak üzere toplam 40 maddeden oluşmuştur (Öner ve LE. Compte 1982). Durumluk-Süreklilik Anksiyete Envanterinde
“doğrudan (ters)” ve “tersine çevrilmiş” ifadeler vardır. Olumlu duyguları dile getiren
ters ifadeler puanlanırken 1 ağırlık değerinde olanlar 4’e, 4 ağırlık değerinde olanlar
1’e dönüştürülür. Olumsuz duyguları dile getiren doğrudan ifadelerde 4 değerindeki
yanıtlar anksiyetenin yüksekliğini gösterir. Tersine çevrilmiş ifadelerde ise 4 değerindeki yanıtlar düşük, 1 değerindeki yanıtlar yüksek anksiyeteyi gösterir. Durumluk
Anksiyete Envanterinde 10 tane (1, 2, 5, 8, 10, 11, 15, 16, 19 ve 20. maddeler),
Süreklilik Anksiyete Envanterinde ise 7 tane (21, 26, 27, 30, 33, 36 ve 39. maddeler)
tersine çevrilmiş ifadeler vardır. Doğrudan ve tersine çevrilmiş ifadelerin toplam
ağırlıklarının saptanması için iki ayrı anahtar hazırlanır. Doğrudan ifadeler için elde
edilen toplam ağırlıklı puandan, ters ifadelerin toplam ağırlıklı puanı çıkartılır ve bu
sayıya değişmeyen bir değer eklenir. Bu değer Durumluk Anksiyete Envanteri için
50, Süreklilik Anksiyete Envanteri için 35’dir. Durumluluk-Süreklilik Anksiyete Envan55
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
terindeki sınır değerlere göre hastanın anksiyete durumu 0-19 arası puanda anksiyete
yok, 20-39 puanda anksiyete hafif, 40-59 puanda anksiyete orta, 60-79 puanda
anksiyete ağır, 80 ve üzeri için panik, şiddetli kriz olarak yorumlanmıştır (Öner ve LE.
Compte 1982).
İstatistiksel Değerlendirme
Araştırmada elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 13.0 versiyonunda
yapılmıştır. Uygulanan istatistiksel testler; Ki-Kare, Mann-Whitney U ve Kruskal –Wallis
testleridir.
BULGULAR
Tablo1’de çalışma kapsamına alınan hastalar ile ilgili tanıtıcı özellikler yer
almaktadır. Her iki grubun sosyodemografik özellikleri arasında sadece aylık gelir
düzeyinde fark saptanmıştır. (p<0.05).
Tablo 1. Hastaların Sosyodemografik Özelliklerine Göre Dağılımı
Özellikler
Araştırma Grubu
(n:50)
Kontrol Grubu (n:50)
İstatistiksel
Fark (p)
n
%
n
%
Cinsiyet
Kadın
Erkek
26
24
52.0
48.0
21
29
42.0
58.0
P > 0.05
P > 0.05
Yaş
18–35
36–55
56–75
75>
3
21
24
2
6.0
42.0
48.0
4.0
4
29
15
2
8.0
58.0
30.0
4.0
P > 0.05
P > 0.05
P > 0.05
P > 0.05
Meslek
Çalışan
Emekli
Diğer (ev hanımı, işsiz)
16
17
17
32.0
34.0
34.0
23
12
15
46.0
24.0
30.0
P > 0.05
P > 0.05
P > 0.05
Medeni Durum
Evli
Bekâr
41
9
82.0
18.0
45
5
90.0
10.0
P > 0.05
P > 0.05
Eğitim Durumu
Okur- Yazar Değil
Okur-Yazar
İlköğretim
Lise
Yükseköğretim
4
3
13
16
14
8.0
6.0
26.0
32.0
28.0
1
4
13
21
11
2.0
8.0
26.0
42.0
22.0
P > 0.05
P > 0.05
P > 0.05
P > 0.05
P > 0.05
Sosyal Güvence
Evet
Hayır
49
1
98.0
2.0
50
0
100
0.0
P > 0.05
P > 0.05
Aylık Gelir
Gelir giderden az
Gelir gidere denk
Gelir giderden fazla
21
28
1
42.0
56.0
2.0
6
44
0
12.0
88.0
0.0
P < 0.05
P < 0.05
P < 0.05
56
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete Düzeylerine …
Yaşadığı Yer
İlçe
Şehir
9
41
18.0
82.0
10
40
20.0
80.0
P > 0.05
P > 0.05
Hastane Deneyimi
Evet
Hayır
48
2
96.0
4.0
50
0
100
0.0
P > 0.05
P > 0.05
İmplante Port Bilgisi
Evet
Hayır
36
14
72.0
28.0
34
16
68.0
32.0
P > 0.05
P > 0.05
Tablo 2’de çalışma kapsamına alınan hastaların tanılarına göre dağılımları yer
almaktadır.
Tablo 2. Hastaların Tanılarına Göre Dağılımları
Tanılar
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
n:50
n:50
Solunum Sistemi Kanserleri
%
Toplam
%
n:100
%
1
2.0
3
6.0
4
4.0
GİS Kanserleri
36
72.0
36
72.0
72
72.0
Meme Kanseri
5
10.0
4
8.0
9
9.0
Over Kanseri
1
2.0
1
2.0
2
2.0
Lenfoma
4
8.0
5
10.0
9
9.0
Multiple Myeloma
3
6.0
1
2.0
4
4.0
Tablo 3’de çalışma kapsamına alınan hastaların implante port takılmasına ilişkin,
kendi yeterliliklerine dair görüşlerinin karşılaştırılması verilmiştir. Buna göre, araştırma
grubunun implante port takılmasına ilişkin kendi yeterliliklerine dair görüşlerinin
puan ortancası 35 iken, kontrol grubunun implante port takılmasına ilişkin kendi
yeterliliklerine dair görüşlerinin puan ortancası 36 olarak bulunmuştur. Hastaların
implante port takılmasına ilişkin kendi yeterliliklerine dair görüşlerinin puan ortancalarının karşılaştırılmasına yönelik yapılan istatistiksel değerlendirmede araştırma ve
kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan fark anlamlı bulunmamıştır (p>0.05).
Tablo 3. İmplante Port Takılmasına İlişkin Hastaların Kendi Yeterliliklerine Dair Görüşlerinin Karşılaştırılması
Grup
Mean
N
S.S
Ortanca
Min
Max.
Araştırma Grubu
35
50
8.55
35
20
55
Kontrol Grubu
35. 5
50
5.79
36
26
53
Z
P
-0.694
0.488
Tablo 4’de hastaların durumluluk anksiyete düzeyi puanları karşılaştırılmıştır. Buna
göre, araştırma grubundaki hastaların durumluluk anksiyete düzeyi puan ortancası
50, kontrol grubunun 48 olarak saptanmıştır. Araştırma ve kontrol grubundaki
durumluluk anksiyete düzeyi puan ortancaları arasında yapılan istatistiksel karşılaştırmada aralarında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05).
57
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
Tablo 4. Hastaların Durumluluk Anksiyete Puan Ortancalarının Karşılaştırılması
Grup
Mean
N
S.S
Ortanca
Min
Max.
Araştırma Grubu
48.14
50
8.96
50
22
72
Kontrol Grubu
48.66
50
4.45
48
33
54
Z
P
-0.638
-0.523
Tablo 5’de hastaların süreklilik anksiyete düzeyi puanları karşılaştırılmıştır. Buna
göre araştırma grubundaki hastaların süreklilik anksiyete düzeyi puan ortancası 41,
kontrol grubunun 47 olarak saptanmıştır. Araştırma ve kontrol grubundaki hastaların
süreklilik anksiyete düzeyi puan ortancaları arasında yapılan istatistiksel karşılaştırmada fark araştırma grubunun lehine, ileri derecede anlamlı bulunmuştur (p<0.05)
Tablo 5. Hastaların Süreklilik Anksiyete Puan Ortancalarının Karşılaştırılması
Grup
Mean
N
S.S
Ortanca
Min
Max.
Araştırma Grubu
42.18
50
5.51
41
36
58
Kontrol Grubu
47.44
50
5.09
47
33
55
Z
P
-4.807
0.001
Tablo 6’da hastaların cinsiyetlerine göre süreklilik anksiyete düzeyi puanları
karşılaştırmaları verilmiştir. Buna göre, araştırma grubundaki kadınların süreklilik
anksiyete puan düzeyi ortancaları 43, erkeklerin süreklilik anksiyete puan ortancası da
38’dir. Kontrol grubundaki kadınların süreklilik anksiyete puan düzeyi ortancaları 47,
erkeklerin ise 47’dir. Hastaların cinsiyetlerine göre süreklilik anksiyete puan ortancalarının karşılaştırılmasına yönelik yapılan istatistiksel değerlendirmede aralarındaki
fark, araştırma grubundaki kadın hastalar lehine anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
Tablo 6. Hastaların Cinsiyetine Göre Süreklilik Anksiyete Puan Ortancalarının Karşılaştırılması
Grup
Mean
N
S.S
Ortanca
Min.
Max.
Z
P
Araştırma Grubu
Kadın
Erkek
44.11
40.08
26
24
6.03
4.04
43
38
37
36
58
51
-2.579
0.010
Kontrol Grubu
Kadın
Erkek
48.80
46.44
21
29
3.72
5.75
47
47
42
33
54
55
-0.864
0.387
Tablo 7’da hastaların cinsiyetlerine göre durumluluk anksiyete düzeyi puanları
karşılaştırılmıştır. Buna göre, araştırma grubundaki kadınların durumluluk anksiyete
puan düzeyi ortancaları 50, erkeklerin durumluluk anksiyete puan ortancası da 50
’dir. Kontrol grubundaki kadınların durumluluk anksiyete puan düzeyi ortancaları 49,
erkeklerin ise 48’dir. Hastaların cinsiyetlerine göre durumluluk anksiyete puan
ortancalarının karşılaştırılmasına yönelik yapılan istatistiksel değerlendirmede kontrol
ve araştırma grubu arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p>0.05).
58
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete Düzeylerine …
Tablo 7. Hastaların Cinsiyetine Göre Durumluluk Anksiyete Puan Ortancalarının Karşılaştırılması
Grup
Mean
N
S.S
Ortanca
Min.
Max.
Z
P
Araştırma Grubu
Kadın
Erkek
49.69
46.45
26
24
9.11
8.67
50
50
22
22
72
62
-1.407
0.159
Kontrol Grubu
Kadın
Erkek
49.66
47.93
21
29
3.18
5.11
49
48
43
33
54
54
-0.991
0.322
TARTIŞMA
Gelişen teknolojiye rağmen cerrahi girişim korkusu günümüzde de önemli bir
sorundur. Girişimsel işlem uygulanacak hastalarda cerrahi girişim öncesi anksiyetenin
artması beklenilen bir durumdur. Girişimsel uygulamalar, bireyin kendini doğrudan
fiziksel tehdit altında hissetmesine yol açarak, yoğun anksiyete yanında ölüm korkusu
yaşamalarına neden olur (Cutclife ve Kerth 2002). Büyük ya da küçük olsun tüm
cerrahi girişimler hasta ve ailesinin yaşamında önemli yaşam deneyimlerinden biridir.
Hastalar bir operasyon için hastaneye yatırıldıkları zaman yalnızca yabancı ve değişik
bir çevreye değil, aynı zamanda anksiyete yaratan ve gerçek korkunun da birlikte
olduğu bir ortama girerler. Yabancı oldukları bir ortamda gerçekleştirilen cerrahi
girişimin kendisi, ağrının varlığı, beden imajının değişmesi, fonksiyon kaybı olabileceği düşüncesi hasta ve ailesinde yoğun anksiyete yaşanmasına neden olabilir
(Aykent 2001). Bu aşamada, hasta ve ailesine cerrahi işlem ve onunla ilgili uygulamaların açıklanması ve iletişim yolunun daima açık tutulması korku ve endişelerin
azalmasına yardımcı olmaktadır (Kılınç 1995).
Birçok çalışmada kadın hastalarda anksiyete düzeyinin erkek hastalara göre daha
yüksek olduğu bildirilmiştir. Oflaz ve Günaydın’ın “planlı ameliyat olacak hastaların
ameliyat öncesi anksiyetelerinin incelenmesi” başlıklı çalışmalarında; bireylerin
cinsiyetlerine göre anksiyete ortalamalarını karşılaştırmışlar ve kadın hastaların
anksiyete düzeyi puan ortalamalarının, erkek hastaların anksiyete düzeyi puan
ortalama-larından daha yüksek olduğunu bulmuşlardır (Oflaz ve Günaydın 1998,
Aykent 2001). Aykent’in “hastalar arasında anestezinin imajı, anesteziye bağlı endişe
nedenleri ve preoperatif anksiyete değerlendirilmesi” konulu çalışmasında da kadın
hastaların anksiyete puanları, erkek hastalara göre daha yüksek bulunmuştur (Aykent
2001). Başa’nın ‘yetişkin hastalarda preoperatif anksiyete’ araştırmasında da preoperatif anksiyete, kadınlarda erkeklere kıyasla iki kat daha sık görülmüştür (Başa
1998). Çalışmamızda, araştırma grubundaki kadınların ve erkek hastaların durumluk
anksiyete puan ortancası 50, kontrol grubunda kadın hastaların 49, erkeklerin ise 48
olarak bulunmuştur. Aralarındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır.
Çalışmamızda araştırma grubundaki kadın hastaların süreklilik anksiyete puan
ortancası 43, erkek hastaların 38 bulunmuştur. Aralarındaki fark istatistiksel açıdan
anlamlı bulunmuştur. Tsutsumi ve ark. “solid kanser tanısı olan ve kemoterapi alan
hastalarda anksiyete durumunu” incelemişler, kadın hastalarda süreklilik anksiyete
puanlarını erkeklerden daha yüksek bulmuşlardır (Tsutsami ve ark. 2006). Çalışmamız
59
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
sonucunda kadınlarda da benzer şekilde süreklilik anksiyete puanları erkeklere göre
yüksek bulunmuş, istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmiştir. Türkiye geneline
uygun veri genel nüfusta da anksiyetenin kadınlarda erkeklere göre iki kat sık görüldüğü ifade edilmektedir (Tsutsami ve ark. 2006), çalışmamızda bu bilgiyi destekler
niteliktedir.
Başa’nın “yetişkin hastalarda preoperatif anksiyete” konulu çalışmasında da yaş
için ayrılan alt gruplarda preoperatif anksiyete sıklığı açısından anlamlı bir fark
bulunamamıştır (Başa 1998). Özen de (2005) “ürodinamik girişim uygulanacak hastaların işlem öncesi bilgilendirilmesinin anksiyete düzeylerinin etkisi” adlı çalışmasında
yaş grupları ile durumluk anksiyete düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulamamıştır
(Özen 2005). Bizim çalışmamız da bu yönden literatürdeki hastaların yaş grupları ile
durumluk anksiyete düzeyi arasında anlamlı bir fark bulunmaması açısından paralellik
göstermektedir. Çalışmaya katılanların tümü kanser tanısı almış hastalardır. Çalışmamız boyunca hastaların çoğu tarafından, özellikle 40-50 yaş arasında olan hastalar
ilaç tedavilerinin ne zaman başlayabileceği konusunda bilgi almak istemişler ve
tedavilerinin en kısa zamanda başlaması talebinde bulunmuşlardır. Bu ifadelerden
yola çıkarak hastalar açısından tedavilerinin sürdürülmesinin daha önemli olduğu
kanısına varılmıştır.
Kayhan’ın (2003) “cerrahi hastalarda preoperatif anksiyetenin postoperatif komplikasyonlarla ilişkisinin incelenmesi” konulu çalışmasında, hastaların meslek grupları
ile anksiyete düzeyleri arasındaki ilişkide ev hanımlarının durumluk ve süreklilik
anksiyete düzeyleri diğer meslek gruplarına göre daha yüksek bulunmuş ancak fark
istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (Kayhan 2003). Çalışmamızda araştırma
grubunda çalışanlarda durumluk anksiyete puan ortancası 49.5 emeklilerde 50,
kontrol grubunda çalışanlarda 50, emeklilerde ise 48’dir. Bu fark istatistiksel olarak
anlamlı bulunmamıştır.
Dönmez’in “cerrahi kliniklerde ameliyat olmak üzere yatan hastaların hastaneye
yatıştaki anksiyeteleri ve anksiyeteyi gidermede hemşirelik yaklaşımının etkisinin
incelenmesi” konulu çalışmasında, medeni durum ile anksiyete düzeyi arasında bir
ilişki olmadığı belirtilmiştir (Dönmez 1998). Çalışmamızda benzer olarak araştırma ve
kontrol grubundaki hastalarda evli olanlar ile bekar olanlar arasında durumluk
anksiyete düzeyi puan ortancaları açısından fark bulunamamıştır.
Spielbergel’e göre eğitim düzeyi yüksek olan bireyler stres ile baş etmede etkin
beceriler geliştirebilirler. Buna bağlı olarak yeni çevreler ve olayların yarattığı baskıları
tehdit edici olarak algılamazlar, bu nedenle eğitim düzeyi yüksek bireylerde anksiyete
düzeylerinin yüksek olmayacağını bildirmişlerdir (Karayurt 1997). Hastaların eğitim
düzeyleri arttıkça insanlar daha çok sorgulayan, araştıran birey haline gelmekte ve
bilgileri arttıkça her konuda daha bilinçli kararlar verebilmektedir. Preoperatif
dönemdeki sıkıntıların büyük oranda bilgisizlikten kaynaklandığı belirtilmiştir. Bu
dönemde hastaların bilinmezliğe bağlı korkuları, ölüm, ağrı, sakat kalma korkularından daha ön plandadır (Özkan 1993). Kiyohara ve arkadaşlarının (2004) yaptığı
“preoperatif dönemde cerrahi bilgilendirme anksiyeteyi azaltır” konulu çalışmalarında hasta eğitim düzeyinin hasta anksiyete seviyesini etkilemediği saptanmıştır.
60
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete Düzeylerine …
Çalışmamızda eğitim düzeyi ve anksiyete arasında ilişki bulunmamış (p>0.05)
Kiyohara ve arkadaşlarının yaptığı çalışma araştırmamızı destekler niteliktedir.
(Kiyohara 2004)
Yapılan çalışmalarda işleme bağlı gelişen anksiyete ile hastaların sosyal güvencesi
arasındaki ilişki hastaların tümünün sosyal güvenceye sahip olması nedeniyle
incelenmemiştir. Araştırma grubundaki hastaların %98’si sosyal güvenceye sahip
olup, sadece %2’si özel statüdedir. Kontrol grubundaki hastaların ise tümünün sosyal
güvencesi bulunmaktadır. Bu nedenle istatistiksel karşılaştırma yapılamamıştır.
Bal ve Hatipoğlu’nun “şok dalgalarla taş kırma tedavisi uygulanacak hastaların
anksiyete düzeyleri” konulu çalışmalarında, anksiyeteye neden olan faktörlerden
birinin de bireyin yaşadığı yerden kaynaklandığını savunmuşlar ve kentte yaşayan
bireylerin anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğunu bildirmişlerdir (Bal ve
Hatipoğlu 2002). Buna karşın Dönmez “cerrahi kliniklerde ameliyat olmak üzere yatan
hastaların hastaneye yatıştaki anksiyeteleri ve anksiyeteyi gidermede hemşirelik
yaklaşımının etkisinin incelenmesi” çalışmasında hastaların oturdukları yerler ile total
anksiyete düzeyleri arasında anlamlı bir fark olmadığını ileri sürmüştür (Dönmez
1998). Bizim çalışmamızda da, araştırma ve kontrol grubundaki hastalarda, oturdukları yerler ile durumluk anksiyete düzeyi puan ortancaları açısından fark bulunamamıştır.
Kişilerin daha önceden hastane deneyimi olmasının, anksiyete belirtilerini
azaltmada önemli bir faktör olduğu bildirilmiştir (Aslan ve ark. 1997). Budukoğlu ve
Atalay, daha önce cerrahi girişim geçirmenin duygusal gerilimi azaltmadığını
belirtmişlerdir (Buldukoğlu 1998). Çalışmamızda hastaların daha önceki hastane
deneyimlerinin durumluk anksiyetesini azaltmadığı saptanmış olup, literatürdeki
sonuçla paralellik göstermektedir.
Yapılan araştırmalar hastaların girişimsel işlem öncesi yeterince bilgilendirilmediğini ve hastaların bilgi gereksinimine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir
(Alak 1993, Aslan ve ark. 1997, Erdil ve ark. 2000). Özmen’in (1993) “Dokuz Eylül
Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatan hastaların beklentilerinin saptanması”
konulu çalışmasında hastanede yatan hastaların hemşirelerden daha fazla açıklayıcı
bilgi vermeleri konusunda beklentilerinin yüksek olduğunu saptamıştır (Özmen
1993). Hastalar girişimsel işlemlerle ilgili daha önceden bilgi sahibi olmadığından
genelde yapılanlardan korkmakta ve anksiyete yaşamaktadır (Aslan ve ark. 1997). Bu
korku ve anksiyete, invaziv işlemin büyüklüğü ve küçüklüğü ile, planlanmış veya acil
olmasıyla direkt ilgili olmayıp, hasta ve ailesinde psikolojik travmaya neden
olmaktadır (Özen 2005). Çalışmamızda araştırma ve kontrol grubuna ait bireylerin
durumluk anksiyete puan ortancalarına baktığımızda araştırma grubunun durumluk
anksiyetesi 50, kontrol grubunun 48 olduğu, araştırma grubunda işlem öncesi
bilgilendirmenin hastada durumluk anksiyete düzeyini hafif yükselttiği, fakat bu
yükselmenin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır.
Morel katarakt ameliyatı öncesinde hastaların anksiyete düzeyini STAI (State-Trait
Anxiety Inventory=Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği) ile ölçmüş ve preoperatif hazırlık
ve eğitim yapılan hastalarda anksiyete düzeyinin azaldığını belirtmiştir (Morrel 2001).
61
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
Ekiz koroner anjiyografi uygulanacak hastaların anksiyete düzeyini STAI ile ölçmüş ve
işlem öncesi bilgilendirmenin hastaların durumluk anksiyete düzeyini azalttığını
bildirmiştir (Ekiz 2003). Sözü edilen çalışmalarda, ameliyat ve girişimsel işlemler
öncesi bilgi vermenin anksiyeteyi azaltıcı etkisini gösteren veriler olmasına rağmen
çalışmamızda böyle bir etkinin varlığı saptanamamıştır. Çalışmamızda ele alınan
hastaların tümü kanser tanısına sahiptir. Hastalar, kanser tedavisinin sürdürülmesi için
bazı girişimsel uygulamaların yapılması gerekliliğini düşünmektedirler. Kanser tanısı
alan hastalar tanı sürecinden bugüne kadar geçen sürede, tanıya ve diğer girişimsel
işlemlere karşı uyum süreci geçirdiklerini ifade etmişlerdir. İmplante port kateter
takılması tanıdan tedaviye geçiş noktasını oluşturmakta ve tedavinin sürekliliğini
sağlamaktadır. Bu nedenle hastaların anksiyete düzeyi etkilenmemiş ya da azalmamış
olabilir.
Belew’in (2002) “pediatrik anestezide bilgi eksikliği nedenleri” adlı çalışmasında
ebeveynlere anestezi ve postoperatif ağrı tedavisi hakkında bilgi içeren kitapçıklar
vermiştir. Araştırma grubuna kitapçık verilmiş ve sağlık personeli tarafından görüşme
yaptırılmıştır. Tüm ebeveynlere aynı bilgiler verilmiş olmasına karşın, görüşme
yapılan gruptaki ebeveynlerin hem memnuniyetleri daha fazla olmuş hem de
kaygıları daha çok azalmıştır (Bellew 2002). Çalışmamızda araştırma grubuna işlem
öncesi bilgilendirme yapılmış ve broşür verilmiştir. Kontrol grubu ile
karşılaştırıldığında, araştırma grubunun bilgilendirilmiş olmasının anksiyete
düzeyinde istatistiksel olarak bir fark olmadığı saptanmıştır.
Yücel ve ark. “IVCM ( Intravascular Contrast Material ) hakkında bilgilendirme ve
anksiyete” adlı çalışmasında anksiyete düzeyini STAI ile ölçmüşler ve detaylı
bilgilendirmenin hastanın anksiyete düzeyini arttırdığını bildirmişlerdir (Yücel 2005).
Özcengiz’in (2006) “anesteziyle ilgili bilgilendirmede kullanılan farklı yaklaşımların,
çocukları günübirlik cerrahi müdahale geçiren ebeveynlerin durumluk kaygılarına
etkisi” adlı çalışmasının sonucunda detaylı bilgilendirme ile birlikte duygusal destek
sağlanan ebeveynlerde kaygının önemli bir şekilde azaldığı, poliklinik bilgilendirmesi
ile birlikte detaylı bilgilendirmenin ise benzer şekilde kaygı azaltmakta etkili olmadığı
saptanmıştır (Özcengiz 2006). Bizim çalışmamızda rutin poliklinik bilgilendirmesi ve
broşür verilerek yapılan bilgilendirme ile hastaların durumluk kaygı puanlarının
azalmadığı ve her iki grupta da sonuçların benzer olduğu belirlenmiştir. Her ne kadar
birçok araştırmacı tarafından bilgilendirmenin kaygıyı azaltıcı bir etken olduğu ifade
edilmekte ise de, çalışmamızda kaygıyı azaltmadığı saptanmıştır. Bilgilendirilen
hastaların tamamı, sözel olarak onlarla yapılan görüşmenin kaygılarını azalttığını,
ifade etmişlerse de bu ifadeler durumluk kaygı ölçeği puanlarına yansımamıştır.
SONUÇ
Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, implante port kateter hakkında hastaları
bilgilendirmenin anksiyete düzeyi üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılan bu
çalışmada, araştırma ve kontrol grubunun durumluk anksiyete düzeyleri arasında
anlamlı bir fark bulunmamıştır. Verilerin değerlendirilmesi sonucunda her iki
grubunda orta düzeyde anksiyete yaşadıkları saptanmıştır. Araştırma ve kontrol
62
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete Düzeylerine …
grubundaki implante port kateter takılan hastalar kanser tanısı ile izlenmektedir. Bu
çalışmada implante port kateter takılacak olan hastaların işlem öncesi bilgilendirilmesinin anksiyete puanı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı saptanmıştır.
Araştırma sırasındaki gözlemlerimize göre kanser tanısı alan hastalarda tedavinin
sürdürülmesi ve buna ilişkin girişimlerin yapılması hastalar tarafından olumlu karşılanmakta ve anksiyete yaratmamaktadır. Çalışmamız sonucunda bilgilendirmenin
yeterli ve gereksinimi karşılar nitelikte olduğu belirlenmiştir.
KAYNAKLAR
Alak V. Hastaneye ameliyat olmak üzere gelen 7-14 yaş grubu çocukların korkuları ve hemşirelik
uygulamaları, Doktora Tezi, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü1993.
Aykent R. Hastalar arasında anestezinin imajı, anesteziye bağlı endişe nedenleri ve preoperatif anksiyete
değerlendirilmesi: altıyüz hastada uygulanmış bir anket çalışması, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp
Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon ABD Uzmanlık Tezi 2001.
Bal V, Hatipoğlu S. Şok dalgalarla taş kırma tedavisi uygulanacak hastaların anksiyete düzeyleri, Gata
Bülteni, 2002; 5(6): 26-31.
Başa S. Yetişkin hastalarda preoperatif anksiyete, Sağlık Bakanlığı Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Uzmanlık Tezi 1998.
Bellew M . The induction of paediatric anaestia information leaflet : an audit of its impact on parental
anxiety and satisfaction, Peadiatric Anaesthesia, 2002; 12: 124-130.
Buldukoğlu K, Atalay M. Ameliyat öncesi hastaların ameliyata ilişkin duyguları, düşünceleri ve bilgi
istekleri. Uluslar arası Cerrahi Kongresi’1988; 92-97.
Cimilli C . Cerrahide anksiyete, Klinik Psikiyatri Dergisi 2001; 4:182-186 .
Cutclife J.R, Kerth K. The concepts of hope in nursing 1: its origins bacground and nature, Br J Nurs, 2002;
11: 832-840.
Çelikol A. Çağdaş iş yaşamında ruh sağlığı, İstanbul, Alfa Basım Yayın Dağıtım Ltd Şti I Basım 2001; 297.
Dönmez Z. Cerrahi kliniklerde ameliyat olmak üzere yatan hastaların hastaneye yatıştaki anksiyeteleri ve
anksiyeteyi gidermede hemşirelik yaklaşımının etkisinin incelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi
Sağlık Bilimleri Enstitüsü 1998.
Ekiz S. Koroner anjiografi öncesi hastaları bilgilendirmenin anksiyete düzeyi üzerine etkisinin değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 2003.
Erdil F, Özhan Elbaş N. ve ark. Hasta yakınlarının ameliyat öncesi döneme ilişkin bilgi gereksinimleri
ameliyatı beklerken yaşadıkları duyguları ve ameliyathane bekleme salonuna ilişkin görüşleri, Hemşirelik
Formu Ameliyathane Özel Sayısı, 2000; 3(6): 1-5.
Ertin H, Uzun Ö. ve ark. . Uygulanacak tanı işlemleri konusunda hastaları bilgilendirmenin anksiyete
düzeyine etkisinin ölçülüp değerlendirilmesi I Ulusal Tıbbi Etik Kongresi Bildiriler Kitabı, Ed. N, Ersoy.,
Ü. N, Gündoğmuş., Kocaeli, 1999; 43-47.
Eti Aslan F, Olgun N. ve ark. Effectif cerrahi işlem geçirmekte olan hastaların aile bireylerinin anksiyete
düzeylerinin belirlenmesi, Türk Hemşireler Dergisi, 1997; 45 (5): 18-21.
Güneş P. Açık kalp ameliyatı olan hastaları taburculuk öncesi bilgilendirmenin anksiyete düzeyine etkisi,
Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 2001; 5 (2): 79.
Gürsoy A A. Ameliyat öncesi hastaların kaygı düzeyleri ve kaygıya neden olabilecek etmenlerin
belirlenmesi, Hemşirelikte Araştırma Dergisi, 2001; 1:23-29.
John T, Carlo M.D. A prospective randomized trial demonstrating valved ımplantable ports have fewer
complications and lower overall cost than nonvalvedimplantable ports, The American Journal Of Surgery,
2004;722-727.
Karayurt Ö. Ameliyat öncesi uygulanan farklı eğitim programlarının hastaların anksiyete ve ağrı düzeylerine etkisinin incelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 1997.
63
Selda KARAVELİ, Nedime KÖŞGEROĞLU, Sibel ERKAL İLHAN
Kayhan C. Cerrahi hastalarda preoperatif anksiyetenin postoperatif komplikasyonlarla ilişkisinin incelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 2003.
Kılınç G. Cerrahi klinikte çalışan hemşirelerin ameliyat öncesi ve sonrası hasta bakımına ilişkin bilgi ve
uygulama düzeyleri, Yüksek Lisans Tezi, Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 1995.
Kiyohara L. Surgery Information Reduces Anxiety In The Pre-Operative Period, Rev Hosp Clin Fac Med
Sao Paulo, Epub Apr 26 2004; 59(2):51-6.
Morrel G. Effect of structured preoperative teaching on anxiety leveks of patients scheduled for cataract
surgery, İnsight, 2001;26 (1): 4-9.
Mott A.M (). Psycologic preperation to decrease anksiety associated with cardiac catheterization, Journal of
Vascular Nursing, Kingdom City, Jun, 1999; 17(2): 41-49.
Mutlu B. Kalp ameliyatı olan çocuklarını ameliyat sonrası ilk kez görecek olan annelere yoğun bakım ortamı
ve çocuğun görünümü ile ilgili yapılan eğitimin anksiyetelerini azaltmadaki etkisi, Yüksek Lisans Tezi,
İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 2002.
Oflaz F, Günaydın N (). Planlı ameliyat olacak hastaların anksiyete düzeylerinin incelenmesi, Gata Bülteni,
1998; 40( 1): 6-10.
Öner N, LE. Compte A. Durumluk–Sürekli kaygı envanteri el kitabı, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları,
İstanbul 1982.
Özcengiz D. Anesteziyle ilgili bilgilendirmede kullanılan farklı yaklaşımların çocukları günübirlik cerrahi
müdahale geçiren ebeveynlerin durumluk kaygılarına etkisi, Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü 2006.
Özen A. Ürodinamik girişim uygulanacak hastaların işlem öncesi bilgilendirilmesinin anksiyete düzeylerinin
etkisi, Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü 2005.
Özkan S. Psikiyatrik Tıp, İstanbul Roche Müstahzarları AŞ, 1993; 41-45, 103-107.
Özmen D. Dokuz eylül üniversitesi tıp fakültesi hastanesinde yatan hastaların beklentilerinin saptanması,
II. Ulusal Hemşirelik Kongresi Bildiri Kitabı, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 1993; 533-538.
Pınar R, Yürügen B. Hemodiyaliz tedavisine gren hastaların durumluk ve sürekli anksiyete düzeyleri,
Marmara Üniversitesi Hemşirelik Dergisi, 1994; 1(2): 46-53.
Tsutsami S, Yamaki S ve ark. Anxiety in outpatients receiving chemotherapy for solid cancer,
Hepatogastroenterology, Nov, Dec, 2006; 53(72): 828-30.
Yücel A. Informed consent for intravascular contrast material and anxiety, Acta Radiol, 2005; 46(7):
701-707.
64
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 65-84, 2012
TÜRKİYE’DE HEMŞİRELİKTE İŞ SAĞLIĞI LİSANSÜSTÜ TEZLERİNİN
ELEŞTİREL DEĞERLENDİRMESİ
CRITICALLY INVESTIGATION OF POSTGRADUATE NURSING DISSERTATIONS
ABOUT OCCUPATIONAL HEALTH NURSING IN TURKEY
Prof.Dr. Süheyla ÖZSOY*
Ar.Gör. Jülide Gülizar YILDIRIM*
Öğr.Gör. Aslı KALKIM*
Öğr.Gör. Leyla MUSLU**
Uz. Hemşire Nilüfer YILDIRIM***
*Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Halk Sağlığı Hemş. AD., İzmir
**Akdeniz Üniversitesi Antalya Sağlık Yüksekokulu Halk Sağlığı Hemş. AD., Antalya
***Şifa Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, İzmir
Bu çalışma 2-6 Ekim 2012 tarihinde Bursa’da düzenlenen 15. Ulusla Halk Sağlığı Kongresinde poster bildiri
(P575) olarak sunulmuştur.
ÖZET
Amaç: Geçmişten günümüze iş sağlığı alanındaki lisansüstü hemşirelik tezlerini eleştirel
bakış açısıyla değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Nitel modelde tasarlanan araştırmada doküman analizi yöntemi
kullanılmıştır. YÖK Ulusal Tez Merkezi veri tabanı “iş sağlığı” ve “işçi sağlığı” anahtar kelimeleri
kullanılarak taranmış ve hemşirelikte lisansüstü 15 teze ulaşılmıştır. Veri toplama aracı olarak
“tez tanıtım formu” ve iş sağlığı tezlerinin doküman analizine yönelik “kontrol tablosu”
kullanılmıştır. Tezleri incelemek için Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu etik kurulundan
yazılı izin alınmıştır.
Bulgular ve Sonuç: İş sağlığı ile ilgili ilk tez 1990 yılına ait doktora tezi olup, tezlerin 10’u
yüksek lisans, 5’i doktora tezidir. Tüm tezlerin araştırma yönteminin nicel, 11’inin tanımlayıcı
tipte olduğu saptanmıştır. Tezlerin 3’ünde başlığının içerikle uyumlu olmadığı, 5’inde özetin ele
alınan konuyu açıkça ifade etmediği, 14’ünde anahtar kelimelerin uygun yazılmadığı, 6’sında
araştırma probleminin yeterince açıklanmadığı, 9’unda etik kurul izninin olmadığı
belirlenmiştir. Tezlerden 6’sının tartışma için literatür bilgilerinin yeterli olmadığı, 3’ünün
bulgularının araştırmanın amacını karşılamadığı, 2’sinin sonuç bölümünün çalışmanın önemli
bulgularıyla desteklenmediği, kullanılan kaynakların sıklıkla dergi, kitap, gri literatür ve internet
olduğu ve hemşirelik dışı alanda yoğunlaştığı saptanmıştır.
Sonuç olarak incelenen tezler, Türkiye’de hemşirelik alanında İS konusunda sınırlı sayıda
araştırma yapıldığını göstermektedir. Araştırma sonuçları ışığında nicel çalışmaların nitel
araştırma metotları ile desteklenerek çalışılması, araştırmaların hemşirelik teorilerine dayandırılması önerilmektedir. Ayrıca bu alanda çalışacak yeni araştırmacılar araştırma yöntem ve
teknikleri konularında eksiklikleri göz önüne alarak kendilerini geliştirmelidirler.
Anahtar Kelimeler: İş sağlığı, hemşirelik, tez, doküman analizi
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
ABSTRACT
Objective: The aim of this study is to evaluate postgraduate nursing theses within the area of
occupational health from past to today with a critical aspect.
Methods: Document analysis method was used in the research designed as a qualitative
method. Higher Education Thesis Center database was screened by using key words of
“occupational health, employee health” and 15 postgraduate nursing theses were found. As a data
collection tool a “thesis-introductory form” and a “control table” related to documentary analysis of
the occupational health theses were used. To examine theses, a written permission was obtained
from the ethical committee of Ege University School of Nursing.
Results: The first thesis related to occupational health was a doctoral thesis completed in 1990;
10 of the theses were master and 5 were doctoral theses. It was determined that the type of research
method was quantitative in all theses and descriptive in 11 theses. It was identified that titles were
not consistent with the contents in 3 theses, abstract didn’t clearly described the subject in 5 theses,
key words weren’t properly written in 14 theses, research problem wasn’t explained in 6 theses and
the permission of ethical committee was lacking in 9 theses. 6 of theses had insufficient literature
data; however, findings failed to meet the aim of the research in 3 theses, results section wasn’t
supported by important findings of the study in 2 theses, the resources used were frequently
journals, books, gray literature and internet and had concentrated on areas out of nursing.
Conclusion: Consequently, the theses reviewed demonstrate that limited number of research
has been carried out related to occupational health in the field of nursing in Turkey. In the light of
the research results, it is recommended that quantitative studies should be backed up by qualitative
ones and the researches should be based on nursing theories. Besides, new researchers to work in
this area should improve themselves by considering their deficiencies concerning research methods
and techniques.
Key Words: Occupational Health, Nursing, dissertation, documentary analysis
GİRİŞ
Bir ülkenin gelişmişliği ve uluslararası alandaki saygınlığı bilimsel buluşları,
bilime yaptıkları katkı ile belirlenmektedir. Hemşirelikte araştırma kullanımı, araştırma
kalitesi ve araştırma kapasitesinin geliştirilmesi son derece önemlidir (Özsoy 2009b).
Hemşirelikte araştırma kapasitesinin geliştirilmesinin önemli nedenlerinden biri
kanıta dayalı uygulamanın artması (Kocaman 2003), diğeri ise hemşirelik eğitiminin
birçok ülkede üniversite düzeyine taşınmasıdır (Buus 2005, Segrott ve ark. 2006).
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) forumlarında, hemşirelerin sağlık hizmetleri ve sağlık
politikalarına katılmasında, seslerini duyurmalarında, araştırma kapasitesinin geliştirmesinin önemi vurgulanmaktadır (DSÖ 2008). Hemşirelerin üstlendikleri sorumlulukların artması, içinde çalıştıkları alanların (örneğin, iş sağlığı) gittikçe önem
kazanması (DSÖ 2011), uygulamanın etkin ve ekonomik olmasının beklenmesi
hemşirelik araştırmalarının gerekliliğini (Segrott ve ark. 2006) ortaya koymaktadır.
Hemşirelikte araştırma kapasitesi geliştirilmesinde bazı engeller vardır. Bunlar,
yeterli araştırma olanaklarının bulunmaması, araştırma beceri eksikliği, yeterli
araştırma eğitimi verilmemesi, zaman baskısı, artan iş yükü, kişilerin ve kurumların
ihtiyaçları arasında uyumsuzluk (Buus 2005, Segrott ve ark. 2006, Salazar 2006,
Edward ve ark. 2009) ve ulusal önceliklerin belirlenmemiş olmasından (Aksayan ve
Emiroğlu 1999) kaynaklanmaktadır.
66
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
DSÖ hemşirelik birimi, hemşireler için öncelikli araştırma alanlarından 12 alan
belirlemiş olup bunlardan birisi de iş sağlığı (İS)’dır (Hirschfeld 1998). Ülkemizde de
son 10 yılda iş sağlığı hemşireliği (İSH)’ne ilginin arttığı ve bu alanda yürütülen
araştırma sayısında hafif bir ivme kazandığı görülmektedir (Tablo 1). İSH’nin amacı
çalışanın sağlığını korumak, geliştirmek ve güvenli çalışma çevresi oluşturmaktır
(Salazar 2006). İSH’nin gelişimi açısından önemli bir adım olan 2011 yılındaki son
yasal düzenlemede, önemliliği ve gerekliliği benimsenmiş ve halk sağlığı
hemşireliğinin özel uzmanlık alanı olarak İSH tanımlanmıştır (Mevzuat 2011).
Türkiye’de hemşirelikte lisansüstü eğitimi 1968 yılında başlamasına rağmen, ilk
İSH tezi 1990 yılında yapılmış, son 20 yılda 15 lisansüstü tez çalışması daha
yürütülmüştür (Tablo 1). Hemşirelik alanında yayınların içerik incelemesi 1995 yılında
başlamış olup (Özsoy ve Karaaslan 1995), 2000’li yıllarda artış göstermiştir. Her ülkede
zaman içerisinde üretilen yayınların adedini saymak, çalışmaların ne zaman başladığını ve bunun nasıl değişim gösterdiğini ortaya koymak hemşire araştırmacıların
sorumluluğundadır. Kuşkusuz yayınların niceliksel açıdan değerlendirilmesi kadar
niteliksel açıdan da değerlendirilmesi önemlidir (Özsoy 2009a). Doküman analizi
sonuçları, yapılan araştırmaların niteliğine ve niceliğine ait bilgilerin sorgulanması,
bu çalışmaların kalitesini ortaya koyduğu gibi o alanla ilgili araştırmacılara ve
akademisyenlere önemli bilgiler sunmaktadır (Erkuş 2004, Yıldırım ve Şimşek 2008).
Son yirmi yılda İS alanında üretilmiş olan tezlerin gözden geçirilmesi ve mevcut
durumun ortaya konması, İS’na yönelik araştırma önceliklerinin belirlenmesi açısından önemlidir. Bu araştırmanın İSH alanında gelecekte üretilecek olan araştırmalara
katkı sağlaması beklenmektedir. Ülkemizde hemşirelik alanındaki tezlerin incelendiği
çalışmalara rastlanmamakla birlikte diğer ülkelerde tezleri ve projeleri doküman
analizi yöntemiyle inceleyen çalışmalar karşımıza çıkmaktadır (Merighi ve ark. 2007,
Goodfellow 2009, Garbin ve ark. 2010). Bu eksiklikten hareketle;
- İSH alanında lisansüstü tezlerin raporlandırma aşamaları (yapısal özelliği)
nasıldır?
- İS alanında yürütülmüş hemşirelikte lisansüstü tezlerin niteliksel özellikleri
nelerdir?
sorularına yanıt aranmıştır.
AMAÇ
Türkiye’de iş sağlığı alanındaki lisansüstü hemşirelik tezlerini yapısal ve niteliksel
özellikleri açısından eleştirel bakış açısıyla değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM
Araştırma modeli
Nitel araştırma deseninden doküman analizi yöntemi kullanılarak araştırma
yürütülmüştür. Doküman analizi, araştırılması hedeflenen olgu veya olgular hakkında
bilgi içeren yazılı materyallerin analizini kapsar. Doküman analizi özellikle doğrudan
67
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
görüşme ve gözlem yapmanın mümkün olmadığı durumlarda tek başına bir
araştırma yöntemi olarak kullanılmaktadır (Yıldırım ve Şimşek 2008). Bu incelemede
elde edilen veriler Office Excel 2010 programında değerlendirilmiştir. Doküman
analizinin aşamaları aşağıdaki şekilde tasarlanmıştır:
1- Dökümana ulaşma
Dokümanlar, nitel araştırmalarda etkili bir şekilde kullanılması gereken ö¬nemli
bilgi kaynaklarıdır (Yıldırım ve Şimşek 2008). Bu araştırmada ise veri kaynağını, Yüksek
Öğretim Kurulu (YÖK) web sayfasında Ulusal Tez Merkezi veri tabanında bulunan
hemşirelikte İS lisansüstü tezleri oluşturmaktadır. Araştırmada YÖK Ulusal Tez Merkezi
veri tabanında bulunan İS alanında lisansüstü izinli 7 tezin tam metnine ulaşılmış,
izinsiz 9 teze de ulaşmak için araştırmacılarla telefon ve e-mail yolu ile iletişime
geçilmiştir. Araştırmacılardan birinin izni olmadığı için bir tez inceleme dışı kalmıştır.
Tezlerin doküman analizinin yapılabilmesi için alan yazınından yararlanılarak
araştırmacılar tarafından hazırlanan veri toplama aracı iki bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölüm “tez tanıtım formu” adı altında tezin türü, yılı, yapıldığı anabilim
dalı, danışmanı, konuların dağılımı, yayınlanıp yayınlanmadığı, yayınlandı ise
ulusal/uluslararası yayın olup olmadığı ve atıf alıp almadığı gibi 7 soru yer almaktadır.
İkinci bölüm iş sağlığı tezlerinin doküman analizine yönelik hazırlanan “kontrol
tablosu” 8 bölümden oluşmakta ve tezlerin adı ve özeti, girişi, yöntemi, bulguları,
tartışması, sonuç ve önerileri, kaynakları incelemeye yönelik bölümler bulunmaktadır.
Bu bölümlere yönelik bazı bilgiler analiz edilmiştir.
2- Dökümanı anlama
Deneme uygulaması kapsamında; her bir tez, araştırmanın raporlanması basamakları dahilinde araştırmacılar tarafından birbirlerinden bağımsız olarak incelenmiş,
yapılan kodlamalar karşılaştırılmıştır. Farklılığın olduğu yerlerde kontrol tablosunda
gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra veri toplamaya geçilmiştir.
Araştırma uygulamasında; kontrol tablosu kullanılarak her tez iki araştırmacı
tarafından farklı zamanlarda okunarak değerlendirilmiştir. Daha sonra araştırmacılar
bir araya gelerek yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için fikir birliğine varmış ve
ortak bir dil oluşturmuşlardır. Bir tezi araştırmacının okuma süresi tezin kapsamına
göre değişmekle birlikte, ortalama 6-8 saat sürmüştür. Tüm tezler için her bir
araştırmacı 30 gün, 120 saat zaman harcamıştır.
Tüm nitel araştırmalarda olduğu gibi araştırmacıların veriyi doğru yorumlaması
özneldir, sonuçları genellenemez. Ayrıca, doküman analiz raporunun ön kopyasının,
tezi üretenlere ulaştırılıp görüşlerinin alınamaması bu çalışmanın en önemli sınırlılığı
olarak düşünülebilir.
3- Veriyi analiz etme
a) Tezlere ulaşabilmek için “işçi sağlığı”, “iş sağlığı” anahtar kelimeleri kullanılarak
toplamda 1631 teze ulaşılmıştır. Analize konu olan tezlerden amaçlı örnekleme
tekniği kullanılmış olup, aşağıdaki kriterleri sağlayan 15 tez analize dahil edilmiştir;
68
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
• Konusunun “iş sağlığı” olması,
• Araştırmanın örnekleminin işçi olması
• Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik bölümü lisansüstü tezi olmasıdır.
b) Veri analizinin ikinci aşamasında kategorileri geliştirmede bir araştırmanın
raporlandırma aşamalarından (tez adı ve özeti, giriş, yöntem, etik boyut, bulgular,
tartışma, sonuç ve öneriler, kaynaklar) yararlanılmıştır. Tüm bu bölümlerin yapısal
aşaması sayısallaştırılarak, niteliksel yönü ise içerik analizi yöntemi ile irdelenmiştir.
c) Geçerlilik
• Geçerlilik kriteri olarak, içerik analiz türlerinden olan kategorisel analiz tekniğinden (verilerin kodlanması, kategorize edilmesi, düzenlenmesi, bulguların tanımlanması ve yorumlanması aşaması) yararlanılmıştır (Bloor ve Wood 2006).
• Veri toplama aracı alan yazınına dayandırılarak hazırlanmıştır. Böylece veri toplama aracı ve alan yazını arasında tutarlılık sağlanmıştır.
• Tüm bu değerlendirmeler sorumlu araştırmacının gözetimi altında gerçekleştirilmiştir.
• Araştırmacılar arasında tutarlılık sağlamak açısından kontrol tablosu kullanılmıştır.
d) Güvenilirlik
• Bulgular yorumsuz olarak sunulmuştur.
• Veri toplama aşamaları detaylı olarak yöntem bölümünde açıklanmıştır.
• Kontrol tabloları ile incelenen tez içerikleri araştırmacılar tarafından arşivlenmiştir.
• Tüm araştırmacılar halk sağlığı hemşireliği alanında çalışan uzmanlardır.
• Her bir tez farklı zamanlarda iki araştırmacı tarafından okunmuştur.
• Belirlenen kodlama listesi ve temalar iki araştırmacı tarafından incelenecektir.
4- Etik
Araştırmanın yürütülebilmesi için Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu etik
kurulundan yazılı izin alınmıştır. Tezlerin yazarlarıyla telefon ve e-mail yolu ile
iletişime geçilerek yazılı veya sözel onamları alınmıştır.
BULGULAR
Çalışma kapsamına alınan tezlerin 10’u yüksek lisans ve 5’i doktora tezidir. İlk işçi
sağlığı tezi 1990 yılında yapılan doktora tezidir (Tablo 1). Tez danışmanlarının
bölümünü incelediğimizde bir danışmanın Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalında, diğerlerinin ise Halk Sağlığı Hemşireliği Anabilim Dalında görev yaptığı
saptanmıştır.
Tezlerin 6’sının yayınlanmış olduğu, birinin uluslararası (Beşer ve Bayık 2006)
yayınlandığı diğer 5’inin ulusal yayın (Güler ve Kubilay 1998, Gökmen, Yıldız ve Deniz
69
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
2007, Yılmaz ve Bayat 2005, Albayrak ve Emiroğlu 2006, Emlek ve Özsoy 2006) olduğu
ve bu yayınlanan tezlerin birinin ulusal atıf indeksinde (Gökmen, Yıldız ve Deniz 2007)
yer aldığı saptanmıştır.
İşçi sağlığıyla ilgili hemşirelik alanında yapılan tezler Tablo 1’de yazarı, yılı, türü,
amacı, tipi, yapıldığı yer, iş kolu, evren-örneklemi, veri toplama araçları-yöntemi,
verilerin analizi ve bulgular bölümleri olmak üzere özetlenmiştir. Ayrıca tezlerin her
biri adı, özeti, giriş, yöntem, etik yönü, bulgular, tartışma, sonuç-öneriler ve kaynaklar
bölümü olmak üzere 9 ayrı başlık altında ayrıntılı şekilde incelenmiştir.
Tezlerin adları ve özeti
Tezlerin adları incelendiğinde 3’ünün tez içeriği ile uyumlu olmadığı, 2’sinin ise
kısmen uyumlu olduğu saptanmıştır. 10 tezin adı açık ve kısa bir şekilde yazılmıştır.
Tezlerin başlıklarının ortalama kelime sayısı 11 (min: 7- max: 18) olarak bulunmuştur.
Tezlerin özetleri incelendiğinde 10 tez özetinin ele alınan konuyu açık olarak ifade
ettiği ve özet yazma kriterlerine uygun yazıldığı saptanmıştır. Özetlerin tümü geçmiş
zaman diliyle yazılmış ve ortanca kelime sayısının 257 olduğu saptanmıştır. Tezlerin
9’unun özet bölümünde çalışmanın tüm bölümlerine yer verildiği ve anahtar
kelimelerin olduğu belirlenmiştir.
Tezlerin giriş bölümü
Tezlerin giriş bölümünün ortanca sayfa sayısı üçtür, ayrıca çalışmanın amacı bu
bölümde yer almaktadır. Bu bölümde İS hemşiresinin bakım verici, eğitici, danışman,
araştırıcı, yönetici, savunucu rollerine vurgu yapılmaktadır.
Tezlerin 9’unda araştırma problemi yeterince açıklanmış, önemi ve gerekliliği
belirtilmiş, 11’inde temel bilgi içeriğinin yeterli olduğu saptanmıştır. Kendi tarihsel
süreci değerlendirildiğinde sadece 12 tezde son 5 yılın güncel kaynaklarına yer
verildiğine, 5 çalışmada hedeflere, 8’inde ise hipotezlere rastlanmıştır. Sadece bir
tezde diğer benzer araştırmalardan elde edilen sonuçların yer aldığı “ilgili araştırmalar
bölümü” bulunmaktadır.
İncelenen 9 tezde sağlık riskleri ile ilgili konulara, 3 tezde sağlıklı yaşam biçimi
davranışlarına ve 3 tezde de İS hemşiresinin sağlığı koruma ve geliştirme rolüne
vurgu yapılmaktadır.
Tezlerin yöntem bölümü
Tüm tezler nicel araştırma tasarımıyla planlanmıştır. Tezlerin araştırma türü
incelendiğinde 11’inin tanımlayıcı, 3’ünün deneysel ve birinin metodolojik olduğu
görülmüştür. İncelenen 3 tez konusu hemşirelik teorilerine (Teoriler Üstü Model,
Sağlığı Geliştirme Modeli, İş Sağlığı Hemşireliği Modeli) dayandırılmıştır.
Tezler genel olarak 3 büyük ilde İstanbul (6 tez), Ankara (2 tez), İzmir (2 tez)
yoğunlaşmakla birlikte Mersin, Malatya, Kocaeli ve Sivas’ta gerçekleştirildiği görülmektedir. Tezlerin sıklıkla kuyumculuk, kuaförlük, ilaç, ayakkabı sanayi, tütün
fabrikası, metal sanayi, otomotiv sanayi, tekstil ve cam sanayi, akü imal, montaj,
kaynak ve çimento fabrikası gibi iş kollarında gerçekleştirildiği saptanmıştır (Tablo 1).
70
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
Tezlerin tümünde evren ve örneklem tanımlanmış, evren sayılarına bakıldığında
en çok 11649, en az 90 işçi olduğu, örneklem sayılarının ise en çok 582, en az 69
işçiyle gerçekleştirildiği görülmektedir (Tablo 1). Tezlerin 7’sinde örneklem sayısı
evrendeki birey sayısı bilinen örneklem genişliğine göre hesaplanmış, 6’sında tüm
evren araştırmaya dahil edilmiştir.
Tezlerin örnekleme yöntemlerine bakıldığında, tabakalı rastgele (2 tez), basit
rastgele (2 tez), randomize (1 tez), olasılıksız örnekleme (1 tez), sistematik örnekleme
(1 tez) ve amaçlı örnekleme (2 tez) yöntemi kullanılmıştır.
Tezlerin 11’inde yetişkin işçilerin, 4’ünde çocuk işçilerin araştırma kapsamına
alındığı ayrıca birinde hem işçi hem sağlık çalışanının (hekim ve sağlık memuru)
örneklem grubuna dahil edildiği görülmektedir (Tablo 1). Araştırmaya dahil edilme
kriterleri 7 tezde, araştırmanın sınırlılıkları 10 tezde belirtilmiştir.
Veri toplama aracı olarak 9 tezde araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu,
diğer 6 tezde ölçek kullanılmıştır. En sık kullanılan ölçeğin (3 tez) “Sağlıklı Yaşam
Biçimi Davranışları” ölçeği olduğu görülmüştür. Tümünde veriler yüz yüze görüşme
yöntemi ile toplanmıştır (Tablo 1).
Tezlerdeki verilerin analizi için sıklıkla tanımlayıcı istatistikler (sayı-yüzde), kikare,
Mann Whitney U, Logistic Regresyon, t testi, Krusskal Wallis testlerinin kullanıldığı
belirlenmiştir. Tezlerin 3’ünde geçerlilik güvenirlik analizi, bir tezde ölçek geliştirme
çalışması olması nedeniyle faktör analizi yapılmıştır (Tablo 1).
Tezlerin 6’sında etik komite izninin olduğu, çalışmanın gerçekleştirildiği kurumların 6’sından yazılı izin, 9’undan sözel izin alındığı saptanmıştır. Araştırma kapsamına
alınan işçilerden ise bir tezde yazılı izin, diğerlerinden sözel izin alındığı belirtilmiştir.
Tezlerin sadece 3’ü maddi yönden desteklenmiştir.
Tezlerin bulgular bölümü
Tezlerin 12’sinde bulguların araştırmanın amacını karşıladığı ve elde edildiği
şekilde sunulduğu saptanmıştır. Hipotezlere yer veren 8 tezin tümünde hipotezlere
yönelik bulgulara yer verilmiştir. Tezlerin tamamında en önemli bulgulara yer verilmiş
ve Tablo 1’de özetlenmiştir. Tüm tezlerin bulguları alt başlıklar halinde verilmiş ancak
4 tezde bulguların-alt başlıkların iyi sınıflandırılmadığı, anlamlı bir bütünlük içinde
sunulmadığı, alt başlıklarla bulgular arasında uyumsuzlukların olduğu saptanmıştır.
Tüm tezlerde bulgular geçmiş zaman dili ile yazılmıştır. Bulgular tablolar halinde
sunulmuş olup sadece birinde grafik kullanılmıştır. Tablo ve grafik yazım kurallarına
uyulmuştur.
Tezlerin tartışma bölümü
Tezlerin 9’unda tartışmada verilen literatür sayıları yeterli bulunmuştur. Tüm
tezlerde iç yorumlara, 14 tezde dış yorumlara yer verilmiştir. Dış yorumlar yapılırken
12 tezde literatür bilgisi ile farklılıkları, 14’ünde benzerlikleri vurgulanmıştır.
Tezlerin sonuç ve öneriler bölümü
Tezlerin 13’ünde sonuç bölümü çalışmanın en önemli bulguları ile desteklenmiş,
3’ünde ulaşılan bulguların ileride yapılacak çalışmalar için katkı sağlayacağı vurgu71
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
lanmıştır. Tezlerin tümünde önerilere yer verilmiş olup, bu öneriler 10 tezde çalışma
sonuçlarından ilgisiz olduğu bulunmuştur.
Tezlerin kaynaklar bölümü
Tezlerin kaynaklar bölümü incelendiğinde tamamında doğrudan ve dolaylı
kaynak kullanımının olduğu görülmektedir. Tezlerde kullanılan ortanca kaynak sayısı
84 (min:56- max:197) olduğu görülmüştür. En sık kullanılan kaynakları dergi (X=26),
kitap (X=19), gri literatür (X=17) ve internet (X=2) oluşturmaktadır. Hemşirelik dışı
dergi ve kitaplara daha yoğun atıf yapıldığı saptanmıştır.
Sadece bir tezde gri literatürün olmadığı görülmüştür. Kaynakların sıralama
yöntemleri incelendiğinde metin içerisinde 13 tezde numaralandırılarak (Van couver
yöntemi ile), 2 tezde ise yazarların soyadları ve yayım tarihleri verilerek (Harvard
yöntemi) kullanılmıştır. Kaynakça 8 tezde alfabetik sıra ile, 7 tezde ise metin içindeki
kullanım sırasına göre verilmiştir. Tüm tezlerde her bir alıntı için kaynak gösterilmiştir.
Kaynak yazım kurallarına 11 tezde uyulmuştur.
Esin N. (1997)
Emiroğlu O.N. (1990)
Yazar
Adı ve Yılı
Tablo 1. İşçi sağlığıyla ilgili hemşirelik alanında yapılan tezler
72
Amacı ve
türü
Tipi,
yapıldığı yer
ve iş kolu
Evren ve
örneklem
Veri Toplama
Araçları ve
Yöntemi
Verilerin
Analizi
Bulgular
İşçilerin İS
hizmetleri
beklentilerini ve İS
hemşiresinin İS ve
güvenliği
çalışmalarındaki
yerini
saptamak
(DR)
-Tanımlayıcı
- İstanbul
-15 farklı iş
kolunda
- N:11649
- n:171
(yetişkin
işçi)
- n: 34
(sağlık
çalışanı)
- Sosyodemografik Soru
Formu
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde
Hemşirelerden beklenen
hizmetler; işe giriş,
periyodik muayene, kan
basıncı kontrolü (%44.1),
pansuman (%38.9) ve
gebe eğitimidir (%34.9).
Hemşire ve sağlık
memurlarının sınırlı
düzeyde gerçekleştirdiği
hizmetler; çalışma
ortamını gözleme, kronik
hasta izlemi, periyodik
sağlık muayenesi, ilk
yardım olarak
saptanmıştır.
Çalışanların
sağlığını
geliştirici
davranışları
etkileyen
faktörleri
belirlemek
ve ilgili
ölçekleri
Türk alan
yazınına
kazandırmak (DR)
-Tanımlayıcı
Metodolojik
-İstanbul
-Tekstil-cam
iş kolu
- N: 3000
- n: 450
(yetişkin
işçi)
- Sağlıklı Yaşam
Biçimi
Davranışları
Ölçeği (SYBDÖ)
- Çok Boyutlu
Sağlık Kontrolü
Ölçeği
- Sağlığın Önemi
Ölçeği
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde,
t Testi,
Varyans,
Korelasyon,
Yapı ve
İçerik
Geçerliliği
İşçilerin, SYBDÖ puanı
orta (120.88±19.60),
sağlığın önemi
(8.14±2.28) ve sağlık
durumunu algılama
ölçeği (1.80±0.51) iyi
düzeyde bulunmuştur.
İşçilerin sağlık
davranışlarının yaş,
eğitim, çalışma yılı,
mesleki statü, kentte
yaşama, kişilerarası
iletişimin iyi olması ile
arttığı saptanmıştır.
Yılmaz U. (2003)
Gökmen N. (2003)
Çalışkan M. (1999)
Emlek Z. (1998)
Güler N (1997)
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
İşçilerin,
sağlık
bakım
gereksinimlerini
ve hemşirelik hizmetlerini
değerlendirmek
(DR)
- Tanımlayıcı
- Sivas
- Çimento
fabrikası
- N:325
- n: 217
(yetişkin
işçi)
- İşçi Tanıtım
Sayı
Formu,
yüzde,
Kikare,
- İşyeri ve
Ünitelerine
Varyans
Yönelik Gözlem
Formu
- İş Kazası Kayıt
Formu
- İşçileri Değerlendirme ve
Muayene Formu
- Durumluluk
Sürekli Kaygı
Ölçeği
- Gözlem ve
yüzyüze görüşme
Her beş işçiden birinin
kronik bir hastalığı
olduğu, sağlık ünitesine
en sık başvuru nedenleri
arasında solunum sistemi
ve gastrointestinal sistem
hastalıkları yer almaktadır.
İS hemşiresinin en fazla
eğitim, en az danışmanlık
hizmetini yerine getirdiği
saptanmıştır.
Çocuk
işçilerin
kendi sağlıklarını
yükseltmede davranış
biçimlerini
belirlemek
(YL)
- Tanımlayıcı
- İzmir
- Ayakkabı iş
kolu
- N:109
- n:85
(çocuk
işçi)
- Sosyodemografik
Veri Formu
- Çalışan Çocukların Kendi Sağlıklarını Yükseltmedeki Sağlıkla İlgili
Davranış Biçimlerinin Saptanması
Anket Formu
- Yüzyüze görüşme
Çalışan kız çocuklarının
puanı (142.64±9.55)
erkeklerden (139.65±7.57)
yüksek olduğu, haftalık
çalışma ve sağlıkla ilgili
bilgi alma durumlarının
davranış puanını
etkilediği saptanmıştır.
İşçilerin sırt
ağrılarını
ve risk faktörlerini
belirlemek
(YL)
- Tanımlayıcı
- N: 1780
- İstanbul
- n: 314
- Sanayi iş kolu (yetişkin
işçi)
- Görüşme Formu
Sayı
- Görsel Analog
yüzde,
Skala Sorgulama Kikare
Formu
- Oswestry Ağrı
Sorgulama Formu
- Tartı ve Metre
- Yüzyüze görüşme
İşçilerin %34’ünde sırt
ağrısı olduğu, %81’inde
günlük yaşam aktivitelerinde hafif derecede fonksiyonel yetersizlik yaşadığı,
işinden memnun olmayan
işçilerde sırt ağrısının daha
fazla olduğu görülmüştür.
Tütün
fabrikasında çalışan
işçilerin
sağlık risk
algıları ve
uygulamalarını incelemek (YL)
- Tanımlayıcı
- İstanbul
- Tütün iş kolu
- İşçilerin Tütüne
Bağlı Sağlık Risk
Faktörlerini ve Risk
Algılarını
Belirlemeye Yönelik Anket Formu
- Solunum
Fonksiyon Testi
Cihazı
- Yüzyüze görüşme
İşçilerin %57,4’ünün her
gün sigara içtiği, %71,1’inin fiziksel koşullardan
rahatsız olduğu, %75.2’sinin maske %93.3’ünün
deri yelek kullanmadığı,
sadece tütüne maruz
kalanların duştan yararlandığı belirlenmiştir.
Çocuk
işçilerin
sağlığıyla
ilgili risk
faktörlerini
değerlendirmek
(YL)
- Tanımlayıcı
- N:127
- Malatya
- n:115
- 6 farklı iş kolu (çocuk
işçi)
- N:911
- n:270
(yetişkin
işçi)
Sayı
yüzde,
Varyans,
Yapı
Geçerliliği,
Wilcoxon
Sayı
yüzde,
Kikare,
Varyans
- Çocukların Sosyo- Sayı
Demografik Özel- yüzde,
likleri, İş Ortamı,
Kikare
Çalışma Koşulları
ve Sağlığı Koruyucu Davranışlarıyla
İlgili Anket Formu
- Yüzyüze görüşme
Çocukların %61.7’sinin
çok uzun süre çalıştığı, işe
giriş ve periyodik
muayene olma oranının
düşük, kişisel koruyucu
kullanma durumlarının ve
kişisel hijyen
davranışlarının yetersiz
olduğu saptanmıştır.
73
- Tanımlayıcı
- Ankara
- Oto sanayi
iş kolu
- N: 1193
- n: 424
(yetişkin
işçi)
- Sosyodemografik
Soru Kağıdı
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde,
Kikare
İşçilerin %86.1’i İS
hizmetinin yer almadığını
düşündükleri, acil
hizmetlerin işe giriş ve
periyodik muayeneyi,
sağlık kayıtlarının
tutulmasını istediği, sağlık
eğitimi, %41.7’si doktorun
yanında hemşirenin yer
alması gerektiği
saptanmıştır.
İşçilerin
hemşirelik
hizmetlerinden
duydukları
memnuniyet ve öneme ilişkin
beklentilerine yönelik
araç
geliştirmek
(DR)
- Metodolojik
- İzmir
- 33 farklı iş
kolu
- N:8045
- n:310
(yetişkin
işçi)
- Sosyodemografik
Veri Formu
- İşyeri Hemşirelik
Hizmetlerindeki
İşçi Memnuniyeti
ve Sunulan
Hizmetin Önemi
Ölçeği
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde,
İçerik
ve yapı
geçerliliği,
Madde
korelasyon,
Faktör
analizi
Ölçek iki yönlü
(memnuniyet ve hizmet
önemseme yönü) olup 38
maddeden oluşmaktadır.
Memnuniyet ve hizmet
önemseme yönü
Cronbach α değeri
(0.96;0.95)’dir. Faktör
geçerliliğinde 3 faktör
elde edilmiştir, “İşyeri
Hemşiresinin Profesyonel
Yönü”, “Koruyucu Sağlık
Hizmetleri”, “İşyeri
Hemşiresinin Bakım
Verme Rolü” olarak
belirlenmiştir.
Biçer T. (2003)
İşçilerin
sağlık algılarını belirlemek, korunma ve
geliştirmeye yönelik
model
oluşturmak
(DR)
- Deneysel
- N:325
- Ankara
- n:124
- Sanayi iş kolu (yetişkin
işçi)
- İş ve İşçi Sağlık
Etkilenim
Öyküsü
- Sağlıklı Yaşam
Biçimi Davranışları
Ölçeği (SYBDÖ)
- İş Sağlığı
Değerlendirme
Çizelgesi
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde,
Kikare,
Önemlilik Testi,
Korelasyon
İşçilerin sağlığını koruma
ve geliştirmeye yönelik
eğitim öncesi
(133.83±18.33) ve sonrası
(140.54±18.67) puanlar
arası fark bulunmuştur.
Sağlık birimine yapılan
başvuru sayısı, eğitim
süresince artış
göstermiştir.
Canpolat Ö. (2006)
Çalışanların - Deneysel
- N:90
stres düzey- - Kocaeli
- n:69
lerini ve İS
- Montaj iş kolu (yetişkin
Hemşiresiişçi)
nin stres ile
baş etmede
etkililiğini
belirlemek
(YL)
- İşçileri Tanımlamak İçin Geliştirilen Soru Kağıdı
- Algılanan Stres
Ölçeği
- Yüzyüze
görüşme
t Testi,
Varyans,
Mann
Whitney
U,
Krusskal
-Wallis
İşçilerin stresle baş edebilmek için etkin yöntemleri
kullanmadıkları, orta
derecede stres altında
oldukları (40±8.5) bulunmuştur. İş stresine yönelik
eğitim ve danışmanlık
sonrasında stresin anlamalı
düzeyde (37.3±7.77)
azaldığı saptanmıştır.
Çocuk işçi- Tanımlayıcı
lerin ailede
- Mersin
ve işyerinde - Çeşitli iş
karşılaştıkkolları
ları istismar
ve ihmalin
boyutunu ve
etkileyen
faktörleri
incelemek
(YL)
- Çocukluk Çağı
Kötüye Kullanım
Soru Listesi
- İstismar ve
İhmale Yönelik
Anket Formu
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde,
Kikare,
Mann
Whitney
U,
Lojistik
Regresyon
Çalışan çocukların %62.5’i
çalıştıkları yerlerde istismara, %100’ü ihmale ve
%39’u ailede istismar ve
ihmale uğradığı saptanmıştır. Aile içi istismar ile
işyeri istismarı arasında
anlamlı ilişki saptanmıştır.
Beşer A. (2003)
Albayrak S. (2003)
İşçilerin İS
hizmetlerinden beklentilerini
belirlemek
(YL)
Öncü E. (2009)
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
74
- N:702
- n:595
(çocuk
işçi)
Gönül G. (2009)
Sezgin Ö. (2009)
Yenilmez F (2009)
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
Çocuk işçilerin mesleksel astım
rinit, dermatit ile ilgili
risklerini ve
etkileyen
faktörleri
belirlemek
(YL)
- Tanımlayıcı
- İstanbul
- Kuyumculuk
ve kuaförlük
iş kolu
- N:843
- n:582
(çocuk
işçi)
- Çocukların
tanıtıcı özellikleri
veri formu
- Uluslararası
Astım ve Alerji
Çalışması
- Yüzyüze
görüşme
Sayı
yüzde,
Kikare,
t Testi,
Lojistik
Regresyon
Çocuk işçilerde mesleksel
astım rinit, dermatitin
yüksek olduğu ve bu
semptomların gelişiminde cinsiyet, kimyasal
maddeler, ailesel hastalık
öyküsü gibi etmenlerin
etkisinin olduğu
saptanmıştır.
İşçilerin
sigarayı
bırakmalarında İS
hemşiresinin rolünü
belirlemek
(YL)
- Deneysel
- İstanbul,
- İlaç
sektöründe
- N:180
deney,
n:50
kontrol,
n:50
(yetişkin
işçi)
- Transteoritik
Model Aşamaları
Formu
- Fagerstrom
Nikotin
Bağımlılık Testi
- Tükürükte
Nikotin Düzeyi
Testi
- Değerlendirme
Anketi
- Kotinin Strip Testi
- Grup toplantısı
Sayı
yüzde,
Kikare,
t Testi,
Mann
Whitney
U,
Mc
Nemar,
Wilcoxon
Kontrol grubu işçilerin
%18’i, deney grubu işçilerin %58’inin sigarayı
bıraktığı saptanmıştır.
Çalışanların - Tanımlayıcı
koroner
- Balıkesir
kalp hasta- İlaç firması
lığı risk faktörlerini ve
sağlıklı yaşam biçimi
davranışlarını (SYBDÖ)
belirlemek
(YL)
- N:510
- n:178
(yetişkin
işçi)
- Sosyodemografik
Özellikleri ve
Koroner Kalp
Hastalığı Risk
Faktörlerine
Yönelik Form
- Sağlıklı Yaşam
Biçimi Davranışları Ölçeği II
- Framingham Risk
Skorlamaları
- TEKHARF Risk
Puan Şeması
- Yüzyüze görüşme
Sayı
yüzde,
Kikare,
t Testi
Varyans,
Mann
Whitney
U,
Korelasyon
SYBDÖ puan ortalaması
2.42±0.37’dir. İşçilerin
%18.5’i KKH ile ilişkili en
az bir kronik hastalığa,
kadınlar(%44.4) şeker
hastalığına, erkekler
yüksek kolesterole
(%41.7) sahiptir. Kronik
hastalığı olanların
%60.6’sı teşhis belirlendikten sonra yaşam
biçiminde değişiklik
yapmıştır.
*YL: Yüksek lisans tezi **DR: Doktora tezi
TARTIŞMA
Keogh (1997)’a göre, doktora programlarının başlatılması hemşirelikte meslekleşme sürecinin tamamlandığının bir göstergesidir. Bu bağlamda doktora düzeyinde
yürütülen çalışmalar meslekleşme boyutuna önemli katkılar sağlayacaktır. İncelenen
tezler içerisinde ilk İS tezinin 1990 yılında yayınlanmış olduğu görülmektedir.
Türkiye’deki lisansüstü çalışmaların tarihsel gelişimi incelendiğinde 1968 yılında
yüksek lisans, 1972 yılında da doktora programları başlamıştır (Ulusoy 1998). Doktora
tez çalışmasının 1990’da başlamasının İS alınana yönelik olası ihtiyaçların çok geç fark
edildiğini göstermesi açısından önemlidir. İSH tezlerinin gelişim süreci incelendiğinde ilk tez çalışmasının doktora düzeyinde başlayıp sonraki yıllarda yüksek lisans
düzeyinde devam etmesi dikkat çekicidir. Yüksek lisans tezlerinin alanla ilgili
sorunların tespit edilmesinde, doktora tezlerinin ise belirlenen sorunlara yönelik etkili
uygulamaların ortaya konmasını sağladığı düşünüldüğünde; İSH alanındaki tezlerin
75
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
yüksek lisans düzeyinde yoğunlaşması, bu alanla ilgili belirlenmesi gereken
sorunların varlığını göstermektedir. İSH ile ilgili doktora tezlerinin sayıca yetersiz
olması ise İSH’nin girişimlerinin ortaya konması ve bu girişimlerin etkinliğinin
belirlenmesinde sorunlar olduğunu düşündürmektedir.
Tezler öğrencilere bağımsız şekilde sorun çözme ve bilgi geliştirmeyi denetleme
yeteneği sağlamalıdır. Bir tez yazmak araştırmacılar için zor bir görevdir ve
danışmanların denetim, yeterlilik ve doğru yönlendirmesi ile şekillenir (Kapborg ve
Berterö 2002). Tez danışmanı öğrenciyi yönlendiren ve araştırma kalitesini artırmaya
yönelik önemli pozisyondaki kişidir (Bakioğlu ve Gürdal 2001). Bir tez dışında tezlerin
tümünün danışmanlarının halk sağlığı hemşireliği alanında uzman oldukları fakat
İSH’de uzmanlık veren kurumların olmayışı nedeniyle İSH alanında uzmanlık geçmişine sahip değillerdir. Lisansüstü tezlerden özellikle doktora düzeyinde gerçekleştirilen tezlerin orijinal olması, uygulamaya yenilik getirmesi ve yeni bir yöntem ya
da model geliştirmesi istenmektedir. İSH uzmanlık geçmişlerinin olmayışı hemşirelerin nitelikli yayın yapamama, konu alanında derinleşememe (Kurban ve Ulusoy
2008), konu alanına özgü araştırma bilgi ve becerisinin yetersiz olması (Tortumluoğlu
ve Özyazıcıoğlu 2004), alana uygulanabilir çalışmaların yapılmaması, kanıta dayalı
araştırmalara yönelememe (Kocaman 2003) sorunların yaşanmasına yol açmıştır.
Yayınlanmış bilimsel makaleler, bilimsel çalışmanın patenti niteliğindedir ve bir
ülkenin bilimsel ilerleyişi bu çalışmalara göre değerlendirilir (Erkuş 2004). Hemşirelik
araştırmalarında ilerleme ise araştırmacıların sonuçlarını paylaşabilmelerine bağlıdır
(Kapborg ve Berterö 2002). Bu açıdan baktığımızda tezlerin yarısının yayınlanmamış
olduğu görülmektedir. İş sağlığı alanında gerçekleştirilen tezlerin nicel yetersizliğinin
yanı sıra tezlerin yayına dönüştürülmemesi, ülkemizde İS alanının gelişimine katkı
sağlayamaması, zaman ve emek israfı olarak düşünüldüğünde son derece üzücüdür.
ISI Web of Science veri tabanında taranan dergilerdeki makaleler daha nesnel bir
değerlendirme sağladığı (Kurban ve Ulusoy 2008) ve bir ülkenin bilimsel yönden
ürettiklerini uygulamaya aktarmasına olanak sağladığı için önemsenmektedir. Bu
doğrultuda incelenen tezlerden sadece bir tanesinin (Beşer ve Bayık 2006)
uluslararası yayın olması dikkat çekicidir. ISI tarafından hazırlanan atıf indekslerine
göre Türkiye’nin 1980-2004 döneminde yapmış olduğu yayınlar incelendiğinde, 1980
yılında 439 olan yayın sayısı 25 yılda 32 kat artarak 14281’e ulaşmıştır. Türkiye 2004
yılında dünya bilimine %1.05 oranında katkıda bulunarak dünya sıralamasında
21.sıraya yükselmiştir (Ak ve Gülmez 2006). Akademik yükseltmeler için son on yıldan
beri A, B, C grubu indekslerde tez dışında en az üç yayının istenmesi (Kurban ve
Ulusoy 2008) tezlerin yayınlanma ölçütleri arasında sayılmaması nedeniyle tezlerin
yayına dönüştürülmesini engellenmiş olabilir. Aslan, Uzun ve Oflaz (2010) uluslarası
yayın yapma konusunda araştırmacılar dil güçlüğü (%8.6) nedeniyle yayına dönüştürmekte zorluk yaşamakta olduklarını saptamışlardır.
Tezlerin adları ve özeti
Araştırmanın adı olabildiğince kısa ve içeriği yansıtır nitelikte olmalıdır. Başlıkta
yer alacak sözcük üzerinde iyice düşünülmeli ve en iyi amacı ifade eden sözcükler
seçilmelidir. (Karasar 2010). Tezlerin çoğunluğunun (10 tez) adı tezin içeriğini açık ve
76
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
kısa bir şekilde anlatmasına rağmen, bazı tezlerin içerik ile uyumlu olmadığı veya tam
olarak yansıtmadığı saptanmıştır. Bazı tezlerin adlarında kelime sayısı 18’e kadar
çıkmaktadır. Bu durum başlıkta gereksiz bilgilerin verilmesinden kaynaklanmakta ve
araştırma konusunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Benzer şekilde İsveç’te 13 tane
hemşirelik lisans tezi üzerinde yapılan çalışmada, 7 tez adının kısa ve açık olduğu, 6
tez adının ise kötü, anlamsız olduğu ve zor okunduğu ifade edilmiş (Kapborg ve
Berterö 2002). Bu araştırma bulgularıyla paralellik göstermektedir.
Özetlerin çalışmanın bütününü açıklamada yol gösterici iyi bir rehber olduğu
düşünülmektedir (Özsoy 1998, Görak 2004). Oysaki incelenen bazı tezlerde (5tez)
özetlerin genellikle açık yazılmadığı, gereksiz bilgilerden ve uzun ifadelerden oluştuğu, kelime sayısının 510’a kadar çıktığı saptanmıştır. Ayrıca tezlerden 9’unun özet
bölümünde çalışmanın tüm bölümlerine yer verilmediği dikkat çekmektedir.
Tezlerin yaklaşık yarısında (6tez) anahtar kelimelerin olmadığı belirlenmiştir.
Oysaki anahtar kelime, yapılan bilimsel çalışmanın ne ile ilgili olduğuna ilişkin sorulan
soruya kısaca verilen cevap niteliğinde olması ve çalışmanın birkaç kelimede
özetlenmesi olarak düşünüldüğünde son derece önemlidir (Üstüner ve Cömert
2008). Her araştırmanın anahtar kelimeleri çalışma alanının özgün sözcüklerinden
oluşmalı ve elektronik veri tabanları üzerinden tarama yapıldığında o yayına kolayca
ulaşıla-bilmesini sağlamalıdır (Üstüner ve Cömert 2008). Bu açıdan baktığımızda
anahtar kelimelere yer veren tezlerin sadece birinde Medical Subject Headings
(MeSH) browser ve Türkiye bilim terimlerine uygun olarak yazıldığı görülmektedir.
Tezlerin giriş bölümü
Araştırmacıların giriş yazarken alan yazınına hakimiyeti oldukça önemlidir. Bu
bölümde araştırma tanıtılır ve okuyucunun konuya ilgisi çekilir. Genel kavramlardan
yola çıkılarak soruna odaklanılır (Görak 2004). İncelemede bazı tezlerin (4 tez) giriş
bölümlerinin araştırma sonuçlarını anlayıp değerlendirilmesine olanak verecek
ölçüde temel bilgi içermediği, bazı tezlerin ise giriş bölümünün 11 sayfaya ulaştığı
belirlenmiştir. Bu da zaman zaman çalışmayı okuyan kişilerin araştırma okumasını ve
anlamasını güçleştirecek bir bilgi yığını haline gelmiştir.
İncelenen tezlerin bazılarında (6 tez) araştırmanın önemi bölümünün yer almaması dikkat çekici bir bulgudur. Araştırmanın amacında belirtilen bilginin hangi
sorunların (pratik veya kuramsal) çözümünde ve nasıl kullanılacağını açıklayan önem
bölümü, araştırmanın uygulanabilirliği açısından gereklidir (Kim ve ark. 2002).
Tez konuları içinde kavramlar incelendiğinde en çok kullanılan kavramlar sağlık
riskleri, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, sağlığı koruma ve geliştirme kavramlarıdır.
İS alanındaki diğer önemli kavramlara örneğin, İS ve güvenliği, işçi sağlığı hakları,
değişen işçi profili, sendikalaşma gibi kavramlara hiç değinilmediği ve değinilen
kavramlarında derinlemesine incelenmediği bulgulanmıştır. İlk sıralarda yer alan
sağlığı koruma ve geliştirme hizmetlerine ilişkin çalışmaların çoğunlukta olması, konu
eğilimlerinin toplumun sağlık gereksinimlerine göre değişiklik göstermesinden
kaynaklandığı düşünülse de aslında diğer konu başlıklarının (işçi sağlığı hakları,
sendikalaşma gibi) hemşirelerin bu konulara farkındalık azlığı veya Türkiye’deki
demokratikleşme sürecinin yarattığı bir sonuç olarak düşünülebilir.
77
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
Tezlerin yöntem bölümü
Yöntem sorunu çözmek için kullanılan düzenli yoldur (Karasar 2010). Tezlerin
yöntem bölümü teorik bilgi ile uyumlu ve araştırmanın gerekçesini açıkça belirtecek
şekilde yazılmalıdır (Kapborg ve Berterö 2002). Bu incelemede tezlerin bazılarında
yöntemiyle ilgili bir takım eksikliklerin olduğu saptanmıştır. Örneğin işçilerin sigarayı
bırakması hedeflenen bir tez çalışmasında nasıl bir yol izlenerek sigaranın bıraktırıldığı araştırmanın yönteminden anlaşılamamaktadır. Benzer olarak Özsoy ve
Karaaslan (1995), Aksayan ve Emiroğlu (1999) yürüttükleri çalışmalarda da inceledikleri araştırma makaleleri ve bildirilerin metodolojik açıdan eksiklikler içerdiğini
bulmuşlardır.
İncelenen tüm tezlerin nicel tipte olduğu ve nitel araştırma yöntemlerine rastlanmamış olması dikkat çekici bir bulgudur. Hemşire araştırmacıların geçmişten günümüze eğitim programlarında nitel araştırma yöntemleri konularına yer verilmemiş
olması düşünüldüğünde bu sonuçlar şaşırtıcı değildir.
Bir araştırmanın modeli araştırmanın çatısını oluşturmaktadır (Keogh 1997). Bu
çalışmada tezlerin modellerinin en çok tanımlayıcı tipte olduğu saptanmıştır. Bunun
nedeni tanımlayıcı çalışmaların deneysel çalışmalardan daha ekonomik ve kolay
olmasıdır. Deneysel çalışmaların az olmasının bir diğer nedeninin de araştırmacıların
maddi kaynaklara ulaşma zorluğu olduğu düşünülmektedir.
Üç tez dışında diğer tüm tezlerde konunun hemşirelik teorisiyle ilişkilendirilmediği görülmüştür. Bu sonucun Dünya’da yapılmış araştırmalarda kurama
dayandırılan hemşirelik araştırmalarının az olması, hemşire araştırmacıların geçmişten gelen kurama ilişkin yeterli alt yapısının olmaması, eğitimde kuramlarla ilişkili
konuya sınırlı yer verilmesi ve araştırmacının kuramı nasıl kullanacağını bilmemesinden (Alligood ve Tomey 2006) kaynaklandığı düşünülmektedir.
Tezlerin 6’sında evrenin tamamının örnekleme alındığı, örneklem alımı için
çoğunlukla (8 tez) olasılıklı örnekleme yöntemi kullanıldığı saptanmıştır. Araştırmacıların olasılıklı örnekleme yöntemini tercih etmeleri, araştırmaya dahil edilecek
bireyleri evrenden eşit olasılıkla seçilmesini sağlayarak yanlılığı engellemesi açısından
önemlidir (Karasar 2010).
Tezlerde veri toplama aracı olarak sıklıkla anket ve ölçek kullanıldığı görülmektedir. Ölçekler yargısal ölçmeyi ve standardizasyonu sağladığı için tercih edilmektedir. Veri toplama aracının doğru, güvenilir ve denenebilir olması incelemeyi
amaçladığımız kavram ve kuramların değişkenlerle ilişkilerini ne derecede yansıttığını
gösterir (Karasar 2010). Tezlerin sadece 3’ünde geçerlilik güvenirlik analizlerinin
yapılmış olması nitelikli ve kültür özelliklerimize uygun araçların yetersizliğini ve bu
tür çalışmalara gereksinim duyulduğunu göstermektedir.
Tezlerde çoğunlukla tanımlayıcı istatistiklerin kullanıldığı, ileri istatistik analizlere
çok az yer verildiği görülmektedir. Bir çalışmanın bilimselliği kullandığı araştırma ve
istatistiksel yöntemlerin sağlamlığıyla ölçüldüğünden (Erkuş 2004) bu bulgu son
derece dikkat çekicidir.
78
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
Bilimsel araştırmaların potansiyel bilgi üretme kapasiteleri yanında etik kurallara
da uygun olması gerekmektedir (Karasar 2010, Bayık 2004). Etik konulara araştırmalarda yer verilmesi, açıklayıcı, güvenilir ve tatmin edici bilgiyi savunma göstergesidir (Kapborg ve Berterö 2002). Bu bağlamda incelenen tezlerin yarısından fazlasında
etik komite izni olmadığı, kurumlardan ve işçilerden alınan izinlerin ise çoğunlukla
sözel izin olduğu görülmektedir.
Üç tez dışında diğer tüm tezlerin maddi bir fonla desteklenmemiş olması
hemşirelik araştırmalarının kişisel çabalar ile sürdüğünü ve araştırma gelişimi için
önemli bir engel olduğunu göstermektedir. Ülkemizde eğitim ve araştırmaya ayrılan
ödeneklerin düşük olması yayın sayısındaki yetersizliğin üçüncü nedenidir (Ak ve
Gülmez 2006). Türkiye’de 2010 yılında Gayri Safi Yurtiçi Ar-Ge harcamalarının en
büyük payı (%46) yükseköğretim kurumlarına ayrılmıştır. Yükseköğretim harcamaları
içerisinde de en büyük pay sağlık bilimlerine aittir (TÜİK 2011). Tüm bu Ar-Ge
harcamaları içerisinde hemşirelik için araştırma fonlama olanakları düşüktür. Örneğin,
Ege Üniversitesi hemşirelik fakültesi için yıllık %0.6 pay ayrılmıştır (EÜ Hem Fak 2011).
Tezlerin bulgular bölümü
Bulgular bölümü araştırmanın ham verilerinin düzenli, mantıksal sıralamada ve
tablolar ile verildiği bölümdür (Görak 2004). Araştırma sonuçlarının hipotez ile ilişkisi
ve bulguların kuramsal çerçeve ile uyumu açısından incelenmesi gerekmektedir
(Kocaman 2004). Bu açıdan baktığımızda üç tezde bulguların amaçla ilişkilendirilmemiş, okuyucuya açık bir resim sunmamış ayrıca analiz ve yorumdan yoksun
olduğu belirlenmiştir.
Tezlerin 8’inde hipotezlere yönelik bulgulara yer verilmiş olması önemlidir.
Hipotezler araştırılmak istenen probleme özgü nedensellik ilişkisi aramak için kurulur.
Değişkenlerin birbirini nasıl etkilediği konusunda veriler elde edebilmemizi ve yorum
yapabilmemizi sağlar. Problemi açıklayarak bilimsel sorgulama yapabilmemizi sağladığından bulgular kısmında hipotezleri açıklayıcı verilere değinilmesi gerekmektedir
(Karasar 2010).
Bulgular verilirken öncelikli olarak çalışma grubunun tanıtıcı özellikleri, tablolar ya
da grafikler, daha sonra konuyla ilgili araştırmanın amacına uygun veriler önceden
belirtilen istatiksel değerlendirme yöntemleri ile birlikte mantıksal dizgede verilir
(Görak 2004). Bu bilgi ışığında 4 tezde bulguların-alt başlıkların iyi sınıflandırılmadığı,
anlamlı bir bütünlük içinde sunulmadığı, alt başlıklarla bulgular arasında uyumsuzlukların olduğu saptanmıştır.
Bulgular sadece bir tezde grafik halinde sunulmuştur. Bulguların ifade edilmesinde grafiklerin kullanılması okuyucuların dikkatini çekeceği ve bulguların daha
kolay anlamasını sağlayacağı için önemli olduğu düşünülmektedir.
Tezlerin tartışma bölümü
Tartışma yazarken dikkate alınması gereken üç önemli kriter vardır. Bunlar
tartışmanın konu ile ilgili önceki araştırma bulgularına dayalı olması, dengeli olması,
araştırmanın güçlü ve zayıf yönlerine atıfta bulunmasıdır (Kapborg ve Berterö 2002).
79
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
Bulguların literatür bilgileri ile tartışılması gerekmektedir. Tüm tezlerde bulguların
kendi içerisinde tartışıldığı, bir tezde dış yoruma yer verilmediği saptanmıştır. Dış
yorumlar yapılırken 12 tezde literatür bilgisi ile farklılıkları, 14’ünde benzerlikleri
vurgulanmıştır. Tezlerin 6’sında tartışmada verilen literatür bilgileri yeterli bulunmamış olup, çoğu adeta bulguların bir tekrarı gibi karşımıza çıkmış ve tezlerin
okunmasını sıkıcı hale getirmiştir.
Hemşireler için yalnızca düşünmek yeterli değildir; bir şey yaratmak, yazmak gibi
faaliyetler gerekir. Hemşirelik araştırmalarında ilerleme, araştırmacıların çalışmaları
açık bir dil ile başkalarına aktarabilmesine bağlıdır (Kapborg ve Berterö 2002). Makalenin tadını araştırmacının dili verir. Bu bağlamda tezlerin gramer ve imla hataları,
yazarların kendilerini ifade etme, yazma becerilerinin yetersizliği sonucu tezlerde
özgün ifadelerin olmamasına, yazarların kendi üslubunu geliştirememesine neden
olmaktadır.
Tezlerin sonuç ve öneriler bölümü
Araştırma sonuçlarının hemşirelik açısından tartışılması, sonuçların uygulanabilirliği, araştırmanın hangi gruplara genellenebileceği, hemşirelik bilgisine katkısı,
araştırmanın denenebilirliği, araştırmanın kalitesini geliştirme açısından önemlidir
(Kocaman 2004). Bu açıdan tezlerin sonuç bölümlerine bakıldığında, bazı tezlerin
sonuçlarının (2tez) araştırma bulguları ile ilişkisiz ve sadece 3’ünün elde edilen
bulguların ileride yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağı ifade edilmiştir. Bu açıdan
yapılan çalışmaların gelecek çalışmalara yol göstermesi gerekmektedir.
Tezlerin tümünde önerilere yer verilmiş olmasına karşın, bazı önerilerin araştırma
sonuçlarıyla ilgisiz olduğu saptanmıştır. Araştırma önerileri yeni araştırma alanlarını
belirleyen kişisel önerilerden oluşabileceği gibi mutlaka araştırma bulgularına dayalı
olmalıdır (Karasar 2010).
Tezlerin kaynaklar bölümü
Bilimsel makale hazırlamada doğru ve yerinde kaynak kullanımı, yazarın konusu
ile ilgili ne okuduğunu, bilgisini, hipotezlerin nereden geldiğini, yararlandığı bilgilerin
kimlere ait olduğunu ve kullanılan bilginin doğru, geçerli ve güvenilir olup olmadığını
sağlamaktadır (Özkan ve Çatıker 2006). Araştırmalarda kaynakça seçimi özel bilgi ve
beceri gerektirmektedir. Tezlerin kaynaklar bölümü incelendiğinde tamamında
doğrudan ve dolaylı kaynak kullanımının olduğu görülmektedir. Bu kaynakların en sık
kullanılanlarının sırasıyla dergi, kitap, gri literatür ve internet olduğu saptanmıştır.
Kullanılan kaynakların hemşirelik dışı alanda yoğunlaştığı görülmektedir. Dolaylı
kaynak kullanmak araştırmacıların literatürü düşünme, yorumlama ve analiz etme
yeteneğini sınırlar (Kapborg ve Berterö 2002). İncelemelerimiz sırasında çalışmamızda
önemli bir sorunun dolaylı kaynak kullanımının yaygınlığıydı. Araştırmacıların bir
kısmı araştırma konularına ilişkin doğrudan kaynakları kullanmamışlardır. Bunun
sonucu; literatür incelemesi zaman zaman başka yazarların yorumlarına dayandırılmış
ve sanki “ödünç alınmış” bilgi haline dönüşmüştür.
80
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
SONUÇ VE ÖNERİLER
Bu araştırma geçmişten günümüze İS alanında üretilmiş olan lisansüstü tezlerin
doküman analizi yapılarak konu eğilimleri ve araştırma niteliklerini ortaya çıkarmıştır.
Sonuç olarak incelenen tezler, Türkiye’de hemşirelik alanında İS konusunda sınırlı
sayıda araştırma yapıldığını göstermektedir. Tezlerde çoğunlukla nicel türden
tanımlayıcı çalışmalara yer verildiği, hemşirelik kuramlarına dayandırmanın yeterli
olmadığı ve bilimsel yöntem konularında eksikliklerin olduğu sonucuna varılmıştır.
Çalışma sonucunda elde edilen bulgulara yönelik öneriler şunlardır:
• İS alanında yapılacak çalışmalar için ulusal düzeyde araştırma önceliklerinin
belirlenmesi,
• İS hemşireliği alanında yürütülen tezlerin yeterli sayıda olmaması nedeniyle bu
alana katkısını da sınırlamaktadır. Halk sağlığı hemşireliği lisanüstü eğitimi veren
danışmanların yeni araştırmacıları İS alanına yönlendirmesi ve İS alanında gerçekleştirilecek olan araştırmaların alana katkı sağlayacak düzeyde planlanması,
• İS alanında yürütülmesi planlanan araştırmaların hemşirelik kuramlarına dayandırılması ve kanıta dayalı araştırmaların gelişimi için araştırma metodolojisinin
deneysel tasarımlara yer verecek şekilde planlaması,
• Tezleri tüm boyutlarıyla incelemek yoğun ve zaman alıcı olması nedeniyle bazı
tezlerin belirli bölümlerine odaklanılarak spesifik çalışmalar yapılması,
• Bu tür nitel araştırmaların periyodik olarak yapılıp, gelişmelerin ortaya konulması sağlanmalıdır.
KAYNAKLAR
Ak MZ, Gülmez A. Türkiye’nin uluslararası yayın performansının analizi. Akademik İncelemeler Dergisi.
2006; 1(1): 26-43.
Aksayan S, Emiroğlu NO. Gelişmekte olan ülkelerde araştırma güçlükleri ve çözüm önerileri. HEMAR-G.
1999; 1:41-46.
Albayrak S, Emiroğlu NO. Şaşmaz oto sanayi sitesinde çalışanların iş sağlığı hizmetinden beklentileri.
HEMAR-G.2006; 1(2): 46-58.
Albayrak S. Şaşmaz oto sanayi sitesinde çalışanların iş sağlığı hizmetlerinden beklentileri. Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2003:1-79.
Alligood MR, Tomey AM. Nursing Theory: Utilization and Application,. Philosophies, models, and
theories: critical thinking structures. 3th ed. Mosby Elseiver; 2006: 43- 66.
Aslan F, Uzun Ş, Oflaz F. Türkiye'de Hemşirelikte Doktora Tez Çalışmalarının Özellikleri, Yaşanan
Güçlükler ve Tezlerin Kullanımı. Türkiye Klinikleri J Nurs Sci. 2010; 2(2):110-22.
Bakioğlu A, Gürdal A. Lisansüstü tezlerde danışman ve öğrencilerin rol algıları: yönetim için göstergeler.
Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi. 2001; 21(1): 9-18.
Bayık A. Hemşirelik Araştırmalarında Etik (içinde). Hemşirelikte Araştırma İlke Süreç ve Yöntemleri,
(Erefe İ, editör) 3.basım, İstanbul: Hemşirelikte Araştırma Geliştirme Derneği yay., 2004: 27-47.
Beşer A, Bayık A. A scale for evaluating employee satisfaction with nursing care. AAOHN J, 2006; 54(10):
455-61.
Beşer A. İşçilerin hemşirelik hizmetlerinden memnuniyeti ve önemine ilişkin ölçek geliştirme çalışması.
Yayınlanmamış Doktora Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2003.
81
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
Biçer T. Türk silahlı kuvvetleri bir askeri fabrikasında iş sağlığı hemşireliği gereksinimlerinin belirlenmesi ve
işçilerin sağlığını korumaya yönelik model planlanması. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Genel
Kurmay Başkanlığı Gülhane Askeri Tıp Akademisi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2003.
Bloor M, Wood F. Keywords in qualitative methods: A vocabulary of research concepts. SAGE Publication
Ltd., 2006: 57-60.
Buus N. Nursing scholars appropriating new methods: The use of discourse analysis in scholarly nursing
journals 1996-2003. Nurs Inq. 2005; 12(1): 27-33.
Canpolat Ö. Çalışanların stres düzeylerini etkileyen faktörler ve iş sağlığı hemşiresinin stres ile baş etmede
etkililiği. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli: Kocaeli Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü.
2006.
Çalışkan M. Endüstriyel alanda çalışan işçilerde sırt yaralanmaları ve risk etkenlerinin incelenmesi.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 1999.
DSÖ (August, 2008). Task shifting: Rational redistribution of tasks among health workforce teams: global
recommendations and guidelines. Retrieved August 18, 2011, from http://www.who.int/healthsystems/
TTRTaskShifting.pdf.
DSÖ (August, 2011). WHA59.27 Strengthening nursing and midwifery. The Fifty-Ninth World Health
Assembly, Geneva. Retrieved August 18, 2011, from http://www.searo.who.int/linkfiles/resolutions_and_
declarations_strengthening_nursing_and_midwifery.pdf.
Edward N, Webber J, Mill J ve ark. Building capacity for nurse-led research. Int Nurs Rev. 2009; 56:
88-94.
Emiroğlu NO. İşçilerin iş sağlığı hizmetinden beklentileri ve işyeri hemşiresinin iş sağlığı ve güvenliği
çalışmalarındaki yeri. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri
Enstitüsü. 1990.
Emlek Z, Özsoy S. Çalışan çocukların (12-18 yaş) kendi sağlıklarını yükseltmedeki sağlıkla ilgili davranış
biçimlerinin saptanması. Çalışma Ortamı Dergisi. 2006; Eylül-Ekim(88): 23-7.
Emlek Z. Çalışan Çocukların (12-18 Yaş) Kendi sağlıklarını yükseltmedeki sağlıkla ilgili davranış biçimlerinin saptanması. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 1998.
Erkuş A. Bazı tıp dergilerinin son sayılarındaki makaleleri yöntemsel ve istatistiksel açıdan incelenmesi.
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi. 2004; 2: 175-181.
Esin MN. Endüstriyel alanda çalışan işçilerin sağlık davranışlarının saptanması ve geliştirilmesi. Yayınlanmamış Doktora tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 1997.
EÜ HemFak (May, 2011). Bilimsel araştırma projeleri 2011 yılı dağılım cetveli. Ege Üniversitesi Rektörlüğü
yıllık raporu, Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi resmi yazılar. İzmir.
Garbin L, Azevedo A, Silva L. Inter-unit doctoral program in nursing of the university of são paulo:
Characterization of graduates and theses defended in a decade. Rev Latino-Am Enfermagem. 2010; 18(5):
841-8.
Goodfellow LM. Electronic theses and dissertations: A review of this valuable resource for nurse scholars
Worldwide. Int Nurs Rev. 2009; 56: 159-65.
Gökmen N, Yıldız A, Deniz Ö. Tütün fabrikasında çalışan işçilerin tütüne bağlı sağlık risk algıları ve
uygulamaları. TSK Koruyucu Hekimlik Bülteni. 2007; 6(6): 465-74.
Gökmen N. Tütün fabrikasında çalışan işçilerin tütün kullanım durumları, tütüne bağlı sağlık risk faktörlerine ilişkin risk algılamaları ve uygulamaları. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara
Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2003.
Gönül G. Bir ilaç firmasında çalışanların koroner kalp hastalığı risk faktörleri ve sağlıklı yaşam biçimi
davranışları. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sağlık bilimleri
Enstitüsü. 2009.
Görak G. Araştırma raporu hazırlama (içinde). Hemşirelikte araştırma ilke süreç ve yöntemleri. (Erefe İ,
editör) 3.basım, İstanbul: Hemşirelikte Araştırma Geliştirme Derneği yay., 2004: 251-270.
Güler N, Kubilay G. Çimento fabrikasında çalışan işçilerin sağlık sorunlarının belirlenmesi. C.Ü.
Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi. 1998; 2(2): 16-23.
82
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü Tezlerinin Eleştirel Değerlendirmesi
Güler N. İşçilerin işyeri ile ilgili sağlık bakım gereksinimlerinin ve bu bakım gereksinimleri çerçevesinde
verilen hemşirelik hizmetlerinin değerlendirilmesi. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara: Hacettepe
Üniversitesi Sağlık bilimleri Enstitüsü. 1997.
Hirschfeld MJ. Priorities for a common nursing research agenda. Int Nurs Rev. 1998; 45: 13-4.
İşçi F, Esin M N. Bir işyerindeki iş sağlığı hemşireliği girişimlerinin OMAHA hemşirelik girişim şeması ile
değerlendirilmesi. DEUHYO ED. 2009; 2(2): 39-55.
Kapborg RN, Berterö C. Critiquing bachelor candidates’ theses: Are the criteria useful? Int Nurs Rev.
2002; 49: 122-8.
Karasar N. Bilimsel araştırma yöntemi. 21.basım, İstanbul: Nobel Yayın dağıtım, 2010; 70-7.
Keogh J. Professionalization of nursing: Development, difficulties and solutions. J Adv Nurs. 1997; 25:
302-8.
Kim JK, Oh EG, Kim CJ ve ark. Priorities for nursing research in Korea. J Nurs Scholarsh. 2002; 34(4):
307-12.
Kocaman G. Hemşirelikte araştırmaların değerlendirilmesi ve kullanımı (içinde). Hemşirelikte Araştırma
İlke Süreç ve Yöntemleri, (Erefe İ, editör) 3.basım, İstanbul: Hemşirelikte Araştırma Geliştirme Derneği
yay., 2004: 271-81.
Kocaman G. Hemşirelikte kanıta dayalı uygulama. Hemşirelikte Araştırma Geliştirme Dergisi. 2003; 2:
61-9.
Koçoğlu D, Akın B. Küçük ölçekli işletmelerde çalışma koşulları ve işçilerin gündüz uykululuk durumu ile
ilişkisi. HEMAR-G. 2009; 1: 5-19.
Kurban KN, Ulusoy F. Hemşirelik doktora derecesine sahip öğretim üyelerinin uluslararası atıf indeksleri
kapsamındaki dergilerde yayımlanan bilimsel makalelerinin profili. HEMAR-G. 2008; 3: 15-25.
Merighi M, Gonçalves R, Ferreira C. Bibliometric study on nursing theses and dissertations employing a
phenomenological approach: Tendency and perspectives. Rev Latino-am Enfermagem julho-agosto. 2007;
15(4): 645-50.
Mevzuat (April19, 2011). Hemşirelik yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik, Retrieved
August 5, 2011, from http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/
eskiler/2011/04/20110419.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110419.htm.
Öncü E. Mersin mesleki eğitim merkezine devam eden çırakların istismar durumlarının değerlendirilmesi.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Mersin: Mersin Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2009.
Özkan Ö, Çatıker A. Bilimsel makale yazımında kaynak gösterme kuralları. HEMAR-G. 2006; 1(2): 6-22.
Özsoy Altuğ S. Kısa özet yazımı ve değerlendirmesi. Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi.
1998; 14(1):115-8.
Özsoy S, Karaaslan A. Hemşirelik kongre ve sempozyumlarda sunulan araştırmaların incelenmesi. Ege
Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi. 1995; 11(2): 29-42.
Özsoy SA. Hemşirelikte araştırma kalitesi. 12. ulusal hemşirelik “uluslararası katılımlı” kongresi özet kitabı,
Sivas: Alter yay., 2009b; 61-5.
Özsoy SA. Hemşirelikte araştırma öncelikleri 1. HEMAR-G. 2009a; 1: 52-9.
Salazar MK. Core curriculum for occupational health and environmental health nursing, 3th ed. St. Louis:
Saunders and Elsevier health company; 2006: 15-54.
Segrott J, Mcivor M, Green B. Challenges and strategies in developing nursing research capacity: A review
of the literature. Int J Nurs Stud. 2006; 43: 637-51
Sezgin Ö. İşçilerin sigarayı bırakmasında iş sağlığı hemşiresinin rolü. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
İstanbul: Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2009.
Tortumluoğlu G, Özyazıcıoğlu N. Akademisyenlerin araştırma yaparken ve yayınlatırken karşılaştıkları
güçlükler ve bunun üzerinde doktora eğitiminin etkisi. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi. 2004; 1(1):
1-11.
TÜİK (November4, 2011). Araştırma-geliştirme faaliyetleri araştırması, 2010. TÜİK haber Bülteni. Sayı:
8623. Retrieved June 2, 2012, from http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=8623.
83
Süheyla ÖZSOY, Jülide Gülizar YILDIRIM, Aslı KALKIM, Leyla MUSLU, Nilüfer YILDIRIM
Türkbey EE. A.Ü. İbn-i Sina Hastanesi’nde çalışan işçilerin sağlık ve güvenlik durumlarının araştırılması.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 1996.
Ulusal Tez Merkezi (August, 2011). Yükseköğretim Kurulu Ulusal Tez Merkezi, Retrieved August 18, 2011,
from http://tez2.yok.gov.tr/.
Ulusoy MF. Türkiye’de hemşirelik eğitiminin tarihsel süreci. CÜ Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi. 1998;
2(1): 1-8.
Üstüner M, Cömert M. Eğitim yönetimi teftişi planlaması ve ekonomisi anabilim dalı lisansüstü dersleri ve
tezlerine ilişkin bir inceleme. Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi. 2008; 55: 497-515.
Yenilmez FB. Kuyumculuk ve kuaförcülük işkollarında çalışan çocuklarda mesleki astım ve alerji riskleri.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2009.
Yıldırım A, Şimşek H. Sosyal bilimlerde nitel araştırma yöntemleri. 7.basım, Ankara: Seçkin yay., 2008:
187-93.
Yılmaz U, Bayat M. Oto tamirhanelerinde çalışan çocuk işçilerin sağlıklarını koruyucu davranışları ile iş
ortamı ve çalışma koşullarının değerlendirilmesi. Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi. 2005; 14:
37-45.
Yılmaz U. Oto tamirhanelerinde çalışan çocuk işçilerin sağlıklarını koruyucu davranışları ile iş ortamı ve
çalışma koşullarının değerlendirilmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kayseri: Erciyes Üniversitesi
Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2003.
84
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 85-96, 2012
BİR AİLE SAĞLIĞI MERKEZİNE BAŞVURAN HİPERTANSİYON HASTALARININ
İLAÇ TEDAVİSİNE UYUM ÖZ ETKİLİLİK DÜZEYLERİ
MEDICATION ADHERENCE SELF EFFICACY LEVEL OF THE HYPERTENSIVE PATIENTS
WHO APPLIED TO A FAMILY HEALTH CENTER
Yard.Doç.Dr. Ezgi KARADAĞ*
Yard.Doç.Dr. Yeliz AKKUŞ**
Doç.Dr. Gülnaz KARATAY*
*Tunceli Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
**Kafkas Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
ÖZET
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir aile sağlığı merkezine başvuran hipertansiyon hastalarının
ilaç tedavisine uyum öz etkililik düzeylerinin belirlenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipte olan bu araştırma, Şubat-Mayıs 2012 tarihleri arasında,
Kars İl Merkez’ine bağlı bir aile sağlığı merkezine başvuran ve hipertansiyon tanısı alan 127
kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. Veri toplama aracı olarak tanıtıcı özelliklerin ve hastalığa
ilişkin verilerin yer aldığı anket formu ve İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği
kullanıldı. Araştırmadan elde edilen veriler bilgisayar ortamında, sayı-yüzdelikler, student-t
testi, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis testi ve basit korelasyon analizleri kullanılarak değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği puan ortalaması
61.92 ± 12.69 olarak hesaplandı. Kadınların ve düzenli ilaç kullananların İlaç Tedavisine
Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği puan ortalaması daha yüksek bulunurken (p<0.05), medeni
durum, yaş, öğrenim ve gelir durumu, aile tipi, hipertansiyon tanı süresi, kullanılan ilaç gurubu,
diğer kronik hastalık ve diyabet varlığı, hipertansiyon tanımı ve hipertansiyonun komplikasyonlarını bilme durumu ile İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik ölçeği puanları arasında
anlamlı fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05).
Sonuç: Bu çalışmada, hastaların ilaç tedavisine uyum öz etkililik algı düzeyinin yüksek
olduğu ve bu algıyı cinsiyet ve ilaç kullanma alışkanlığının etkilediği belirlendi.
Anahtar Sözcükler: hipertansiyon, ilaç tedavisi, uyum, öz etkililik
ABSTRACT
Objective: The aim of this study is to determine the levels of the medication adherence selfefficacy and the factors affecting hypertensive patients who applied to a family health center.
Material and Method: This descriptive study was conducted with 127 hypertensive patients
who applied to a family health center in Kars city, between February-May 2012. The data collection
tools are a questionnaire form which includes questions related to descriptive characteristics and
the disease and Medication Adherence Self Efficacy Scale. The data obtained from research were
Ezgi KARADAĞ, Yeliş AKKUŞ, Gülnaz KARATAY
evaluated by computer using numerical percentages, student-t test, Mann-Whitney U, Kruskal
Wallis test and correlation analysis.
Findings: The average score of Medication Adherence Self Efficacy Scale was measured as
61.92 ± 12.69. While the mean of Adherence Self Efficacy Scale of the women and regular drug users
was found higher. It was observed that there was no statistical difference between patient's marital
status, age, educational status, income status, family type, diagnosis time of hypertension, group of
drugs used, concomitant disease, the presence of diabetes and status of knowledge about
complications of hypertension and on Medication Adherence Self-Efficacy.
Result: In this study, It was found out that the patient’s perception levels of Medication
Adherence Self-Efficacy were high, and this perception was affected by sexuality and habit of
drug use.
Key Words: hypertension, medication, adherence, self- efficacy
GİRİŞ
Hipertansiyon (HT) tüm dünyadaki erişkin ölümlerin %6’sından sorumlu olup
(Cooper 2004), ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır (Bolli ve ark.
2005). Hipertansiyon Amerika Birleşik Devletlerinde (ABD) yaklaşık 50 milyon, tüm
dünyada ise yaklaşık 1 milyar insanda bulunmaktadır (The Joint National Committee
on Detection, Evaluation and Treatment of High Blood Presure (JNC) 7 Report, 2003).
Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği'nin 2003-2004 yılları arasında
Türkiye' de 7 bölge ve 26 ilde, 18 yaş üzeri 4910 kişi ile yaptıkları çalışma sonucuna
göre, hipertansiyon prevalansı %31.8 olarak bildirilmiştir (Onat ve ark. 2004).
Hipertansiyon büyük ölçüde önlenebilen bir kardiyovasküler hastalıktır (Lip, 2004).
Etkili önlemler alınmadığı takdirde dünya nüfusu yaşlandıkça hipertansiyon
prevelansının daha da artacağı beklenmektedir ve bu nedenle gelecekte daha
da önemli bir halk sağlığı sorunu olma potansiyeline sahiptir (Zungur ve Yıldız 2004,
Hacıhasanoğlu 2009).
Hipertansiyon arter içi kan basıncının artması ile belirgin genetik, edinsel
etmenler ve metabolik bozuklukların birlikte rol oynadığı bir sendromdur (Zungur ve
Yıldız 2004). Tüm dünyada hipertansiyonla mücadelede primer, sekonder ve tersiyer
korunma önlemleri kullanılmaktadır. Primer korunmada amaç, hastalık oluşmadan
önce risk faktörlerini belirleyip düzelterek hastalığı önlemek; sekonder korunmada
ise ortaya çıkmış olan hastalığı, henüz semptomların bulunmadığı erken dönemde
yakalayıp, gerekli girişimlerde bulunmaktır. Tersiyer korunmada ise semptomları
ortaya çıkmış ve tanısı konmuş hastalık tablosunu tedavi etmek ve komplikasyonları
önlemek hedeflenmektedir (Lip 2004, Cooper 2004). Ancak ülkemizde önleme
programlarının yetersiz kaldığı, hipertansiyonun daha çok tedavi edici hizmetler
boyutunda ele alındığı hatta tedavi edici hizmetlerin de tam olarak verilemediği
gözlemlenmektedir.
Hipertansiyon hastalarının tedaviye uyum sorunu yaşadıkları bazı çalışma
bulguları arasındadır (Cingil ve ark. 2009, Gözüm ve Hacıhasanoğlu 2009). Ülkemizde
yapılan TEKHARF çalışması 2000 yılı verilerinde de hipertansif hastaların %45’inin ilaç
kullandığı ve bu hastaların ancak %18’inin tansiyonunun kontrol altına alındığı
86
Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine Uyum …
belirlenmiştir (Ertaş 2007). Ayrıca en son 2007 Avrupa Hipertansiyon Kılavuzu’nda
hastalarda uyum düşüklüğünün ve tedaviye yanıtın hayli değişken olduğu vurgulanmaktadır (European Society of Cardiology, 2007). Dolayısıyla HT hastalarının hastalığa
uyumları önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hipertansiyonun organ hasarlarını artıracağından etkin ve düzenli tedavi oldukça
büyük önem taşımaktadır. Tedaviye uyumsuzluğun; komplikasyonları arttırmak
yanında, hastalığın süresini uzattığı, sağlık harcamalarını artırdığı da bilinmektedir
(Ünalan ve ark. 2005, Hacıhasanoğlu 2009). Bu nedenle HT hastaların tanı aldıktan
sonra desteklenmesi, öz-etkililiklerinin dolayısıyla hastalıkla baş etme kapasitelerinin
geliştirilmesi önemlidir.
Herhangi bir görevi yapma ya da başarma konusunda kişinin kendisine duyduğu
inancı ifade eden öz etkililik-yeterlik (ÖEY), Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme
Teorisi’nin merkezinde yer alan temel kavramlardan biridir. Modelde bireyin öz
etkililik-yeterlik algısının sağlığı geliştiren davranışların başlatılması ve sürdürülmesinde önemli bir belirleyici olduğu vurgulanmaktadır (Bandura 1982, Karadağ ve
ark. 2011). Öz-etkililik “Bireyin belirli bir performans düzeyini başarma kapasitesine
ilişkin yargısı”, öz-yeterlik ise “Bireyin yaşamını etkileyecek olaylarla ilgili önemli
ölçüde performansta bulunabilme yeteneğine ilişkin inançları” olarak tanımlanmaktadır (Bandura 1982). İnsanların hissetme, düşünme ve davranışı öz etkililikyeterlik düzeylerine göre farklılık gösterir. Bireylerin öz etkililik-yeterlik düzeyleri,
eyleme geçme motivasyonunu artırabilir ya da azaltabilir (Bandura 1982). Güçlü öz
etkililik algısına sahip olan bireyler, daha zorlu işlere girişmeye eğilimlidirler ve
kendileri için büyük amaçlar belirleyerek amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Dolayısıyla
öz-etkililik düzeyi HT yönetiminde önemli bir belirleyici faktör olabilmektedir.
Carpenito (1999)’ya göre; tedaviye uyumsuzluk durumunda, mevcut seçeneklerin
neler olduğunu ve nasıl uygulanabileceğini, birey ile birlikte belirleyen başlıca sağlık
personeli hemşiredir. Hemşire, birey ve aile ile mevcut seçenekleri incelemeli ve karar
verilen seçeneklerin nasıl uygulanacağını uygun bir eğitim ile bireye öğretmelidir.
DSÖ raporuna göre, iyi eğitilmiş hemşireler ve sağlık elemanları tedaviye uyumun
arttırılması, dolayısıyla öz etkililiklerinin geliştirilmesinde hastalara büyük katkıda
bulunabilirler (Carpenito 1999, WHO 2003). Hemşireler, bireylerin öz etkililik algısını
yükselterek sağlıksız davranışı terk etme (hipertansiyon tedavisine uyumsuzluk) ve
sağlıklı davranışı başlatarak (tedaviye uyum) sürdürme konusunda önemli rollere
sahiptir (Aksayan ve Gözüm 1998).
Tedaviye bağlılık/uyum öz etkililik ölçeğinin kullanılarak hipertansiyon hastalarının tedaviye uyum durumlarının incelenmesi, Türkiye’de sağlık hizmetlerinin ve
hemşirelik hizmetlerinin planlanmasına katkı sağlayacaktır. Özellikle bu çalışmanın
sağlık hizmetlerinin yeterince sunulamadığının gözlemlendiği Kars İli’nde yapılmış
olması, hem veri elde etmek hem de risk gruplarını saptamak açısından yararlı olacağı
düşünülmüştür. Dolayısıyla bu çalışma Kars’ta yaşayan hipertansiyon hastalarının ilaç
tedavisine uyum öz etkililik düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
87
Ezgi KARADAĞ, Yeliş AKKUŞ, Gülnaz KARATAY
Araştırma soruları:
1- Aile sağlığı merkezine başvuran hipertansiyon hastalarının ilaç tedavisine
uyum öz etkililik algıları ne düzeydedir?
2- Aile sağlığı merkezine başvuran hipertansiyon hastalarının ilaç tedavisine
uyum öz etkililik algı düzeylerini etkileyen değişkenler nelerdir?
GEREÇ VE YÖNTEM
Araştırmanın Zamanı, Evren ve Örneklem: Tanımlayıcı tipteki bu çalışma ŞubatMayıs 2012 tarihleri arasında, Kars Merkez’e bağlı bir aile sağlığı merkezine başvuran
ve HT tanısı alan 127 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. Bu ASM’nin tercih edilme
nedeni hasta popülasyonun Kars şehir merkezinde bulunan diğer 3 ASM’ye göre
daha yoğun olmasıdır. Bu merkezde HT’li hasta sayısının tam olarak bilinmemesi
nedeniyle araştırmanın örneklemi, olasılıksız örnekleme yöntemlerinden amaca
uygun örnekleme yöntemi ile çalışmaya katılmaya gönüllü hastalardan seçilmiştir.
Belirtilen tarihlerde HT tanısı nedeniyle ASM’ye başvuran ve örneklem seçim
kriterlerine uyan hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Hastalarla iletişim kurabilmek
için Türkçe bilmesi, akut psikiyatrik sorunu ve işitme sorunu olmaması örneklem
seçim kriterleri olarak alınmıştır. Bu kriterlere uymayan ve çalışmaya katılmayı kabul
etmeyen 57 hasta çalışma kapsamına alınamamıştır.
Veri Toplama Araçları: Veri toplama aracı olarak tanıtıcı özelliklerin yer aldığı
anket formu ve hipertansif hastalarda İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği
(İBÖS) kullanılmıştır.
Anket formunda, hastalara ait sosyo-demografik özellikler (1-8.sorular/yaş, cinsiyet, öğrenim ve gelir durumu, aile tipi, alışkanlıklar) ve HT’ye ilişkin sorular (9-17.
sorular / hastalığını bilme durumu, diğer hastalıkları, ilaç kullanma durumu, hastalık
özgeçmişi, TA değerleri) yer almaktadır. Diabet, HT’nin seyrini ve uyumu etkilediği
için ayrıca sorulmuştur. Veriler hasta ifadelerine dayalı olarak toplanmıştır. Hastaların
ilaçları reçetelerinden bakılarak kaydedilmiş ve sonradan ilaç gruplarına göre
sınıflandırılmıştır.
İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği/Skalası (İBÖS):
İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği/Skalası (İBÖS), Hipertansif hastalarda ilaç tedavisine uyum öz etkililiği algısını belirlemek amacıyla kullanılmıştır.
Hipertansif hastaların kullandıkları antihipertansifleri düzenli kullanmalarını etkileyen
faktörleri sorgulayan İBÖS 26 ifadeden oluşmakta ve bireyin her bir ifadeye katılımındaki öz etkililik/güven düzeyini değerlendirmektedir. Örneğin “işte olduğunuzda
ilaçlarınızı her zaman alabileceğinizden emin misiniz” ifadesini bireyin “hiç emin
değilim”, “biraz eminim”, “çok eminim” yanıt seçeneklerinden biri ile değerlendirmesi
istenmektedir. Bu anlamda ölçekten 26-78 arasında toplam puan elde edilmektedir.
İBÖS puanın yükselmesi, bireyin antihipertansif tedavisine uyumun arttığını
göstermektedir.
Oedegbe ve arkadaşları tarafından 2003 yılında geliştirilen İlaca Bağlılık/Uyum Öz
Etkililik Ölçeği’nin Türkçe’ye uyarlanmasını, Gözüm ve Hacıhasanoğlu 2005 yılında
88
Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine Uyum …
140 hipertansif hasta ile yapmıştır (Gözüm ve Hacıhasanoğlu 2009). Türkçe uyarlamasının güvenirlik katsayısı .92, madde toplam puan korelasyonları ise .26-.72
arasında bulunmuştur. Gözüm ve Hacıhasanoğlu, kan basıncı normal değerlerin
üstünde olan hastalarda İBÖS’ün, kan basıncı değerleri normal sınırlarda olan
hastalara göre daha düşük olduğunu ve bu nedenle kestirim geçerliliğinin yeterli
olduğunu saptamışlardır (Gözüm ve Hacıhasanoğlu 2009). Yürütülen bu çalışmada
bu ölçek kullanılmış (ölçeğin uzun formu) ve madde toplam puan korelasyonları
.43-.77 arasında, Cronbach alfa değeri ise .94 bulunmuştur.
Veri Toplama Araçlarının Uygulanması:
Araştırmanın yapılabilmesi için Kars İl Sağlık Müdürlüğü’nden yazılı izin ve İBÖS’ün
Türkiye’deki geçerlik ve güvenirlik çalışmasını yapan yazardan kullanım izni alınmıştır.
Hastalara araştırma ile ilgili gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra, gönüllü olanlar
çalışma kapsamına alınmıştır. Araştırmanın verileri, yazılı onam alındıktan sonra
ASM’nin uygun bir odasında yüz yüze görüşme tekniğiyle toplanmıştır.
Görüşme yapılan kişinin sistolik ve diyastolik kan basınçları, 10-15 dakika dinlendirildikten sonra, oturur pozisyonda ve sağ koldan ölçülmüş ve 5-10 dk. sonra ölçüm
tekrarlanmıştır. Veri analizinde kan basıncına ilişkin elde edilen iki değerin ortalaması
kullanılmıştır. Ölçümden önce hastaların son 30 dk. içinde sigara ve kafein almamış
olmamasına dikkat edilmiş, belirtilen süre zarfında sigara ve kafein kullanan
hastalarda ölçüm geciktirilmiştir. Kan basıncı ölçümü, kalibrasyonu yapılmış civalı
tansiyon aleti ile gerçekleştirilmiştir.
Verilerin Değerlendirilmesi:
Araştırmadan elde edilen veriler SPSS 16.0 bilgisayar ortamında, student-t testi,
Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis, ANOVA ve korelasyon önemlilik testleri kullanılarak değerlendirildi. Hastaların sosyo-demografik özellikleri bağımsız değişkenleri,
İBÖS puanları ise bağımlı değişkeni oluşturmaktadır.
Araştırmanın Sınırlılıkları
Çalışma konusu gereği olasılıksız örnekleme yöntemlerinden amaca uygun örnekleme yönteminin kullanılması ve sınırlı sayıda hastaya ulaşılması çalışmanın sınırlılıklarını oluşturmaktadır. Bu nedenle elde edilen sonuçlar, sadece bu örneklem
grubuna genellenebilir.
BULGULAR
Araştırma kapsamına alınan hastaların %62.2’si kadın, %78.7’si evli, %37.0’ı ilkokul
mezunu, %52.0’ının geliri-giderine eşit ve %48.8’i çekirdek ailede yaşamaktadır. Yaş
ortalaması 57.89±12.43 (min. 22.00, max. 74.00) olup, %50.4’ü 60 yaş ve üzerindedir.
Araştırma kapsamına alınan hastaların, %29.9’unun 1-3 yıl süredir hipertansiyon
tanısı aldığı ve %43.3’ünün anjiyotensin inhibitörü grubu ilaç kullandığı saptanmıştır.
Hastaların %69.3’ü düzenli ilaç kullandığını ifade etmiştir. Hipertansiyonun tanımını
ve komplikasyonunu bilen hasta oranının sırasıyla %93.7 ve %70.9 olduğu saptandı.
89
Ezgi KARADAĞ, Yeliş AKKUŞ, Gülnaz KARATAY
Eşlik eden hastalık durumları incelendiğinde; %64.6’sının eşlik eden hastalığının
mevcut olduğu, %25.2’sinde diyabet olduğu saptanmıştır.
İBÖS toplam puan ortalamaları 61.92 ± 12.69 ve minimum maksimum puanları
(min.29.00, max.78) bulundu. Hastaların sistolik kan basıncı ortalaması 149.37±22.91,
diyastolik kan basıncı ortalaması ise 97.71±19.92 olarak bulunmuştur.
Hastaların sosyo-demografik özelliklerine göre İBÖS Puan Ortalamaları arasındaki
ilişki incelendiğinde; kadınların erkeklere göre ve düzenli ilaç kullananların kullanmayanlara göre İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği puan ortalaması daha
yüksek bulunurken (p<0.05), medeni durum, yaş, öğrenim ve gelir durumu, aile tipi,
hipertansiyon tanı süresi, kullanılan ilaç gurubu, diğer kronik hastalık ve diyabet
varlığı, hipertansiyon tanımı ve hipertansiyonun komplikasyonlarını bilme durumu
ile İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik ölçeği puanları arasında anlamlı fark
olmadığı saptanmıştır (p>0.05) (Tablo 1).
Tablo 1. Hastaların Sosyo-Demografik Özelliklerine Göre İBÖS Puan Ortalamaları
Sosyo-Demografik Özellikler
Cinsiyet
Kadın
Erkek
n
%
İBÖS Toplam Puanı
( ±SS)
79
48
62.2
37.8
63.60±11.87
58.16±13.61
t=-1.932 p=0.046
Medeni Durum
Evli
Bekar
Dul
100
10
17
78.7
7.9
13.4
60.83±13.06
65.40±12.66
66.35±9.30
KW=2.858 p=0.240
Yaş
22-40 yaş
41-59 yaş
60 yaş ve üzeri
14
49
64
11.0
38.6
50.4
62.21±15.24
62.67±12.19
61.29±12.65
KW=0.380 p=0.827
Öğrenim Durumu
Okur-yazar değil
İlkokul
Ortaokul
Lise
Üniversite
42
47
15
13
10
33.1
37.0
11.8
10.2
7.9
61.97±11.39
61.78±13.55
61.86±13.19
62.30±11.98
62.00±16.22
KW=0.184 p=0.996
Gelir Durumu
Gelir giderinden fazla
Gelir giderine eşit
Gelir giderinden az
17
66
44
13.4
52.0
34.6
65.11±13.23
61.53 ±12.52
61.29±12.85
KW=1.826 p=0.401
Aile Tipi
Çekirdek
Geniş Aile
Yalnız
62
60
5
48.8
47.2
3.9
63.37 ±11.16
60.53±14.16
60.80±12.29
KW=0.831 p=0.660
90
Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine Uyum …
Araştırma sonucunda, hastaların hastalığa ilişkin özelliklerinden hipertansiyon
tanı süresi, kullanılan ilaç gurubu, eşlik eden hastalık, diyabet varlığı, hipertansiyonun
tanımı ve hipertansiyonun komplikasyonlarını bilme durumu İlaç Tedavisine
Bağlılık/Uyum Öz Etkililik algısı üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık
oluşturmazken (p>0.05), ilaç kullanma alışkanlığının anlamlı bir farklılık oluşturduğu
saptanmıştır (t=7.230, p=0.000). Düzenli ilaç kullanan hastaların İBÖS puan ortalaması
istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05) (Tablo 2).
Tablo 2. Hastaların Hastalığa İlişkin Özelliklerine Göre İBÖS Puan Ortalamaları
İBÖS Toplam Puanı
Hastalığa İlişkin Özellikler
n
%
Hipertansiyon tanı süresi
1-3 yıl
4-6 yıl
7-9 yıl
10-12 yıl
13 yıl ve üstü
38
28
20
19
22
29.9
22.0
15.7
15.0
17.3
61.34±13.08
60.75±12.94
60.50±13.16
62.00±14.44
65.68±9.73
KW=2.097 p=0.718
Kullanılan ilaç grubu
Anjiyotensin inhibitörü
Beta bloker
Diüretik
55
39
33
43.3
30.7
26.0
61.78±11.43
63.46±14.51
60.36±12.56
F=0.535 p=0.587
İlaç kullanma alışkanlığı
Düzenli (her gün)
Düzensiz
88
39
69.3
30.7
66.50±10.09
51.61±11.96
t= 7.230 p=0.000
Eşlik eden hastalık
Var
Yok
82
45
64.6
35.4
63.36±11.46
59.31±14.44
t= 1.736 p=0.085
Diyabet
Var
Yok
32
95
25.2
74.8
61.76 ±13.02
61.97±12.65
t= -0.080 p=0.936
119
8
93.7
6.3
61.68±12.86
65.62±9.73
MWU=413.000 p=0.532
90
37
70.9
29.1
62.23±12.28
61.18±13.79
t= 0.420 p= 0.675
Hipertansiyon tanımı
Biliyor
Bilmiyor
Hipertansiyon komplikasyonları
Biliyor
Bilmiyor
( ±SS)
İBÖS Puanı ile sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları arasında yapılan basit
korelasyon analizi incelendiğinde; ölçek puanı ile sistolik (r=-0.144,p=0.106) ve
diyastolik (r=-0.113, p=0.207) kan basıncı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır
(Tablo 3).
91
Ezgi KARADAĞ, Yeliş AKKUŞ, Gülnaz KARATAY
Tablo 3. İBÖS Puanı ile Sistolik ve Diastolik Kan Basıncı Ortalamaları Arasındaki İlişki
Ölçek puanı
Ölçek Toplam Puanı
Sistolik kan basıncı
Diyastolik kan basıncı
r=-0.144
p=0.106
r=-0.113
p=0.207
Ayrıca tabloda yer almamakla birlikte, yapılan basit korelasyon analizinde, hastaların İBÖS Puanı ile yaş ortalaması arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görülmüştür
(r=0.003, p=0.970).
TARTIŞMA
Çoğunluğunu kadınların ve yaklaşık yarısının 60 yaş üzeri bireylerin oluşturduğu
çalışmada elde edilen sonuçlara bakıldığında; İBÖS ölçeği puan ortalamasının
(61.92 ± 12.69) dolayısıyla hastaların ilaç tedavisine uyum öz etkililik algı düzeyinin
yüksek olduğu bulunmuştur. Hacıhasanoğlu (2007) hipertansiyon hastaları ile yaptığı
çalışmasında, hastalara eğitim verilmeden önce İBÖS ölçeği puan ortalamasını
71.10±6.42 bulmuştur. Bu çalışmada İBÖS puan ortalamasının yüksek olması ilaç
yazdırmak amacıyla ASM’ye başvuran hastalarda, HT farkındalık düzeyinin ve
HT kontrolünün daha iyi olması olasılığıyla açıklanabilir. TEKHARF çalışması
2003 verilerine göre, Türkiye’de HT hastalarının ancak 1/3’ü ilaç kullanmakta ve
ancak %8’i kan basıncı değerlerini kontrol altında tutmayı başarabilmektedir (Onat
ve ark., 2004).
İBÖS ölçeği kullanılmamakla birlikte ilaç tedavisine uyum ile ilgili bazı çalışmalarda
hastaların %50’sinin ve %73’ünün ilaç tedavisine uyum gösterdiği bulunmuştur (Rose
ve ark.2000, Ren ve ark. 2002). Li ve ark. (2003)’nın yaptığı çalışmada bireylerin
%77’sinin düzenli ilaç kullandığı bildirilmiştir. Yapılan başka bir çalışmada hipertansif
hastaların %65’inin ilaç tedavisi aldığı ve bunların %75’inin iyi uyum gösterdiği
bildirilmiştir (Kyngas ve Lahdenpera 1999). Dolayısıyla ilaç tedavisine uyum hastalık
yönetiminin en önemli bileşenini oluşturmaktadır.
Bu araştırmada kadınların İBÖS puan ortalaması erkeklere göre daha yüksektir ve
elde edilen fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Literatür incelemesinde
yapılan çalışmalarda farklı sonuçlar elde edilmiştir. Ülkemizde Cingil ve ark. (2009)
çalışmasında kadınlarda düzensiz ilaç kullanımının daha yüksek olduğu, TEKHARF
çalışmasında, kan basıncı yüksek olan olgular içinde kadınların %46.6’sının, erkeklerin
ise %38.5’inin ilaç kullandığı bulunmuştur (Onat ve ark., 2004). Van ili’nde yapılan
benzer bir çalışmada da kadınların tedaviye uyum oranının daha düşük olduğu
saptanmıştır (Eryonucu ve ark.1999). Bir çalışmada kadınların erkeklere göre 0.6 kat
daha uyumlu oldukları tespit edilmiştir (Ross ve ark.2004). Suudi Arabistan’da yapılan
bir çalışmada ise erkeklerde uyum oranları kadınlardan daha yüksek bulunmuştur
(Khalil ve Elzubier 1997). Çalışmalar arasındaki bu farklılığın, çalışma gruplarının uyum
davranışını etkileyebilecek farklı sosyal, kültürel, ekonomik ve yaşam tarzına ilişkin
bazı özelliklerden kaynaklanabileceği düşünülmektedir.
92
Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine Uyum …
Bu çalışmada genç ve orta yaşlı bireylerde İBÖS puanı daha iyi olmakla birlikte, yaş
ile İBÖS puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu çalışmadan
farklı olarak, yapılan bazı çalışmalarda, ileri yaşın, bazı çalışmalarda ise genç yaşın ilaç
uyumu açısından risk oluşturduğu görülmüştür (Ren ve ark.2002, Ünalan ve ark.2005,
Koruk ve ark.2007). Ünalan ve ark. (2005) çalışmasında “yaşlanmanın hipertansiyon
tanısının kabul edilmesini kolaylaştıran bir durum olduğu” ve “genç yaşta olanların
düzenli ilaç kullanma gereksinimini algılamadıkları” bildirilmiştir (Ünalan ve ark.2005).
Düşük sosyo-ekonomik durum, tedaviye uyumu etkileyen faktörlerden biri olarak
değerlendirilmesine rağmen, bu çalışmada gelir durumu ile İBÖS Puan ortalamaları
arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Genel olarak gelirin
düşük olması bireysel ve ailesel düzeyde yaşam biçimi değişiklikleri konusunda bilinç
düzeyinin görece daha yetersiz olmasına ve uyum konusunda kişilerin aileleri tarafından daha az desteklenmesine neden olabilmektedir (Şarlı 2011, Jin ve ark.2008). Bu
durum “eğitim düzeyi düşükse, mesleki durum ve ekonomik durumu da düşüktür ve
bununla ilişkili olarak öz etkililik ve uyum oranı da düşük olacaktır” şeklinde formüle
edilmektedir (Şarlı 2011, Jin ve ark.2008). Ülkemizde yapılan iki çalışmada da
sosyoekonomik düzey ile HT kontrolü arasında ilişki olduğu; düşük gelir düzeyinde
ve herhangi bir sosyal güvencesi olmayan kişilerde ilaç uyumunda sorunlar olduğu
tespit edilmiştir (Ergün ve ark.2002, Aparcı ve ark.2008). Bu çalışmada ise gelir ile İBÖS
arasında ilişki olmaması, genel olarak Kars İli’nin sosyoekonomik düzeyinin düşük
olması ile ilgili olabilir. Ayrıca gelir durumunun algılanması bireysel farklılık gösterdiğinden, ekonomik düzeyi, bireysel ifadelere dayalı olarak ölçmek güçtür.
Bu çalışmada, öğrenim durumu ile İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği
Puan Ortalamaları arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Busnella ve ark.(2001) 945
hasta üzerinde tedaviye uyumu etkileyen faktörleri araştırmak üzere yaptıkları diğer
bir çalışmada, öğrenim süresi 5 yılın altında olanlarda tedaviye uyumun az olduğunu
saptamışlardır (Busnella ve ark.2001).
Bu çalışmada HT tanı süresi ile İBÖS arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. HT tanı
süresiyle uyum arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışmada 6 aylık süre zarfında tedaviye devam etme durumu, tüm ilaç grupların için % 40-50 düzeyinde saptanmıştır
(Rizzo1997). Andrade ve ark.(2002) tanı süresi uzadıkça tedaviyi bırakma oranının
hem erkek hem de kadınlarda arttığını ifade etmişlerdir. Sözü edilen bu çalışmada 10
yıllık ve daha fazla HT süresi olanlarda tedaviyi bırakma oranı % 31 iken, 5-10 yıl
olanlarda % 24, son 1 yıl içinde tanı alanlarda ise tedaviyi bırakma oranının % 10
olduğunu bildirilmektedir (Andrade 2002).
Bu çalışmada, eşlik eden hastalığı olan ve olmayan grup arasında İBÖS puanları
açısından fark bulunmamıştır. Başka ilaç kullanmayı gerektirecek hipertansiyon
dışında eşlik eden bir hastalığın olması, günlük alınması gereken ilaç sayısını
artıracağından ve ilaç etkileşimlerine yol açmasından dolayı hastaların ilaç tedavisine
uyumunu olumsuz yönde etkileyebilir. Ayrıca birden fazla hastalığı olanların hem
fiziksel hem de mental olarak etkilendiği bilinmektedir (JNC, 2003).
Hastaların İlaç Tedavisine Bağlılık/Uyum Öz Etkililik Ölçeği Puanı ile sistolik ve
diyastolik kan basıncı ortalamaları arasında yapılan basit korelasyon analizi incelen93
Ezgi KARADAĞ, Yeliş AKKUŞ, Gülnaz KARATAY
diğinde; ölçek puanı ile sistolik ve diyastolik kan basıncı arasında anlamlı bir fark
olmadığı görülmüştür. Ogedegbe ve arkadaşları (2003), Afrika kökenli Amerikalı
hipertansif bireylerde ilaca uyumunu değerlendirmek için İlaç Tedavisine
Bağlılık/Uyum Öz-Etkililik Ölçeğini geliştirmiştir. Bu ölçek ile yapılan araştırmada ilaca
uyum oranı yüksek olan bireylerde kan basıncı değerleri düşük bulunmuştur
(Ogedegbe ve ark.2003). Aynı ölçek Türkiye’de uyarlanmış, benzer şekilde ilaca uyum
oranı yüksek olan hastalarda kan basıncı değerleri düşük bulunmuştur (Gözüm ve
Hacıhasanoglu 2009). Hacıhasanoğlu ve Gözüm (2012)’ün geliştirdiği ilaca uyum öz
etkilik ölçeği kısa formunun Türkçesinin geçerliliği çalışmasında, sistolik ve distolik
kan basıncı kontrol altına alınmış bireylerin ilaca uyum puan ortalamaları yüksek
bulunmuştur (Hacıhasanoğlu ve Gözüm 2012).
SONUÇ VE ÖNERİLER
Bu araştırma sonucunda hipertansiyonu olan hastaların İBÖS algı düzeyinin
yüksek olduğu görülmektedir. Bu algı düzeyi kadınlarda ve düzenli ilaç kullananlarda
daha yüksekken, medeni durum, yaş, öğrenim ve gelir durumu, aile tipi, hipertansiyon tanı süresi, kullanılan ilaç gurubu, eşlik eden hastalık, diyabet varlığı,
hipertansiyon tanımı ve hipertansiyon komplikasyonları gibi faktörlerden etkilenmediği saptanmıştır. Bu bulgular doğrultusunda;
Düzenli ilaç kullanan hastaların puan ortalamasının daha yüksek olmasından yola
çıkarak hastalara düzenli ilaç kullanımı konusunda eğitim verilmesi,
Bu konuda hastaların ilaç tedavisine uyum öz etkililik algı düzeyinin daha büyük
örneklemli çalışmalarla, olasılıklı örnekleme yöntemleri kullanılarak planlanması,
İlaç tedavisine uyumda Öz etkililiği geliştirmeye yönelik müdahale çalışmalarının
yapılması önerilebilir.
KAYNAKLAR
Aksayan S, Gözüm S. Olumlu Sağlık Davranışlarının Başlatılması ve Sürdürülmesinde Öz Etkililik (kendini
etkileme) algısının önemi. C.Ü. Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi. 1998; 2(1): 35-42.
Andrade JP, Vilas-Boas F, Chagas H ve ark. Epidemiological aspect of adherence to the treatment of
hypertension. Arg Bras Cardiol. English, Portuguese. 2002; 79(4): 375-84.
Aparcı M, Kardeşoğlu E, Yiğiner O ve ark. Sosyoekonomik düzeyi farklı bölgelerde bulunan iki sağlık
ocağında takip edilen hipertansiyon hastalarının tedaviye uyum süreci ve değişik özelliklerinin karşılaştırılması. TAF Preventive Medicine Bulletin. 2008; 7(4): 333-338.
Bandura A. Self Efficacy Mechanizm in Human Agency, American Agency. American Psychologist. 1982;
37(2): 122-147.
Bolli P, Myers M, Mckay D. Applying the 2005 Canadian Hypertension Education Program
Recommendations 1. Diagnosis of Hypertension. Canadian Medical Association Journal. 2005; 173(5):
480-483.
Busnello RG, Melchior R, Faccin C ve ark. Characteristics Associated with the dropout of Hypertensive
Patients Followed Up in an Outpatient Referral Clinic. Arq Bras Cardiol. 2001; 76(5): 349-54.
Carpenito, LJ, Hemşirelik tanıları el kitabı (Çeviri: Erdemir, F). 7.baskı, İstanbul: Nobel tıp kitabevleri,
1999.
Cingil D, Delen S, Aksuoğlu A. Karaman il merkezinde yaşayan hipertansiyon hastalarının ilaç kullanım
durumlarının ve bilgilerinin incelenmesi, Türk Kardiyoloji Derneği Arş. 2009; 37(8): 551-556.
94
Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine Uyum …
Cooper RS. Hipertansiyonun Coğrafik Özellikleri: Genel bir Perspektif. Primer Hipertansiyon. İzzo JL,
Black HR (ed). (Kazancı G. çev.ed). 3. Baskı, Nobel kitapevi, İstanbul. 2004.
Ergün UG, Yıldırım MY, Alparslan N. Esansiyel hipertansiyon hastalarında sosyoekonomik düzey farklılığı
ve ilaç uyuncu. Türk Aile Hek. Derg. 2002; 6(4): 165-171.
Eryonucu B, Sayarlıoğlu M, Bilge M ve ark. Van ili ve yöresindeki hipertansif hastaların hipertansiyon
konusundaki bilgi düzeylerinin ve tedaviye uyumlarının değerlendirilmesi. Van Tıp Dergisi. 1999; 6: 11-4.
European Society of Cardiology. Arteriyel Hipertansiyon Tedavisi 2007 Kılavuzu, Türk Kardiyol Dern Arş.
2007; Suppl 3.
Gözüm S, Hacıhasanoglu R. Reliability and validity of the Turkish adaptation of medication adherence selfefficacy scale in hypertensive patients. European Journal of Cardiovascular Nursing. 2009; 8(2): 129-136.
Lip GYH. Uygulamada klinik hipertansiyon (Çeviri Ed. Sansoy V). İstanbul: Global yayın ajansı. 2004;
1-103.
Hacıhasanoğlu R. Hipertansiyonda tedaviye uyumu etkileyen faktörler. TAF Prev Med Bull. 2009; 8(2):
167-172.
Hacıhasanoğlu R, Gözüm S, Çapık C. Validity of the Turkish version of the medication adherence selfefficacy scale-short form in hypertensive patients. Anadolu Kardiyol Derg. 2012; 12: 241-8.
Jin J, Sklar GE, Min Sen Oh V ve ark. Factors affecting therapeutic compliance: A review from the patient’s
perspective, Therapeutics and Clinical Risk Management. 2008; 4(1): 269–286.
Karadağ E, Aksoy Derya Y, Ucuzal M. Sağlık Yüksekokulu Öğrencilerinin Öz Etkililik-Yeterlik Düzeyleri.
2011; 4(1): 13-20.
Khalil SA, Elzubier AG. Drug compliance among hypertensive patients in tabuk. Journal of hypertension.
Saudi arabia. 1997; 15: 561-565.
Koruk İ, Şahin TK, Demir LS. Konya Fazilet Uluışık Sağlık Ocağı bölgesindeki 15-49 yaş grubu ev
kadınlarında hipertansiyon prevalansı, farkında olma, tedavi ve kontrol altına alma durumu. TSK
Koruyucu Hekimlik Bülteni. 2007; 6(51): 8.
Kyngas H, Lahdenpera T. Compliance of patients with hypertension and associated factors. Journal of
Advanced Nursing. 1999; 29(4): 832-839.
Li W, Jiang X, Ma H ve ark. Awareness, treatment and control of hypertension in patients attending
hospital clinics in China. Journal of Hypertension. 2003; 21(6): 1191-1197.
Ogedegbe G, Mancus CA, Allegrante JP ve ark. Development and evaluation of medication adherence selfefficacy scale in hypertensive African-American patients. Journal of Clinical Epidemiology. 2003; 56, 520529.
Onat A, Türkmen S, Karabulut A ve ark. Türk Yetişkinlerinde Hiperkolesterolemi ve Hipertansiyon
Birlikteliği: Sıklığına ve Kardiyovasküler Riski Öngördürmesine İlişkin TEKHARF Çalışması Verileri.
Türk Kardiyol Dern Arş. 2004; 32: 533-541.
Ren XS, Kazis LE, Lee A ve ark. Identifying patient and physician characteristics that affect compliance
with antihypertensive medications. Journal of Clinical Pharmacy and Therapeutics. 2002; 27: 47-56.
Rizzo JA, Simons WR. Variations in compliance among hypertensive patients by drug class: implications for
health care costs. ClinTher. 1997; 19: 1446–1457.
Rose LE, Kim MY, Dennison CR ve ark. The contexts of adherence for African American with high blood
pressure. Journal of Advanced Nursing. 2000; 32(3): 587-600.
Ross S, Walker A, Macleod MJ. Patient compliance in hypertension: role of illness perceptions and
treatment bliefs. Journal of Human Hypertension. 2004; 18(9): 607-613.
Sevent Report of the Joint National Committee on Prevention, Detection, Evaluation, and Treatment of
High Blood Pressure, The JNC 7 Report, The Journal of the American Medical Association, 2003;
289(19): 2560-2572.
Şarlı Ş. Hipertansiyon hastalığı olanlarda tedaviye uyum, etkileyen faktörler ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi. Tıpta uzmanlık tezi. Kayseri: Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
2011.
95
Ezgi KARADAĞ, Yeliş AKKUŞ, Gülnaz KARATAY
Thomas J, Criswell, Cynthia A ve ark. Effect of Self-Efficacy and Social Support on Adherence to
Antihypertensive Drugs. Pharmacotherapy. 2010; 30(5): 432-441.
Ünalan P ve ark. Hastaların hipertansiyon ve antihipertansifler konusundaki algı ve inanışları. Türk Aile
Hek. Derg. 2005; 9(4): 153-158.
World Health Organization, International Society of Hypertension Writing Group. 2003 World Health
Organization (WHO)/ International Society of Hypertension (ISH) statement on management of
hypertension. J Hypertens 2003, 21: 1983-1992.
96
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 97-105, 2012
KALP DAMAR CERRAHİSİNDE HİBRİD GİRİŞİMLER:
AMELİYATHANE HEMŞİRELİĞİ YÖNÜ
HYBRID PROCEDURES IN CARDIOVASCULAR SURGERY:
AN ASPECT OF OPERATING ROOM NURSING
Doç.Dr. Fatma DEMİR KORKMAZ*
Öğr.Gör. Ayla YAVUZ KARAMANOĞLU**
*E.Ü. Hemşirelik Fakültesi Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği AD.
**Pamukkale Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu, Denizli
ÖZET
Gün geçtikçe kalp ve damar cerrahisinde daha komplike ve daha yüksek riskli hastalarla
karşı karşıya kalınmaktadır. İleri yaşlı, kötü ventrikül fonksiyonlarına sahip, morbid obez,
önceden kalp cerrahisi geçirmiş, akciğer ve/veya böbrek fonksiyonları yetersiz hastalarda
cerrahi sonrası mortalite ve morbidite yüksek orandadır. Bu tür yüksek riskli hastalarda iki
düşük riskli stratejinin birlikte uygulanması yani hibrid girişimler toplam mortaliteyi azaltabilmektedir. Koroner arter hastalığı, kapak hastalıkları, periferik vasküler ve majör vasküler
hastalıklar, konjenital anomaliler, diseksiyon ve anevrizmalar gibi hemen hemen kardiyovasküler hastalıkların hepsinde hibrid girişimler uygulanabilmektedir. Hastaların farkındalığının artması ve kendi sağlıkları konusunda karar vermeye katılımları da son yıllarda hibrid
girişimlerin artmasına yol açmaktadır. Kalp cerrahisinde hibrid girişimler; hibrid ameliyat
salonunda floroskopi rehberliğinde girişimsel kardiyolog, kardiyovasküler cerrah, hemşire,
radyolog ve diğer klinik uzmanların patolojileri tedavi etmek amacıyla yan yana, ortak planlanan bir sistem üzerinde aynı ortamda ve eş zamanlı çalışmalarıdır. Bu durum ekip çalışmasını
ön plana çıkarmaktadır. Hibrid girişimler kalp damar cerrahisi ameliyathane hemşirelerinin
bu güne kadar alışık olmadığı ekip üyeleriyle birlikte alışık olmadığı ortamlarda çalışmasını
gündeme getirmiştir. Bu ameliyatlarda cerrah önceleri olduğu gibi doğrudan hastanın
anatomisine değil video ekranındaki görüntüsüne bakmaktadır. Hibrid girişimler sirküle ve
skrub hemşirenin rollerini ve sınırlılıklarını, çalışma koşullarını ve dolaylı olarak da hastaya
verdiği bakımı etkileyeceği için, böylesi teknolojik konularda bilgi sahibi olmasını, başta
radyasyon güvenliği, ekip çalışması ve görüntüleme konuları olmak üzere yeni eğitimler
almasını gerektirmektedir.
Anahtar kelimeler: Ameliyathane hemşireliği, hibrid işlem, kardiyovasküler cerrahi
ABSTRACT
The prevalence of patients with higher risk for more complicated cardiovascular (CV) diseases
has been dramatically increasing in recent years. Postoperative mortality and morbidity rate are
higher in the elderly and those with ventricular dysfunction, comorbidities, obesity, previous heart
surgery, and pulmonary and/or renal failure. Hybrid procedures combining two low-risk
management strategies may reduce the total mortality rate in these high-risk patients. Currently,
hybrid procedures for the management of almost all CV diseases including coronary artery disease
Fatma DEMİR KORKMAZ, Ayla YAVUZ KARAMANOĞLU
(CAD), valve diseases, peripheral vascular and major vascular diseases, congenital anomalies,
dissection and aneurysms are available. Recently, increased awareness of CV health and the patient
engagement in the decision-making process have become hybrid procedures in CV surgery wider.
A hybrid cardiac surgical procedure combines the skills of the interventional cardiologist,
cardiovascular surgeon, nurse, radiologist and other clinical specialists simultaneously under
fluoroscopy guidance in a hybrid operating room for the management of the cardiovascular
pathology, highlighting the importance of teamwork. During such procedures, operating room
nurses are also responsible for being a part of surgery team in an unusual fashion in terms of both
team members working with and operating room. In addition, the surgeon performs surgery by
watching detailed images on a monitor, not examining the anatomy of the patient. As hybrid
procedures may have an effect on the tasks and limitations and working conditions of the
circulating and scrub nurses, and eventually on postoperative care for the patients, operating room
nurses should be trained regarding technological equipment, radiological protection, teamwork
and visualizing tools.
Key words: Operating room nursing, hybrid procedure, cardiovascular surgery
GİRİŞ
Hibrid kelime olarak Latince “hibrida” kökünden gelmektedir. İki ayrı türün ortak
üretimi veya döl vermesi anlamında kullanılmaktadır (Urbanowicz ve Taylor 2010,
Akçevin 2011). Tıbbi terim olarak hibrid işlemler farklı özel tedavilerin birleşimidir.
Özellikle yüksek riskli hastalarda ve karmaşık patolojilerin tedavisinde minimal invazif
cerrahi teknikler ile invaziv kateter girişimlerinin bir arada kullanıldığı hibrid cerrahi
oldukça etkili bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemde karmaşık bir patoloji değişik
uyarlamalar ile daha az karmaşık bir duruma getirilerek tedavi edilir. Bir hibrid
kardiyak işlem kalpte cerrahi teknik ile kateter tekniğinin bir arada kombinasyonudur
(Grandjean 2007, Sutton 2007, Urbanowicz ve Taylor 2010, Önem ve ark. 2011).
Örneğin; hibrid koroner arter revaskülarizasyonu çoklu koroner arter hastalığının
tedavisinde perkütan transluminal koroner anjioplasti ile koroner arter bypass
ameliyatının birlikte kullanılmasıdır (Önem ve ark. 2011).
Gün geçtikçe kalp ve damar cerrahisinde daha komplike ve daha yüksek riskli
hastalarla karşı karşıya kalınmaktadır. İleri yaşlı, kötü ventrikül fonksiyonlarına sahip,
morbid obez, önceden kalp cerrahisi geçirmiş, akciğer ve/veya böbrek fonksiyonları
yetersiz hastalarda cerrahi sonrası mortalite ve morbidite yüksek orandadır. Bu tür
riskli hastalarda intraoperatif ve postoperatif dönemde yaşanabilecek sorunları
azaltmak amacıyla minimal invaziv teknikler kullanılmaya başlanmıştır (Kpodonu ve
Raney 2009, Urbanowicz ve Taylor 2010, Orhan 2011). Örneğin geçirilmiş
mediastiniti, eşlik eden ciddi kronik obstrüktif akciğer hastalığı, geçirilmiş strok
nedeniyle parapleji gelişmiş ve sağ kalım beklentisi düşük hastalarda median
sternotomi ile koroner arter bypass cerrahisinin uygulanması risk taşımaktadır (Önem
ve ark. 2011, Yavuz 2011). Buna karşın hibrid girişimlerde minimal cerrahi travma
olması klasik cerrahi yaklaşımlara göre daha az perioperatif sorunlara neden
olmaktadır. Atan kalpte kalp cerrahisinin uygulanması kardiyopulmoner bypassın
inflamasyonun neden olduğu olumsuz klinik etkilerden koruyucu olabilmektedir
(Orhan 2011). Eşlik eden sistemik fonksiyon bozuklukları, yaygın miyokard infarktüsü,
98
Kalp Damar Cerrahisinde Hibrid Girişimler: Ameliyathane Hemşireliği Yönü
ciddi aterosklerotik aort hastalığı gibi durumlar hibrid yaklaşım için daha uygundur
(Önem ve ark. 2011, Yavuz 2011). Yüksek riskli hastalarda iki düşük riskli stratejinin
birlikte uygulanması yani hibrid girişimler toplam mortaliteyi azaltabilmektedir
(Urbanowicz ve Taylor 2010, Orhan 2011). Hibrid girişimlerde iki ayrı yaklaşım aynı
zamanda yapılabileceği gibi bir biri ardınca farklı seanslar halinde de
uygulanabilmektedir (Aydemir ve Erdem 2011).
Kalp cerrahisinde hibrid girişimler; hibrid ameliyat salonunda floroskopi rehberliğinde girişimsel kardiyolog, kardiyovasküler cerrah, hemşire, radyolog ve diğer klinik
uzmanların patolojileri tedavi etmek amacıyla yan yana, ortak planlanan bir sistem
üzerinde aynı ortamda ve eş zamanlı çalışmalarıdır (Le Bail 2006, Hijazi 2009,
Solenkova et al. 2010, Akçevin 2011). Bu durum ekip çalışmasını ön plana çıkarmaktadır (Burlingame ve ark. 2008, Kpodanu 2010, Sargın 2011, Akçevin 2011, AORN
2011). Hibrid girişimlerin tanı ve tedavi aşamalarında ortak görüş oluşturmak
amacıyla cerrah, kardiyolog, radyolog, anestezi hekimi ve hemşiresi, teknisyenler, fizik
tedavi ve rehabilitasyon uzmanı, beslenme uzmanı, tıbbi sekreter ve diğer birçok
disiplin üyelerinin her an birlikte hareket etmeleri gerekmektedir (Burlingame ve
ark. 2008, Akçevin 2011). Hibrid işlemlerin yapılabilmesi için klasik ameliyathane ve
kateter odalarının yerine hibrid ameliyathanelerin kurulması gerekmektedir. Bu
ortamlar transtorasik-transözofageal ve üç boyutlu veya intrakardiyak ekokardiyografi, intravasküler ultrasonografi, dopler, elektrofizyoloji, endoskopi, ileri-gelişmiş
anjiyografi, üç boyutlu görüntüleme, dijital subtraksiyon anjiyografi, kablosuz
görüntüleme sistemleri, rotasyonel anjiyografi, bilgisayarlı tomografi, manyetik
rezonans vb. gibi ileri görüntüleme teknikleri ile donatılmalıdır. Bu ileri görüntüleme
sistemlerinin yani ileri açık kalp cerrahisi tekniklerinin kullanılabilmesine olanak
sağlayan donanımların, karbonfiber ameliyat masaları, endoskopik hatta robotik ve
port access cerrahi olanakları, çeşitli ventrikül destek sistemleri gibi tüm cerrahi
girişim donanımlarıyla bir bütün oluşturacak şekilde bir arada bulunması gerekmektedir (Akçevin 2011, AORN 2011).
Teknolojinin gelişmesine ve deneyimlerin artışına paralel olarak başlangıçta
beklenene göre pahalı ve zaman alıcı gibi görünen hibrid işlemler gittikçe daha
fazla kabul görmektedir (Belkin 2010, Urbanowicz ve Taylor 2010, Akçevin A 2011).
Özellikle robotik cihazların kullanıldığı hibrid girişimlerin toplam maliyeti konvansiyonel kalp damar cerrahisine göre yüksek görünmekle birlikte ameliyat sonrası
dönemdeki maliyeti belirgin olarak düşmektedir. Çünkü hastalar daha erken
dönemde ekstübe edilmekte, yoğun bakım ünitesinde daha kısa süre kalarak daha
erken taburcu edilebilmektedir (Urbanowicz ve Taylor 2010, Önem ve ark. 2011).
Hastanın çoklu anesteziye ve çoklu işlemler ile ilgili fizyolojik strese maruz kalması
önlenir. Böylece hastalarda tıbbi tedavi için daha az harcama sağlanmış olur
(Urbanowicz ve Taylor 2010). Böylelikle yoğun bakımda ve hastanede yatış süresini
azaltması ve morbiditeyi azaltması nedeniyle maliyet farkı dengelenmektedir. Hibrid
yaklaşımlarda daha agresif antikoagülasyon sağlanmasına rağmen konvansiyonel
cerrahiye göre daha az kan transfüzyonu gereksinimi olduğu belirtilmektedir (Önem
ve ark. 2011). Hastaların farkındalığının artması ve kendi sağlıkları konusunda karar
99
Fatma DEMİR KORKMAZ, Ayla YAVUZ KARAMANOĞLU
vermeye katılımları da son yıllarda hibrid girişimlerin artmasına yol açmaktadır.
Etkinliği ve uzun süreli tedavi yararları kanıtlanmış olan, morbidite ve mortalite oranı
geleneksel cerrahiye göre daha düşük olan minimal invaziv cerrahi konusunda
hastalar daha ısrarlı olmaktadır (Catalano ve Fickenscher 2007, Kpodonu ve Raney
2009, Urbanowicz ve Taylor 2010).
Hibrid Girişimlerin Kalp Damar Cerrahisinde Kullanım Alanları
Koroner arter hastalığı, kapak hastalıkları, periferik vasküler ve majör vasküler
hastalıklar, konjenital anomaliler, diseksiyon ve anevrizmalar gibi hemen hemen
kardiyovasküler hastalıkların hepsinde hibrid girişimler uygulanabilmektedir (Güler
2011). Bu girişime ait bazı örnekler aşağıda yer almaktadır (Le Bail 2006, Kpodonu ve
Raney 2009, Urbanowicz ve Taylor 2010, Kpodonu 2010, Solenkova et al. 2010,
Akçevin 2011, Önem ve ark. 2011, Orhan 2011, AORN 2011, Görmüş 2011).
• Koroner arter revaskülarizasyonu: Hibrid koroner arter revaskülarizasyonu
çoklu koroner arter hastalığının tedavisinde perkütan transluminal koroner
anjioplasti ile koroner arter bypass ameliyatının birlikte kullanılmasıdır. Günümüzde genellikle minimal invaziv yöntemlerle sol internal torasik arterin sol ön
inen koroner artere anastomozuna ek olarak, ilaç kaplı stentlerle diğer koroner
arterlerdeki lezyonlara perkütan transluminal koroner anjioplasti uygulanması
şeklinde yapılmaktadır.
• Transkateter aort kapak implantasyonu ya da kateter yoluyla yapılan
mitral kapak girişimleri: Özellikle yaşlı ve yeniden ameliyat geçirecek hastalarda alternatif bir yöntemdir. Daha önce kapak ya da koroner arter nedeniyle
kalp cerrahisi geçiren hastalarda ikinci sternotomiden kaçınmak için torakotomi
ile yaklaşım kullanılabilir. Cerrahi yöntemle ulaşılamayan damarların revaskülarizasyonunda perkütan girişim yardımcı olabilir. Kapak ve koroner arter
patolojisi olan hastaların ayrıca eşlik eden hastalıkları mevcut ise bu hastalarda
kalp cerrahisiyle birlikte perkütan koroner veya perkütan kapak girişimleri
uygulanabilmektedir.
• Endokardiyal ve epikardiyal atriyal fibrilasyon girişimleri: Atriyal fibri-
lasyonu olan mitral kapak hastalarında kapak onarımı/replasmanı ile beraber
sinüs ritmi oluşturmak için kateter ablasyon yöntemi uygulanmasıdır.
• Aort anevrizma ve diseksiyonlarında endovasküler greft yerleştirme ve
debranching uygulamaları: Komorbiditeleri ya da yaşları nedeniyle açık
cerrahi için yüksek risk taşıyan yada anevrizmalarının anatomik özellikleri
dolayısıyla yüksek parapleji riski taşıyan veya önceden açık kalp cerrahisi
geçiren hastalarda uygulanmaktadır.
• Doğumsal kalp hastalıklarının tedavisinde atriyal ve ventriküler septal
defekt kapatılması: Geniş müsküler ventriküler septal defektli çocuklar genellikle küçük yaş ve ağırlıkta olduklarından hibrid yaklaşımla ventrikül duvarı
delinerek (perventriküler) konuşlandırma ile atan kalpte kateter yoluyla kapat-
100
Kalp Damar Cerrahisinde Hibrid Girişimler: Ameliyathane Hemşireliği Yönü
ma yönteminin kullanılması hibrid yaklaşımla ventriküler septal defekt kapatılmasıdır.
• Karotis arterin revaskülarizasyonu: Karotis arter hastalığı ve koroner arter
hastalığının birlikte bulunduğu hastalara karotis arter stenti uygulanmakta ve
arkasından koroner arter bypass greft uygulanmaktadır.
• Ventriküler aritmilerde tedaviler: Ventriküler aritmilerde hibrid tedavi geniş-
lemiş ventrikülün cerrahi rekonstrüksiyonu ile birlikte subendokardial rezeksiyonu, aritmojenik odağın ablasyonunu ve implante edilebilen kardiyak
defibrilatör takılmasını kapsamaktadır.
• Periferik pulmoner artere stent yerleştirilmesi: Düşük kilolu çocuklarda
stentlerin istenilen yerlere yerleştirilmesinde hibrid yöntem kullanılmaktadır.
Bu işlemde periferik pulmoner artere stent yerleştirilmesi duran kalpte
görülerek uygulanmaktadır.
• Aorta koarktasyon stent yerleştirilmesi: Aort koarktasyonunun endovasküler
girişimle tedavisinde balon anjioplasti sonrası metal stent konulması restonozları önleyebilir ve koarkte segment kenarında bulunan intimal yırtıkları da
kapatarak ileride anevrizma gelişmesini önleyebilir (Le Bail 2006, Kpodonu ve
Raney 2009, Urbanowicz ve Taylor 2010, Kpodonu 2010, Solenkova et al. 2010,
Akçevin 2011, AORN 2011).
Hibrid girişim kararı hastanın klinik durumunun incelenmesiyle belirlenir.
Hemodinamik olarak stabil olmayan kardiyojenik şok veya akut miyokard infarktüsü,
dekompanse konjestif kalp yetersizliği veya kardiyomiyopati, ciddi kronik obstrüktif
akciğer hastalığı, malign ventriküler aritmiler, yakın zamanda geçirilmiş geniş
miyokard infarktüsü, perikardit öyküsü, sol torakotomi öyküsü hibrid yaklaşımın
uygulanamayacağı klinik durumlar olarak belirtilmektedir (Önem ve ark. 2011).
Kardiyak Hibrid Ameliyathanelerin Özellikleri
Hibrid ameliyathaneler yaşam destek araçlarının ve yüksek performanslı görüntüleme cihazlarının bulunduğu ve titiz asepsi kurallarının uygulandığı ortamlardır
(Le Bail 2006). Hibrid ameliyathaneler standard ameliyathane donanımlarına ek
olarak girişimsel radyoloji cihazlarının bulunduğu, teknoloji ve bilimin son gelişme
seviyesindeki ameliyathanelerdir (Burlingeme ve ark. 2008, Urbanowicz ve Taylor
2010, Belkin 2010, AORN 2011). Hastanın teşhise yönelik ileri görüntülemelerinin
gerçekleştirildiği, gerektiğinde stent, balon, endovasküler girişim veya ameliyatların
yada bunların çeşitli kombinasyonlarının uygulandığı, hastaya yapılması gereken her
türlü girişimin aynı ortamda yapılabildiği bir tedavi merkezidir (Sargın 2011). İyi
tasarlanmış bir kardiyak hibrid ameliyat salonu damar görüntüleme ve stent gibi
küçük araçların implantasyonunu ve aynı ortamda damar X Ray kullanılarak açık
kalp ameliyatı yapabilme olanağını sağlayabilmelidir (Hijazi 2009). Tam donanımlı
bir hibrid ameliyathane cerrahi ameliyat ortamının, düz panel görüntüleme sistemlerinin, görüntü çalışma istasyonunun, tam monitörizasyonlu anestezi donanımının,
101
Fatma DEMİR KORKMAZ, Ayla YAVUZ KARAMANOĞLU
intravasküler ultrasonun, 3D transözofageal ekokardiyografinin ve rotasyonel
anjiografinin bulunduğu bir ortamdır (Sargın 2011). Hibrid ameliyathanenin primer
bileşenleri ameliyat masasına iyi yerleştirilmiş ve optimum kullanılabilirliğinin
sağlandığı intraoperatif anjiografi ve floroskopidir (Kpodonu 2010, Yavuz 2011).
Ortamda kullanılan radyasyon nedeniyle ameliyathane duvarlarının 2-3 milimetrelik
kurşunla kaplanmış olması gerekir. Hibrid bölüm yüksek görüntü kalitesine, yüksek ısı
kapasitesine ve yüksek çözünürlük gerektiren basit ve karmaşık ölçümleri yapabilme
kapasitesine sahip olmalıdır (Kpodonu 2010). Hibrid ameliyathane kurmanın zor ve
yüksek maliyetli olduğu bilinmektedir. Ancak başlangıç maliyeti yüksek olmakla
birlikte artan işlem çeşitliliğinin daha az zamanda ve daha başarılı bir şekilde
uygulanabilmesiyle uzun dönemde yüksek maliyetin karşılanmasının mümkün
olduğu belirtilmektedir (Akçevin 2011, Sargın 2011).
İdeal bir hibrid ameliyathanede bulunması gereken malzeme ve ekipmanlar
aşağıda yer almaktadır (Burlingame ve ark. 2008, Tinkham 2009, Kpodonu 2010,
Sargın M 2011).
• Floroskopi (görüntüleme sistemi): Geleneksel floroskopi, arasına hastanın
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
102
konulduğu bir röntgen ışını kaynağı ile floresan bir ekrandan oluşur ve hastanın
gerçek zamanlı görüntülerinin alınmasına olanak sağlar. Hibrid ameliyathanelerde floroskoplar diyagnostik amaçlı olmayan ancak girişimsel tedavilere
destek sağlayacak 3 boyutlu bilgisayarlı tomografi gibi görüntü sağlamaktadır.
Kontrast maddenin enjekte edildiği damar floroskopi sayesinde sürekli olarak
görüntülenebilir. Floroskopi yere ya da tavana monte edilen, sabit ya da
hareketli C-kollu sistemlerdir. Genellikle ameliyat masası boyunca horizontal
olarak hareket edebilenleri tercih edilir.
Anestezi donanımı
Kalp akciğer pompası
Karbon-fiber ameliyat masası: Radyolojik görüntüleme aracın en iyi koşullarda
kullanılabilmesi için metal olmayan, oldukça ince fakat dayanıklı, X ışınlarını net
bir şekilde geçiren karbon-fiber masalar tercih edilmektedir.
Işık sistemi
Monitörler: İşlem süresince hastaların EKG, idrar çıkışı, intraarteriyel kan
basınçları, stentlerin, balonun, greftlerin, kılavız telin görüntülenmesi gerekir.
Düz ekranlar: Cerrah, asistan, anestezi hekimi, hemşire, kardiyolog vb. ekip
üyeleri tüm görüntüleme ve izlem kaynaklarını yaklaşık 102-140 cm’lik düz
ekranda görebilmelidir. Ameliyat lambasının ışıklarının bu ekrana yansıması
önlenmelidir.
Havalandırma sistemi
Perkütan girişim malzemeleri
Duvarlarda kurşun kaplama
Malzeme dolapları
Kalp Damar Cerrahisinde Hibrid Girişimler: Ameliyathane Hemşireliği Yönü
• Hemşire masası
• Görüntü çalışma istasyonu
• Kurşun yelekler
• 3D Trans özofageal ekokardiyografi
• İntravasküler
ve intrakardiyak ultrasondur (Burlingame ve ark. 2008,
Urbanowicz ve Taylor 2010, Sargın 2011).
Hibrid ameliyathaneler alan olarak yukarıda belirtilen bütün ekipmanları kapsayacak ve görüntüleme sistemi için yeterli hareketi sağlayacak büyüklükte olmalıdır.
Bunların yanında tüm ekip üyelerinin (ortalama 7-10 kişi) aynı anda rahatlıkla çalışabileceği yeterli alana sahip olmalıdır (Burlingame ve ark. 2008, Kpodonu ve Raney
2009, Sargın 2011). Literatürde hibrid ameliyathaneler için kontrol odasıyla birlikte
ortalama 1000-1200 ft2 (92.90-111.48 m2) lik bir alana gereksinim duyulduğu
belirtilmektedir (Kpodonu ve Raney 2009, Belkin 2010, Solenkova et al. 2010,
Urbanowicz ve Taylor 2010). Bununla birlikte tavana ya da tabana C-kollu (C-arm)
görüntüleme cihazları takılacağı için ameliyat salonunun yüksekliğinin en az 10 feet
(3.08 metre) olması gerektiği belirtilmektedir (Kpodonu 2010).
Hibrid Kalp Damar Cerrahisinde Ameliyathane Hemşireliği
Hibrid girişimler kalp damar cerrahisi ameliyathane hemşirelerinin bu güne
kadar alışık olmadığı ekip üyeleriyle birlikte alışık olmadığı ortamlarda çalışmasını
gündeme getirmiştir (Stanton 2011). Bu ameliyatlarda cerrah önceleri olduğu gibi
doğrudan hastanın anatomisine değil, video ekranındaki görüntüsüne bakmaktadır
(Urbanowicz ve Taylor 2010). Hibrid girişimler sirküle ve skrub hemşirenin rollerini ve
sınırlılıklarını, çalışma koşullarını ve dolaylı olarak da hastaya verdiği bakımı etkileyeceği için, böylesi teknolojik konularda bilgi sahibi olmasını, yeni eğitimler almasını
gerektirmektedir. Örneğin sirküle hemşire robotik görüntüleme kolunun görüntü
almak için hasta etrafında dolaşırken “no fly zones” alanını bilmelidir (Stanton 2011).
Hibrid kardiyak yaklaşımlarda ameliyathane hemşiresi ekip üye sayısının arttığı ve
çift skrub ve sirküle hemşirenin gerekli olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalır. Sirküler
ameliyathane hemşiresi-sirküler radyoloji hemşiresi, scrub cerrah-scrub radyolog,
cerrah, cerrahi asistan, girişimsel radyolog, radyoloji teknisyeni, anestezi hekimi/teknikeri ve perfüzyonist ekip üyeleri arasında yer alır (Burlingame ve ark. 2008, Stanton
2011, AORN 2011). Tüm bu ekip üyelerinin aynı anda aynı ortamda bulunma durumları yapılan işleme göre değişim göstermekle birlikte, genelde farklı zamanlarda ekibe
katılıp ayrılırlar. Cerrah, girişimsel kardiyolog ve radyolog aynı zamanda birlikte
çalışabilir ve her bir hekimin farklı gereksinimlerini karşılamak için farklı ekip üyelerine
gereksinim duyulabilir. Böylesi bir ortamda ameliyathane hemşiresi cerrahi ekip
üyeleri dışındaki sağlık çalışanlarının (ameliyathaneler asepsi, antisepsi ve dezenfeksiyon prensiplerinin çok titiz uygulandığı ortamlar olduğu için) aseptik uygulamaları konusunda endişe taşıyabilir. Bu nedenle tüm ekip üyelerinin büyük bir sinerji
ile perioperatif standartların ne olduğunu ve hataları önlemek için alınması gereken
103
Fatma DEMİR KORKMAZ, Ayla YAVUZ KARAMANOĞLU
önlemleri hep birlikte belirlemeleri gerekmektedir. Bu koşullar altında ameliyathane
hemşireleri yapılan tüm işlemlerde aynı perioperatif standartları uygulamalı ve bu
standartların tüm ekip üyelerince benimsenmesini sağlamalıdır (Burlingame ve ark.
2008, Urbanowicz ve Taylor 2010, Stanton 2011). Böylesi bir entegrasyon günlük
ameliyatlarda hasta bakımının geliştirilmesi için hemşire meslektaşların dayanışmasını da gerektirmektedir (Urbanowicz ve Taylor 2010, Stanton 2011).
Ameliyathanede C-kollu görüntüleme cihazlarının kullanımı enfeksiyon kontrolü
konusunda da dikkatli olmayı gerektirir. Özellikle laminar hava akımının olduğu
salonlarda havanın türbülansı söz konusu olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır
(Kpodonu 2010).
Hibrid girişimlerde aseptik koşulların sürdürülmesi ve radyasyon güvenliğinin
sağlanması önemlidir. 19 Nisan 2011 tarih ve 27910 sayılı resmi gazetede yayınlanan
“Hemşirelik Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”te, steril alanın
korunmasına yönelik aseptik tekniklerin uygulanması skrub hemşirenin, hasta güvenliğinin sağlanması konusu ise skrub ve sirküle hemşiresinin görevleri arasında yer
almaktadır (19 Nisan 2011 tarih ve 27910 sayılı resmi gazete). Bu nedenle hibrid
girişimlerin uygulandığı hastanelerde çalışan skrub ve sirküle hemşirelerin bugüne
kadar çalıştıkları ameliyathanelerden farklı ortamlarda, cerrahi ekip üyelerinin dışında
hibrid ekip üyeleri ile çalıştıkları durumlarda asepsi koşullarının sağlanması ve
güvenliğin sağlanması konularını tüm ekip üyeleriyle birlikte gözden geçirmeleri
gerekmektedir.
Ülkemizde hibrid ameliyathanelerin kurulmasına yeni başlanmış olmakla birlikte
sayıları hızlıca artmaktadır. Bazı hastanelerde ameliyat salonlarından bir yada birkaçı
hibrid ameliyat salonuna dönüştürülmüştür. Hibrid ameliyathane/salonunun bulunmadığı hastanelerde ise girişimsel radyoloji laboratuarlarında kateter ile girişim
yapıldıktan sonra hastalar ameliyathaneye alınıp cerrahi işlem gerçekleştirilmektedir.
Bu durumda cerrahın ve ameliyathane hemşirelerinin sürekli çalıştığı ameliyathanenin dışında, kendisine yabancı bir ortamda, radyoloji laboratuarında çalışması da
uyum gerektirmektedir. Ayrıca girişimsel radyoloji laboratuarları genellikle ameliyathanelerden uzak bir mesafede yer almaktadır. Bu durum girişim sırasında hastanın
acil ameliyata gereksiniminin olduğu durumlarda sorunlara yol açabilir.
Hibrid yaklaşımlara hemşirelik perspektifinden bakıldığında hemşirelerin hasta
sonuçlarına katkı verebilmek ve hasta bakımını sağlamak için girişimsel işlemler ve
başta radyasyon güvenliği, ekip çalışması ve görüntüleme konularında olmak üzere
yeni konularda eğitim almaları ve hibrid yaklaşım kültürünü oluşturmaları gerekmektedir (Burlingame ve ark. 2008, Urbanowicz ve Taylor 2010, AORN 2011, Stanton
2011). Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği üye ülkelerinde olduğu gibi
ameliyathane hemşireliğinde branşlaşma ya da sertifika programlarının gündeme
gelmesi ve programların içeriklerinin teknolojik gelişmelerin getirdiği gereksinimlere
cevap verebilecek düzeyde olması gerekmektedir.
104
Kalp Damar Cerrahisinde Hibrid Girişimler: Ameliyathane Hemşireliği Yönü
KAYNAKLAR
Akçevin A. Hibrid yaklaşım fikri. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc Surg-Special Topics.2011; 3(1 Suppl.):
1-3.
Association of Perioperative Registered Nurses. Perioperative Standards and Recommended Practices.
Minimally Invasive Surgery. Denver, CO: AORN, Inc: 2011:143-175.
Aydemir NA, Erdem A. Doğumsal kalp hastalıklarında hibrid yaklaşımlar. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc
Surg-Special Topics. 2011; 3(1 Suppl.): 71-77.
Belkin M (September 24, 2011). The design and implementation of hybrid operating rooms. 2011; Retrieved
September 24, 2011, from http://www.veithsymposium.org/pdf/vei/2761.pdf.
Burlingame B, Ogg M, Denholm B. Hybrid ORs. AORN. 2008; 88(3): 449-457.
Catalano K, Fickenscher K. Emerging technologies in the OR and their effect on perioperative
professionals. AORN J. 2007; 86(6):958-969.
Görmüş N. Doğumsal damar hastalıklarında hibrid yaklaşımlar. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc Surg-Special
Topics. 2011; 3(1 Suppl): 78-81.
Grandjean JG. Hybrid cardiac procedure: The ultimate cooperation. Neth Heart J. 2007; 15(10): 327-328.
Güler M. Kalp damar cerrahisinde acil hibrid girişimler. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc Surg-Special
Topics. 2011; 3(1 Suppl): 82-86.
Hijazi ZM. Using the hybrid approach in the correction of congenital and structural heart disease.
Congenital Cardiology Today. 2009; 7(5): 12-14.
Kpodonu J, Raney A. The cardiovascular hybrid room a key component for hybrid interventions and
image guided surgery in the emerging specialty of cardiovascular hybrid surgery. Interact CardioVasc
Thorac Surg. 2009; 9: 688-692.
Kpodonu J. Hybrid cardiovascular suite: the operating room of the future. J Card Surg. 2010; 25: 704-709.
Le Bail S. Innovations in cardiac surgery. Medical Technology Watch Canada. Cardiology Issue April 2006;
4(1): 1-8.
Orhan G. Yüksek riskli koroner/kapak hastalıklarında hibrid girişimler. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc
Surg-Special Topics. 2011; 3(1 Suppl): 29-32.
Önem G, Saçar M, Baltalarlı A. Koroner revaskülarizasyonda hibrid yaklaşımlar. Türkiye Klinikleri J
Cardiovasc Surg-Special Topics. 2011; 3(1 Suppl): 9-13.
Resmî Gazete. Hemşirelik Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” tarih: 19 Nisan 2011
Sayı: 27910.
Sargın M. Hibridizasyon teknolojisi ve donanımı. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc Surg-Special Topics. 2011;
3(1 Suppl): 4-8.
Solenkova NV, Umakanthan R, Leacche M & et al. The new era of cardiac surgery: Hybrid therapy for
cardiovascular disease. Innovations. 2010; 5(6): 388-393.
Stanton C. Instilling a hybrid OR culture. AORN J. 2011; 93(5): C1-C8-C9.
Sutton SW. Team approach to the hybrid operating room. Presented at the 28th Annual Seminar of The
American Academy of Cardiovascular Perfusion; San Diego, California.
Tinkham MR. The endovascular approach to abdominal aortic aneurysm repair.
AORN J 2009; 89(2): 289-306.
Urbanowicz J, Taylor G. Hybrid OR: Is it your future? Nurse Manage. 2010; 41(5): 22-27.
Yavuz Ş. Redo-CABG’de hibrid girişimler. Türkiye Klinikleri J Cardiovasc Surg-Special Topics. 2011;
3(1 Suppl): 15-21.
105
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 107-116, 2012
POSTPARTUM DEPRESYONDA KÜLTÜREL FAKTÖRLERİN ÖNEMİ
THE IMPORTANCE OF CULTURAL FACTORS UPON POSTPARTUM DEPRESSION
Araş.Gör. Ruşen ÖZTÜRK
Doç.Dr. Oya KAVLAK
Prof.Dr. Ümran SEVİL
E.Ü. Hemşirelik Fakültesi Kadın Sağl. ve Hast. Hemşireliği AD.
ÖZET
Sosyal çevre içindeki önemli faktörlerden biri kadının içinde bulunduğu kültürel yapıdır.
Kültür, tüm duygusal yaşantılar için önemli bir kavram olup, bireyin bilişsel yapısını, inanç ve
uygulamalarını, duygusal tepki ve davranışlarını etkilemektedir. Kültürel özellikler toplumdan
topluma değişeceği gibi, aynı toplumdaki farklı gruplar arasında da farklı kültürel uygulamalar
görmek mümkündür. Doğum sonrası deneyim de kadının yaşadığı sosyal ve kültürel çevre
tarafından şekillendirilir. Kadın ve ailesinin kültürel özellikleri, kadının ebeveynliğe geçişte
annelik rolüne uyumu ve bu süreci nasıl geçireceği ile yakından ilişkilidir. Ülkemizde kültürel
faktörlerin depresyon üzerine etkilerini inceleyen çalışmalarda, kadınların evlenme tipinin
görücü usulü olması, çocuğun cinsiyetinin ebeveynlerin istedikleri doğrultuda olmaması,
sosyal destek yetersizliğinin, depresyon oluşumunda risk etkenleri olduğu belirtilmektedir.
Yapılan çalışmalarda, doğu kültürlerinde daha yaygın olan postpartum dönemdeki destek
sisteminin postpartum depresyondan koruyucu bir faktör olduğunu görülmektedir. Bu
bağlamda çalışmada amaç, kültürel olarak doğum sonu dönemde uygulanan farklı ritüelleri
belirlemek ve postpartum depresyonda rol oynayan kültürel faktörleri açıklamaktır.
Anahtar kelimeler: Kültür, postpartum depresyon, sosyal destek, doğum sonu ritüeller
ABSTRACT
One of the important factors is in the social environment within the cultural structure of
women. Culture, is an important concept for all the emotional experiences which individual's
cognitive structure, beliefs and practices, and behavior affects the emotional response. As cultural
features will vary from society to society, among different groups in the same society is possible to
see the different cultural practices. The woman after the birth experience is shaped by the social and
cultural environment. Cultural characteristics of women and family, women in the transition to
parenthood compliance with the role of motherhood and that are closely related.how will undergo
this process.In studies investigating the effects of cultural factors on depression in our country, is the
type of women are married by arrangement, lack of direction they want the parents of the child's
sex, social support is not sufficient, reported that risk factors in the formation of depression. In the
studies, postpartum support system seen that postpartum depression is a protective factor which is
more common in eastern cultures. Our purpose in this context, to determine the different rituals
of culturally in postpartum period and explain cultural factors which play a role in postpartum
depression.
Key words: Culture, postpartum depression, social support, postpartum rutieller
Ruşen ÖZTÜRK, Oya KAVLAK, Ümran SEVİL
GİRİŞ
Postpartum dönem, annede oluşan fizyolojik değişikliklerin yanında ebeveynliğe
geçişin yaşandığı, yeni rollerin ve sorumlulukların üstlenildiği zor bir dönemdir.
Birçok kadın gebelik ve doğumla birlikte bu değişimlere kolaylıkla uyum sağlarken,
kadınların bir bölümünde ılımlı düzeyde psikiyatrik belirtiler, bir kısmında da
hastaneye yatırılmayı gerektirecek düzeyde ağır psikiyatrik tablolar gelişebilmektir
(Durukan 2007).
Postpartum depresyon (PPD) anneden kaynaklanan nedenlerle birlikte psikososyal ve çevresel nedenlerin etkisi ile oluşan bir ruhsal bozukluktur (Akman 2006).
Nicolson (1990), postpartum depresyonu açıklamada iki model geliştirdiğini bildirmektedir. Klinik model; postpartum depresyonu bir hastalık ya da bozukluk olarak
tanımlarken, sosyal model de doğumun bir yaşam olayı olduğunu ve postpartum
depresyonun bu yaşam olayına bir yanıt olarak ortaya çıktığı kabul edilmektedir.
Doğum sonu destek, ritüeller ve yasaklar hemen hemen tüm Batılı olmayan toplumlarda anneliğe geçiş sürecine eşlik etmekte ve anneyi yeni rolüne adapte ederken
rehberlik ve sosyal destek sağlamaktır (Cox 1998). Aynı zamanda doğum sonu verilen
bu desteğin, anneleri postpartum depresyondan koruyacağı ileri sürülmektedir. Bu
nedenle bu derlemede, depresyon üzerinde etkili olabilecek kültürel faktörleri
açıklamak ve hemşirelerin bu konuda farkındalıklarının artırılması amaçlanmaktadır.
Postpartum Depresyon Prevalansı
Doğumun en sık görülen komplikasyonlarından biri olarak değerlendirilen postpartum depresyon (PPD), Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda
(The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-DSM) doğumu takip eden
4 hafta içerisinde ortaya çıkan majör depresyon atağı olarak tanımlanmaktadır (APA
1994, Durukan 2011).
Batı ülkelerinde yapılan çalışmalarda, kadınların yaklaşık %10-%20’si postpartum
depresyon (PPD) yaşamakta (Miller 2002) ve %25-%50’sinde postpartum depresyon
altı ay veya daha fazla sürmektedir (Beck 2002). Asya ülkelerinde yürütülen çalışmalarda ise, postpartum depresyon prevalansının %1’den %20’ye kadar daha geniş
bir yaygınlık gösterdiği bulunmuştur (Bina 2008).
O’hara ve arkadaşlarının (1996) yapmış olduğu meta-analiz çalışmasında, 59 araştırmadan elde edilen tahminlere göre, postpartum depresyon yaygınlığı % 13 olarak
saptanmıştır. Halbreich ve arkadaşlarının (2006), 40 ülkede yapılmış olan 143 çalışmanın sonuçlarına göre; PPD prevalansını %10-15 olarak bulunmuştur. Ülkelerin
postpartum depresyon ortalamaları ise Hong Kong’da %16.1, İngiltere’de %12.8,
Fransa’da %8.5, İtalya’da %38.1, Tayvan % 34.5, Hindistan %32.4, İspanya’da %17.4,
Almanya’da %17.1, İsveç %12.4 olarak belirtilmiş, aynı çalışmada Türkiye’deki ortalama %29.8 olarak bildirilmiştir (Halbreich 2006). Gorman ve arkadaşlarının (2004),
sekiz ülkede (Fransa, İrlanda, İtalya, ABD, İngiltere, Portekiz, Avusturya ve İsviçre) 296
kadınla yapmış oldukları çalışmada, postpartum depresyon oranının %2.1-%31.6
arasında değiştiğini, ülkeler arasında önemli farklar olduğunu belirtmişlerdir.
Uganda’da 202 kadınla yapılmış olan çalışmada, PPD oranı %43 olarak bulunmuştur
108
Postpartum Depresyonda Kültürel Faktörlerin Önemi
(Kakyo 2011). Asya’da başka bir çalışmada, PPD prevalansı % 3.5 ile % 63.3 arasında
değişen geniş bir yelpazeye sahip olup; Malezya’da en düşük, Pakistan’da en yüksek
yaygınlığa sahip olduğu bulunmuştur (Klainin 2009).
Ülkemizde, annelerin %6.3-50.7’inde postpartum depresyon belirtilerinin bulunduğu bildirilmektedir (Durukan 2011). Danacı ve arkadaşlarının (2002) Manisa’da
yaptıkları araştırmada, postpartum depresyon sıklığı %14 olarak belirlenmiştir. İnandı
ve arkadaşlarının (2002) yaptıkları çalışmada, Türkiye’nin orta ve doğusundaki 5 ilde
(Erzurum, Elazığ, Malatya, Kayseri, Konya) 2514 kişilik örneklem grubunda
postpartum depresyon insidansı %27.2 olarak saptamıştır. Aktaş’ın (2008), Ankara’da
330 anne ile yaptıkları araştırmada, kadınlarda PPD oranını doğum sonu 1. gün
%16.7, doğum sonu 2. haftada ve 6. haftada % 19.4; Uyar’ın Afyon ilinde yaptığı
çalışmada %28.5; Efe’nin Ankara’da yaptığı çalışmada %23.4; Taşdemir’in
Gaziantep’de yaptığı çalışmada %21.8; Nur ve arkadaşlarının Sivas’ta yaptığı
çalışmada %28.0; Ayvaz’ın Trabzon’da yaptığı çalışmada %28.1; Özdemir’in
Konya’da yaptığı çalışmada %19.4 olarak saptanmıştır. Sağlık ve hastalık da kültürel
yapı içinde şekillenen ve kültürden kültüre değişebilen kavramlardır. Doğum
kadın yaşamında fizyolojik bir olay olmasının yanı sıra toplumun sosyal ve kültürel
özellikleri ile şekillenmektedir (Gölbaşı 2010). Bu nedenle, postpartum depresyon
prevalansında, ülkelerarası farklılıkların yanı sıra, aynı ülkedeki bölgesel farklılıkların
olmasının da kültürün bir sonucu olabileceği düşünülmektedir.
Postpartum depresyon yaygınlığındaki farklılık nedeni belli değildir. Ancak
araştırmacılar, bazı kültürlerde postpartum depresyon yaygınlığının düşük olmasının
nedenini, kültürel destek faktörlerine bağlamaktadır (Bina 2008). Bunun yanı sıra
Japonya gibi bazı toplumlarda doğum sonu dönemde, ağlamanın yasak olması,
kadının duygu durumunu açıklamada kısıtlayıcı tutumlar sergilenmesi ve duygusallığın aklın bir zayıflığı olarak kabul edilmesi nedeniyle kadınların depresyon tanısı
alması durumunda, bu baskının daha çok arttığı belirlenmiştir (Halbreich 2006).
Kumar (1994), kadınların duyguları belirtmelerindeki bu kısıtlama nedeniyle postpartum depresyon oranın daha düşük çıktığını öne sürmüştür. Dolayısı ile PPD’nin
ortaya çıkmasında, kültürel faktörlerin doğrudan etkili olduğu, bu nedenle batılı
toplumlarda doğum sonrası özel destekleyici ritüellerin eksikliğinin postpartum
depresyonun gelişimine neden olduğu söylenebilir. Yahudi kadınlarda yapılan bir
araştırmada sosyal ve toplumsal yapılanmalar ve iyi tanımlanmış sosyal rollerle
birlikte, postpartum depresif belirtilerin anlamlı ilişkisi bulunmuştur (Akman 2006).
Aynı zamanda, doğumla birlikte kadınlara yüklenen roller ve batı kültüründe
doğumdan sonra kadının koşulsuz olarak bebeğini seveceği, ailesiyle ilgileneceği ve
“ondan sonra hep mutlu yaşayacağı” şeklindeki güçlü beklentiler dikkat çekmektedir
(Durukan 2007). Birçok toplumda, bebeğin mükemmel olduğu, anneliğin içgüdüsel
olarak doğum sonu erken dönemde geliştiği, anne-bebek arasındaki bağın kendiliğinden oluştuğu, anne olmanın her zaman mutluluk verici bir olay olduğu belirtilmektedir. Gerçek yaşamda bu beklentilere ulaşamama ya da beklentilerin gerçekleşememesi annelerin kendilerini başarısız, yetersiz, tükenmiş ve ezilmiş hissetmelerine neden olabilmektedir (Aktaş 2008). Bu nedenle, doğum sonu anneye verilen
destek sistemlerindeki yetersizliklerin yanı sıra, kadının annelik rolünün toplumsal
109
Ruşen ÖZTÜRK, Oya KAVLAK, Ümran SEVİL
beklentilerle örtüşmemesi de PPD oluşumunda rol oynayan kültürel faktörlerden biri
sayılmaktadır.
Postpartum Depresyonun Sosyo–Kültürel Etmenler ile İlişkisi
Doğum sonu depresyonla ile ilgili risk faktörlerini belirlemek amacıyla birçok
çalışma yapılmıştır. Yapılan bu çalışmalar içinde en kapsamlı çalışma; Beck’in
postpartum depresyonun risk faktörleri ile ilgili yaptığı meta-analiz çalışmasıdır. Beck
(1996), postpartum depresyon ön göstergelerini araştıran 1974-1994 arasında
yapılan 44 çalışmayı incelemiştir. Bu metaanaliz çalışması sonucunda postpartum
depresyonun risk faktörleri arasında en çok; prenatal depresyon ve anksiyetenin
varlığı, geçirilmiş depresyon öyküsü, çocuk bakımına ilişkin yaşanan stresler, sosyal
destek eksikliği, stresli yaşam olayları, annelik hüznü, olumsuz evlilik ilişkileri, düşük
benlik saygısı, bebeğin huysuzluğu, annenin evlilikten memnuniyeti, sosyoekonomik
durumu, gebeliğin istenme durumu yer almaktadır (Beck 1996). Asyalı kadınlarda
postpartum depresyon, fiziksel/biyolojik, psikolojik, obstetrik/pediatrik, sosyodemografik ve kültürel faktörlerle ilişkili olarak beş ana grupta kategorize edilmiştir
(Klanin 2009). Danacı (2002)’nın çalışmasında, sosyoekonomik faktörlere ilişkin,
yaşayan çocuk sayısının fazla olması, gecekonduda yaşama, göç etme, bebeğinde
önemli sağlık sorunu olması, kadının kendisinde daha önce psikiyatrik bir bozukluğun olması, eşinde psikiyatrik bozukluk olması, eşiyle ve eşinin ailesiyle ilişkisinin iyi
olmaması da depresyonun ortaya çıkışıyla ilişkili etmenler olarak saptanmıştır.
Kültürel olarak; erkek çocuk lehine cinsiyet tercihi Arap ülkeleri, Türkiye,
Hindistan, Çin, Japonya, Tayvan, Kore, Hong Kong ve Vietnam gibi bazı toplumlarda
kökleşmiş durumdadır. Hint kültürü erkek çocukların aileye ekonomik katkıda
bulunduklarına, ebeveynlere yaşlılıklarında destek olduklarına ve çeyiz ödeyerek
ekonomik ödül ile birlikte evlilikle gelin kazandıklarına inanırlar. Benzer kültürel inanç
ilk çocukların erkek olmasını tercih eden Çin’de de görülmektedir. Kız çocukları
evlendikten sonra damat ailesine ait olmakta, ailesine maddi olarak katkıda
bulunmamaktadır. Erkek çocuklar ise, aile şirketlerinin yöneticiliğini üstlenmekte ve
ekonomik güvenliği sağlamakta, yaşlı aile üyelerini desteklemekte ve ailenin soy
devamını sağlamaktadır, Vietnamlı kadınlar özellikle bir erkek çocuk doğurduklarında
doğum sonrası statüleri yükselmekte, bebek bir aylık olduğunda ‘‘Day Thang
Ceremonies’’adı verilen özel bir kutlama yapılmaktadır (Heh 2004, Klanin 2009,
Pillsbury 1978, Yoshida 1997). Aktaş’ın (2008) belirttiğine göre;ataerkil toplumlarda
bebeğin cinsiyetinin kız olması kadınlarda sosyal baskıya neden olabileceğini ve
postpartum depresyon görülme durumunu etkileyeceğini belirtmiştir (Aktaş 2008).
Özdemir’in çalışmasında (2007), doğum öncesi bebeğin cinsiyetini öğrenmeyenlerde
postpartum depresyon sıklığı %26.5 iken, bebeğin cinsiyetini öğrenenlerde
%18.3 olup, bebeğin cinsiyetini bilmeyenlerde bebeğin cinsiyetini bilenlere göre
postpartum depresyon 1.6 kez daha fazla bulunmuştur. Nur (2004) ve Özdemir’in
(2007) çalışmasında, bebeğin cinsiyetinin bilinmesi sonucu eş ve/veya eşinin
ailesinde tutum değişikliği olan anneler ile postpartum depresyon sıklığı arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. İnandı ve ark., (2002)
yaptıkları çalışmada da, kız bebek doğuran annelerde, erkek bebek doğuranlara göre
110
Postpartum Depresyonda Kültürel Faktörlerin Önemi
istatistiksek olarak anlamlı derecede depresyon oranının arttığı bildirilmiştir.
Atasözleri ve deyimler de kültürel olarak, çoğu ülkede erkek çocuk tercihinin ne kadar
yaygın ve özlenen bir durum olduğunu göstermektedir. Örneğin, Çin’de bir
atasözü ‘18 tanrıça gibi bir kız çocuğu kambur olan bir oğlan çocuğunun yerinin
tutamaz’. Türkiye’de de ‘oğlan olsun çamurdan olsun’ deyimi çok yaygındır
(http://www.huksam.hacettepe.edu.tr/Turkce/SayfaDosya/kadinin_statusu_anne_ol
umleri.pdf. erişim tarihi: 20.11.2011). Ancak son yıllarda ülkemizde ebeveynlerin
beklentilerinin daha çok bebeğin sağlıklı doğmasından yana olmasına karşın, özellikle
kırsal kesimde erkek lehine cinsiyet tercihleri, halen beklenen ve istenen bir durum
olma özelliğini koruduğunu söyleyebiliriz.
Postpartum Depresyon ve Kültürel Ritüeller
Modern Batı kültürlerinde doğum sonrası uygulamalar; bireysel kabul edilirken,
Asya kültüründe yeni anne olan kadın, sosyal destek ve uygulamada; anne, akraba ve
eş gibi kendi aile üyelerine güvenmektedir (Klainin 2009). Yeni bir anneye destek
için, kültürel ritüellerin var olması, kadının statüsünün yükselmesi ve kendi rolüne
saygı gösterilmesi doğum sonrası ruhsal sağlığının gelişmesi ile ilişkili olabilmektedir
(Cox 1988a, Stern ve Kruckman 1983). Stern ve Kruckman (1983) çalışmalarında,
postpartum depresyonu önlemeye yönelik gelenekselleşmiş bakım unsurları olduğu
sonucuna vararak; yeni annenin deneyimsizliğinin kabul edilmesi ve koruyucu
önlemler alınması, sosyal inzivaya çekilmesi, ev işleri ve çocuk bakımına yardımcı
olunması, anneye hediye-eşya alınması ve özel yemeklerin hazırlanması gibi ritüeller
yoluyla sosyal kabullenmenin depresyonu önlediğini belirtmişlerdir.
Yeni anneler kültürlere göre genellikle beş-dokuz gün boyunca sosyal inzivaya
çekilmektedir (Posmontier 2004). Birçok kültürde doğum sonu dönem bir duyarlılık
dönemi olarak ele alınmakta ve anne ve bebeğin sağlığını korumak için çeşitli
geleneksel uygulamalar yapılmaktadır (Gölbaşı 2010).Bu süre boyunca, sürekli
annenin yakınları, ebesi ve arkadaşları, anne ile iletişim halindedir. Bu süre içinde,
sadece belli kişiler, kadın için özel yemekler hazırlamakta, anneyi sıcak tutmakta,
diğer çocuklara bakmakta, ev işlerini devralmakta, yeni anneye banyo yaparken
yardımcı olmakta ve geceleri uyumasına izin vererek annenin dinlenmesini
sağlamaktadır. Yeni annenin fiziksel, duygusal ve bilgi desteği ile beslendiği bu
dönem, doğum sonrası 30 ila 40 gün boyunca sosyal inziva dönemi olarak devam
etmektedir (Posmontier 2004).
Türk kültürü bu dönemin önemini şöyle vurgular “loğusanın mezarı 40 gün açık
olur” o nedenle bu dönem Türk toplumunda dinlenilerek geçirilen bir dönemdir.
Kadın bu dönemde sadece kendi ve bebeğinin bakımını yaparak geçirir. Türk kültür
ve inançlarına göre doğum sonu 40 gün kadının aralıklı olsa da kanaması olduğu için
bu dönemde kadın kirli sayılır. Bu süre bitene kadar cinsel ilişkiye girmesine izin
verilmez. Loğusa kadın 40 gün evinden çıkarılmaz ve ev işleri kendi annesi, kayın
validesi veya eşi tarafından yapılır (Gölbaşı 2011).
Postpartum dönemde, annenin akrabalarının bu özel ziyaretleri ruhsal bozukluklarını ortadan kaldırmakta ve toplum içinde kendi rolünü devam ettirmek için
anneye destek olmaktadır (Posmontier 2004). Bu durum annenin yeni rolüne
adaptasyonu sağlamakta ve PPD oranlarının düşmesine yardımcı olmaktadır.
111
Ruşen ÖZTÜRK, Oya KAVLAK, Ümran SEVİL
Postpartum Depresyon ve Sosyal Destek İlişkisi
Kültürlerin çoğunda, doğum sonrası dönem; 30 ila 40 gün olarak tanımlanmakta
ve annenin doğum sonrasını iyileşmesini ve annelik rolüne adapte olmasını
sağlamaktadır (Posmontier 2004). Bu dönemde algılanan sosyal destek eksiklikleri,
postpartum depresyon gelişiminde öncü olabileceğine dair bazı kanıtlar vardır
(Stuchbery 1998, Posmontier 2004, Heh 2004, Yoshida 1997).
Japonya'da 'Satogaeribunben'' adlı geleneksel doğum sonrası ritüeller vardır. Bu
ülkede sosyal destek, doğum sırasında kadının kocası yerine ailesi tarafından sağlanmaktadır. Bebek sahibi olacak kadın 32-35 haftalarında kendi ailesinin evine dönmektedir. Dolayısıyla kadınlar bu süreçte kendi ailelerinden özellikle annelerinden, bebek
bakımı ve ev işleri konusunda destek almakta ve fiziksel olarak dinlenebilmektedir.
Ayrıca, çocuk bakımı ile ilgili bilgi ve beceriler de yeni anne olan kadına aktarılmaktadır. Kadın kendi evine bebek bir aylık olduğunda geri dönmektedir. Bu gelenek hala
yaygın olarak devam etmektedir (Halbreich 2006, Posmontier 2004, Yoshida 1997).
Cox (1999b), Çin’deki postpartum dönem boyunca geleneksel uygulamaları ‘ay
yapma’ veya ‘Zuo Yue’ olarak tanımlamıştır. Geleneksel Çin tıbbı, iki karşıt gücün
''Yang'' (sıcak hava ya da pozitif enerji) ve ''Yin'' (soğuk hava ya da negatif enerji) tüm
evreni düzenlediğini ve insan vücudu içinde bulunduğunu öne sürmektedir. Bu
nedenle, Çin, Tayvan, Hong Kong, Singapur ve Vietnam’daki kadınlar genellikle,
doğum sonrası 30 gün boyunca 'ay yapma’ olarak bilinen doğum sonrası iyileşme
dönemine katılmaktadır. Kadınlar, bu dönemi yatarak geçirmektedir. Sosyal destek
olarak çocuk bakımı, ev işleri ve yemek yapma kadının annesi ve akrabaları tarafından
karşılanmaktadır. Bunu yanı sıra gelişebilecek bazı tıbbi sorunları önlemek amacıyla
kadının bazı etkinliklerden (örneğin, banyo yapma, saç yıkama, dışarı çıkma ve ya
dolaşmaktan kaçınma, "yang" ya da sıcak gıdalar tüketirken, çiğ ya da "soğuk" (yin)
gıdalardan kaçınma, cinsel ilişkiden kaçınma) kaçınması önerilmektedir. Anneyi bu
şekilde güçlendirme ve yakınlık gösterme, duygusal ve maddi destek sağlama, annenin özsaygısını artırmakta ve erken annelik döneminde karşılaşılan stres ve sıkıntılara
karşı başetmelerini sağlayabilmektedir (Cox 1999b, Halbreich 2006, Posmontier 2004,
Klainin 2009, Bashiri 1999). Çin kültüründeki bu hapsedilme ritüelinin, kadının yeni
rolüne adapte olmasında sosyal destek ve rehberlik sağladığını ve sonucunda
postpartum depresyonun engellendiğini belirtilmiştir ( Pillsbury 1978).
Meksikalı kadınlar arasında ‘La Cuarenta’ adı verilen, doğum sonrası dinlenme
süresi, önemlidir. Meksika’da yeni doğum yapmış anneler, 40 gün boyunca dinlenmekte, ev işleri, alışverişe akrabaları yardım etmektedir. Ayrıca bu dönemde, cinsel
ilişkiden kaçınılmaktadır. Eşleri de yine bu dönem boyunca bebeğin bakımına yardım
etmektedir (Posmontier 2004). Niska (1998), doğum sonu dönemde annelere verilen
bu desteğin (‘La Cuarenta’nın), postpartum döneme uyumu artırdığı ve PPD oranlarında azalmaya yol açtığını belirtmiştir.
Arap kültüründe ise, aile; namus, sadakat merkezini çağrıştırır ve genişleyen aile
ünlenerek takdir kazanmaktadır. Kadın, doğum sonrası dönemde saygınlık kazanmakta ve yeterli sosyal desteği 40 gün boyunca almaktadır. Genişletilmiş aile
sistemleri, yeni annenin, doğumdan sonra geleneksel 40 gün dinlenmesini sağlamak
112
Postpartum Depresyonda Kültürel Faktörlerin Önemi
için teşvik edilmektedir. Bu süre zarfında yeni annenin, görevleri kadının akrabaları
tarafından devralınmıştır. Bu düzenlemenin gerektirdiği pratik desteğe ek olarak,
Arap kültüründe var olan güçlü aile bağları ve yeni annenin yakın akrabaları ile
yakın ilişkisi onun duygusal ihtiyaçlarını karşılamaktadır (Bina 2008, Posmontıer 2004,
Stuchbery 1998).
Nijerya’da, genç çiftlerin gebeliklerinde genellikle yaşlılar, özellikle anne ya da
annenin akrabaları tarafından yönlendirildiği belirtilmektedir. Yeni bebek soyun
devamı için ailenin geleceği olarak görülmektedir. Nijeryalı bir kadın doğum yaptığında, özelliklede kadın erkek çocuk doğurmuşsa doğum tam bir zafer gibi kutlanmaktadır. Bu dönemde anneye oldukça dikkat edilmekte ve bir ay boyunca annenin
en iyi şekilde beslenmesi sağlanmaktadır (Okafor 2000).
Ürdün kültüründe de, geniş aile üyeleri tarafından verilen, sosyal desteğin önemini vurgulamaktadır. Nahas ve Amasheh (1999)’ın araştırma bulguları, kültürel
sosyal destek yapısının PPD’yi hafifletebileceğini kanıtlamaktadır. Nahas ve Amasheh
(1999) Avustralya’ya göç etmiş 22 Ürdünlü kadınla, PPD deneyimlerini tanımlamıştır.
Yapılan bu çalışmada, PPD’nin Ürdün'de bilinmediğini saptamışlardır. Çalışmada,
Avustralya'da yaşayan Ürdün kadınların, 40 gün boyunca geniş aile üyeleri tarafından
verilen sosyal desteklerinden ayrı olmaları nedeniyle, PPD’nin geliştiği belirtilmiştir.
Diğer Batı kültürlerinde olduğu gibi, eşlerin, mali yükümlülükler nedeniyle çalıştıkları
için sosyal destek boşluğunu dolduramadıkları saptanmıştır. Kendi sosyal ağ desteği
olmayan, bu kadınların PPD başlangıcına karşı daha savunmasız olduklarını belirtmişlerdir.
Yoshida ve ark.(1997), İngiltere’de yaşayan Japon anneleriyle yapmış olduğu
çalışmada, depresyon oranlarının Japonya’daki kadınlarla benzer olduğunu belirtmiştir. Ancak çalışmada, depresif olan kadınların, annelerinin Japonya’ya dönmelerinden, kısa bir süre önce endişe durumlarının arttığını tanımlanmışlardır. Kadınlar,
kendilerini bebeklerinin bakımını almak konusunda endişeli olduklarını belirtmiştir.
Çalışmada, Japon kadınların, savunmasız oldukları bu sürede anneleri tarafından
desteğin çekilmesi, depresyon başlangıcı için bir tetikleyici faktör olabileceği
belirtilmiştir.
Lee (2000) Hong Kong’lu kadınlarda, postpartum depresyon risk faktörlerini ve
kültürel pospartum gelenekleri ve yakın akraba ilişkilerinin, kadının postpartum
dönemde iyi olması üzerine etkilerini incelemiştir. Kadınların yaklaşık %11’inde
postpartum depresyonun ortaya çıktığı belirlenmiştir. Kültürel faktörlere baktığımızda; kadınların %80’i, postpartum bakım (peyiue) aldıkları saptanmıştır. Örneklemin
yaklaşık % 80’i "ay yapma’da var olan davranışsal ve diyet ile kısıtlamaları yerine
getirmiştir. Peiyue (postpartum) bakımının, kadının psikolojik olarak iyi hissetmesini
sağlayarak; postpartum depresyon üzerinde etkili olduğu bulunmuştur. Öte yandan,
peyiue bakımı almayan kadınlarda depresif semptomların arttığı saptanmıştır.
Benzer şekilde, Heh ve arkadaşları (2004), bir ay boyunca verilen destekte kadınların
gerçek ihtiyaçlarını karşılanması durumunda, Tayvandaki ‘ay yapma’ geleneğinin,
posptpartum depresyon riskinden kadınları koruyacağını belirtmektedir.
113
Ruşen ÖZTÜRK, Oya KAVLAK, Ümran SEVİL
Stuchbery ve ark. (1998)’nın farklı kültürleri karşılaştırdıkları çalışmalarında
(Vietnam, Arap ülkeleri ve Avustralya), Avusturyalı annelerin, eşlerinden ve annelerinden daha fazla duygusal destek bekledikleri ve doğum sonu desteğin, düşük
duygu durum ile ilişkili olduğunu saptamışlardır. Arap kadınların, Vietnam ya da
Avustralya kadınlarına göre destek konusunda daha memnuniyetsiz olduğu ve bu
annelerin, yakınları ve arkadaşları tarafından yardım ve destek konusunda daha
yüksek beklentilerinin olduğu saptanmıştır. Araştırmacılar tarafından, Arap kadınların
doğum sonu dönemde yüksek toplum desteği nedeniyle, destek beklentilerinin
kültürel çevrenin bir sonucu olarak daha yüksek olabileceği düşünülmüştür.
Vietnamlı kadınların eşleri ile ilişkilerinin zayıf olduğu ve yüksek PPD puanları ile
ilişkili olarak eşlerinden daha fazla destek beklediklerini belirtmişlerdir (Stuchbery,
Matthey ve Barnett 1998).
Ülkemizde ise doğum sonu dönemde kadınların bebek bakımı konusunda önce
kendi annesinden daha sonra kayınvalidesinden destek aldığı görülmektedir (Uyar
2005). Nur ve ark.(2004) yaptığı çalışmada eşlerinden yeteri kadar ilgi görmediğini
ifade eden kadınlarda PPD prevalansının 2.73 kat daha fazla olduğu saptanmıştır.
Büyükkoca (2001) çalışmasında, sosyal destek düzeyi artıkça, postpartum depresyon
puanının düştüğünü ve aralarında anlamlı ilişki olduğunu belirtmiştir. Ebeveynlere
aile yakınları, çevreleri tarafından sağlanan sosyal destek onların gebelik ve doğum
sonu dönemi bir krize dönüşmeden atlatmalarında önemlidir. Postpartum dönemde
sosyal desteğin olmaması ebeveynlerin yeni rollerine uyum sağlamada güçlük,
bebek bakımında sorunlar yaşama ve bebekle arasındaki bağın gelişmesinde güçlük,
kendilerini yetersiz ve yalnız hissetme, eşler arası gerginliğin artarak iletişim bozulması gibi durumlara neden olabilmektedir (Serhan 2010). Sonuç olarak, literatürde
kadının kültürüne özgü ritüellerle doğum sonrası dönemde destek verildiği destek
eksikliği durumunda artan doğum sonrası depresyon görülme olasılığının artacağı
söylenebilir.
SONUÇ
Kültürel inanışlar ve uygulamalar birçok ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de
postpartum dönemde oldukça önemlidir. Her toplumun doğum sonu dönemde
kültürüne ait farklı inanç ve uygulamaları mevcuttur. Doğum sonu dönemde iyi bir
bakım hedefleniyorsa, hemşire o toplumun sağlık yapısını kültürel açıdan bilmek
zorundadır. Kültürel faktörler, doğum sonu dönemde postpartum depresyon gibi, sık
karşılaşılan sağlık sorunlarının ortaya çıkmasında etkili olabilmektedir. Postpartum
depresyon, anne sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra bebeğin gelişimini de
etkilemektedir. Özellikle, hemşirelerin kadının ve ailesinin postpartum depresyonda
etkili olabilecek kültürel faktörleri bilmesi, sorunun erken dönemde tanılanmasına
olanak sağlayarak, hem kadının, hem bebeğin, hem de ailenin sağlığının olumsuz
yönde etkilenmesini önleyecektir. Bu bağlamda, sağlık bakımı ve ruh sağlığı hizmet
verenlerin, bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak ve onları toplumsal kaynaklara yönlendirmek amacıyla doğum sonrası ritüellerin kültürel ifadelerini ve toplumun kültürel
geçmişlerinin farkında olmaları gerekmektedir. Aynı zaman da ülkemizde olduğu gibi
114
Postpartum Depresyonda Kültürel Faktörlerin Önemi
ciddi göç nüfusuna sahip ülkelerde, ailelere, sağlık uygulayıcıları tarafından doğum
sonu dönemde, eğitim, ruh sağlığı ve destek hizmetleri verilmelidir. Yine hemşirelik
eğitimlerinde kültürlerarası hemşirelik yaklaşımlarına yer verilmesi, hemşirelerin bu
konuda farkındalıklarının artırılması ve kültüre özgü bakım verilmesi açısından son
derece önemlidir.
KAYNAKLAR
Akın A., Mıçkıolur S. Kadının Statüsü ve Anne Ölümleri. http://www.huksam.hacettepe.edu.tr/Turkce/
SayfaDosya/kadinin_statusu_anne_olumleri.pdf. erişim tarihi: 20.11.2011.
Akman C. Postpartum başlangıçlı depresyonun sosyodemografik özellikler ve kişilik bozuklukları ile ilişkisi.
Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi. Konya: Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı.
2006: 6-28.
Aktaş D. Doğum sonu dönemde depresyon görülme durumu ve depresyon gelişmesini etkileyen risk
faktörleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü,
2008: 8-90.
American Psychiatric Association. Diagnostic and statistical manual of mental disorders, Fourth Edition
(DSM-IV), Washington Dc, American Psychiatric Association. 1994.
Ayvaz S, Hocaoğlu Ç, Tiryaki A ve ark. Trabzon il merkezinde doğum sonrası depresyon sıklığı ve
gebelikteki ilişkili demografik risk etmenleri. Türk Psikiyatri Dergisi, 2006; 17(4):243-251.
Bashiri N, Spielvogel M. Postpartum depressıon: a crosscultural perspectıve prim care update.Ob/Gyns,
1999; 6(3), 82-87.
Beck CT. A Meta-Analysis of Predictors of Postpartum Depression. Nurs Res, 1996: 45(5): 297-303.
Beck CT. Theoretical perspectives of postpartum depression and their treatment implications. The
American Journal of Maternal and Child Nursing, 2002; 27(5): 282-287.
Bina R. The impact of cultural factors upon postpartum depression: a literature review. Health Care for
Women International, 2008; 2(9):568-592.
Büyükkoca M. Algılanan sosyal ile postpartum depresyon arasındaki ilişki, Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2001: 60-73.
Cox, J. Childbirth as a life event: sociocultural aspects of postnatal depression. Acta Psychiatrica
Scandinavica, Supplementum, 1988; 344: 75-83.
Cox J. Perinatal mood disorders in a changing culture: a ranscultural european and african perspective.
International Review Ofpsychiatry, 1999: 11(2-3): 103-110.
Danaci AE, Dinc G, Deveci A, et al. Postnatal depression in Turkey: epidemiological and cultural aspects.
Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol, 2003; 37(3): 125-129.
Durukan E. Ankara il merkezinde birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran 2 hafta-18 aylık bebeği olan
annelerde postpartum depresyon sıklığı, etkileyen faktörler ve yaşam kalitesi. Yayınlanmış Doktora Tezi.
Ankara: Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2007: 1-30.
Durukan E, İlhan NM, Bumin AM ve ark. 2 hafta-18 aylık bebeği olan annelerde postpartum depresyon
sıklığı, etkileyen faktörler ve yaşam kalitesi. Balkan Medical Journal, 2011; 28(4): 385-393.
Efe Ş, Taşkın L, Eroğlu K.Türkiye’de postnatal depresyon ve etkileyen faktörler. Turkish-German Gynecol
Assoc., 2009: 10:1, 14-20.
Halbreich U, Karkun S. Cross-cultural and social diversity of prevalence of postpartum depression and
depressive symptoms. Journal of Affective Disorders, 2006; 91(2-3): 97-111.
Heh SS, Coombes L, Bartlett H. The association between depressive symptoms and social support in
taiwanese women during the month. Int J Nurs Stud., 2004; 41(5): 573-9.
Gorman LL, O'Hara MW, Figueiredo B. Adaptation of the structured clinical ınterview for dsm-ıv disorders
for assessing depression in women during pregnancy and post-partum across countries and cultures.
British Journal of Psychiatry, 2004: 184(46): 17-23.
115
Ruşen ÖZTÜRK, Oya KAVLAK, Ümran SEVİL
Gölbaşı Z, Eğri G. Doğum Sonu Dönemde Annenin Bakımına Yönelik Yapılan Geleneksel Uygulamalar.
Cumhuriyet Tıp Derg, 2010; 32: 276-282.
Gölbaşı Z, Eğri G (2011). Doğum sonu dönem ile ilgili geleneksel inanç ve uygulamalara Dünyadan ve
Türkiye’den örnekler. ZfWT, 2011; 3(1): 143-155.
Inandi T, Elci OC, Ozturk A, et al. Risk Factors for Depression in Postnatal First Year, in Eastern Turkey.
Int J Epidemiol, 2002: 31(6):1201-1207.
Jablensky A, Sartorius N, Gulbiant W. Characteristics of depressivepatients contacting psychiatric services
in four cultures. Acta Psychiatr Scand, 1981: 63(4):367-83.
Kakyo TA, Muliira KJ, Kizze BI, et al. (2011). Factors associated with depressive symptoms among
postpartum mothers in a rural district in Uganda. Midwifery. 2011:10.1016/j.midw.2011.05.001.
Klainin P, Arthur GD. Postpartum depression in asian cultures: a literature review International. Journal
Of Nursing Studies, 2009; 46(10):1355-1373.
Kumar R, Robson KA. A prospective study of emotional disorders in childbearing women. Br J Psychiatry,
1984: 144: 35-47.
Miller LJ . Postpartum depression. Journal of the American Medical Association, 2002; 287(6):762-765.
Nahas V, Amasheh N. Culture care meanings and experiences of postpartum depression among Jordanian
Australian women: A transcultural study. Journal of Transcultural Nursing, 1999; 10(1): 37-45.
Nicolson P. Understanding postnatal depression: amother-centred approach. Adv Nurs, 1990; 15(6):
689-695.
Niska K, Snyder M, Lia-Hoagberg B. Family ritual facilitates adaptation to parenthood. Public Health
Nursing, 1998: 15(5): 329-337.
Nur N, Çetinkaya S, Bakır AD ve ark. Sivas il merkezindeki kadınlarda postnatal depresyon prevalansı ve
risk faktörleri. C. Ü. Tıp Fakültesi Dergisi, 2004; 26(2): 55-59.
Okafor C. Folklore linked to pregnancy and birth in nigeria.Western Journal Of Nursing Research, 2000:
22(2): 189-202.
O’Hara MW, Swain AM. Rates and risk of postpartum depression: a meta-analysis. International Review of
Psychiatry, 1996; 8(1): 37-54.
Özdemir S. Konya ilinde postpartum depresyon sıklığı ve ilişkili sosyodemografik etmenler. Yayınlanmamış
Uzmanlık Tezi. Konya: Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı, 2007:
67-68.
Pillsbury BLK. “Doing the month”: confinement and convalescence of chinese women after childbirth. Soc.
Sci. Med., 1978: 12, 11-22.
Posmontıer B, Horowitz AJ. Postpartum practices and depression prevalences: technocentric and
ethnokinship cultural perspectives. Journal of Transcultural Nursing, 2004; 15(1): 34-43.
Serhan N. Anne ve babalarda postpartum depresyon sıklığı ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi.
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Konya: Selçuk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2010: 38-46.
Stern G, Kruckman L. Multi-disciplinary perspectives on postpartum depression: an anthropological
critique. Social Science and Medicine, 1983: 17(15): 1027-1041.
Stuchbery M, Matthey S, Barnett B. Postnatal depression and social supports in Vietnamese, Arabic and
Anglo-Celtic mothers. Social Psychiatry and Psychiatric Epidemiology, 1998: 33(10): 483-490.
Taşdemir S, Kaplan S, Bahar A. Doğum sonrası depresyonu etkileyen faktörlerin belirlenmesi. Fırat Sağlık
Hizmetleri Dergisi, 2006; 1(2): 105-118.
Uyar S. Postpartum depresyon oluşumunu etkileyen faktörlerin araştırılması. Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi. Afyon: Afyon Kocatepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2005: 1-35.
Van E. Moyer AC, Harlow DS, et al. Postnatal depression and social supports in Vietnamese, Arabic and.
International Journal of Gynecology and Obstetrics, 2009: 104: 209-213.
Yoshida K, Marksa MN, Kibe N. et al. Postnatal depression in japanese women who have given birth in
england. Journal of Affective Disorders, 1997: 43(1): 69-77.
116
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 117-128, 2012
KAS İÇİ ENJEKSİYONA BAĞLI AĞRIYI AZALTMA
REDUCING THE PAIN ASSOCIATED WITH INTRAMUSCULAR INJECTION
Öğr.Gör.Dr. Neşe ÇELİK*
Prof.Dr. Leyla KHORSHID**
*Osmangazi Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu
**E.Ü. Hemşirelik Fakültesi Hemşirelik Esasları AD. Başkanı
ÖZET
Enjeksiyonlar en sık kullanılan tıbbi işlemlerdendir. Kas içi enjeksiyonların uygulanması
profesyonel hemşirenin sorumluluğundadır. Bir enjeksiyonu güvenli şekilde uygulamak
anatomi, fizyoloji, farmakoloji, psikoloji bilgisi ile iletişim becerilerini ve uygulamada uzmanlığı
gerektirir. Kas içi enjeksiyonlar hastalarda korkuya ve anksiyeteye neden olur.
Enjeksiyona ilişkin korku, bir hastanın gereksinilen bakımı almak için başvurmasını
engelleyebilir. İyi bir enjeksiyon tekniği, hastanın uygun biçimde bilgilendirilmesi, sakin ve
kendine güvenen bir hemşire hastanın anksiyetesini azaltmaya yardım edecektir.
Kas içi enjeksiyona bağlı ağrıyı azaltmaya yönelik çeşitli yöntemler vardır. Enjeksiyona bağlı
ağrıyı azaltma yöntemleri pahalı ve invaziv olmamalı ve hızlıca uygulanmalıdır. Hemşireler kas
içi enjeksiyona bağlı ağrıyı azaltmaya yönelik yöntemleri uygulamalıdır. Bu makalede kas içi
enjeksiyona bağlı ağrıyı azaltmaya yönelik temel ilkeler ve yöntemler anlatılmıştır.
Anahtar sözcükler: ağrı, ağrı yönetimi, derleme, kas içi enjeksiyon
ABSTRACT
Injections are among the most frequently used medical procedures. The administration of
intramuscular injections is a responsibility of the professional nurse. Giving an injection safely
requires knowledge of anatomy, physiology, pharmacology, psychology, and communication skills
and practical expertise. Intramuscular injections cause pain and associated anxiety for patients.
Injections-related pain can lead to life-long phobia, and may discourage a patient from
accessing needed care. Good injection technique, appropriate patient information and a calm and
confident nurse will help to reduce anxiety.
There are different techniques for reducing the pain associated with intramuscular injection.
Interventions for reducing pain due to injection would be inexpensive, noninvasive, and rapidly
applied. Nurses should applied pain reducing techniques for the administration of intramuscular
injections. In this article has been explained the basic principle and techniques for reducing the pain
due to intramuscular injection.
Key words: pain, pain management, intramuscular injection, article
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID
GİRİŞ
Kas içi enjeksiyonlar bireylerin çok hoşlanmadığı, invazif, ağrı ve kaygıya yol açan
uygulamalardır. Hasta bireyler ağrı duyacakları endişesiyle kas içi enjeksiyon yaptırmak istemezler. Kas içi enjeksiyon tamamen hemşirenin bilgi ve becerisiyle, kendisinin gerçekleştirdiği bir uygulamadır. Bu nedenle hemşire, bu uygulamadan kaynaklanabilecek hastanın yaşayabileceği her türlü komplikasyonu önlemeye yönelik bilgi
ile donanmış olmalıdır. Bu komplikasyonlardan biri ağrıdır.
Kas İçi Enjeksiyon Uygulamaları
Kas içi enjeksiyonlar en çok kullanılan parenteral ilaç uygulamalarından biridir
(Alavi 2007, Mitchell 1998, Shatsky 2009). Çok sayıda ilaç kas içine verilmektedir.
Aşıların bir kısmı (hepatit A-B, influenza virüs aşıları gibi), antibiyotikler (penisilin ve
streptomycin türevleri), biyolojik ajanlar, hormonal ajanlar (progesteron, testesteron)
kas içi enjeksiyon olarak uygulanan ilaç gruplarındandır (Nicoll&Hesby 2002). Ayrıca
kortikosteroidler, non-steroid anti inflamatuar ilaçlar (NSAİ) ve vitamin B-12 de
kas içi yolla uygulanan ilaçlar arasındadır (Shatsky 2009). Basit bir uygulama gibi
görünmesine karşın kas içine ilaç vermek basit ve tehlikesiz bir işlem değildir
(Nicoll&Hesby 2002, Templeton&McCoy 2008). Hemşirenin hem işlemi yapabilme
becerisine hem de anatomi, fizyoloji, farmakoloji ve mikrobiyoloji bilgisine sahip
olması gerekir (Hemsworth 2000, Nicoll&Hesby 2002, Hunter 2008). Kas içi
enjeksiyonlar en sık uygulanan ilaç uygulamalarından biridir (Alavi 2007, Shatsky
2009). Carter-Templeton’un (2008) belirttiğine göre Dünya Sağlık Örgütü dünyada
16 milyar/yıl enjeksiyon uygulandığını tahmin etmektedir ve tüm enjeksiyonların
%5 ve daha azı aşılama, %95 ve daha fazlası tedavi amacıyla uygulanmaktadır
(Nicoll&Hesby 2002).
Kas içi enjeksiyonlar yalnızca gerekli durumlarda hekim tarafından önerildiğinde,
cerrahi asepsi ilkelerine uyularak, alanında yetkin ve yeterli sağlık çalışanları tarafından uygulanmalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde sağlık kurumlarında yapılan
enjeksiyonların %50’den fazlasının ve aşıların yaklaşık 1/3’ünün güvenli olmadığı,
güvenli olmayan enjeksiyon uygulamalarının 1.3 milyon ölüme ve 5.35 milyon $’dan
daha fazla yıllık tıbbi harcamalara neden olduğu tahmin edilmektedir. Nicoll&Hesby
(2002)’nin belirttiğine göre Dünya Sağlık Örgütü “güvenli ve uygun enjeksiyon
yapma” ortak amacına ulaşmak için, “Güvenli Enjeksiyon Global Ağı”nı oluşturmak
üzere birkaç uluslararası katılımcı ile bağlantı kurmuştur (Nicoll&Hesby 2002).
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrı
Kas içi enjeksiyonlara ilişkin birçok komplikasyon gelişebilir ve bu komplikasyonlardan biri ağrıdır (Treadwell 2003, Small 2004, Kevin et al. 2004, Shatsky 2009,
Kas içi enjeksiyonlar sıklıkla hastalarda uygulama sırasında ve sonrasında ağrıya ve
anksiyeteye yol açarlar (Barnhill at al. 1996, Himelstein et al 1996, Mitchell&Whitney
2001, Chung et al. 2002, Alavi 2007, Rubin et al. 2009). Kas içi enjeksiyonunun orta
düzeyde ağrılı bir işlem olduğu düşünülmektedir (Shah et al.2008). Ancak yapılan bir
araştırmada kas içi enjeksiyon yapılan bireylerin %40’ı bu uygulamayı çok ağrılı olarak
tanımlamışlardır (Alavi 2007). Hastanede yatan çocuklarla yapılan bir çalışmada,
118
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
çocukların %48’inin iğne ile yapılan enjeksiyonlardan “çok rahatsız edici” olarak
bahsettikleri saptanmıştır (Hasapour et al. 2006). Kas içi enjeksiyonun yol açtığı
ağrının kadın ve erkeklerde farklı olup olmadığının incelendiği 300 birey ile yapılan
bir çalışmada, kadınların erkeklere göre algıladıkları ağrı yoğunluğunun daha yüksek
olduğu saptanmıştır (Kusumadevi et al. 2011).
Kas İçi Enjeksiyon Ağrısının İstenmeyen Sonuçları
Kas içi enjeksiyonda iğnenin dokuya batırılmasıyla gelişen iğneye ilişkin ağrı,
birçok insanda anksiyeteyi başlatır ve yaşam boyu iğne korkusu gelişmesine neden
olur (Barnhill at al. 1996, Mitchell&Whitney 2001, Mawhorter et al. 2004, Foster et al.
2005, Özdemir et al. 2011). İğne korkusu senkop atağı ile sonuçlanabilir ve Amerikalıların %3.5’inde iğne korkusu olduğu tahmin edilmektedir. Bireyin bedeninin zarar
göreceği ve acı çekeceği korkusu enjeksiyon korkusuna neden olan duygulardır
(Cimili 2001). İğne korkusu özellikle çocukluk çağlarında meydana gelen travmatik
bir deneyimdir (Lynn 2010). İğne fobisi ve diş hekimi anksiyetesinin incelendiği
bir çalışmada, yaşları 4 ile 11 arasında değişen 2865 çocuk hasta incelenmiş ve
yaşın artmasıyla birlikte iğne korkusunun da azaldığı sonucu bulunmuştur
(Maistoroviç&Veerkamp 2004). Yetişkin hastalarda kas içi enjeksiyon ile ilgili bir
çalışmada, örneklemin %68’inin enjeksiyondan korkmadığı, %5’inin kararsız olduğu
ve %27’sinin korktuğu bulunmuştur (Pamukçu 2008). Anksiyete ağrı algılamasını
arttırır ve hem ağrıyı hem de anksiyeteyi azaltmak için analjezik girişimler planlanmalıdır (Walding 1991, Mawhorter et al. 2004, Hogan ve ark. 2010). Katkıda
bulunan birçok başka faktör olmasına rağmen, erişkinlerin aşılanmamasında enjeksiyon korkusu ve anksiyetesinin önemli bir etkisi vardır (Hogan et al. 2010).
Kas İçi Enjeksiyon Ağrısının Niteliği
Ağrı kişiye özgü bir deneyimdir ve ağrıda ölçülebilen bireyin ağrı yoğunluğu
konusunda hissettiğidir (Mitchell 1998, Aslan 2006). Hastaların enjeksiyon ağrısını;
“15 dakikadan uzun süren, rahatsız edici bir ağrı, yanma uyuşukluk ve diğer memnuniyetsiz duygular” olarak nitelendirdikleri belirtilmektedir (Mitchell 1998). Kas içi
enjeksiyon ağrısı insidansı enjekte edilen maddelerle ilgili faktörlere bağlıdır.
Örneğin; Hepatit B aşısına bağlı ağrı, kızarıklık, sertlik gibi lokal reaksiyonların 1-3 gün
süreli olduğu bildirilmiştir (Mitchell&Whitney 2001). Eğer hasta kas içi enjeksiyona
ilişkin çok fazla ağrısı olduğunu söylüyorsa, bunun artan anksiyete veya geçmişteki
olumsuz deneyimler ile ilgili olabileceği düşünülür. Ayrıca hastalar enjeksiyondan
dolayı duydukları rahatsızlık sonucu, özellikle çoklu dozlu tedavi gerektiren
enjeksiyon uygulamaları konusunda isteksiz, hoşnutsuz olabilirler. İlaç uygulanan
enjeksiyon bölgesindeki aşırı hassasiyet de bireyin ağrı algılamasını arttırabilir
(Mitchell 1998).
Kas İçi Enjeksiyon Ağrısının Gelişme Nedeni
Fizyolojik olarak bakıldığında kas içi enjeksiyon ağrısı; enjekte edilen ilacın
kimyasal yapısından kaynaklanan lokal irritasyon sonucu gelişebilir. İğnenin deriyi ve
dokuyu delmesinden kaynaklanan ve ilacın doku içinde oluşturduğu gerginlikten
119
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID
oluşan mekanik travma da, oluşan ağrıda başka bir faktör olabilir (Hay 1995, Mitchell
1998). Ağrı doku içinde sıvı birikiminden dolayı artmış basınçtan veya sıvının hızla
girmesi nedeniyle dokunun ani genişlemesinden dolayı olabilir (Mitchell 1998,
Mitchell&Whitney 2001). Kimyasal, mekanik veya termal uyaranlar, afferent nöronların ucundaki nosiseptörler üzerinde yanıt yaratır. Afferent sinirler omuriliğe sinyal
taşırlar ve omurilik ağrı sinyallerini beyne nakleder (Mitchell&Whitney 2001).
Kas İçi Enjeksiyon Ağrısını Etkileyen Etmenler
Kas içi enjeksiyon ağrısını etkilediği öne sürülen birçok sebep belirlenmiştir.
Bunlar şöyle sıralanabilir;
- Psikolojik etmenler (Enjeksiyon ile ilgili deneyim ve beklentiler)
- Enjekte edilen ilaç miktarı
- Enjekte edilen ilacın fiziksel ve kimyasal özellikleri (pH, ozmolarite, ilacın
yoğunluğu ve kullanılan yardımcı maddeler) (Brazeau et al. 1998, Mitchell 1998,
Mitchell&Whitney 2001, Shah et al. 2008).
- İğnenin boyutları (uzunluğu ve kalınlığı)
- Enjekte edilen kasın durumu, kasın gergin, gevşek veya kasılmış olması,
- Saniyedeki enjeksiyon hızı (Mitchell 1998, Mitchell&Whitney 2001, Shah et al.
2008)
- Kasın büyüklüğü/yeri (Brazeau et al. 1998, Mitchell&Whitney 2001).
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltmada Hemşirenin Sorumluluğu
Bireyin ağrısını azaltmak tüm hemşireler için önemlidir. Ağrı yönetiminin kalitesi
ağrı verici uygulamayı yürüten hemşirelerin bilgi, davranış ve yeteneklerine bağlıdır
ve bu süreçte hemşireler çok önemli bir rol oynamaktadırlar (Özer ve ark. 2006).
Hemşireler ilaç uygulamalarında kullandıkları tekniklerle enjeksiyon ağrısını önlemek
veya hastayı rahatlatmakla sorumludurlar (Hunt 2008). Eğitimde görev alan hemşireler enjeksiyonun doğru uygulanabilmesi için yeterli ve doğru eğitimi vermelidirler.
Kas içi enjeksiyon ağrısını azaltmada hemşirenin rolüne ilişkin ilk makale 1954’te
Shallowhorn tarafından yazılmış olup, bu makalede enjeksiyon ağrısını azaltmak için
enjeksiyon alanı seçimi, hasta pozisyonu, enjeksiyon yapılacak dokunun manipülasyonu, aspirasyon ve enjeksiyon hızı doğru uygulandığında hastanın rahatsızlığının
azalacağı vurgulanmıştır. 1961’de Zelman gevşek kasa enjeksiyon yapılmasından,
enjeksiyon sonrası o bölgeye masaj yapmanın ağrıyı azaltacağından, enjeksiyon
hızının yavaş olması gerektiğini vurgulamış, ancak belirli bir hız vermemiştir. Newton
ve Fudin 1992’de deltoid kasına doğru pozisyon verilmesiyle ağrının azaldığını belirtmişlerdir (Mitchell 1998).
Hasta hemşire ilişkilerinin devamı, hasta bakım kalitesi ve hasta memnuniyetinin
sürdürülmesi için fiziksel ve emosyonel etkileri olan kas içi enjeksiyona bağlı ağrı
azaltılmalıdır (Hasanpour et al. 2006). Kas içi enjeksiyona bağlı ağrıyı azaltmak için
kullanılacak yöntem basit, hızlı, çok az hazırlık gerektiren bir uygulama olmalıdır
(Pamukçu 2008).
120
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltmak İçin Kullanılan Yöntemler
Araştırmacılar, kas içi enjeksiyona bağlı ağrıyı azaltmada farmakolojik ve nonfarmakolojik yöntemlerin etkinliğini inceleyen çalışmalar yürütmüşlerdir. Çocukların
ağrının yaratacağı uzun dönem etkilere daha açık olması ve ağrı davranışını olumlu
etkileyebileceği düşünülerek enjeksiyon ağrısını azaltmaya yönelik çalışmaların pek
çoğu literatürde çocuk hastalarla çalışılarak yapılmıştır (Himelstein et al. 1996, Rock
2000, Cassidy et al. 2001, Chung et al. 2002, Mawhorter ve ark. 2004, Hasanpour et al.
2005, Shah et al. 2008, Ağaç ve Güneş 2011).
İntramüsküler enjeksiyon sırasında yaşanan ağrıyı azaltmaya yönelik yapılan
çalışmalarda denenen yöntemler şunlardır;
Tablo 1. Kasiçi enjeksiyon sırasında yaşanan ağrıyı azaltmaya yönelik non-farmakolojik yöntemlerin
kullanıldığı çalışmalar
Makalenin yazar adı
ve yayın tarihi
McQueen (1990)
Stanfield (1992)
Araştırmanın
yapıldığı ülke
Kanada
ABD
Örneklem
Başlıca bulgular /öneriler
Erişkin
hasta
n=32
Kas içine Meperidin hidroklorid enjekte
etmek için ventrogluteal bölge ile dorsogluteal bölgenin karşılaştırıldığı bir çalışmada,
ventrogluteal bölgeye yapılan enjeksiyonun
daha az ağrılı olduğu bulunmuştur. Kas içi
yolla Meperidin hidroklorid enjekte etmede
Z yol tekniğini kullanma ağrıyı azalmada
etkili bulunmamıştır.
Erişkin
hasta
n=16
Farklı bölgelere uygulanan kas içi enjeksiyon
ağrısı yetişkin bireylerde steril su uygulanarak karşılaştırmış ve dorsogluteal bölgeye
kas içi enjeksiyon yapmanın ventrogluteal
bölgeye göre daha az ağrılı olduğu saptanmıştır.
Barnhill et al. (1996)
ABD
Erişkin
hasta
n=93
Kas içi immünglobulin yapılan yetişkin
hastalarda, enjeksiyon yapılacak noktaya
başparmak ile parmağa direnç hissedecek bir
basınçla 10 sn süre ile basınç uygulamanın
enjeksiyondan kaynaklanan ağrıyı azalttığı
saptanmıştır.
Rock (2000)
Avustralya
Erişkin
hasta
n=70
Kas içine uzun etkili nöroleptik uygulamasında iğneyi değiştirmenin enjeksiyon ağrısını azaltmadığı saptanmıştır.
ABD
Erişkin
sağlıklı
birey
n=50
Kas içine uygulanan Hepatit B aşısını 30sn/ml
hızla uygulamanın 10sn/ml hızla uygulamaya
oranla ağrıyı azaltmada etkili olmadığı
bulunmuştur.
Hong Kong
Erişkin
sağlıklı
birey
N=74
Kendilerine kas içine 2 doz Hepatit A ve B
aşısı yapılacak erişkin bireylerde, direnç
hissedinceye kadar 10 saniye süre ile enjeksiyon alanına basınç uygulamanın, algılanan
ağrıyı önemli derecede azalttığı bulunmuştur.
Mitchell&Whitney (2001)
Chung et al. (2002)
121
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID
Foster et al. (2005)
Gundrum et al. (2005)
İspanya
Sağlıklı
çocuk
n=171
Çocuklarda yapılan aşılamada kas içi enjeksiyon ağrısını azaltmada ShotBlocker’ın etkili
olmadığı bulunmuştur.
ABD
Sağlıklı
çocuk
n=99
Kas içine aşı uygulanan çocuklarla yapılan bir
çalışmada ShotBlocker uygulamanın ağrı
düzeyini önemli derecede azalttığı bulunmuştur.
Anaokulu
çağı
sağlıklı
çocuk
n=119
ShotBlocker (Pain-away), deri ile bağlantı
sağlayan kısa, sivri olmayan 2 mm kalınlığında künt çıkıntıları olan, ortasında enjeksiyon bölgesini açıkta bırakacak şekilde bir
delik bulunan yassı, atnalı şeklindeki araçtır.
Okul öncesi çocuklarda kas içi yolla yapılan
aşılamada ShotBlocker’ın ağrıya etkisini
incelemek amacıyla yapılan bir çalışmada
ShotBlocker uygulanan grupta “hafif ağrısı”
olduğunu belirtenlerin oranı %93,2, kontrol
grubunda ise %51,7 olarak bulunmuştur.
Guevarra (2005)
Filipinler
Resim 1. ShotBlocker
Hasanpour et al. (2006)
İran
Hasta
çocuk
n=90
Çocuklara kas içi penicilin enjeksiyonunda
yaşına göre; şarkı söyleme, derin nefes alıpverme, ayna tutma, oyuncak bebek gösterme gibi dikkati başka yöne çekme yöntemi
kullanmanın ağrı şiddetini azalttığı bulunmuştur.
Çocuklara kas içi penicilin enjeksiyonunda
2-3 parça buz kullanılarak gluteal kasın
olduğu bölgeye enjeksiyondan önce 30 sn
süre ile yapılan soğuk uygulamanın ağrı
şiddetini azalttığı bulunmuştur.
Sajedi et al. (2006)
İran
Sağlıklı
yenidoğan
N=64
Yenidoğanlarda enjeksiyonlardan 2 dk. önce
oral yolla 2 ml %30’ luk glükoz vermenin
enjeksiyon ağrısını azalttığı saptanmıştır.
Alavi (2007)
İran
Erişkin
hasta
n=64
Kas içi yolla penicilin uygulanacak hastalarda akupresür eğitimi almış bir hemşire
tarafından hastaların sakral bölgesinde bulunan bası noktasına 1 dk akupresür uygulamanın, enjeksiyona bağlı ağrıyı azalttığı
saptanmıştır.
Mennuti-Wasburn
(2007)
ABD
Sağlıklı
çocuk
n=89
Kas içi yolla aşılanan çocuklarda yapılan bir
çalışmada ShotBlocker ağrıyı azaltmada etkili
bulunmamıştır.
Pamukçu (2008)
Türkiye
Erişkin
hasta
n=200
Kas içi tetanoz aşısı uygulanacak yetişkin
hastalarda enjeksiyon bölgesine 2 dk süre ile
buz uygulamanın ağrıyı azaltmada etkili
olduğu bulunmuştur.
Cobb&Cohen (2009)
İngiltere
Sağlıklı
çocuk
N=89
Çocuklarda aşılama ile ilgili ağrıyı azaltmak
amacıyla yapılan bir çalışmada ShotBlocker
kullanılmış, ancak kas içi enjeksiyon ağrısını
azaltmada etkili olmadığını bulunmuştur.
122
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
Drago et al. (2009)
ABD
Sağlıklı
çocuk
n=165
Çocuklarda İM enjeksiyon ağrısını azaltmada
ShotBlocker’ın kullanıldığı bir çalışmada,
hemşire ve bakım vericilerin değerlendirmelerine göre çocukların ağrı puanları düşmüş, ancak çocukların değerlendirmelerine
göre farklılık bulunmamıştır.
Yapılan bir çalışmada Pain-away olarak isimlendirilen ve ShotBlocker ile aynı olan bir
araç kullanılarak, yenidoğan bebeklerin kas
içine Hepatit B aşısı uygulanmıştır. Sonuç
olarak, bu aracın enjeksiyon ağrısını azalttığı
saptanmıştır.
Endonezya
Yenidoğan
n=89
Özdemir ve ark. (2010)
Türkiye
Erişkin
hasta
n=25
Metilprednisolonun kas içine 10 sn/ml hızla
verildiğinde, 30 sn/ml verilmeye oranla daha
az enjeksiyon sonrası ağrıya yol açtığı saptanmıştır.
Ağaç ve Güneş (2011)
Türkiye
Erişkin
hasta
n=100
İlacı (diclofenac sodium) kas içine uygulamadan önce iğneyi değiştirmenin enjeksiyona bağlı ağrıyı azalttığı saptanmıştır.
Farhadi&Esmailzadeh
(2011)
İran
Erişkin
hasta
n= 60
Kas içine penicillin benzathin uygulamasından önce 30 saniye süreyle lokal buz
uygulamanın enjeksiyon ağrısını azalttığı
saptanmıştır.
n=30
Erişkin
hasta
Kas içi enjeksiyondan sonra bölgeye masaj
uygulamanın enjeksiyona bağı ağrıyı azalttığı saptanmıştır.
Türkiye
Erişkin
hasta
n=60
Erişkin bireylerde iki farklı hızla (5-10 sn/ml)
yapılan kas içi penisilin enjeksiyonunda sürenin ağrı algılamasını etkilemediği saptanmıştır. Erişkin bireylerin dorsogluteal ve
ventrogluteal bölgelerine kas içine penisilin
enjekte edildiğinde, ağrı algılamasını etkilemediği saptanmıştır.
Türkiye
Yenidoğan
n=80
Yenidoğan bebeklerde kas içi yolla
Palivizumab enjeksiyonunda ağrıyı azaltmak
için işlem öncesi oral yolla sukroz solüsyonu
vermenin enjeksiyon ağrısını azalttığı saptanmıştır.
Susilawati et al. (2010)
Kanika&Rani (2011)
Tuğrul (2011)
Uzelli (2011)
Hindistan
Tablo 2. Kasiçi enjeksiyon sırasında yaşanan ağrıyı azaltmaya yönelik farmakolojik yöntemlerin kullanıldığı
çalışmalar
Makalenin yazar adı
ve yayın tarihi
Himelstein et al. (1996)
Araştırmanın
yapıldığı ülke
Örneklem
ABD
Erişkin
gönüllü
birey
n=40
Başlıca bulgular /öneriler
Gönüllü yetişkin bireylerde enjeksiyon bölgesine lidokain ve prilokainin karışımı (EMLA
kremi) sürmenin deltoid kasa serum fizyolojik uygulamaya bağlı enjeksiyon ağrısını
azalttığı saptanmıştır.
123
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID
Cassidy et al. (2001)
Mawhorter et al. (2004)
Shah ve ark. (2008)
Kanada
Sağlıklı
çocuk
N=161
Lokal anestezi sağlayan lidokain ve prilokainin karışımı (EMLA kremi) uygulamanın 4-6
yaş çocuklarda aşılamaya bağlı ağrıyı azalttığı
saptanmıştır.
ABD
Erişkin
sağlıklı
birey
N=185
Seyahat öncesi aşı uygulanacak erişkin
gönüllüler ile yapılan bir çalışmada, enjeksiyon bölgesine lokal soğutucu buhar içeren
Fluori-Methane’ı pamuk tamponla uygulamanın, ağrı düzeyini azalttığı bulunmuştur.
Yenidoğan
n=110
Yenidoğan bebeklerde enjeksiyondan 30 dk
önce enjeksiyon alanına lokal anestezik
olarak %4’lük Amethocaine jel uygulanarak
K vitamini enjekte edilmiş ancak bunun kas
içi enjeksiyon ağrısını azaltmada etkili olmadığı bulunmuştur.
Kanada
Kas içi enjeksiyon sırasında yaşanan ağrıyı azaltmaya yönelik çoğunlukla nonfarmakolojik yöntemlerin etkinliği incelenmiştir. Bu yöntemlerin denendiği çalışmalarda buz uygulamasının, oral glikoz veya sükroz vermenin, dikkati başka yöne
çekmenin, akupressürün, ilacı daha yavaş (30 sn./1 ml. hızla) enjekte etmenin, basınç
uygulamanın, Z yol tekniği kullanmanın etkili olduğu bildirilmiştir (Tablo 1). Az
sayıdaki farmakolojik yöntemlerde yeni doğanda, sağlıklı çocuklarda ve erişkinlerde
Krem EMLA’nın etkisi incelenmiş ve çalışmaların yarısında etkili bulunmuştur
(Tablo 2). Tüm bu çalışma ve makale sonuçlarına dayalı olarak, hemşirelerin kas içi
enjeksiyonuna bağlı ağrıyı azaltmaları için uymaları gereken ilkeler ve denenebilecek
ağrı azaltma yöntemleri söyle sıralanabilir;
- Ne olduğunu anlamaları ve işlemi yapacak kişinin önerilerine uymalarını
sağlamak için, işlemden önce hastayı uygun şekilde bilgilendirerek hazırlanmalıdır.
- Bedenin sağ ve sol bölgeleri dönüşümlü olarak kullanılmalı ve bu kaydedilmelidir (Workman 1999).
- Gereksiz ve hasta için kabul edilemeyecek risklerinden dolayı, dorsogluteal
bölge kullanılmamalıdır (Malkin 2008). Enjeksiyon için ventrogluteal bölge seçilmelidir (Nicoll&Hesby 2002)
- Erişkinlerde ve 7 aydan daha büyük çocuklarda, ilacın kas tabakasına ulaşmasını
sağlamak için, ilk olarak ventrogluteal bölge seçilmelidir (Workman 1999,
Nicoll&Hesby 2002).
- Z yol tekniği kullanılmalıdır (Workman 1999, Wynaden et al. 2006).
- Hastaya, kas gruplarını ve kendisini gevşeyebileceği bir pozisyon verilmelidir
(Workman 1999, Hemsworth 2000, Wynaden et al. 2006). Bunun için hasta prone
pozisyonda iken ayak başparmakları içe bakacak şekilde, femurun internal rotasyonu
sağlanmalı, supine pozisyonunda iken bir veya her iki dizini bükmeli, yan yatar
pozisyonda iken üst bacak 20° lik açıyla bükülmeli, ayakta ise (bazı çocuklar ayakta
enjeksiyonu tercih ederler) enjeksiyon yapılacak ayağın başparmağı içe bakacak
şekilde ayakta durulmalı ve vücut ağırlığı diğer bacak üzerine verilmelidir
(Hemsworth 2000).
124
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
- İğnenin kuru, steril, keskin ve doğru uzunlukta olmasını sağlamak için ilaç
hazırladıktan sonra, ilacı enjekte etmeden önce iğne değiştirilmelidir.
- Derinin kırpılmasını ve dokunun yer değiştirmesini önlemek için, iğne 90 derecelik açıda tutularak, kontrollü bir şekilde iğne itilerek deriye tamamen girilmelidir.
- İlacın dağılmasını sağlamak için enjeksiyonu tamamladıktan sonra 10 sn.
beklenmeli ve girişteki aynı açıya iğne geri çekilmelidir (Nicoll&Hesby 2002,
Workman 1999).
- Kası sıvıya uygun hale getirmek için 1 ml.’si 10 saniyede gidecek şekilde, ilaç
sürekli ve yavaş verilmelidir (Workman 1999).
- Çocuklarda aşılamaya bağlı enjeksiyon ağrısını azaltmak için; aşının en az ağrılı
olan formülü enjekte edilmeli, aşılama sırasında bebek tutulmalı veya çocuk oturtulmalı, enjeksiyondan önce ve enjeksiyon sırasında enjeksiyon bölgesine basınç
uygulanmalı, ardışık olarak iki aşı uygulandığında, daha az ağrıya yol açan aşı daha
önce uygulanmalı, ve hava kontrolü için pistonu çekmeden hızlı bir kas içi enjeksiyon
yapılmalıdır (Taddio et al. 2009).
- Eğer ilacın kendisi enjeksiyon ağrısı veya doku hasarı için sorumlu bulunduysa,
ilaca procaine ya da lidocaine gibi bir bileşik veya başka bir lokal aneztezik madde
hekim önerisi ile ilave edilmelidir (Brazeau et al. 1998, Workman 1999).
- İlaçla eşzamanlı olarak özel bir araç (ShotBlocker) (resim 1) (Cobb&Cohen 2009,
Susilawati et al. 2010) uygulanmalıdır.
- Bir enjektöre çekilmiş olan fazla ilacın iğneden çıkarılması sırasında, ilacın iğne
üzerine damlaması sonucu iğnenin üzerinde kalan ilaç, enjeksiyon sırasında subkutan
dokunun içinden geçerken, enjeksiyon bölgesinde ağrıya neden olur, bunu önlemek
için yeni steril iğne takılmalıdır (Nicoll&Hesby 2002).
- Enjeksiyon sırasında iğne subkutan dokudan kasa düzgün ve sabit şekilde
batırılmalıdır.
- Alkollü gaz tampon kullanma, ağrıya veya yanma duygusuna yol açar. Enjeksiyondan önce bölge alkollü gaz tamponla silinmeli ve ilacı enjekte etmeden önce
kuruması beklenmelidir (Workman 1999, Nicoll&Hesby 2002).
- Enjeksiyondan sonra bölge ovulmamalıdır (Workman 1999), enjeksiyondan
sonra bölgenin üzerine alkolsüz, kuru bir gaz tampon hafifçe bastırılmalıdır
(Workman 1999, Nicoll&Hesby 2002).
- Enjeksiyon yapılacak noktaya başparmak ile parmağa direnç hissedecek bir
basınçla 10 sn süre ile basınç uygulanmalıdır (Hemsworth 2000, Wynaden et al. 2006).
- Özellikle küçük çocuklarda ve iğne korkusu olan hastalarda enjeksiyondan önce
deriyi uyuşturmak için enjeksiyon bölgesine enjeksiyondan önce 30 sn–2 dk. süre ile
buz veya dondurucu sprey kullanılmalıdır (Workman 1999, Hemsworth 2000,
Wynaden et al. 2006).
- Çocuklarda yaşına uygun şekilde; şarkı söyleme, derin nefes alıp-verme, ayna
tutma, oyuncak bebek gösterme gibi dikkati başka yöne çekme yöntemleri kullanılmalıdır (Hemsworth 2000, Wynaden et al. 2006).
125
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID
SONUÇ
Hemşire kas içi enjeksiyona bağlı ağrıyı azaltmaya yönelik uygulamaları bilmeli,
bu konudaki yeni yayınları izlemeli, enjeksiyon ağrısını gidermeye yönelik çeşitli
yöntemlerden uygun olanları hastalarında kullanmalıdır. Bunun yanı sıra hemşire,
klinik deneyimleri ve gözlemleri doğrultusunda kendisi de kas içi enjeksiyona bağlı
ağrıyı azaltabilecek yeni ve farklı yöntemlerin etkinliğine yönelik çalışmalar
planlayarak yürütebilmelidir.
KAYNAKLAR
Ağaç E, Güneş ÜY. Effect on pain of changing the needle prior to administering medicine intramuscularly:
a randomized controlled trial. Journal of Advanced Nursing, 2011; 67: 563-568.
Alavi NM. Effectiveness of acupressure to reduce pain in intramuscular injections, Acute Pain, 2007: 9:
201-205.
Aslan FE. Ağrıya ilişkin kavramlar. Ağrı, doğası ve kontrolü. Avrupa Tıp Kitapçılık Ltd Şti, İstanbul, 2006:
46-50.
Barnhill BJ, Holbert MD, Jackson NM, et al. Using pressure to decrease the pain of intramuscular
injections, Journal of Pain and Symptom Management, 1996: 12(1):52-57.
Brazeau GA, Cooper B, Svetic K, et al. Current perspectives on pain upon injection of drugs, Journal of
Pharmaceutical Sciences, 1998: 87(6): 667-677.
Cassidy KL, Reid GJ, McGrath PJ, et al. A randomized double-blind, placebo-controlled trial of the EMLA
patch for the reduction of pain associated with intramuscular injection in four to six-years-old children,
Acta Peadiatr, 2001: 90:1329-1336.
Chung JWY, Ng WMY, Wong TS. An experimental study on the use of manual pressure to reduce pain in
intramuscular injections, Journal of Clinical Nursing, 2002: 11: 457-461.
Cimili C. Cerrahide anksiyete, Klinik Psikiyatri, 2001; 4: 18-186.
Cobb EJ, Cohen LL. A randomized conrolled trial of the shotblocker for children’s immunization distress,
Clin J Pain, 2009: 25(9): 790-796.
Drago LA, Singh SB, Douglass-Bright A, et al. Efficacy of shotblocker in reducing pediatric pain associated
with intramuscular injections, American Journal of Emergency Medicine, 2009: 27: 536-543.
Farhadi A, Esmailzadeh M. Effect of local cold on intensity of pain due to Penicilin Benzathin
intramuscular injection, International Journal of Medicine and Medical Sciences, 2011: 3(11): 343-345.
Foster R, Eberhart T, Zuk J, et al. Is the shotblocker effective in reducing immunization pain? Research
News, 2005; 12: 1-2.
Guevarra MAD (2005). Efficacy of shotblocker® in reducing pain associated with intramuscular injections
in pre-school children, http://www.bionix.com/Pages/MedStudy1.html
Gundrum T, Sherman C, Ruhlman S (2005). Assessment of discomfort with usual immunization practice
compared to the use of usual practice and shotblocker®. http://www.bionix.com/Pages/MedStudy2.html
Hasanpour M, Tootoonchi M, Aein F, et al. The effects of two non-pharmacologic pain management
methods for intramuscular injection pain in children, Acute Pain, 2006; 8:7-12.
Hay J. Complications at site of injection of depot neuroleptics, BMJ, 1995: 311(7002): 421.
Hemsworth S. Intramuscular (IM) injection technique. Paediatric Nursing, 2000; 12: 17-20.
Hunt CW. Which site is best for an I.M. injection? Nursing, 2008; 18: 62.
Himelstein BP, Cnaan A, Blackall CS, et al. Topical application of lidocaine-prilocaine (EMLA) cream
reduces the pain of intramuscular infiltration of saline. Journal of Pediatrics, 1996: 129(5): 718-721.
Hogan ME, Kikuta A, Taddio A. A systematic review of measures for reducing injection pain during adult
immunization, Vaccine, 2010: 28: 1514-1521.
126
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
Kanika KH, Rani, SP. Effect of massage on pain perception after administration of intramuscular injection
among adult patients, Nursing and Midwifery Research Journal, 2011: 7(3): 130-138.
Kevin LT, Fallon LF, Olumo AA. Deltoid muscle atrophy secondary to hepatitis B injection? a case report,
Journal of Controversial Medical Claims, 2004: 11(1):9-12.
Kusumadevi MS, Dayananda G, Shivakumar V, et al. The perception of intramuscular injection pain in
men vs women, Biomedical Research, 2011: 22(1): 107-110.
Lynn K. Needle phobies: stuck on not getting stuck. MLO (Medical Laboratory Observer) 2010; September:
48.
Maistoroviç M, Veerkamp JS. Relationship between needle phobia and dental anxiety. J Dent.Child, 2004:
71(3): 201-205.
Malkin B. Are techniques used for inramuscular injection based on research evidence? Nursing Times,
2008: 104(50/51): 48-51.
Mawhorter S, Daugherty L, Ford A, et al. Topical vapocoolant quickly and effectively reduces vaccineassociated pain: results od a randomized, single-blinded, placebo-controlled study. J Travel Med, 2004:
11(5): 267-272.
Mennuti-Washburn JE. Gate control theory and its application in a physical intervention to reduce
children’s pain during immunization injections (dissertation). Georgiga State University, Department of
Psychology Theses. 2007.
McQueen M. Assessing intramuscular injection: technique, site and pain perception. The Degree of Master
of Science in Nursing a Thesis. Alberta University, Canada. 1990.
Mitchell JR, Whitney FW. The effect of injection speed on the perception of intramuscular injection pain,
AAOHN, 2001: 49(6):286-292.
Mitchell JR. The effect of injection speed on the perception of intramuscular injection pain. The Degree of
Master of Science in Nursing a Thesis. School of Nursing and Graduate School of The University of
Wyoming. 1998.
Nicoll LH, Hesby A. Intramuscular injection: an integrative research review and guideline for evidencebased practise, Applied Nursing Research, 2002: 16(2):149-162.
Özdemir L, Pιnarcı E, Akay BN ve ark. Effect of methylprednisolone injection speed on the perception of
intramuscular injection pain, Pain Management Nursing, 2010; 1-8.
Özer S, Akyürek B, Başbakkal Z. Hemşirelerin ağrı ile ilgili bilgi, davranış ve klinik karar verme
yeteneklerinin incelenmesi, Ağrı, 2006: 18(4):36-43.
Pamukçu G. Erişkinlerde intramüsküler yolla tetanoz aşısı enjeksiyonu öncesinde buz uygulamasının
enjeksiyonun sebep olduğu ağrıya etkisi. Gazi Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi.
Ankara: 2008.
Rock D. Does drawing up technique influence patients’ perception of pain at the injection site? Australian
and New Zealand Journal of Mental Health Nursing, 2000; 9:147-151.
Rodger MA, King L. Drawing up and administering intramuscular injections: a review of the literature,
Journal of Advanced Nursing, 2000; 31(3):574-582.
Rubin TK, Gandevia SC, Henderson LA, et al. Effects of intramuscular anesthesia on the expression of
primary and referred pain induced by intramuscular injection of hypertonic saline, The Journal of Pain,
2009: 10(8): 829-835.
Shah VS, Taddio A, Hancock R, et al. Topical amethocaine gel 4% for intramuscular injection in term
neonates: a double-blind, placebo-controlled, randomized trial. Clinical Therapeutics, 2008: 30(1):
166-174.
Shatsky Do M. Evidence for the use of intramuscular injections in outpatient practice, American Family
Physician, 2009: 79(4):297-300.
Small SP. Preventing sciatic nerve injury from intramuscular injections: literature review, Journal of
Advanced Nursing, 2004: 47(3):287-296.
Stanfield JA. Comparative study of ventrogluteal and dorsogluteal sites on pain following intramuscular
injection. The Degree of Master of Science in Nursing a Thesis. Medical College of Georgia, U.S.A. 1992.
127
Neşe ÇELİK, Leyla KHORSHID
Sajedi F, Kashaninia Z, Rahgozar M and Radrazm L. The efficacy of oral glucose for relieving pain
following intramuscular injection in term neonates, Acta Medica Iranica, 2006: 44(5): 315- 322.
Susilawati S, Arhana BNP, Subanada IB. Effectiveness of painaway on hepatitis B intramuscular injection
in term neonates: a randomized controlled trial, Paediatrica Indonesiana, 2010: 50(4): 214-219.
Taddio A, Ilersich AL, Ipp M, Kikuta A, Shah V. Physical interventions and injecton techniques for
reducing injection pain during routine childhood immunizations: systematic review of randomized
controlled trials and quas-randomized controlled trials. Clinical Therapeutics, 2009; 31(Suppl B):48-76.
Templeton HC, McCoy T. Are we on the same page? : a comparison of intramuscular injection
explanations in nursing fundamental texts, MEDSURG Nursing, 2008: 17(4): 237-240.
Treadwell T. Intramuscular injection site injuries masquerading as ulcers, Wounds, 2003: 15(9):302-312.
Tuğrul E. İntramüsküler Yolla İlaç Uygulamasında İlacın Verildiği Bölgenin ve Veriliş Hızının Ağrıya Etkisi,
Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi. İzmir: 2011.
Uzelli D. Yenidoğana uygulanan intramüsküler enjeksiyonda sukroz solusyonunun ağrı üzerine etkisinin
incelenmesi. Yüksek Lisans Tezi. Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. İzmir: 2011.
Walding MF. Pain, anxiety and powerlessness. Journal of Advanced Nursing, 1991: 16: 388-397.
Wynaden D, Landsborough I, McGowan S, et al. Best practice guidelines for the administration of
intramuscular injections in the mental health setting. International Journal Mental Health Nursing 2006:
15:195-200.
Workman B. Safe injection techniques, Nursing Standart, 1999; 13(39): 47-53.
128
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 129-135, 2012
YAŞAMA DAİR OLUMLU DÜŞÜNCE
POSITIVE THINKING ABOUT LİFE
Doç.Dr. Ayşegül BİLGE
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi, Psikiyatri Hemşireliği A.D.
İyimser, yaranın üstünde kabuk, kötümser de kabuğun altında yara görür.
Ernest Schrönder
ÖZET
Olumlu düşünce, zihni olumlu biçimde kullanmaktır. Düşünce bilişsel süreçlerle ilgilidir ve
olumlu düşünce yaşam doyumu için gereklidir.
Olumlu düşüncenin ifadelendirilmesi kültürler arası farklılıklar gösterebilmektedir. Olumlu
düşünce ile ilgili geçmişten günümüze yapılan yayınlarda yaşam için vazgeçilmez olduğu ve
sağlığı olumlu etkilediği vurgulanmış, hastalıklara ve mesleklere göre farklılıklar gösterdiği
belirtilmiştir. Hemşirelik mesleği için önemi vurgulanmıştır. Bu yazıda geçmişten günümüze
dek yapılmış olan yaşama dair olumlu düşüncelerin araştırıldığı ulaşılabilen çalışmaların genel
sonuçları gözden geçirilmiştir. Sonuçlar, yıllar içindeki değişiklikleri izleyebilmek açısında
tarihsel sıra ile ele alınmıştır.
Sonuç olarak; olumlu düşünce ile ilgili yapılan araştırmalar, ilk çalışmadan bu yana olumlu
düşünceye sahip olmanın insan sağlığına terapötik etki yaptığını vurgulamıştır. Bireylerin
meslekleri, hastalıkları, eğitim durumu gibi değişkenlerle olumlu düşünceye sahip olmanın
beklendiği gibi farklılık gösterdiği saptanmış, koşulların uygunluğunun düşünceyi olumlulaştırdığı belirtilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Olumlu düşünce, sağlık, hemşirelik
ABSTRACT
Positive thinking is using one’s mind in a positive manner. Thinking involves cognitive processes
and positive thinking is necessary for satisfaction in life.
The meaning of positive thinking can vary between cultures. Past and current publications
have emphasized that positive thinking is necessary for life and that it has a positive influence on
health which differs according to professions and illnesses. It has been emphasized for nursing
profession. In this article the general results of studies about positive thinking that could be found
from the past to the present were reviewed. The results were reviewed chronologically to be able to
follow changes over time.
In conclusion positive thinking research studies, from the first study until the most recent
studies, have emphasized the therapeutic effect of positive thinking on the health of people.
Differences have been found at an expected level in individuals according to factors, such as their
Ayşegül BİLGE
profession, illness, and educational status. The appropriateness of conditions has been shown to
have a positive effect on thinking.
Key words: positive thinking, health, nursing
GİRİŞ
Dünya Sağlık Örgütü; sağlığı, ruhsal, bedensel ve sosyal yönden tam bir iyilik hali
olarak tanımlamaktadır (WHO 1978 ). Bu nedenle 1980’li yıllardan itibaren dünyada
olumlu şeyler ve yaşam doyumu ve hatta yaşam kalitesini arttırmak konusuna önem
verilmeye başlanmıştır. Bu akım; “well-being” esenlik, iyilik ya da yaşam doyumu
olarak ifade edilmektedir (Jung ve ark. 2007).
İnsanoğlunun bilişsel alanını içeren iyilik ya da yaşam doyumu için iki değişkenden bahsedilir. Bunlar; insan gereksinimleri ve kişisel durumlardır. İnsan gereksinimleri; eğitim, para gibi yaşamı devam ettirecek somut durumlar iken, diğeri ise
kişisel durumlar; düşünce, duygu gibi kişiye ait soyut özelliklerdir. Bu iki değişken
arasında kişiye ait olan duygu ve düşünce gibi durumların yaşamı iyi geçirebilmek
için daha önemli olduğu belirtilmiştir (Jung ve ark. 2007). Bu doğrultuda yakın tarihte
yapılan araştırmalar artık ikinci bölümü içeren “düşünce tarzları” üzerinde durmuştur.
Bununda uzantısı olan olumlu düşünce önemlilik kazanmıştır (Kim ve ark. 2007).
Ancak Olumlu Düşünce Ölçeği geliştirilene kadar bu konu araştırmalarda sayısal
olarak değerlendirilememiştir (Kim ve ark. 2007).
Bu makalenin amacı; yaşama dair olumlu düşüncenin önemini konu ile ilgili
yapılan araştırmalar ile sunmaktır. Bu yazıda, pubmed veri tabanında “positive
thinking” anahtar kelimesi kullanılarak, bu konuda 1995 ile 2010 yılları arasında
yapılmış olan, ulaşılabilen çalışmaların genel sonuçları gözden geçirilmiştir. Sonuçlar,
yıllar içindeki değişikleri izleyebilmek açısından tarihsel sıra ile ele alınmıştır.
Olumlu Düşünce
Türk Dil Kurumu (2008)’na göre; düşünce, dış dünyanın insan zihnine yansımasıdır. Olumlu düşünce ise, zihnin yönlendirebilme yeteneğini, olumlu biçimde
kullanmadır. Teorisyenlere göre; tutum ve yargılar, herhangi bir şey hakkındaki bilgiler ile doğrudan ilgilidir. Var olan bilgi ise, o konu hakkındaki duygu ve düşünceleri
içermektedir (Griffitt ve Veitch 1971). İnsanoğlu herhangi bir konu hakkında elde
ettiği bilgi ile olumlu düşünceye sahip olursa, bu düşünce kendisinde rahatlama
etkisi yaratacaktır (McGrath ve ark. 2006). Olumsuz düşünceye sahip olma ise
stres, depresyona, anksiyete bozukluklarına neden olabilecek güçtedir. Bu nedenle
psikiyatri hemşireliği girişimlerinden olan bilişsel-davranışçı terapilerde, stratejilerden biri düşünceye müdahaleyi içeren bilişsel yeniden yapılandırma stratejisidir.
Bu uygulamaların odak noktası olumsuz düşüncelerin değiştirilmesidir (Demiralp ve
Oflaz 2007).
Sonuç olarak olumlu düşünce hastalıkları önleme ve sağlığı sürdürme konusunda
gizil gücünü korumaktadır.
130
Yaşama Dair Olumlu Düşünce
Düşünce İle İlgili Psikometrik Araçlar
Düşünce tarzı bedensel ve ruhsal alanı etkilediği için, psikometrik araçlarla ölçülerek değerlendirilmesi erken müdahale açısından önemlidir. Bu bağlamda bazı
ülkelerde düşünceyi ölçen ölçekler geliştirilmiş ve kültürel uyarlamaları yapılmıştır
(Kim ve ark. 2007, Sternberg ve Wagner 1997, Şahin ve Şahin 1992, Boelen 2007,
Shiraishi 2007) (Tablo 1).
Tablo 1. Düşünce Tarzının Değerlendirilmesi İçin Kullanılan Bazı Ölçekler ve Yayımlandığı Ülkeler
Yayımlanan Ülke
Yazar
Ölçek Adı
Hong Kong, China, Filipinler ve
İngiltere
Sternberg ve Wagner (1992)
Thinking Styles Inventory
Türkiye
Şahin ve Şahin (1992)
Otomatik Düşünce Ölçeği
Almanya
Boelen (2007)
Automatic Thoughts QuestionnairePositive(ATQ-P).
Kore
Kım ve ark. (2007)
the Positive Thinking Scale
Japonya
Shiraishi ve ark.(2007)
Development of the Positive
Automatic Thoughts List (PAL).
Düşünce ile ilgili geliştirilmiş/kültürel uyarlama yapılmış psikometrik araçların
daha çok düşünce tarzından, olumlu düşünce geliştirme sürecine doğru bir yelpaze
oluşturduğu düşünülmektedir. Ölçeklerle ilgili bu değişim ve gelişim, insan yaşantısında olumlu düşüncenin kazanılması gereken bir beceri olarak yerini aldığını
göstermektedir.
Olumlu Düşünce İle İlgili Çalışmalar
Olumlu düşünce ile ilgili birçok araştırma yapılmış, kitaplar yayımlanmış ve
bilgilendirme toplantıları yapılmıştır. Ulaşılabilen ilk çalışma ise Donaldson (1959)
tarafından yapılan “Positive and negative information in matching problems” konu
başlıklı çalışmadır. Bu bilgiden yola çıkarak, bu başlık altında tıp kaynaklarında
bugüne kadar yayımlanmış, ulaşılabilen çalışmalardan örnekler verilerek yaşama dair
olumlu düşüncenin önemi açıklanacaktır.
Rittenberg (1995) kanser hastalarının tedavisinde olumlu düşüncenin önemini
araştırmayı amaçladığı çalışmada, hastalık ve çevre ile başa çıkmada olumlu düşüncenin bir baş stratejisi olduğunu belirtmiştir.
Bireyin kendisi ile olumlu iletişime girmesi başa çıkma yöntemleri arasında yer alır.
Olumlu düşünce ise kendisi ile olumlu iletişime girme basamaklarındandır. Bu durum
hastalıkları önleme ve sağlığı sürdürmede birinci adımı oluşturmaktadır.
Psikolojik Stres Teorileri’ne (Brewin 1996) göre; doğum eylemi ile olumlu düşünce
arasında anlamlı bir ilişki olduğu bildirilmiş ve olumlu düşüncenin doğumu kolaylaştırdığı vurgulanmıştır.
De Raeve (1997) yaptığı çalışmasında kanser hastalarının ölümle yüzleştiği süreçte
olumlu düşüncenin moral tedavi etkisi yaptığı belirtilmiştir.
131
Ayşegül BİLGE
Wilkinson ve Kitzinger (2000) çalışmalarında kanser hastalarının olumlu düşünmeleri ile ruh sağlığı düzeyleri ve kanser hastalığının mortalite ve morbidite durumları arasında ilişki olduğunu bildirmişlerdir. Araştırmada özellikle meme kanserli
kadınların olumlu düşünce hakkında daha çok konuştukları belirlenmiştir.
Zhang ve Sternberg (2000) yaptıkları çalışmalarında, Çin halkının öğrenme yaklaşımları ve düşünce tarzları arasında ilişkiyi saptamayı amaçladıkları araştırmada,
öğrenme yaklaşımları ile düşünce tarzları arasında ilişkinin olduğu belirtilmişlerdir.
Düşünce tarzı olumsuz olan bireylerin öğrenme güçlüğü yaşadığı vurgulanmıştır.
Zhang (2002) yaptığı bir başka çalışmada Hong Kong’lu üniversite öğrencilerinin
olumlu düşünce ve bilişsel süreçleri arasındaki ilişkiyi incelemiş ve olumlu bir ilişki
saptamıştır.
Olumlu düşüncenin ifadelendirilmesi gruplar arası farklılıklar gösterebilmektedir.
Avusturalya’da yapılan bir araştırmada hasta ve hemşirelerin olumlu düşünceden ne
anladıkları sorgulanmış, hastalar olumlu olmanın yaşamın içinde hep var olduğunu
ve ulaşılabilir olduğunu belirtirken, hemşireler olumlu olmayı sadece kişisel özellik
olarak yorumlamışlardır (O’Baugh ve ark. 2003).
MacLeod ve arkadaşları (2005) yaptığı çalışmalarında, intihar ile umutsuzluk ve
geleceğe yönelik olumlu ve olumsuz düşünceler incelemişler, anksiyete de olumsuz
gelecek düşüncesinin yaygın olduğunu saptamışlardır. Watkinsa ve Moulds (2007)
yaptıkları çalışmada, depresyon hastaları, depresyon kontrol hastaları ve depresyon
olmayan bireylerden oluşan toplam üç grupta, olumsuz düşünceler sorgulanmış,
depresyon hastalarının diğerlerine göre daha olumsuz düşüncelere sahip olduklarını
saptamışlardır.
Psikiyatri hemşiresi olan Hung ve Sung (2007) olumsuz düşünceye sahip depresyon tanısı almış hastalara kısa psikoterapi uygulayarak olumlu düşünce kazanmalarını
sağlamışlardır. Ayers (2007) yaptığı çalışmasında doğum ve sonrası süreçteki post
travmatik stres bozukluğu tanılı 25 kadın ve post travmatik stres bozukluğu belirtisi
olmayan 25 kadın ile üç ay niteliksel görüşme yapmış ve post travmatik stres
bozukluğu olan kadınların doğum süreci de dahil olmak üzere daha çok ağrı, ölüm
korkusu, panik durumu, bebek hakkında olumsuz düşünceler, sorunlarla başa
çıkamama gibi olumsuz düşünce temelli sorunlar yaşadıkları saptanmıştır.
Anderssona ve arkadaşları (2007) tinnitus (kulak çınlaması) ve geleceğe dair
düşünceler ile ilgili yaptıkları çalışmalarında tinnitusun yaşamın devamını etkilemediği ancak bilişsel süreçlerde sorun yaşattığı anksiyete ve depresyon bulgularını
arttırdığı, bu durumun da düşünceyi olumsuz etkilediği vurgulanmıştır.
Jung ve arkadaşları (2007) yaptıkları çalışmada Kore’li 409 bireyin (194 Erkek+215
Kadın) olumlu düşünce ve yaşam doyumunu bazı sosyo-demografik verilerle karşılaştırmış; eğitim durumu, meslek, aile geliri ve yaşları arasında anlamlı ilişkiler olduğu
saptanmıştır. Araştırmacılar tarafından, özellikle daha genç (30 yaş, 50 yaşa göre),
daha gelirli ve daha eğitimli olanların daha olumlu düşüncelere sahip olduğu ve daha
doyumlu olduğu belirtilmiştir. Özellikle olumlu düşüncenin yaşam doyumunu
etkilediği vurgulanmıştır.
132
Yaşama Dair Olumlu Düşünce
Zhang (2008) tarafından yapılan çalışmada Çin’in Şangay kentindeki yüksekokul
ve fakülte öğretim elemanlarının öğretme tarzları ile düşünce tarzları arasındaki ilişki
incelenmiş ve aralarında olumlu ilişki olduğu bildirilmiştir. Özetle; olumlu düşünceye
sahip olan öğretim elemanlarının öğrencilerine sundukları bilgileri öğretim tarzlarının
daha iyi olduğu vurgulanmıştır.
Düşünce tarzları ile ilgili olarak özellikle 2009 yılından itibaren “suç oluşturan
düşünce tarzlarına” yönelik araştırmaların yayımlanmaya başladığı dikkat çekmektedir. Özellikle psikiyatri hastalarını suça iten düşünceleri araştırılmıştır (Best ve ark.
2009, Morgan ve ark. 2010, Carr ve ark. 2009).
Ulaşılabilen son çalışmalar ise düşünce ile ilgili kültürel farklılıklar (Jen ve Lien
2010), manevi düşüncenin gücü (Lammers ve Stapel 2009), psikiyatrik hastalıklar ve
düşünceli olma arasındaki ilişkinin araştırılması (Wahl ve ark. 2010, Labuschagne ve
ark. 2010) ve kimyagerlerin (Bensaude-Vincent 2009), hekim, hemşire ve sağlık
hizmetleri yöneticilerinin düşünce tarzlarının ölçüldüğü (Sladek 2010) çalışmalardır.
Yapılan tüm bu çalışmalardaki ortak görüş; her bireyin olumlu düşünce temelli
yaşamasının, yaşamını kolaylaştırdığı yönündedir. Çalışmalardaki diğer görüşler ise
yaşama dair olumlu düşüncenin, olumlu yaşamayı sağladığı, mesleki başarıyı olumlu
etkilediği, eğitim ve aktarımlarda olumlu düşüncenin kullanılmasının faydalı olduğu
ve var olan hastalık/hastalık belirtileri ile baş etmede olumlu düşüncenin kolaylaştırıcı
bir etken olduğu yönündedir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Olumlu düşünce; bireyin, kendine yardımıdır. Bilişsel süreçlerle ilgilidir. Bu konu
ile ilgili olarak yapılan araştırmalar, ilk çalışmadan bu yana sağlığa terapötik etki
yaptığını vurgulamıştır. Meslekler, hastalıklar, eğitim durumu gibi değişkenlerle
beklenen düzeyde farklılık gösterdiği saptanmış, koşulların uygunluğunun düşünceyi
olumlulaştırdığı belirtilmiştir. Olumsuz koşullarda dahi, motive olma, empatik tutum
ve öfke yönetimi sonucunda ulaşılacak hedefin olumlu belirlenmesiyle, sonucun
istendik düzeyde gerçekleştiği unutulmamalıdır.
Bu sonuçlar doğrultusunda yaşamı olumlu yaşamak ve sağlıklı sürdürmek için
bireylerin olumlu düşünceyi, olumsuz düşünceden daha çok tercih edip, kendi yaşam
alanlarında uygulaması, hemşirelik mesleği ile ilgili yapılacak araştırmalarda olumlu
düşünce ve olumlu düşünceyi geliştirme yöntemlerinin araştırılması ve sunulması
önerilmektedir. Bu doğrultuda;
• Bireyin “kendine güvenli, esnek, seven ve sevilen, huzurlu, sakin, motive ve mutlu”
olmayı hedefleyen kişilik özelliklerine sahip olması,
• Bütün olayların “duygusallıktan öte”, objektif ve tarafsız bir şekilde değerlendirilmesi,
• Yaşama dair kabullenmeyi oluşturmak için, “yaşam, ölüm ve sonsuzluk” hakkında varoluşçu bir felsefe oluşturması,
• Olumsuz sayılan her şeyin, “olumlu bir yönünün” olduğunun düşünülmesi,
133
Ayşegül BİLGE
• Düşünce tarzının değiştirilmesi ile bir işin kolay olduğunu düşünerek, “o işin
kolayca yapılmasının” sağlanması,
• Her sorunun “muhakkak bir çözümü” olduğuna inanılması,
• Sorunların nedenlerinin ve “çözümlerinin yazılması” ile duru bir düşüncenin
sağlanması,
• Olumsuz konuşma, toplantı gibi alanların, “olumlu bir ortama” dönüştürülmesi,
• Olumlu düşünceyi kazandıran “kitaplar okunması”, belli aralıklarla bu kitapların
yeniden okunması ve davranışa dönüştürülmesi,
• “Gevşeme egzersizlerinin” gün içinde yapılması,
• Olumsuz cümle yapılarından kaçınılması, bireylerin “Korkmayacağım” demek
yerine, “Sakin ve rahatım” şeklinde kendileri ile olumlu iletişime girmesi,
• Ümitsiz ve yetersiz hissedildiğinde, sahip olunan “olumlu yeteneklerin listesinin”
yapılması,
• Umut dolu, esnek, ileriye neşe ve ümitle bakan “olumlu bireylerle arkadaşlık”
kurulması, çalışılması,
• Olumsuz düşünceye sahip olan “bireylere yardım” edilmesi,
• Sağlık çalışanlarının özellikle psikiyatri hemşirelerinin tüm bu adımları bireylere
öğretebilmesi, kazandırabilmesi ve geliştirmesi için lisans ve lisans üstü öğretim
süreçlerinde olumlu düşünce ile ilgili eğitim almaları ve kazanılan bu bilgi ve
becerilerle toplum ruh sağlığı hizmetlerinde, ruh sağlığı tedavi hizmetleri ve rehabilitasyon adımlarında bireylere model olması ve uygulamalı olarak bireysel, psikoeğitim ve konferans/seminerlerle öğretmesi önerilir.
KAYNAKLAR
Alma Ata 1987. Primary Health Care- Report of The International Conferance on Primary Health Care,
World Health Organization, Geneva, 1978.
Anderssona G, Svalastogc OK, Kaldoc V and Sarkohia A. Future thinking in tinnitus patients. Journal of
Psychosomatic Research, 2007: 63: 191-94.
Ayers S. Thoughts and Emotions During Traumatic Birth: A Qualitative Study. Birth, 2007: 34(3):253-63.
Bensaude-Vincent B. The chemists' style of thinking. Ber Wiss, 2009: 32(4):365-78.
Best D, Day E, Campbell A, Flynn PM and Simpson DD. Relationship between drug treatment engagement
and criminal thinking style among drug-using offenders. Eur Addict Res, 2009; 15(2):71-7.
Boelen PA. Psychometric properties of the Dutch version of the Automatic Thoughts Questionnaire Positive (ATQ - P). Cogn Behav Ther, 2007: 36(1):23-33.
Brewin CR, Dalgleish T and Joseph S. Adual representation theory of posttraumatic stress disorder. Psychol
Rev, 1996: 103(4):670-86.
Carr WA, Rosenfeld B, Magyar M and Rotter M. An exploration of criminal thinking styles among civil
psychiatric patients. Crim Behav Ment Health, 2009: 19(5): 334-46.
De Raeve L. Positive thinking and moral oppression in cancer care. Eur J Cancer Care (Engl), 1997: 6(4):
249-56.
Demiralp M ve Oflaz F. Bilişsel-davranışçı terapi teknikleri ve psikiyatri hemşireliği uygulaması Anadolu
Psikiyatri Dergisi, 2007; 8:132-139.
134
Yaşama Dair Olumlu Düşünce
Donaldson M. Positive and negative information in matching problems. Br J Psychol, 1959: 50:253-62.
Griffitt W and Veitch R. Hot and crowded: influences of population density and temperature on
interpersonal affective behavior. J. Pers. Soc. Psychol, 1971; 17, 92-98.
Hung Huei-Yu and Sung Su-Ching. Applying solution focused brief therapy to the nursing of a depressive
patient with negative thinking. Hu Li Za Zhi. 2007; 54(4):94-100.
Jen CH and Lien YW. What is the source of cultural differences? -Examining the influence of thinking style
on the attribution process. Acta Psychol (Amst), 2010: 133(2):154-62.
Jung JY, Oh YH, Oh KS, Suh DW, Shin YC and Kim HJ. Positive thinking and life satisfaction amongst
Koreans.Yonsei Medical Journal, 2007: 48(3):371-78.
Kim HJ, Oh YH, Oh GS, Suh DW, Shin YC and Jung JY. Development and validation study of the positive
thinking scale. The Koreon J Health. 2007.
Labuschagne I, Castle DJ, Dunai J, Kyrios M and Rossell SL. An examination of delusional thinking and
cognitive styles in body dysmorphic disorder. Aust N Z J Psychiatry, 2010: 44(8):706-12.
Lammers J and Stapel DA. How power influences moral thinking. J Pers Soc Psychol, 2009: 97(2): 279-89.
MacLeod AK, Tata P, Tyrer P, Schmidt U, Davidson K and Thompson S. Hopelessness and positive and
negative future thinking in parasuicide Br J Clin Psychol, 2005: 44(4):495-504.
McGrath C, Jordens CFC, Montgomery K and Kerridg IH. Ethics In Medicine ‘Right’ way to ‘do’ illness?
Thinking critically aboutpositive thinking. Internal Medicine Journal, 2006: 36:665-68.
Morgan RD, Fisher WH, Duan N, Mandracchia JT and Murray D. Prevalence of criminal thinking among
state prison inmates with serious mental illness. Law Hum Behav, 2010: 34(4):324-36.
O’Baugh J, Wilkes LM, Luke S and George A. ‘Being positive’: perceptions of patients with cancer and
their nurses. J Adv Nurs, 2003: 44: 262-70.
Rittenberg CN. Positive thinking: an unfair burden for cancer patients? Support Care Cancer, 1995;
3(1):37-9.
Shiraishi S, Koshikawa F, Nankai M and Domyo T. Development of the Positive Automatic Thoughts List
(PAL). Shinrigaku Kenkyu, 2007: 78(3):252-59.
Sladek RM, Bond MJ and Phillips PA. Doctors, nurses and managers have different thinking styles?. Aust
Health Rev, 2010: 34(3):375-80.
Sternberg RJ and Wagner RK. Thinking Styles Inventory. Unpublished test, Yale University. 1992.
Şahin NH and Şahin N. Reliability and validity of the Turkish version of Automatic Thoughts
Questionnaire. Journal of Clinical Psychology, 1992; 48: 334-40.
Türk Dil Kurumu (2008). Düşünce.
http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA
erişim tarihi:25.04.08.
Wilkinson S and Kitzinger C. Thinking direrently about thinking positive: a discursive approach to cancer
patients' talk. Social Science & Medicine, 2000: 50: 797-811.
Zhang LF and Sternberg RJ. Are learning approaches and thinking styles related? A study in two Chinese
populations. J Psychol, 2000: 134(5):469-89.
Zhang LF. Thinking styles and cognitive development. J Genet Psychol, 2002; 163(2):179-95.
Zhang LF. Teachers' styles of thinking: an exploratory study. J Psychol, 2008; 142(1):37-55.
Wahl K, Ertle A, Bohne A, Zurowski B and Kordon A. Relations between a ruminative thinking style and
obsessive-compulsive symptoms in non-clinical samples. Anxiety Stress Coping, 2010; Jul 6:1-9.
Watkinsa ER and Moulds M. Revealing negative thinking in recovered major depression: A preliminary
investigation. Behaviour Research and Therapy, 2007: 45:3069-76.
135
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 137-142, 2012
KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIĞININ SOSYOKÜLTÜREL YANSIMASI:
STİGMA
A SOCIO CULTURAL REFLECTION OF CHRONIC OBSTRUCTIVE PULMONARY DISEASE:
STIGMA
Doç.Dr. Hatice TEL*
Doç.Dr. Havva TEL**
*Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü İç Hast. Hemş. AD.
**Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü Ruh Sağlığı ve Hast. Hemş. AD.
ÖZET
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) kronik ve ilerleyici özelliği olan, bireyi fiziksel,
psikososyal ve sosyo-kültürel olarak etkileyen fiziksel bir hastalıktır. KOAH’ın önemli sosyokültürel etkilerinden birisi stigmadır. Stigma, sözcük olarak “yara”, “iz”, “damga”, “işaret”, “kara
leke” anlamı taşıyan, kişileri ayırıcı, belirgin bir özelliği ile tanımlayan bir kavramdır. Stigma,
toplumun önyargılar sonucu bazı hasta gruplarına karşı tavır almasından, onların toplumdan
dışlanmasına kadar giden tutum ve davranışlarını içerir. Stigmanın birey, aile, toplum ve sağlık
ekibi üyeleri üzerinde olumsuz etkileri vardır. Stigma bireyin benlik kavramı ve benlik saygısını
olumsuz etkileyerek bireyin benlik saygısını azaltır. Benlik saygısı azalan birey kendisini
değersiz hisseder, işe yaramaz olduğunu düşünebilir. Benlik saygısının azalması ile anksiyete ve
depresyon gibi ruhsal sorunlar da sık görülür. KOAH’ın öksürük, balgam, dispne gibi bazı
belirtilerinin ve tedavisinde kullanılan bazı ilaçların fiziksel görünümde oluşturduğu değişiklikler hastaların stigma yaşamasında etkili olmaktadır. Bu derlemede amaç; KOAH’da yaşanan
stigma ve stigma ile mücadeleyi literatür desteği ile ele almak, KOAH’lı hastaya bakım veren
sağlık çalışanlarının dikkatini bu konuya çekmektir.
Anahtar Kelimeler: Stigma, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, stigma ile mücadele,
hemşirelik
ABSTRACT
Chronic obstructive pulmonary disease (COPD) is a physical disease with chronic and
progressive characteristics and affects the individuals psycho-socially and socio-culturally. One of
the important socio-cultural effects of COPD is stigma. Stigma -literally meaning “scar”, “mark”,
“taint”, “symbol”, “disgrace”- is a term that recognizes the individuals with their distinguishing
marks and distinct features. Stigma includes the behaviors and attitudes of the society; from taking
a position against some patient groups due to prejudices to excluding them out of the society.
Stigma has negative effects on person, family, society and members of the health team. Stigma,
affecting self concept and self respect of the individual negatively, decreases their self respect.
Individuals with decreased self respect feel insignificant and think as if they were useless. Emotional
problems like anxiety and depression may occur with the decreased self respect. Some of the
medicines used for symptoms –such as coughing, mucus and dyspnea- and for the treatments of
COPD causes some changes on the physical image of the patients and thus causes them to
Hatice TEL, Havva TEL
experience stigma. In this review, the aim is to investigate stigma experienced in COPD and fight
against stigma through literature support and to draw the attention of health care personnel to this
issue.
Key Words: Stigma, chronic obstructive pulmonary disease, fight against stigma, nursing
GİRİŞ
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) bireyin günlük aktivitelerinde ve yaşam
tarzında değişiklikler yapmayı gerektiren kronik, ilerleyici ve sosyal sonuçları olan
fiziksel bir hastalıktır. KOAH’lı bireyler hastalığın yalnızca fiziksel ve psikososyal etkilerini değil aynı zamanda sosyo-kültürel etkilerini de yaşarlar (Johnson ve ark. 2007).
KOAH’ın en önemli sosyo-kültürel etkisi stigmadır. Stigma kavramı ilk olarak 1960’lı
yıllarda sosyal bilimler alanında gündeme gelmiş ve günümüzde sağlık bilimlerinin
ilgi alanlarında da yer almaya başlamıştır (Weiss ve ark. 2006, Weiss ve Ramakrishna
2006). Stigma, sözcük olarak “yara”, “iz”, “damga”, “işaret” “kara leke” anlamı taşımaktadır. Stigma; kişileri ayırıcı, belirgin bir özelliği ile tanımlayan bir kavramdır.
Stigma konusunu ele alan ilk araştırmacılardan biri olan Goffman stigma kavramını
“daha az değer verme davranışı, bu etiketi taşıyan insanların daha az istenir neredeyse insan gibi idrak edilmemesi” olarak açıklamaktadır (Arslan ve Konuk 2009,
Scambler 2006, Kocabaşoğlu ve Aliustaoğlu 2003).
Stigma birçok sağlık problemine eşlik eden, sosyo-kültürel kaynaklı bir fenomendir (Weiss ve ark. 2006). Stigma, toplumun önyargılar sonucu bazı hasta gruplarına
karşı tavır alması ve onların toplumdan dışlanmasına kadar giden tutum ve davranışlar bütünüdür (Weiss ve ark. 2006, Kocabaşoğlu ve Aliustaoğlu 2003, Mak ve ark
2006). Stigma hastalığın sosyal sonuçlarının bir kompanenti olarak zamanla toplum
sağlığının öncelikli konularından biri olma özelliği kazanmış, sosyal ve sağlık
politikalarının oluşturulmasında, klinik uygulamalarda belirgin bir etkiye sahip olmaya başlamıştır (Weiss ve ark. 2006). Birey yada toplum kendisini ürküten, rahatsız
eden bir durumla karşılaştığında sıklıkla onu kendisinden dışlayıp uzaklaştırma,
yabancılaştırma yoluna gider. Bu süreç bazı hastalıklarda stigmaya katkıda bulunmaktadır. Stigma hastalığın kendisi dışında eklenen bir deneyim olup zaman zaman
hastalığın kendisi kadar tehlikeli olabilmektedir (Schulze ve Angermeyer 2003, Üçok
1999). Stigma yalnızca bireyi değil aynı zamanda aile bireyleri, toplum ve sağlık ekibi
üyeleri üzerinde de güçlü olumsuz etkiler oluşturmaktadır (Weiss ve Ramakrishna
2006). Stigma bireyin benlik kavramı ve benlik saygısını olumsuz etkileyerek benlik
saygısını azaltır. Benlik saygısı azalan birey kendisini değersiz hisseder, işe yaramaz
olduğunu düşünebilir. Benlik saygısının azalması ayrıca bireyin anksiyete ve
depresyon gibi ruhsal sorunlar yaşamasına da neden olmaktadır (Maurer ve ark.
2008). Bu ruhsal sorunlarla başetmede bireyin profesyonel yardım alması ve sosyal
destekleri önemlidir. Ancak bireyin yaşadığı stigma, onun psikososyal destek arama
düşünce ve davranışını engelleyebilmekte ve stigmanın olumsuz sonuçlarını daha
uzun süre yaşamasına neden olabilmektedir (Robinson 2005).
Stigmanın oluşmasında toplumun; tutum ve yaklaşımları, dini veya inanç sistemleri, korkuları ve önyargıları, kültürleri ve gelenekleri, medya, sağlık ve sosyal hizmet138
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının Sosyokültürel Yansıması: Stigma
ler, eğitim sistemi ve yasal düzenlemeler etkili kaynaklardır (Van Brakel 2006). Kişiler
yoksulluk, etnik özellik, seksüel tercihler, sosyal dezavantajlar, aile özellikleri veya
ayrımcılığa neden olan diğer faktörler nedeniyle de stigmaya maruz kalabilmektedirler (Weiss ve ark. 2006). Stigmaya neden olan önemli etkenlerden birisi de kişinin
sahip olduğu sağlık problemidir (Albrecht ve ark. 1982). Hastalıkla ilişkili stigmada;
kişinin hastalığın oluşumundan sorumlu tutulması, hastalığın ciddi sınırlılıklara, vücut
görünümünde çirkin değişikliğe neden olması, sosyal etkileşimlerin bozulması,
kontrol kaybı en önemli faktörlerdir (Albrecht ve ark. 1982, Shibre 2001). Stigma
ruhsal hastalıklara sahip bireylerin sıklıkla karşılaştıkları bir durum olmakla birlikte
aslında kronik fiziksel hastalığa sahip olan bireyleri de etkilemektedir. Kanser, tüberküloz, lepra, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, epilepsi, psikiyatrik bozukluklar, alkol, ilaç
bağımlılığı, AIDS, KOAH gibi hastalıklarda stigma yaygın olarak görülmektedir (Weiss
ve ark. 2006, Arslan ve Konuk 2009, Mak ve ark. 2006, Üçok 1999).
KOAH VE STİGMA
KOAH, kronik ve ilerleyici özelliğe sahip, karmaşık bir tedavi uygulamasını gerektiren, aktivitelerde ve yaşam tarzında değişiklik yapmaya neden olan bir takım fiziksel
gerilemelerle sonuçlanan bir hastalıktır (Albrecht ve ark. 1982, Sexton ve Munro
1988). KOAH’ın yetişkin nüfustaki prevalansının yaklaşık %10 olduğu, bu oranın
giderek arttığı ve 2020 yılında KOAH’ın üçüncü ölüm nedeni, beşinci sakatlık nedeni
olacağı belirtilmektedir (Halding ve ark. 2011). Kronik bir hastalık olarak KOAH
hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkilemekte, önemli düzeyde sosyal ve ekonomik
yüke neden olabilmektedir (Partridge ve ark. 2011). KOAH’ta dispne, inatçı öksürük,
balgam çıkarma, hırıltılı solunum/wheezing, egzersiz toleransında bozulma, yorgunluk, kilo kaybı, steroid gibi bazı ilaçların fiziksel görünümde oluşturduğu değişiklikler
hastaları diğer bireyler arasında ayırt edilebilecek bir hale getirebilmektedir. Hastalık
bireyin sosyal etkileşimlerini, rollerini, sorumluluklarını ve sosyal kabul edilirliğini
etkileyebilmektedir. Böylece uzun bir dönem içinde hastanın ve ailesinin yaşam
kalitesinde çok büyük değişiklikler olmakta ve hastalar bu durumdan kaynaklanan bir
stigma yaşayabilmektedir (Albrecht ve ark. 1982, Sexton ve Munro 1988). Özellikle
KOAH’ın önemli belirtilerinden olan dispne ve inatçı öksürük bireyin konuşmasını
engelleyerek iletişim güçlüğü yaşamasına ve sosyal etkileşimini sürdürmede önemli
bir engel oluşturarak sosyal izolasyona neden olmaktadır (Berger ve ark. 2011). İlk
bakışta, KOAH stigmatize edici bir hastalık olarak düşünülmeyebilmektedir. Stigma ve
KOAH konusunda literatür çalışmaları oldukça azdır (Johnson ve ark. 2007). Earnest
(2002) KOAH’lı hastaların başka kişilerin olduğu ortamlarda oksijen desteği kullanmak
durumunda olmalarının bir sonucu olarak stigma yaşadıklarını, stigmanın utanmaya
ve sosyal izolasyona neden olduğunu ifade ettiklerini belirlemiştir. Bu çalışmanın ilgi
çeken bir bulgusu da katılımcıların stigmanın sosyal çevrelerindeki kişilerden olduğu
kadar kendi hekimlerinden de kaynaklandığını bildirmiş olmalarıdır. KOAH’ın sigara
içmeye eşlik eden hastalık olması nedeniyle bireyler stigma yaşamakta ve kendi
kendine zarar vermiş gibi algılanabilmektedirler (Albrecht ve ark. 1982). KOAH’lı
hastalar hastalık semptomları kötüleştiğinde sağlık hizmetine ulaşmakta zorluk
yaşadıklarını, aile doktorlarının sigara kullandıklarını öğrendikten sonra ev ziyaret139
Hatice TEL, Havva TEL
lerini önceki gibi özenli ve ilgili yapmadığını, hatta kendilerine karşı önyargılı davrandıklarını ifade etmişlerdir (Gysels ve Higginson 2008, O'Neill 2002).
KOAH’lı hastalar solunum sıkıntısını hem kendilerini çaresiz bıraktığından hem de
çevrelerindeki insanlardan tepki almaktan korktuklarından dolayı utanç veren bir
durum olarak algılamaktadırlar (Gysels ve Higginson 2008). Yapılan bir çalışmada
KOAH’lı hastalar; sokakta solunum güçlüğünü gidermeye çalıştıkları sırada sokaktakilerin gözlerini dikerek onlara bakmalarının sıkıntı, elem, acı duygusu yaşamalarına
neden olduğunu, sokakta böyle bir durumla karşılaşmamak için sosyal etkileşimlerini
sınırladıklarını açıklamıştır (O'Neill 2002). Stigma hastalığın tedavisini de olumsuz
etkilemektedir. Tel (2002) KOAH’lı hastaların, unutkanlık, bıkkınlık, ilaç yan etkileri gibi
nedenlerin yanı sıra sosyal ortamın ilaç kullanmakta zorluk yaratması nedeniyle de
ilaçlarını düzenli olarak kullanmakta zorlandıklarını, sosyal ortamın getirdiği sınırlılığı
daha çok inhaler ilaçlar kullanırken yaşadıklarını ifade ettiklerini bildirmektedir.
KOAH’lı hastalara verilen sosyal tepkiler onun hastalık deneyimini etkileyebilmektedir. Hastalar, KOAH belirtilerinin sosyal ortamlarda kabul görmediğini, iş ortamında arkadaşlarının yanında solunum güçlüğü yaşamaya başladıklarında utandıkları
için yalnız kalacakları bir yere gitme ihtiyacı duyduklarını ifade etmişlerdir. Çünkü
solunum sıkıntısı geçmişte sigara içtiğinin kanıtı olarak görülmektedir (Gysels ve
Higginson 2008, Jonsdottir 1998). Benzer şekilde solunum cihazı kullanmalarının
çevrelerindeki insanları rahatsız/tedirgin ettiğini belirtmişlerdir. Solunumu rahatlatmak için yapılması gereken balgam çıkarma davranışının anksiyete yaşamalarına,
çevresindekilerle iletişimden kaçınmalarına neden olduğunu belirtmişlerdir (Gysels
ve Higginson 2008, Jonsdottir 1998, Barnett 2005, McCathie ve ark. 2002).
STİGMANIN SONUÇLARI VE STİGMA İLE MÜCADELE
Stigma bireysel ve toplumsal düzeyde önemli sonuçlara neden olmaktadır.
Stigma; bireyin psikolojik stres, depresyon, korku yaşamasına, çeşitli kısıtlamalarla
karşı karşıya kalmasına, hastalığın tanı ve tedavisinde gecikmelere, yetersizliklerin ve
hastalık şiddetinin artmasına, enfeksiyon hastalıklarının yayılmasına, yetersiz tedavi,
ilaç direncinin artmasına, morbidite oranının artmasına neden olmaktadır (Weiss ve
ark. 2006). Stigma nedeniyle hastalar tanısal girişimleri, tedavi ve diğer destekleyici
hizmetleri kabul etmede ve sağlık bakım yardımı talep etmede isteksizlik, çekiniklik
yaşayabilmektedir (Weiss ve ark. 2006, Weiss ve Ramakrishna 2006). Toplum tarafından yapılan olumsuz değerlendirmeler, küçük düşürücü tarzdaki ayrımcılık zamanla
hasta bireyin kendine güveninin azalmasına, iyileşme sürecinin olumsuz etkilenmesine neden olmaktadır (Meise ve ark. 2001). Stigma sonucu bireyler sosyal desteklerini kaybetmekte, toplumsal yaşamdan uzaklaşmakta, sosyal izolasyon yaşamaktadır. Stigmaya maruz kalan bireylerin evlilik ilişkileri, kişilerarası ilişkileri, iş olanakları,
çalışma durumları olumsuz etkilenmekte, bireyler eğitim görme haklarını etkin olarak
kullanamamakta, sosyal, dini ve boş zaman aktivitelerini yerine getirmekte zorlanmaktadır (Mak ve ark. 2006, Schulze ve Angermeyer 2003, Van Brakel 2006).
Stigma ve ayrımcılıkla ilgili sahip olduğumuz bilgiler artmasına karşın stigma ile
mücadelede alınan mesafeler yeterli değildir. Stigmayı önlemeye yönelik müdahalelerin etkinliği de tam olarak ortaya konulamamıştır. Stigmanın birey, aile ve toplum
140
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının Sosyokültürel Yansıması: Stigma
üzerindeki etkileri hatta farklı ülkelerde ve farklı sağlık problemlerinde yarattığı etkiler
benzer özellikler göstermektedir (Van Brakel 2006). Bu nedenle stigma ile mücadelede ortaya konulacak müdahaleler tüm gruplar ve durumlarda önemli benzerlikler
gösterecektir. Farklı kültür ve toplumlarda araştırmaların yapılması stigma ile mücadelede stigmanın daha iyi anlaşılmasını, etkilenen veya hizmet verilen grupta
stigmanın boyutlarının ve yoğunluğunun değerlendirilmesini, zaman içinde stigma
ile ilgili değişimlerin ortaya konulmasını sağlayacaktır (Weiss ve ark. 2006, Van Brakel
2006). Sağlık profesyonellerinin rollerinden birisi de hasta savunuculuğudur. Bu
nedenle sağlık profesyonelleri bu rollerini yerine getirerek stigma karşıtı mücadelede
yerlerini almalıdır. Bunun için;
• Bireylerin sağlığı geliştirme ve sürdürmede kişisel sorumluluk konusunda
farkındalığının arttırılması,
• En çok stigma uygulanan hastalıkların, stigma açısından riskli grupların belirlenmesi,
• Toplumun medya yoluyla ve çeşitli eğitim materyalleri kullanılarak stigma ve
stigma ile mücadele konusunda bilgilendirilmesi,
• Hastaların toplum içinde rehabilitasyonunu sağlayacak ve sağlıklı bireylerin bu
sürece katkı vermesini kolaylaştıracak düzenlemelerin yapılması,
• Hastaların stigma ile mücadeleye yönelik bilgilendirilmesi, onlara profesyonel
destek sağlanması,
• Araştırmalarla fiziksel kronik hastalıklara yönelik yanlış tutum ve yargıların saptanması ve elde edilen kanıtlar doğrultusunda önleyici müdahalelerin başlatılması,
• Stigmadan etkilenen kişilerin desteklenmesi, toplumun bu kişilere yönelik
davranışlarına odaklanılması,
• Stigmaya neden olan durumların kontrol altına alınması ya da ortadan kaldırılmasına çalışmak sağlık profesyonellerinin stigma ile mücadeledeki temel yaklaşımları arasında yer almaktadır (Weiss ve ark. 2006, Kocabaşoğlu ve Aliustaoğlu 2003,
Van Brakel 2006, Güney 2005, Halding ve ark. 2011).
SONUÇ
KOAH bireyin günlük aktivitelerinde ve yaşam tarzında değişiklikler yapmayı
gerektiren ve sosyal sonuçları olan fiziksel bir hastalıktır. KOAH bireyin sosyal etkileşimlerini ve sosyal kabulünü önemli ölçüde olumsuz olarak etkilemektedir. KOAH’lı
bireyler stigma yaşamakta ve stigma bireylerin yaşamını çok yönlü etkilemektedir.
Bu nedenle KOAH’lı hasta ile çalışan sağlık profesyonellerinin stigma kavramını,
stigmaya neden olan durumları, stigmanın bireyin yaşamı üzerindeki etkilerini
bilmesi, stigmayı önlemeye ve azaltmaya yönelik girişimleri uygulaması önemlidir.
Bununla birlikte birey, aile ve toplumu stigmayı önleme ve stigma ile mücadele
konusunda bilgilendirmek ve farkındalık kazandırmak ile stigmanın etkilerinin
azaltılması ve daha etkin ele alınması sağlanabilir. KOAH’lı hastalarda stigmayı
azaltmaya yönelik girişimler hastaların bulundukları ortamda daha rahat, üretken
yaşamalarına ve sosyal etkileşimlerini sürdürmelerine yardım edecektir.
141
Hatice TEL, Havva TEL
KAYNAKLAR
Albrecht G, Walker V, Levy J (1982). Social distance from the stigmatized: a test of two theories. Soc Sci
Med, 1982: 16(14):1319-1327.
Arslan H, Konuk ŞD. Stigma, spiritualite ve konfor kavramlarının Meleis’in kavram geliştirme sürecine
göre irdelenmesi. Maltepe Üniversitesi Hemşirelik Bilim ve Sanatı Dergisi, 2009; 2(1):51-58.
Barnett M. Chronic obstructive pulmonary disease: a phenomenological study of patients’ experiences. J
Clin Nurs, 2005: 14(7): 805-812.
Berger BE, Kapella MC, Larson JL. The experience of stigma in chronic obstructive pulmonary disease.
West J Nurs Res, 2011: 33(7):916-932.
Earnest MA. Explaining adherence to supplemental oxygen therapy: the patient's perspective. J Gen Intern
Med, 2002: 17(10):749-755.
Güney M. Ruhsal bozukluklarda stigmatizasyonu önlemek için neler yapılabilir? Kriz Dergisi, 2005; 12(1):
67-71.
Gysels M, Higginson IJ. Access to services for patients with chronic obstructive pulmonary disease: the
invisibility of breathlessness. J Pain Symptom Manage, 2008: 36(5):451-460.
Halding AG, Heggdal K, Wahl A. Experiences of self-blame and stigmatisation for self-infliction among
individuals living with COPD. Scand J Caring Sci, 2011; 25(1):100-107.
Johnson JL, Campbell AC, Bowers M ve ark. Understanding the social consequences of chronic obstructive
pulmonary disease the effects of stigma and gender. Proc Am Thorac Soc, 2007; 4:680-82.
Jonsdottir H. Life patterns of people with chronic obstructive pulmonary disease: isolation and being closed
in. Nurs Sci Q, 1998; 11:160-166.
Kocabaşoğlu N, Aliustaoğlu S. Stigmatizasyon. Yeni Symposium, 2003; 41(4):190-192.
Mak WWS, Mo PKH, Cheung RYM ve ark. Comparative stigma of HIV/AIDS, SARS and tuberculosis in
Hong Kong. Soc Sci Med, 2006: 63(7):1912-1922.
Maurer J, Rebbapragada V, Burgos S ve ark. Anxiety and depression in COPD: current understanding,
unanswered questions and research needs. Chest, 2008; 134 (suppl 4) 43-56.
McCathie HCF, Spencw SH, Tate RL Adjustment to chronic obstructive pulmonary disease: the
importance of psychological factors. Eur Respir J, 2002: 19:47-53.
Meise U, Sulzenbacher H, Hinterhuber H. Attempts to overcome the stigma of schizophrenia. Fortschr
Neurol Psychiatr, 2001; 69 (Suppl 2):75-80.
O'Neill ES. Illness representations and coping of women with chronic obstructive pulmonary disease: a pilot
study. Heart Lung, 2002; 31(4):295-302.
Partridge MR, Dal Negro RW, Olivieri D. Understanding patients with asthma and COPD: insights from a
European study. Prim Care Respir J, 2011; 20(3):315-323.
Robinson T. Living with severe hypoxic COPD:the patients’ experience. Nurs Times, 2005; 101(7):38-42.
Scambler G. Sociology, social structure and health-related stigma. Psychol Health Med, 2006: 11(3):288-95.
Schulze B, Angermeyer MC. Subjective experiences of stigma. A focus group study of schizophrenic
patients, their relatives and mental health professionals. Soc Sci Med, 2003: 56:299-312.
Sexton DL, Munro BH. Living with a chronic illness. West J Nurs Res, 1988; 10(1);26-44.
Shibre T, Negash A, Kullgren G ve ark. Perception of stigma among family members of individuals with
schizophrenia and major affective disorders in rural Ethiopia. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol, 2001;
36(6):299-303.
Tel H. KOAH’lı hastaların ilaç tedavisini sürdürme durumlarını etkileyen faktörlerin belirlenmesi. 4.Ulusal
İç Hastalıkları Kongresi Bildiri Kitabı, Antalya: MİKİ Matbaacılık Sanayi ve Ticaret Ltd Şti, 2002: 187.
Üçok A. Şizofreni: damga, mitler ve gerçekler. Psikiyatri Dünyası, 1999; 3(3):67-71.
Van Brakel WH. Measuring health related stigma a literatüre review. Psychol Health Med, 2006: 11(3):
307-334.
Weiss MG, Ramakrishna J, Somma D. Health-related stigma: rethinking concepts and interventions.
Psychol Health Med, 2006: 11(3):277-87.
Weiss MG, Ramakrishna J. Stigma interventions and research for international health. Lancet, 2006:
367(9509):536-538.
142
Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi 28 (3) : 143-152, 2012
KİFOZLU HASTADA HEMŞİRELİK BAKIMI: OLGU SUNUMU
NURSING CARE OF A PATIENT WITH KYPHOSIS: CASE REPORT
Uzm.Hmş. Burcu TOTUR* Doç.Dr. Meryem YAVUZ** Prof.Dr. Mehmet ZİLELİ***
*Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı
**Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı
***Serbest Hekim
Olgu, 4. Nöroşirurji Hemşireliği Kongresi’nde (18-20 Nisan 2008, Antalya) sözel bildiri olarak sunulmuştur.
ÖZET
Kifoz, spinal kırıklar sonrasında, doğumsal vertebra anomalilerinde, ankilozan spondilitte ya
da idiyopatik kifoskolyozlu hastalarda görülmektedir.
Bu yazıda servikotorasik kifoz tanısı ile ameliyat edilen bir hastanın hemşirelik bakımı ve
hemşirelik süreci incelendi.
Ankilozan spondilit tanısı alan 57 yaşındaki bayan hasta servikotorasik kifoz nedeniyle iki
aşamada ameliyat edildi. İlk aşamada torakal 4, 6, 8 ve 11 (T4, T6, T8, ve T11) posterior
osteotomi ve posterior enstrümantasyon yapıldı, ikinci aşamada ise servikal 6-7, servikal 7torakal 1 ve torakal 2-3 (C6-7, C7-T1 ve T2-3) posterior osteotomi ve fiksasyon uygulandı.
Olguya, ikinci ameliyat sonrasında halo traksiyon uygulaması yapıldı.
Olgunun hemşirelik sürecinde hava yolları açıklığında yetersizlik, ağrı, beslenme yetersizliği, diyare, deri bütünlüğünde bozulma riski, deri bütünlüğünde bozulma, enfeksiyon riski,
hareket kısıtlılığı, anksiyete, bakım ve tedavilere uyumsuzluk gibi hemşirelik tanıları yer
almaktadır.
Anahtar sözcükler: Kifoz, ankilozan spondilit, hemşirelik bakımı
ABSTRACT
Kyphosis may be observed after spinal fractures, in patients with ankylosing spondylitis, as a
congenital vertebral abnormality or idiopathic kyphoscoliosis. This report presents the nursing care
and nursing process of a patient who underwent surgery for cervicothoracic kyphosis.
A 57 years old female with ankylosing spondylitis who underwent surgery in two stages for
cervicothoracic kyphosis: First stage thoracic 4, 6, 8 and 11 (T4, T6, T8, ve T11) posterior osteotomy
and posterior instrumentation, second stage cervical 6-7, cervical 7-thoracic 1 and thoracic 2-3
(C6-7, C7-T1 ve T2-3) posterior osteotomy and posterior fixation have been performed. After the
second operation a halo traction is applied.
In terms of nursing diagnosis, we have been dealed with nursing problems such as insufficiency
of air ways, pain, inability to eat, diarrhea, disruption of skin integration, risks of infection, limited
mobility, anxiety and noncompliance to care and treatments.
Key Words: Kyphosis, ankylosing spondylitis, nursing care
Burcu TOTUR, Meryem YAVUZ, Mehmet ZİLELİ
GİRİŞ
Ankilozan spondilit (AS), dünya genelinde %0.1-1.1 oranında görülmektedir
(Saougou ve ark. 2010). Kafkasyalılarda AS prevelası %0.1-1.4’tür. Japonya ve
Yunanistan gibi ülkelerde AS prevelansı azalmakta ancak Haida ve Bella Hintlilerinde
prevelans %6.1’e ulaşmaktadır (Ehrenfeld 2010).
AS, HLA-B27 geni ile ilgili olan ve etiyolojisi kesin olarak bilinmeyen kronik
inflamatuar bir hastalıktır (Payer 2006, Pham 2008). Hastalığın etiyolojisi kesin olarak
bilinmemekle birlikte, bazı enfeksiyon ajanları, kalıtım, allerji, travma ve psişik
faktörler üzerinde durulmaktadır (Kirnap ve Güler 1992).
AS’nin klinik belirtileri daha çok 15-40 yaşları arasında (Payer 2006) en fazla iliosakral bileşkede ve aksiyel iskelette aynı zamanda periferal eklemlerde de görülmektedir (Payer 2006, Mansour ve ark. 2007, Saougou ve ark. 2010) . En az üç ay süreyle
devam eden sırt ağrısı ve egzersiz ile geçmeyen sabah katılığı ile karakterizedir
(Dakhil-Jerew ve Derry 2008). Epidemiyolojik olarak erkeklerde görülme sıklığı
kadınlardan 2-3 kat daha fazladır (Mansour ve ark. 2007).
Kifoz, AS’de en sık görülen deformitedir (Royen ve ark. 1998, Atalar ve ark. 2007).
Kifoz (kifotik deformite), omurganın arka tarafında dışbükey şekilde görülen açısal
eğrilik olarak tanımlanmaktadır (Ball ve ark. 2009). Kifoz, AS’in yanı sıra torakolomber
kırıklar sonrasında, doğumsal vertebra anomalilerinde ya da idiyopatik kifoskolyozlu
hastalarda görülmektedir (Piet ve ark. 2006).
Kifoz açısı, yaş ile birlikte artmaktadır ve kifoz açısındaki en hızlı artış 50-60 yaş
arasında görülmektedir (Ball ve ark. 2009). Kifoz, omurgayı etkilemekle birlikte,
akciğer fonksiyonlarının bozulmasına, komşu omurgalarda kırık riskinin artışına,
sindirim sistemi problemlerine, depresyona, fiziksel aktivitelerin kısıtlanmasına ve
ölüm oranında artışa da neden olmaktadır (Islam ve Köse 2008).
İlerlemiş AS olgularında belirgin kifoz geliştiğinde (Gülşen ve ark. 2008) ve ikincil
nörolojik komplikasyonlar gözlenmeye başlandığında, spinal kolonun sagittal dengesini düzeltmek amacıyla cerrahi tedavi planlanmaktadır (Payer 2006, Atalar ve ark.
2007).
Bu makaledeki olgunun belirgin servikotorasik kifozu vardı. Geniş bir alana cerrahi
müdahale yapılması, çok seviyeli posterior enstrümantasyon uygulanması ve cerrahi
riskleri yüksek bir ameliyat sonrasındaki kapsamlı hemşirelik bakımı gereksinimleri
bu olgunun önemini vurgulamaktadır. Bu makalede olguya, beyin ve sinir cerrahisi
kliniğindeki ameliyat öncesi ve sonrası uygulanan, tıbbi tedavi ve hemşirelik bakımı
ele alındı.
Bu makalenin yazılabilmesi için olgudan bilgilendirilmiş onam alındı.
OLGU SUNUMU
Onbeş yıldır AS öyküsü olan, 57 yaşındaki bayan olgu, son 10 yıl boyunca giderek
ilerleyen servikotorasik kifoz şikayeti nedeniyle kliniğimize yatırıldı. Olgu, ayakta iken
karşı tarafı görememekten ve karşıya düz bakışı sağlayabilmek için sandalyenin en uç
144
Kifozlu Hastada Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
noktasına oturarak, sırtı yarı yatar pozisyonda oturmaktan yakınıyordu. Ayrıca karın
organlarındaki basınç nedeniyle mide ve bağırsak sorunları, solunum sıkıntısı olduğunu ifade ediyordu. Olgunun grafilerinde 140° civarında bir servikotorasik kifozu
görülmektedir.
Olgu, ameliyat öncesi dönemde 12 gün klinikte kaldı. Bu süre içerisinde rutin
tetkikleri ve görüntüleme işlemleri (direkt grafi ve MRI) tamamlandı. Olgunun klinikte
kaldığı süre boyunca hemşirelik izlem ve bakımları, hastanenin hemşirelik hizmetleri
yönetimince hazırlanan, ”Hasta Bakım Talimatları” uyarınca bağımlılık düzeyleri
doğrul-tusunda yapıldı. Ameliyat öncesi dönemde olgu, alt-düzey bağımlı olarak
izlendi, 12 saatte bir temel yaşam bulguları ve aldığı-çıkardığı sıvı takibi, 24 saatte bir
vücut bakımı yapılarak, 72 saatte bir periferik damar yolu ve setleri değiştirildi.
İlk ameliyatta T4, T6, T8 ve T11 posterior osteotomi ve posterior enstrümantasyon
uygulanan olgu ameliyat sonrası derlenme (ayılma) bölümüne alındı. Ameliyat
sonrası hasta bakım prosedürüne uygun şekilde, temel yaşam bulguları, aldığıçıkardığı sıvı ve kan değerleri takibi yapıldı. Ameliyat sonrasında iki saat derlenme
bölümünde kalan ve bu süre sonunda yoğun bakıma alınan olgu yoğun bakımda üstdüzey bağımlı olarak izlendi. İki saatte bir temel yaşam bulguları ve aldığı-çıkardığı
sıvı takibi, altı saatte bir ağız bakımı, 12 saatte bir tüm vücut bakımı ve iki saatte bir
pozisyon değişikliği yapıldı. Ameliyat sonrası ikinci günde kliniğe alındı. Klinikte altdüzey bağımlı olarak izlenmiştir.
İlk ameliyatından 14 gün sonra ikinci kez ameliyata alınan olguya bu kez C6-7, C7T1 ve T2-3 posterior osteotomi ve fiksasyon ile ameliyat sonrası, halo traksiyon
uygulaması yapıldı. Ameliyat sonrası derlenme bölümüne alınan olguya, ameliyat
sonrası hasta bakım prosedürüne uygun hemşirelik girişimleri uygulandı. Ameliyat
sonrası derlenme bölümünde iki saat kaldıktan sonra yoğun bakıma alınan olgu üstdüzey bağımlı olarak izlendi.
Ameliyat sonrası ikinci günde kliniğe kabul edilen olgu, klinikte orta-düzey
bağımlı olarak izlendi, altı saatte bir temel yaşam bulguları ve aldığı-çıkardığı sıvı
takibi, 24 saatte bir vücut bakımı, ve iki saatte bir pozisyon değişikliği yapılarak 72
saatte bir periferik damaryolu ve setleri değiştirildi.
İkinci ameliyatından 10 gün sonra, klinikte oral beslenme sırasında yiyecekleri
aspire etmesi sonucu solunum ve dolaşım arresti gelişen olgu, beyin ve sinir cerrahisi
yoğun bakım ünitesine alındı. Yoğun bakımda entübe edilip resüsite edildikten sonra
mekanik ventilatör gereksinimi nedeniyle anestezi yoğun bakım ünitesine nakledildi.
Anestezi yoğun bakım ünitesinde 46 gün kaldıktan sonra mekanik ventilatör gereksinimi kalmadığı için trakeostomi ile beyin ve sinir cerrahisi yoğun bakım ünitesine
nakledildi. Üç gün beyin ve sinir cerrahisi yoğun bakımında kalan olgu, kardiyak
arrest nedeniyle resüsite edilen diğer bir hastanın durumundan etkilenerek ikinci kez
solunum ve dolaşım arresti gelişen olgu, tekrar resüsite edilerek anestezi yoğun
bakım ünitesine nakledildi.
Beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde kalış süresince olgunun gereksinimlerine yönelik
birçok hemşirelik tanısı belirlendi ve belirlenen hemşirelik tanılarına yönelik
145
Burcu TOTUR, Meryem YAVUZ, Mehmet ZİLELİ
hemşirelik girişimleri uygulandı. Tablo 1’de olgunun hemşirelik sürecine yer verildi
(Harsthorn ve Gauthier 2001, Birol 2002, Yavuz 2010).
Olgu ameliyat sonrasında; beyin ve sinir cerrahisi yoğun bakım ünitesinde 9 gün,
serviste 97 gün, anestezi yoğun bakım ünitesinde ise 113 gün olmak üzere toplam
219 gün hastanede kaldı. Bu süre sonunda tedavisi tamamlanarak trakeostomi
kanülüyle ve yardımla yürür şekilde beyin ve sinir cerrahisi kliniğinden taburcu edildi.
Taburcu edildikten sonra 23 gün evinde kalan olgu, daha sonra akciğer enfeksiyonu
ve solunum sıkıntısı gelişmesi nedeniyle tekrar kliniğe başvurarak ve beyin ve sinir
cerrahisi yoğun bakım ünitesine alındı. Aynı gün oksijen saturasyonunun düşmesi ve
solunum sıkıntısının artması nedeniyle anestezi yoğun bakım ünitesine nakledildi.
Burada 58 gün kaldıktan sonra trakeostomisi kapatılarak taburcu edildi. Taburcu
edildikten sonra solunum sıkıntısı, solunum yolu enfeksiyonu gözlenmeyen olgu
yardımsız olarak yürüyebiliyordu.
Tablo 1: Kifoz Olgusunun Ameliyat Sonrası Hemşirelik Süreci
Hemşirelik Tanıları
Hemşirelik Girişimleri
Sonuç
Akciğer kapasitesinin
ve solunum
fonksiyonunun
azalmasına bağlı
spontan ventilasyonu
sürdürmede
yetersizlik
•
•
•
•
•
•
Trakeostomiye bağlı
infeksiyon riski
• Trakeostominin açılmasından hemen sonra
sık aralıklarla aspire edildi.
• Aspirasyon işlemi sırasında aseptik ilkelere
özen gösterildi.
• Trakeostomide krut oluştuğunda az miktarda serum fizyolojik ile ıslatılarak krut yumuşatıldı ve aspire edildi.
• Solunan hava nemlendirildi.
• Trakeostomi yarasının çevresi günde iki defa
%10 povidone-iyodine ve gaz tampon ile
silinip gaz tampon ile çevrelendi.
• Yaşam bulguları takibi yapıldı.
• Kızarıklık, akıntı ve ciltte hassasiyet gibi
enfeksiyon belirti ve bulguları gözlendi.
• Alınan tüm önlemlere rağmen derin trakeal aspirasyon sıvısında Acinetobacter
Baumannii üredi.
• Ateş yüksekliği (38-38.8°C)
gözlendi.
• İnfeksiyon hastalıkları
hekimi ile iletişime girilerek
uygun antibiyoterapiye
başlandı.
• Antibiyoterapi sonrası 14.
günde derin trakeal
aspiratta üreme olmadı.
Acinetobacter
Baumannii’ye bağlı
hipertermi
• Kan ve idrar kültürü alındı.
• Hipertermi süresince 15 dk. bir beden ısısı
ve diğer yaşam bulguları takibi yapıldı.
• Soğuk uygulama yapıldı.
• Hekim istemine uygun antipiretikler
verildi ve IV sıvı dozu artırıldı.
• Aldığı ve çıkardığı sıvı takibi yapıldı.
• Beden ısısı 37,8°C’nin altına inince soğuk
uygulamaya son verildi.
• Hastanın hipertermi durumu infeksiyon
hastalıkları hekimine iletildi.
• Antibiyoterapiye devam edildi.
• Terleme sonrası yatak takımları
değiştirildi.
• Ateş düşürüldü.
• Kan ve idrar kültüründe
üreme olmadı.
146
Solunum yollarının açıklığı kontrol edildi.
Solunumun derinliği, ritmi ve hızı izlendi.
Oksijen saturasyonu takip edildi.
Oksijen verildi.
Endotrakeal aspire edildi.
Sekresyonların atılımını kolaylaştırmak için
yeterli hidrasyon sağlandı.
• Solunum desteği
sağlanması amacıyla olgu
anestezi yoğun bakım
ünitesine nakledildi.
• Trakeostomi açıldı ve
olgunun solunum sıkıntısı
giderildi.
Kifozlu Hastada Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
Trakeostomiye bağlı
sözel iletişimde
bozulma
• İletişimi geliştirmek için daha sık
dokunmaya özen gösterildi.
• İletişim için el hareketlerini kullanması
önerildi.
• Alternatif iletişim yöntemi olarak kağıt ve
kalem kullanıldı.
• Konuşma için akciğer sekresyonlarının
azaldığı dönemde aralıklı olarak
trakeostomi kapatıldı.
• Dinlemek için yeterli zaman ayrıldı.
Cerrahi insizyona
bağlı ağrı
• Vizüel Analog Skala (VAS) ile hastanın ağrısın • Olgu ağrısının azaldığını
şiddeti tanımlandı (VAS:8).
ifade etti (VAS:3).
• Hastaya rahat bir pozisyon verildi.
• Çevresel uyaranlar en aza indirilmeye
çalışıldı.
• Yüksek sesli konuşmalar önlendi.
• Monitör sesleri azaltıldı.
• Sözel iletişime önem verildi.
• Hekim istemine göre analjezikleri
uygulandı.
Cerrahi insizyona
bağlı enfeksiyon riski
• İnsizyon yeri BOS sızıntısı, kanama ve enfek- • Düzenli olarak pansusiyon bulguları yönünden kontrol edildi.
manların değişimi sağlandı.
• Pansumanlar kirlendiğinde, pansuman
• Enfeksiyon riski devam etti.
değişimi için hekime ulaşıldı.
• El hijyenine ve eldiven kullanımına önem
verildi.
Halo traksiyon
uygulamasına bağlı
hareket kısıtlılığı
• Olguya halo traksiyon ile ilgili açıklama
• Halo traksiyon ile ilgili bir
yapıldı.
komplikasyon gelişmedi.
• Halo başlığı 5 kg. ağırlık ile traksiyona alındı. • Olgu, 2. ameliyattan 9 gün
• Nörolojik değerlendirme (motor, duyusal
sonra hekim istemi ile
ve refleks fonksiyonları) yapıldı.
yatakta oturtuldu.
• Hareketsizlik ile ilgili sorunlar (basınç yarası,
staz pnömonisi, konstipasyon, iştahsızlık,
üriner staz, idrar yolu enfeksiyonu ve venöz
staz yönünden) değerlendirildi.
• Olgunun döndürülme ve sedyeye alınma
işlemleri sırasında başı, boynu ve traksiyon
tutuldu, bu işlemler 5 kişi ile yapıldı.
Crohn hastalığına
bağlı diyare
• Aldığı-çıkardığı sıvı takibi yapıldı.
• Sıvı-elektrolit takibi yapıldı.
• Gaitada gizli kan tetkiki için örnek gönderildi.
• Perianal bölge temiz tutuldu ve nemlendirici uygulandı.
• Günde 5-6 kez diyaresi oldu.
• Gaitada gizli kan sonucu
negatif çıktı.
• Gaitada üreme olmadı.
• Hekim istemiyle antidiareik
ilaç başlandı.
İştahsızlığa bağlı
beslenme yetersizliği
• Dengeli beslenme ve besin öğelerinin önemi açıklandı.
• Diyetisyen ile işbirliği yapılarak günlük
alması gerekli kalori miktarı hesaplandı.
• Diyetisyenin önerileri doğrultusunda yara
iyileşme sürecine katkıda bulunması için
yüksek kalorili ve proteinleri içeren gıdaları alması sağlandı.
• Vücut bakımının yemeklerden önce
yapılmasına ve bakımdan sonra hastanın
dinlenmesine özen gösterildi.
• Yemek yeme sürecinde yoğun bakımda
istenmeyen kokuların olmamasına dikkat
edildi.
• Ağız hijyeni sağlandı.
• Yeterli miktarda oral alım
sağlanamadı. Bu nedenle
total parenteral
beslenmeye (TPN) başlandı.
• Özellikle kağıt ve kalem
kullanma ile iletişim sorunu
çözüldü.
147
Burcu TOTUR, Meryem YAVUZ, Mehmet ZİLELİ
TPN kateterine bağlı
infeksiyon riski
• 24 saatte bir TPN setleri değiştirildi.
• TPN kateterine bağlı enfek• Üçlü musluklar 3 günde bir değiştirildi.
siyon belirtileri gözlenmedi.
• Kateterin seviye numarası ve sutur sağlamlığı kontrol edildi.
• Kateterin giriş yeri enfeksiyon (ağrı, hassasiyet, hiperemi) açısından değerlendirildi.
• Kateter pansumanı yapılırken aseptik tekniğe uyuldu.
• Rutin kateter pansumanı değişimi 24 saatte
bir %10 povidone-iyodine ve gaz tampon
ile yapıldı.
• Kateter pansumanı ıslandığında ya da kirlendiğinde hemen değiştirildi.
TPN bağlı sıvı volüm
dengesizliği riski
•
•
•
•
•
Yatak istirahatine
bağlı deri
bütünlüğünde
bozulma riski
• Braden Skalası’na göre risk değerlendirmesi • Braden Skalası’na göre hasta
yapıldı.
12 puan ile yüksek risk
• Hemoglobin ve albumin düzeyi kontrol
grubunda değerlendirildi.
edildi.
• Tüm uygulamaların düzenli
• Pozitif nitrojen dengesinin sürdürülmesi
olarak yapılmasına rağmen
için klinik diyetisyeni ile işbirliği kurularak
deri bütünlüğünde bozulyeterli protein ve karbonhidrat alımı için
ma riski devam etti.
oral nütrisyon destek ürünleri kullanıldı.
• Vücut temizliği vücut şampuanı ile silinip
durulanarak ve kurulanarak yapıldı.
• Vücut temizliğinden sonra tüm vücuda
nemlendirici uygulandı.
• 2 saatte bir pozisyon değişimi yapıldı.
• Her pozisyon değişiminde cilt yüzeyi eritem
ve beyazlık yönünden gözlendi.
• Her pozisyon değişiminde doku esnekliği
ve cilt sıcaklığı kontrol edildi.
• Yatak takımlarının temizliğine ve düzenine
önem verildi.
• Makaslama etkisinin azaltılması için cilt yüzeyinin yatak takımlarına sürtünmesi engellendi.
• Havalı yatak kullanıldı.
Yatak istirahatine
bağlı deri
bütünlüğünde
bozulma
• Sakrumda ikinci derece basınç yarası tanım- • İkinci derece bası yarası
devam etti.
landı.
• Yara yeri izotonik solüsyon
• Rivanollü tampon ile basınç yarası pansuile yıkandıktan sonra
manı yapıldı.
rifocinle de yıkanıp kuru
• Tamponların tespit edildiği hipofiks flastertampon ile kapatılmaya
lerin sadece tamponların üzerini örtüyor
başlandı.
olmasına özen gösterildi.
Yatak istirahatine
bağlı özbakım
eksikliği
• Özbakım etkinliklerine katılımı (ağız bakımı, • Günlük temel gereksinimleri
saç tarama gibi) sağlandı.
karşılandı.
• Yoğun bakımda günde iki kez, klinikte günde bir kez vücut bakımı yapıldı.
• Diyare sonrası genital bölge hijyeni sağlandı.
• Yemek yemesine yardımcı olundu.
• Gereken sıklıkta ağız bakımı konusunda
desteklendi.
148
Sıvı-elektrolit takibi yapıldı.
• Sıvı-elektrolit değerleri norAldığı-çıkardığı sıvı takibi yapıldı.
mal idi.
Kan glikoz düzeyi takibi yapıldı.
• Aldığı-çıkardığı sıvı takibinin
Dört saatte bir yaşam bulguları takibi yapıldı.
+500ml/gün de olması sağSantral venöz basınç (CVP) takibi yapıldı.
landı.
• CVP değerleri 5-8 cmH2O idi.
Kifozlu Hastada Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
Bilgi eksikliğine bağlı
anksiyete
• Güvenli bir iletişim ortamı hazırlandı.
• Anksiyetesi devam etti.
• Ameliyat sonrası dönem ile ilgili bilgi verildi.
- Halo traksiyon
- Trakeostominin çıkarılması
- Ayağa kaldırılma
• Trakeostomi nedeniyle konuşamadığında
yazılı iletişim kuruldu.
• Uygun ziyaret zamanlarında yakınları ile
görüştürüldü.
• Anksiyetesi ile ilgili hekimine bilgi verildi
ve psikiyatri hekimi konsültasyonu istendi.
• Psikiyatri hekiminin önerdiği antipsikotik
ilaçlar uygulandı.
Anksiyeteye bağlı
bakım ve tedavilere
uyumsuzluk
• Olguda güven duygusu geliştirilmeye çalışıldı.
• Sözel iletişime ve sözel iletişim kurallarına
dikkat edildi.
• Verilecek bakımın ve tedavinin amacı ve
önemi ile ilgili bilgi verildi.
• Bakım zamanı hastanın isteğine göre
belirlendi.
• Tedavilerin zamanında uygulanmasının
önemi açıklandı.
• Kendi bakımına katılması için desteklendi.
• Mahremiyetine önem verildi.
• Diğer hastaların bakım ve
tedavilerinin tamamlanmasından sonra aynı olguya
geri dönüldüğünde bakım
ve tedavilerin uygulanmasında güçlük yaratmadığı
gözlendi.
Anksiyeteye bağlı
uyku örüntüsünde
rahatsızlık
• Gürültü ve sesler azaltılmaya çalışıldı.
• İşlemler, uyku döneminde iken en az
sayıda rahatsızlık eden şekilde düzenlendi.
• Alışageldiği uyku öncesi hijyen
uygulamalarına uyuldu.
• Psikiyatri hekiminin önerdiği antipsikotik
ilaçların uygulanmasına devam edildi.
• Daha fazla uyuduğunu ve
dinlendiğini belirtti.
TARTIŞMA
Olgu, kliniğimize ankilozan spondilite bağlı kifoz ve günlük yaşam aktivitelerini
gerçekleştirmede yaşadığı güçlükler nedeni ile başvurmuştur. Ankilozan spondilitli
olgular, diğer spinal olgulara oranla daha fazla cerrahi risk taşımakta (Hadjicostas ve
ark. 2010) ve hemşirelik uygulamaları da daha fazla özen ve zaman gerektirmektedir.
Dunford ve ark. (2001) çalışmalarında, kifoskolyoz nedeniyle yaşadığı solunum sıkıntısı sonrasında trakeostomi açılması ve kapatılması süreçlerinde hastaların yaşadıkları
sorunlarla baş etmede hemşirelerin bilgi birikiminin, iletişim becerilerinin ve hasta
bakımında teknoloji kullanımının önemini vurgulamışlardır.
Kifoz açısındaki artış, torakal hacmin küçülmesine, akciğer hacmi üzerine olumsuz
etkiye yol açmakta, vital kapasitenin azalmasına ve çeşitli solunum problemlerinin
ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Karataş ve ark. 2002). Bu tür hastalarda günlük
yaşam aktivitelerinde de güçlükler gözlenmektedir (Nishiwaki 2007, Gülşen ve ark.
2008).
Cerrahi sonrasında, kifoz nedeniyle azalan akciğer kapasitesi ve solunum fonksiyonu olgunun bakımında en fazla güçlük yaşanan problem olmuştur. Olgunun rahat
149
Burcu TOTUR, Meryem YAVUZ, Mehmet ZİLELİ
solunum yapamaması, anksiyetesinin artmasına dolayısıyla ortam ve tedavilerine
uyumsuzluğunun artmasına neden olmuştur. Akciğer kapasitesinin ve solunum
fonksiyonunun azalmasına bağlı spontan ventilasyonu sürdürmede yetersizlik hemşirelik tanısına uygun hemşirelik girişimleri planlandı (Tablo 1). Uygulanan hemşirelik
girişimleri sonrasında solunum sıkıntısının giderilememesi ve entübasyon uygulamasının mümkün olmaması nedeniyle trakeostomi açılması sonucu olgunun solunum
sıkıntısı giderildi. Trakeostomi ile endotrakeal erişim kolaylaştı ve böylece sekresyonların aspirasyonu için harcanan süre nazotrakeal aspirasyon için harcanan süreye
oranla azaldı. Ancak olgunun trakeostomisinin olması günlük hasta bakımı için
gerekli sürenin artmasına neden oldu. Trakeostomi ilk açıldığında hastanın trakeostomiye uyumu zaman aldı ve iletişim problemleri yaşandı. Yazılı iletişim kurulduğunda ya da trakeostomisi aralıklı olarak kapatılmaya başlandığında, iletişim problemlerinde azalma kaydedildi. İletişim kurabilme sayesinde olgunun anksiyetesinde
ise belirgin bir azalma gözlendi. Sonraki günlerde derin trakeal aspirasyon sıvısında
Acinetobacter Baumannii üredi. Bu süreçte olguya Acinetobacter Baumannii’ye
bağlı hipertermi, trakeostomiye bağlı enfeksiyon riski ve sözel iletişimde bozulma
tanılarına uygun hemşirelik girişimleri uygulandı (Tablo 1).
Ankilozan spondilite bağlı omurgada görülen ilerleyici fleksiyon deformitesi
sonucu gelişen kifozun tedavisinde sagittal denge ve karşıya düz bakışın sağlanabilmesi için torakolomber osteotomi uygulamaları, sorunu radikal olarak çözümleyebilmektedir (Üzümcügil ve ark. 2009). Literatürde posterior fiksasyon sonrasında halo
traksiyon uygulanması gerekliliği vurgulanmaktadır (Payer 2006). Posterior osteotomi
ve fiksasyon uygulamasını içeren ikinci ameliyattan sonra halo traksiyon uygulanan
olguda, cerrahi insizyonun geniş olması ve halo traksiyon uygulaması, olgunun daha
fazla ağrı hissetmesine neden olduğu gibi infeksiyon riskini de arttırmıştır. Ayrıca halo
traksiyon uygulaması olgunun günlük bakım gereksinimlerinin karşılanması, pozisyon değişikliğinin yapılması ve sedyeye alınması sırasında da güçlükler yaşandı.
Uygun hemşirelik girişimleri ile ağrı, infeksiyon riski ve halo traksiyon uygulamasına
yönelik sorunların üstesinden gelinmeye çalışıldı (Tablo 1). Ancak halo traksiyon
uygulaması nedeniyle bakım işlemlerin gerçekleştirilebilmesi için yeterli sayıda kişinin bir araya gelebilmesinin sağlanması, hemşirelerin en çok zorlandığı konulardan
biri oldu. Halo traksiyon uygulaması sonrasında hastanın yatakta oturamaması nedeniyle olgu oral beslenme sırasında yediklerini aspire etti. Bu sorun, olguya ameliyat
öncesi dönemde, beslenme sırasında doğru nefes alma tekniği ve öksürme konularında eğitim yapılması besinlerin aspire edilmelerini önlemek açısından önemlidir.
Spinal ameliyatlar sonrasında üriner ve bağırsak eliminasyonu sorunları, (Özbayır
2010) özellikle konstipasyon sık karşılaşılan bir sorundur. Ancak crohn hastalığı
olması nedeniyle sık sık diyare gözlenen olguda soruna yönelik uygun hemşirelik
girişimleri planlandı (Tablo 1). Sık diyare ve uzun süreli yatak istirahati nedeniyle
alınan tüm önlemlere rağmen basınç yarası gözlenen olguda basınç yarasının
bakımına ilişkin uygun hemşirelik girişimleri uygulandı (Tablo 1).
Tedavi ve bakım gereksinimi nedeniyle hastanede özellikle yoğun bakımda uzun
süre kalması, bilgi eksikliği ve yoğun bakımda kaldığı süreçte kötü bir deneyim
150
Kifozlu Hastada Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
yaşamış (diğer bir hastanın resusite edildiğini görmesi) olması, olgunun anksiyetesinin artmasına, duygudurumunda ciddi dalgalanmalara ve değişimlere neden
oldu. Tedavi ve bakım girişimlerine uyum sağlayamadığı gözlenen olgunun, bu
süreçle baş edebilmesinde etkin iletişim yöntemleri ve ailesel destek sistemleri
kullanıldı, uygun hemşirelik girişimleri planlandı (Tablo 1) ve psikiyatri hekimi
tarafından önerilen tıbbi tedavi uygulandı.
Bu tür olgularda sürekli fiziksel ve psikolojik değerlendirme yapılması olgunun
değişen gereksinimlerinin belirlenmesi ve holistik yaklaşımın gerçekleştirilmesi
açısından önem taşımaktadır (Dunford ve ark. 2001).
SONUÇ
Olgu, uzun zaman alan, güç ve iyi bir tedavi ve bakım süreci sonrasında sağlıklı bir
şekilde taburcu edildi ve normal günlük yaşantısına geri döndü. Ancak AS’li olgularda
kifoz gelişmeden önce erken dönemde tanı konulup tedavinin yapılması ve egzersiz
programlarının desteklenmesi (Sözay 2004), daha nitelikli yaşamalarına katkı sağlaması açısından oldukça önemlidir.
KAYNAKLAR
Atalar H, Kayaoglu E, Erakar A, Dincer D. Surgical Treatment of Spinal Deformity Due to Ankylosing
Spondylitis: Surgical Technique. Turkiye Klinikleri J Med Sci 2007;27(1):132-5.
Ball JM, Cagle P, Johnson BE, Lucasey C, Lukert BP. Spinal Extension Exercises Prevent Natural
Progression of Kyphosis. Osteoporos Int 2009;20(3):481-9.
Birol L. Hemşirelik Süreci; Hemşirelik Bakımında Sistematik Yaklaşım. 5.baskı. Izmir: Etki Matbacılık
2002; 305-434.
Dakhil-Jerew F, Derry F. Management of Cervical Spine Fracture in Patient with Advanced Ankylosing
Spondylitis Using SOMI Brace. Injury Extra 2008;39(11):347-51.
Dunford M, Donoghue J, Power G, Mitten-Lewis S. Managing Ventilatory Insufficiency and Failure in a
Patient with Kyphoscoliosis: A Case Study. Aust Crit Care 2001;14(4):165-9.
Ehrenfeld M. Geoepidemiology: The Environment and Spondyloarthropathies. Autoimmunity Reviews
2010;9(5):325-9.
Gülşen M, Özkan C, Altın M. Ankilozan Spondilite Bağlı Kifotik Deformite Tedavisinde Lomber
Transpediküler Kapalı Kama (Egg Shell) Osteomisi. J Turkish Spinal Surg 2008;19(4):397-406.
Hadjicostas PT, Tsirogianni AK, Soucacos PN, Thielemann FW. Odontoid Fracture in Severe Ankylosing
Spondylitic Patient. Injury Int J Care Injured 2010;41(2):231-4.
Harsthorn JC, Gauthier DM. Nervous System Alterations. (içinde) Sole ML, Lamborn ML, Hartshorn JC
(ed). Critical Care Nursing. 1st ed. Philadelphia: WB Saunders, 2001;283-44.
Islam NC, Köse Ö. The Results of Kyphosis in Osteoporotic Spine Fractures. Turkiye Klinikleri J Orthop &
Traumatol-Special Topics 2008;1(4):72-4.
Karataş GK, Gürsel G, Koca NT. Osteoporozu Olan Hastalarda Torakal Kifozun Pulmoner Fonksiyonlarla
İlişkisi. Romatizma 2002;17(1);17-23.
Kırnap M, Güler M. Ankilozan Spondilitte Serum İmmunglobulinleri. Turkiye Klinikleri J Med Res,
1992;10(5):272-5.
Mansour M, Cheema GS, Naguwa SM, Greenspan A, Borchers AT, Keen CL ve ark. Ankylosing
Spondylitis: A Contemporary Perspective on Diagnosis and Treatment. Semin Arthritis Rheum
2007;36(4);210-23.
151
Burcu TOTUR, Meryem YAVUZ, Mehmet ZİLELİ
Nishiwaki Y, Kikuchi Y, Araya K, Okamoto M, Miyaguchi S, Yoshioka N ve ark. Association of Thoracic
Kyphosis with Subjective Poor Health, Functional Activity and Blood Pressure in the CommunityDwelling Elderly. Environmental Health and Preventive Medicine 2007;12(6):246-50.
Özbayır T. Nörolojik Travmalar. (içinde) Karadakovan A ve Aslan FE (ed). Dahili ve Cerrahi Hastalıklarda
Bakım. Adana: Nobel Kitabevi 2010;1245-73.
Payer M. Surgical Management of Cervical Fractures in Ankylosing Spondylitis Using a Combined
Posterior-Anterior Approach. J Clinic Neuro 2006;13(1):73-7.
Pham T. Pathophysiology of Ankylosing Spondylitis: What’s New? Joint Bone Spine 2008;75(6):656-60.
Piet JM, Gijs, Corne JM, Job LC. A Pedicle Subtraction Osteotomy as an Adjunctive Tool in the Surgical
Treatment of a Rigid Thoracolumbar Hyperkyphosis; a Preliminary Report. The Spine J 2006;6(2);
195-200.
Royen BJ, Kleuver M, Slot GH. Polysegmental Lumbar Posterior Wedge Osteotomies for Correction of
Kyphosis in Ankylosing Spondylitis. Eur Spine J 1998;7(2):104-10.
Saougou I, Markatseli TE , Voulgari PV , Drosos AA. Maintained Clinical Response of Infliximab
Treatment in Ankylosing Spondylitis: A 6-Year Long-Term Study. Joint Bone Spine 2010;77(4):325-9.
Sözay S. Seronegatif Spondiloartropatili Hastalara Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Yaklaşımları. Immunoloji
Romatoloji 2004;4(1):72-6.
Üzümcügil O, Özlük AV, Mert M, Atıcı Y. Caniklioğlu M. Benli T. Kaya A. Long-Segment Posterior
Instrumentation Following Posterior Closing Wedge Osteotomy for the Treatment of Kyphotic Deformity
in the Patients with Ankylosing Spondylitis. J Turkish Spinal Surgery 2009;20(3):49-58.
Yavuz M. Kas İskelet Sistemi Fonksiyonlarının Değerlendirilmesi. (içinde) Karadakovan A ve Aslan FE
(ed). Dahili ve Cerrahi Hastalıklarda Bakım. Adana: Nobel Kitabevi 2010;1275-356.
152
EGE ÜNİVERSİTESİ HEMŞİRELİK FAKÜLTESİ DERGİSİ
SON KONTROL LİSTESİ
1. Makalenin Türü
Araştırma
Derleme
Olgu sunumu
Başlık Sayfası
2. Makalenin Türkçe ve İngilizce başlığı büyük harf ile yazıldı.
3. Yazarlar ve kurumları belirtildi.
4. Tüm yazarların yazışma adresleri, iş tel, gsm, e-posta belirtildi.
5. Makale bir kongrede sunulmuş ise, sunulduğu toplantı ve yılı belirtildi.
Özet Sayfası
6. Türkçe ve İngilizce yapılandırılmış özet yazıldı (250-300 sözcük).
7. Türkçe ve İngilizce özet birbiriyle uyumlu.
8. Türkçe ve İngilizce anahtar sözcükler yazıldı.
9. Özetler sayfası metnin 1. sayfası olacak şekilde numaralandırıldı.
Ana Metin
10. Açık, güncel ve rahat anlaşılır Türkçe kullanıldı.
11. Gramer ve yazım kurallarına uyuldu.
12. Yeni, alışılmadık ve yabancı terimler kullanılmışsa yanlarına Türkçe
eşanlamlılarına yer verildi.
13. Kısaltmalar kullanılmışsa ilk kullanımda terimin yanında parantez içinde
kısaltması belirtildi.
14. Araştırma makalelerinde alt bölüm başlıkları istenen şekilde yazıldı.
15. Derleme makaleler giriş anlatımını izleyen alt başlıklarda toplanarak uygun
bir sonuç anlatımıyla bağlantılı bir şekilde sunuldu.
16. Bilimsel etik ilkelere uyulduğu belirtildi. Etik kurul izin yazısı eklendi.
Kaynaklar
17. Kaynak gösterimi metin içinde belirtilen kurallara (yazar soyadı ve yayın
tarihi) uygun olarak yapıldı.
18. Kaynaklar alfabetik sıra ile dizildi ve kaynak gösterimi kurallara uygun olarak
yapıldı.
19. Doğrudan yararlanılmayan herhangi bir kaynak kullanılmadı (Elimde
kaynakların tümü mevcut ve gerektiğinde dergi yayın kuruluna bunu ispat
edebilirim.)
Tablo ve Resimler
20. Belirtilen kurallara uygun olarak hazırlandı.
21. Başka kaynaklarda alınan şekil, resim, tablolarda kaynak gösterildi.
Tüm Makale
22. Makalenin sayfa kenar boşlukları kontrol edildi.
23. Makalenin satır aralıkları uygun.
24. Makalenin ilgili bölümlerinde uygun yazı karakteri kullanıldı.
25. Makalenin ilgili bölümleri uygun puntoda yazıldı.
26. Makale sayfa sınırlarını aşmayacak şekilde yazıldı.
27. Makalede uygun şekilde sayfa numarası verildi.
EGE ÜNİVERSİTESİ HEMŞİRELİK
FAKÜLTESİ DERGİSİ
Yazarlık/Yayın Hakkı Onay Formu
……………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………
Başlıklı makalenin yazar / yazarları olarak yayın hakkını Ege Üniversitesi
Hemşirelik Fakültesi Dergisi’ne vermeyi kabul ediyorum/ ediyoruz. Yayınlanmasını
istediğimiz bu makalenin Türkçe ve yabancı dilde herhangi bir dergiye yayınlanmak
üzere gönderilmediğini ve daha önce hiçbir dergide yayınlanmadığını bildirip,
yazının içeriği ile ilgili etik ve bilimsel sorumluluğu üstlendiğimi/ üstlendiğimizi kabul
ederim/ederiz.
Yazar/ Yazarlar
İmza
Tarih
DERGİ YAZIM KURALLARI
Yayının Kabulü: Basılması istenen yazılar, aşağıda belirtildiği şekilde, dergi
editörlüğüne gönderilecektir. (E-mail: [email protected].) Makaleler üç
bağımsız hakem tarafından incelenip, onayları alındıktan sonra yayınlanabilir.
Hakemler, gerekli gördükleri yazılara değişiklik önerebilirler. Makalenin yayınlanmasında son karar, editör görüşü ile Dergi Yayın Kuruluna aittir. Dergide
yayınlanan yazılar için, herhangi bir ücret ya da karşılık ödenmez. Gönderilen yazıların
kabul edilip edilemeyeceği yazarlara bildirilir. Makalenin kabulü halinde, başlıkların altına yazar ad(lar)ı kurum adresleri ve e-mail adresleri eklenip e-mail:
[email protected]. adresine gönderilecektir.
Makalenin Hazırlanışı: Makale, Microsoft Word programında A4 kağıt
boyutunda yazılmalıdır. Başlık 10 punto Times New Roman, Özet 9 punto Times New
Roman, ana metin 10 punto, tablo ve kaynaklar 8 punto olacak şekilde yazılmalıdır.
Araştırma raporları 16 sayfa, derleme ve olgu sunumları 10 sayfayı (kaynaklar dahil)
geçmemelidir.
Makalenin Yazılışı şu sırayı izlemelidir.
BAŞLIK SAYFASI
•
•
•
•
•
Türkçe Başlık (Büyük harf ile),
İngilizce Başlık (Büyük harf ile),
Yazarların adları ve soyadları (soyadı büyük harf ile)
Yazarların Yazışma adresleri, kurum adresleri, e-mail adresleri
Makale bir kongrede bildiri olarak sunulmuş ise, sunulduğu toplantı ve yılı
belirtilmelidir.
ÖZET SAYFASI
Özetler Türkçe ve İngilizce Olmak üzere iki dilde olmalı, yazının Türkçe ve
İngilizce başlıklarını taşımalı, araştırmanın temel anlamını metne bakmayı
gerektirmeyecek şekilde 250-300 sözcük ile yansıtmalıdır.
Araştırma makalelerinin özetleri; “Amaç”, “Gereç ve Yöntem”, “Bulgular ve
Sonuç” bölümleri ile anahtar sözcükleri içermelidir. Anahtar kelimelerin “Türkiye Bilim
Terimleri”nden seçilmesi gerekmektedir. Bilgi için adresten yararlanılmalıdır.
(http://www.bilimterimleri.com).
Araştırma makalelerinin İngilizce özetleri; “Objective”, “Methods”, “Results”,
“Conclusion” ve “Key Words” bölümlerini içermelidir. İngilizce anahtar kelimeler
“Medical
subject
Headings
(MESH”e
uygun
olarak
verilmelidir.
(http://www.nlm.nih.gov/mesh/MBrowser.html)
Derleme Makalelerinin özetleri; Giriş, amaç, gelişme ve sonuç anlamı taşıyacak
şekilde içeriği tam olarak yansıtmalıdır. Anahtar Sözcükler yer almalıdır. Derleme
makalelerinin İngilizce özetleri; aynı şekilde olmalıdır.
Olgu Sunumu özetleri olguyu kısaca tanımlamalı ve hemşirelik süreçlerini
içermelidir. İngilizce özetleri de aynı şekilde olmalıdır.
Özetler sayfası metnin birinci sayfası olacak şekilde numaralandırılmalıdır.
DERGİNİN YAYIN DİLİ
Derginin yayın dili Türkçe’ dir. Ancak Yurtdışından gelen çok önemli İngilizce
makalelere de yer verilebilir.
METİN:
Dil ve biçim (üslup) açısından aşağıdaki özellikleri taşımalıdır.
• Açık, güncel ve rahat anlaşılır olmalıdır.
• Gramer ve yazım kurallarına uyulmalıdır.
• Yeni, alışılmadık ve yabancı terimler kullanılmışsa yanlarında Türkçe
eşanlamlarına yer verilmelidir
• Kısaltmalar kullanılmışsa ilk kullanımda terimin yanında parantez içinde
kısaltması belirtilmiş olmalıdır.
• Bilimsel etik ilkelere uyulduğu belirtilmiş olmalı ve etik kurul izin yazısı
eklenmelidir.
• Makale bir kongrede bildiri olarak sunulmuş ise, sunulduğu toplantı ve yılı
belirtilmelidir.
Araştırma Raporları: Giriş, Amaç, Gereç ve Yöntem, Bulgular ve Tartışma, Sonuç
ve Öneriler, Kaynaklar başlıklarını taşıyan bölümlerden oluşmalıdır. Araştırmaya
katılmamış, ancak destek sağlamış olan kişi ve kuruluşlara teşekkür başlığı altında
teşekkür edilebilir. Verilerin toplanmasında, örneklem gruplarının haklarının korunması
açısından etik kurallara uyulduğu açıkça belirtilmeli, kritik gruplarla yürütülen
çalışmalarda etik kurul veya kurum izin belgelerinin fotokopileri eklenmelidir.
Tablo ve Şekiller: Grafik, fotoğraf ve çizimlere sıra numarası verilmelidir. Her
tablonun üstünde ve şekillerin altında sıra numarası ve şekilleri kısaca açıklayan bir
anlatım bulunmalıdır. Araştırma raporları derleme ve olgu sunumları için en çok
4 şekil kabul edilmektedir. Tablo, şekil ve grafikler, bilgisayarda çizilip metin içinde
olması gereken yere yerleştirilmelidir. Net baskı elde edilebilmesi için, şekil,
resim/fotoğraflar ayrı birer .jpg veya .gif dosyası olarak (pixel boyutu yaklaşık
500x400, 8 cm eninde ve 300 çözünürlükte taranarak), dergiye ayrıca iletilmelidir. Resim/fotoğraflar renkli, ayrıntıları görülecek derecede kontrast ve net
olmalıdır. Başka bir kaynaktan alınan tablo ve şekillerin altına, alındığı kaynak şu
şekilde belirtilmelidir.
Güvenç B (1970) Kültür kuramında bütüncülük sorunu üzerine bir deneme.
Ankara, s.51’den alındı.
Fotoğrafların eni 11 cm. boyu 15 cm.’i aşmamalı, metin içinde fotoğrafın
yerleştirileceği yer boş bırakılıp fotoğraf altına gerekli açıklama yapılmalıdır.
Derlemeler: Konuyu yeterince irdeleyen kapsamlı literatür taramasına
dayandırılmış olmalı; giriş anlatımını izleyen alt başlıklarda toplanarak gelişme ve
sonuç anlatımıyla sunulmuş olmalıdır. Kaynakça kullanım kurallarına uyulmalıdır.
Olgu Sunumları: Giriş, Olgu Sunumu, Tartışma ve Kaynaklar verilerek
yazılmalıdır. Olgu sunumu fotoğraf ve akış şemaları ile desteklenebilir. Fotoğraf ve
akış şemaları için gerekli izinler alınmalıdır.
Son Kontrol Listesi: Son Kontrol listesi gözden geçirilip, imzalandıktan sonra
gönderilen yayına eklenerek gönderilmelidir. (ayrı bir sayfa olarak)
Yazarlık/Yayın Hakkı Onay Formu: Tüm yazarlar tarafından imzalanmış
olarak gönderilmelidir.
KAYNAK KULLANIMI
Metin içinde: Yazarın soyadı ve yazının yayın tarihi ile birlikte belirtilmeli,
yazar ve tarih arasına virgül konmamalıdır. İki yazarlı kaynaklarda, yazarların her
ikisinin soyadı, ikiden fazla yazarlılarda ise, birinci yazarın soyadı ve “ve ark.” Şeklinde
belirtilmelidir.
Örnekler
(Graydon 1988), depresyonun…
(Sarna ve Mc Corkle 1996), araştırmalarında……
(Lasry ve ark. 1987), yaptıkları çalışmada……
………saptanmıştır (Graydon 1998).
………ortaya çıkarılmışlardır (Bard ve Sutherland 1955).
Ancak cümle başlangıcında kullanırken kullanım şekli aşağıdaki gibi;
Sarma ve Mc Corkle araştırmalarında ……………………..(1996). olacaktır.
Aynı yazarın, aynı yıldaki değişik yayınları (Bayık 1996 a, Bayık 1996 b) şeklinde
belirtilmelidir.
Birden çok yazar aynı anda gösterileceği zaman, aynı parantez içinde virgülle
ayrılarak gösterilmelidir. Kaynaklar tarih sırasına göre sıralanmalıdır.
Örnek:
(Argon 1992 , Karadakovan 1992).
Kaynakçada: Kaynaklar, alfabetik sıra ile dizilmelidir. Yazar ad (lar) ının baş
Harfleri arasına noktalama işaretleri konulmamalıdır. Üç Yazara kadar çoğul yazarlı
kaynaklarda, yazar soyadı ve adının baş harfini izleyerek aralarına virgül konulmalıdır.
Üçten fazla yazarlı kaynaklar, ilk üç isimden sonra “ve ark.” Şeklinde belirtilmelidir.
Kongre bildirileri, kişisel deneyimler kaynak olarak gösterilmemelidir.
Dergi isimleri, Index Medicus’a uygun olarak kısaltılmalıdır. Dergi makalesi,
kitap isimleri yazılırken, ilk kelimenin baş harfi büyük, diğerleri küçük harfle
yazılmalıdır.
Kaynakların Yazılışı İle İlgili Örnekler
Dergi Makalesi
Yazar(lar)ın soyadları ve isimlerinin baş harfleri, makale ismi, dergi ismi, yıl, cilt,
sayı, sayfa no’su belirtilmeledir.
• Stephane A. Management of congenital cholesteatoma with otoendoscopic
surgery: Case Report. Türkiye Klinikleri, JMed Sci 2010; 30(2): 803-7.
• Lorig K, Gonzales VM, Ritter P & et al. Comparison of three methods of data
collection in an urban Spanish-speaking population. Nurse Res. 1997; 46(4):
230-234.
Dergi Eki (Supplement)
• Kocaman N, Kutlu Y, Ozkan S. Predictors of psychosocial adjustment in
people with physical disease. J Clin Nurs 2007; 16(3A Suppl.): 6-16.
Kitap:
Yazar(lar)ın soyad(lar)ı ve isim(ler) inin baş harfleri, bölüm başlığı, editör(lerin)
ismi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, sehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir.
• Karasar N. Araştırmalarda rapor hazırlama. 8.basım, Ankara: 3A Araştırma
Eğitim danışmanlık Ltd., 1995; 101-112.
• Terakye G. Hemşirelikte iletişim ve hasta hemşire ilişkileri. 2.baskı. Ankara:
T.C.Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü; 1994.
Yabancı Dilde Yayınlanan Kitaplar için:
• Gorman LM, Raines ML, Sultan DF. Psychosocial nursing for general patient
care. 2nd ed. USA: F.A. Davis Company; 2002.
• Solcia E, Capella C, Kloppel G. Tumors of the exocrine pancreas. Tumors of
the Pancreas. 2 nd ed. Washington: Armed Forces Institute of Pathology;
1997: 145-210.
Kitap Bölümü:
• Kaufman CA, Wyatt RJ. Neuroleptic Malignant Syndrome. (içinde). Melszer
HY (ed). Psychopharmacology. New York: Raven Pres; 1987.
• Underwood LE, Van Wyk JJ. Normal and aberrant growth. In: Wilson JD,
Foster DW, eds. Viliams’ Textbook of Endocrinology. 1 st ed. Philadelphia:
WB Saunders; 1992: 1079-138.
Kitap Çevirisi:
• Wise MG, Rundell JR. (1994) Konsültasyon Psikiyatrisi. (Çevri: TT Tüzer, V
Tüzer). Ankara: Compos Mentis Yayınları; 1997.
Metin içinde “(Wise ve Rundell 1994)” şeklinde gösterilir.
• Hofling CK, Leininger MM. Hemşirelikte ana psikiyatrik kavramlar (Kumral A,
Çeviri Editörü). İstanbul: Vehbi Koç Vakfı Yayınları; 1960. (orijinal çalışma
basım tarihi 1983).
Yazar ve Editörün Aynı Olduğu Kitaplar
• Uyer G. Yeni bir birimin planlanması ve organizasyonu. (içinde). Hemşirelik
Hizmetleri Yönetimi El Kitabı. (Uyer G, editör). 1.basım. İstanbul: Birlik ofset
Ltd. Sti; 1986: 56-61.
• Eken A. Kozmesötikler: Kozmetiklerle İlaçlar Arası Ürünler. Eken A, editör.
Kozmesötik Etken Maddeler. 1.Baskı. Ankara: Türkiye Klinikleri; 2006: 1-7.
Yazar Adı Olmayan Yayınlar
(Sık kullanılan Çeviri Kaynaklara Örnekler):
American Psikiyatri birliği (1994) Mental Bozukluklarının Tanısal ve Sayımsal El
Kitabı, dördüncü baskı (DSM-IV) ( Çev.ed.: E Köroğlu) Hekimler Yayın Birliği, Ankara,
1995.
Metin içinde “American Psikiyatri Birliği (1994)” şeklinde gösterilir.
Dünya Sağlık Örgütü (1992) ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırılması. (Çev. Ed.;MO Öztürk, B Uluğ, Çev.: F.Çuhadaroğlu, İ.Kaplan, G. Özgen, MO
Öztürk, M rezaki, B Uluğ). Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayını, Ankara: 1993.
Metin içinde “Dünya Sağlık Örgütü (1992)” şeklinde gösterilir.
Yayınlanmamış Tez
Yavaş O. Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin iş doyumu ve
örgütsel gereksinimlerine ilişkin bir inceleme. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
İzmir: Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü.1993: 53-55.
Basılmamış Yayınlar
Gordes G, Cole JO, Haskell D.&. et al. The naturel history of tardive dyskinesia.
J.Clin Psychophormacol. (Baskıda).
İnternet üzerinden alınan belgeler kaynak Olarak Kullanılıyorsa:
Yararlanılan yazının yazarı, yazarı yoksa kurum adı UNICEF gibi kurum adı
yoksa kaynak gösterilmemelidir. Yayının internet kaynağı varsa Yayının başlığı,
internet adresi ve son erişim tarihi belirtilerek gösterilebilir.
• Lee DS, Austin PC, Rouleau JL, Liu PP, Naimark D, Tu JV. (November 19,
2003). Predicting mortality among patients hospitalized for heart failure.
The Journal of the American Medical Association, 290(19): 2581-2587.
Retrieved
November
23,
2003,
from
http://jama.ama-assn.
rg/cgi/content/abstract/290/19/2581.
Yayın resmi yayın olarak gösterilecekse;
• American Nurses’ Association. Statement on psychiatric mental health
nursing practice and standards of psychiatric-mental health clinical
practice. Washington: American Nurses’ Publishing; 1994.
Kaynakların doğruluğundan yazarlar sorumludur. Doğrudan yararlanılmayan
ya da başka kaynaklardan aktarılmış kaynaklar belirtilmemeli, basılmamış eserler,
kişisel haberleşmeler, Medline taramalarından ulaşılan makalelerin özetleri kaynak
gösterilmemelidir.
YAZAR İNDEKSİ
Yazar
Akın Korhan Esra
Akkuş Yeliz
Aktaş Eda
Argon Gülümser
Bahar Zuhal
Barış Nuray
Bayık Temel Ayla
Beytut Dilek
Bilge Ayşegül
Bilsin Elif
Binbir Hatice
Birgili Fatma
Bolışık Bahire
Bolsoy Nursen
Çelik Neşe
Çetinkaya Aynur
Çevik Kıvan
Çıray Gündüzoğlu Nazmiye
Çiçek Ayşe
Demir Korkmaz Fatma
Demiray Ayşe
Demirkıran Gülsen
Dursun Engin Meltem
Erkal İlhan Sibel
Ersun Ayşe
Eşer İsmet
Fadıloğlu Çiçek
Güneysu Çakan Azize
Hakverdioğlu Yönt Gülendam
Hıdıroğlu Seyhan
Kaçar Fadime
Kalkım Aslı
Karadağ Ezgi
Karatay Gülnaz
Karaveli Selda
Karayağız Muslu Gonca
Kavlak Oya
Khorshid Leyla
Sayı-Sayfa
1:47-55
3:85-96
1:73-80; 2:63-78
3:13-24
2:91-103
2:63-78
2:79-89
2:123-133
3:129-135
2:105-112
3:13-24
3:25-34
1:37-45
1:13-25
3:117-128
3:35-49
2:23-30
1:91-103
3:13-24
3:97-105
1:27-36; 47-55
1:1-12
3:13-24
3:51-64
1:37-45; 2:13-21
2:1-11
1:91-103
3:1-12
1:47-55
2:63-78
1:27-36
3:65-84
2:31-40; 3:85-96
2:31-40; 3:85-96
3:51-64
2:123-133
2:55-62; 3:107-116
1:27-36,47-55;
2:1-11; 23-30;
3:25-34; 117-128
Yazar
Kızılcı Sevgi
Köşgeroğlu Nedime
Muslu Leyla
Ocakçı Ayşe Ferda
Oksel Esra
Orgun Fatma
Özakar Selen
Özalp Gerçeker Gülçin
Özkütük Nilay
Özmen Dilek
Özsoy Süheyla
Öztürk Ruşen
Save Dilşad
Seren İntepeler Şeyda
Sevil Ümran
Sezer Hale
Sözen Emine
Şen Selma
Taşçı Duran Emel
Teksöz Emel
Tel Hatice
Tel Havva
Tezcan Sinem
Totur Burcu
Tuzcu Ayla
Uzun Özge
Ünsal Atan Şenay
Vardar İnkaya Bahar
Vatan Fahriye
Yardımcı Figen
Yavuz Karamanoğlu Ayla
Yavuz Meryem
Yıldırım Julide Gülizar
Yıldırım Nilüfer
Yıldırım Sarı Hatice
Yılmaz Demir Nurşah
Zaybak Ayten
Zileli Mehmet
Sayı-Sayfa
2:41-53
3:51-64
3:65-84
1:73-80
1:91-103
2:1-11; 3:1-12
2:113-122
2:123-133
2:1-11; 3:1-12
3:35-49
3:65-84
3:107-116
2:63-78
1:57-71
1:13-25; 3:107-116
3:1-12
2:41-53
1:13-25
1:13-25
1:73-80
3:137-142
3:137-142
2:55-62
3:143-152
2:91-103
1:1-12
1:13-25
2:31-40
2:79-89; 3:13-24
2:123-133
3:97-105
3:143-152
3:65-84
3:65-84
1:81-90
1:57-71
2:13-21
3:143-152
KONU İNDEKSİ
Ailede Kadının Değişen Rolünün Çocuk
Sağlığına Etkisi ve Aile Merkezli Bakımın Önemi
28(1); 73-80, 2012
Hemşire Öğretim Elemanlarının Örgütsel
Bilgi Kültürü Algılarının İncelenmesi
28(2); 1-11, 2012
Bir Hemşirelik Dergisinin İncelenmesi
28(1); 47-55, 2012
Hemşirelik Öğrencilerinin Profesyonel
Davranışları Uygulayabilme Durumlarının
Belirlenmesi
28(2); 23-30, 2012
Bir İlköğretim Okulundaki Öğrencilerde İdrar
Yolu Enfeksiyonu ve İlişkili Faktörler
28(3); 25-34, 2012
Bir Aile Sağlığı Merkezine Başvuran
Hipertansiyon Hastalarının İlaç Tedavisine
Uyum Öz Etkililik Düzeyleri
28(3); 85-96, 2012
Çocuğun Kendi Hastalığına Yönelik Tutumu
Ölçeği Türkçe Formu Geçerlik ve Güvenirliği
28(1); 37-45, 2012
Çocuklarda Uyku
28(1); 81-90, 2012-12-05
Duygusal Özgürlük Teknikleri’nin Dismenore
Üzerine Etkisinin İncelenmesi
28(2);13-21,2012
Erkek Hemşirelerin Yaşadıkları Sorunların
İncelenmesi
28(1);27-36, 2012
Hemşirelik Öğrencilerinin Yaşlı Ayrımcılığına
İlişkin Tutumları
28(2); 31-40, 2012
Hemşirelikte Kariyer Geliştirmede Yeni Bir
Yaklaşım: Yönderlik
28(2); 79-89, 2012
Hastanede Çalışan Hemşirelerin Örgütsel
Vatandaşlık Düzeylerinin İncelenmesi
28(3); 1-12, 2012
Hemşirelerin Yönetsel Kararlara Katılımlarının
İncelenmesi
28(3);13-24, 2012
İmplante Port Takılacak Hastaların İşlem
Öncesi Bilgilendirilmesinin Anksiyete
Düzeylerine Etkisinin İncelenmesi
28(3); 51-64, 2012
Erken Çocukluk Döneminde Masturbasyon
Sorunu Olan Çocuğa Hemşirelik Yaklaşımı
28(2); 113-122, 2012
Koroner Arter Bypass Greft Ameliyatı Geçiren
Hastaların Taburculuk Sonrası Öğrenim
Gereksinimleri
28(1); 1-12, 2012
Engelli Çocuğa Sahip Ailelerin Yaşadığı
Sorunlar
28(3); 35-49, 2012
Kanser Tedavisinde Güncel Yaklaşım:
Biyoterapi ve Hemşirelik Yönetimi
28(1); 91-103, 2012
Gebelik Öncesi Sigara İçen Kadınların Gebelik
Döneminde Sigara İçme Durumlarına Etki
Eden Faktörlerin İncelenmesi
28(2); 55-62, 2012
Kemoterapi Alan Hastaların Yakınlarının
Deneyimleri: Niteliksel Bir Çalışma
28(2); 63-78, 2012
Göçmen Kadınlarda Sağlık İnanç Modeli ve
Sağlığı Geliştirme Modeli Kullanımının Meme
Kanseri Erken Tanı Davranışlarındaki
Değişime Etkisi
28(2); 91-103, 2012
Kalp Damar Cerrahisinde Hibrid Girişimler:
Ameliyathane Hemşireliği Yönü
28(3); 97-105, 2012
Kas İçi Enjeksiyona Bağlı Ağrıyı Azaltma
28(3); 117-128, 2012
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının
Sosyokültürel Yansıması: Stigma
28(3); 137-142, 2012
Trafik Kazalarına Karşı Önlemler: Çocuk Oto
Koruma Sistemleri
28(2); 105-112, 2012
Kifozlu Hastada Hemşirelik Bakımı: Olgu
Sunumu
28(3); 143-152, 2012
Türkiye’de Hemşirelikte İş Sağlığı Lisansüstü
Tezlerinin Eleştirel Değerlendirilmesi
28(3); 65-84, 2012
Morse Düşme Ölçeğinin Türkçe’ye
Uyarlanması ve Duyarlılık-Seçicilik Düzeyinin
Belirlenmesi
28(1); 57-71, 2012
Orem’in Öz Bakım Teorisine Göre Juvenil
Dermatomiyozitli Hastanın Değerlendirilmesi
ve Hemşirelik Bakım Planı
28(2); 123-133, 2012
Tip 2 Diyabetlilerde Ayak Bakım
Davranışlarının İncelenmesi ve
Karşılaştırılması
28(2); 41-53, 2012
Üniversite Öğrencilerinin Cinsellik ve Aile
Planlaması Yöntemleri Konusundaki Bilgi,
Görüş ve Uygulamaları
28(1); 13-25, 2012
Postpartum Depresyonda Kültürel
Faktörlerin Önemi
28(3); 107-116, 2012
Yaşama Dair Olumlu Düşünce
(283); 129-135, 2012

Similar documents

Welcome Cocktail 23.05.2016

Welcome Cocktail 23.05.2016 Chitin Content and Some Physicochemical Properties Scorpion (Scorpiones) Fauna of Turkey: Biodiversity of Cicadas (Hemiptera: Cicadoidea) and Endemism Abbas MOL Ersen Aydın YAĞMUR Biodiversities of...

More information