Tarih Enstitüsü Dergisi Sayı 9 - Edebiyat Fakültesi

Transcription

Tarih Enstitüsü Dergisi Sayı 9 - Edebiyat Fakültesi
TARİH
ENSTİTÜSÜ
DERGİSİ
( Kuruluş Tarihi : 1970 )
ENSTİTÜ MÜDÜRÜ
Prof. Dr. M. Münir Aktepe
Yayın Kurulu
Prof. Dr. M. Münir Aktepe — Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Prof. Dr. Nejat Göyünç — Doç. Dr. Hakkı D. Yıldız
Doç. Dr. Mücteba İlgürel
Adres: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırmaları Enstitüsü
TARİH ENSTİTÜSÜ DERGİSİ
IX
Sayı: 9
Sene: 1978
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ
TARİH ENSTİTÜSÜ
DERGİSİ
E D E BİY AT FAK Ü LTESİ M ATBAASI
İSTANBUL — 1978
İÇİNDEKİLER
Mübahat S. Kütükoğlu
1009 (1600) tarihli Narh Defterine
göre İstanbul’da çe§idli eşya ve hizhizmet fia tla rı............................................ 1
Özkan İzgi
XI. Yüzyıla kadar Orta Asya Türk
Devletlerinin Çin’le yaptığı ticari
m ünâsebetler...............................
87
Hakkı Dursun Yıldız
Azerbaycan’da hüküm sürmüş bir
Türk Hânedânı. Sâc Oğulları .........
107
Ahmed Yaşar Ocak
Emirci Sultan ve Zaviyesi
129
Masao Mori
Kuzey Asya’daki eski Bozkır Dev­
letlerinin teşk ilâ tı....................... 209
V. L. Ménage
Osmanlı tarihçiliğinin başlangıcı ...
Salih Özbaran
Two Letters o f Dom Alvaro de Noronha from H orm u z................... 241
Josef Blaşkoviç
Sadrıâzam Köprülü-zâde (Fâzıl) Ah­
med Paşa’nm Ersekujvar bölgesin­
deki vakıfları 1664-1665 ...................
293
Çarlık Rusyası yönetiminde Kars ...
343
. Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nm San’a
civarının fethine dâir bir mektubu
363
liber Ortaylı
Ihsan Süreyya Sırma
............
Ramazan Şeşen
-
Türkiye kütüphanelerinde bulunan
bazı nâdir türkçe yazm alar........ 373
Mehmed Çavuşoğlu
16. yüzyılda yaşamış bir kadın şâir
N is â y î........................................... 405
227
v m
Mehmed îpşirli
Mustafa Selânikî and his History
417
KİTABİYÂT
Mücteba îlgürel
Salih Özbaran
Zeki Arıkan
Erdoğan Merçil
M. Münir Aktepe
Şem’dânî-zâde Fındıklilt Süleyman
Efendi Tarihi Mür’i’t-tevârih II. A
(Yayınlayan, Prof. Dr. Münir Akte­
pe) , İstanbul 1978 ..............................
473
F. Th. Dijkema, The Ottoman His­
torical Monumental Inscriptions in
Edime (Edirne’de Osmanlı Kitâbeleri), Leiden (E.J. Brill) 1977 ........
474
Alexandra Dutu and Poul Cemovedeanu, Dimitrie Cantemir, Historian
of South East European and Orien­
tal Civilisations, Extract from «The
history o f the Ottoman Empire»,
with a foreword by Professor Halil
İnalcık, Bucarest 1973 .....................
476
Clifford Edmund Bosworth, The La­
ter Ghaznavids: Splendour and De­
cay, The Dynasty in Afghanistan
and Northern India 1040-1186, Edin­
burg University Press, Edinburg
1977 (Son Gazneliler : İhtişam ve
çöküş, Afganistan ve Kuzey Hindis­
tan’daki Hânedan 1040-1186) .........
478
A.H. De Groot, The Ottoman Em­
pire and Dutch Republic: A History
o f the Earliest Diplomatic Relations
1610-1630, Leiden/lstanbul 1978 ...
487
1009 (1600) tarihli Narh Defterine göre
. '■
1 S T A N B U L ’ da
ÇEŞÎDLÎ EŞYA ve HİZMET FtATLARI
M übahat S. Kütükoğlu . .
Paranın mübadele vasıtası olarak kullanılması,, .iktisâdı istikran
temin gayesiyle devletlerin, düzenleyici olarak fiatlara el atmasım ge­
rektirmiştir1, Osmanhlar da fiatlann muayyen bir seviyede tutulma­
sına büyük önem vermişlerdir. Padişahlar, en mühim işleri arasında
narhı ihmal etmedikleri2 gibi sadrazamlar da bu konu ile pek yakın­
dan alâkadar olmuşlardır3.
Gerçekten, husûsiyle ekmek ve et gibi gıda maddeleri ile yakacak
v.s. zarûrî ihtiyaç maddelerinin narhın üstünde satılması hiçbir zaman
-1 Hazret-i Mıihammed’in «kıymetleri indirip çıkaranın Allah oldıığu»nu söy­
lemesi, narha taraftar olmadığını göstermekle beraber halkın menfaatlerinin korun­
ması bakımından Islâmda da fiat kontrolünün zarûreti kabul edilmişti (Osman Nuri
Ergin, Mecelle-i Umür-ı Belediye, I, İstanbul 1922, s. 394).
2- Fâtih Sultan Mehmed’in, fethi müteâkıb’ Unkapanı, Yemiş iskelesi, v.s. gide­
rek fiatlan kontrolü bunun delilidir-(Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, İstanbul 1314, s.
120 ve ondan naklen Ömer Lütfü Barkan, « X V . asrm sonunda bazı büyük şehirlerde
eşya ve yiyecek fiatlanmn tesbit ve teftişi hususlarım tanzim eden kanunlar»^ Tarih
Vesikaları Dergisi, 1/5, İstanbul 1942, s. 326).
' ' 3 Halkın istirahatmin temini için «mesâlih-i ammeden» olan narhın tatbiki ve
: çarşı pazarın kontrolü gerekmekte («Tevkıcî Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi» Millî
Tetebbûlar Mecmuası, 1/3, İstanbul 1331, s. 505) ve sadrazam b u vazifesini kola çıka­
rak yapmakta idi. İstanbul kadısı ve ihtisab ağasının da iştirak^ ettiği bu teftişler-için
- bk.- Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi, s. 503-505 ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara 1948, s. 141-144.
'
Tarih Enstitüsü D erg isi: F . - l
2
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOĞLU
afv edilmemiş, nizamları çiğneyenler sadece dükkânları önünde «falaka»
ya yatırılmakla kalmayıp «ıslah-ı nefs edinceye dek» İstanbul dışına
sürülmüşlerdir4.
Narh
fiatlarının
tesbiti
Narh tesbitine, doğrudan doğruya devlet tarafından teşebbüs edi­
lebildiği gibi, tüketici veya esnafin mürâcaatı üzerine de narh tayini ya­
pılabilirdi.
Fiatlann anormal şekilde artması halinde halkın resmî makam­
lara mürâcaatla, fiatlann dondurulmasını istemesi ender rastlanan olay­
lardan değildi.
Esnafin narh tesbiti husûsundaki müracaatı ise iki ayrı şekilde ken­
dini gösterirdi. Bunlardan biri, kendi içlerinde rekabeti önlemek üze­
re taleb ettikleri narh idi ki bu da ham madde ahmmda âzamî, mâmûl
madde satışında asgarîyi gösterirdi5.
Esnafin, narh tesbiti husûsundaki ikinci müracaatı ise ekseriya
ham madde fiatlanmn yükselmesi karşısında kâr oranimn düşmesi üze­
rine olurdu. Bu gibi hallerde mürâcaat, resmî makamlar tarafından
uygun bulunduğu takdirde kabul, aksi halde reddedilirdi6.
4 16 Zilhicce 1180 (15 Mayıs 1767) tarihli bir vesikada üçü Kasımpaşa, biri
Tersane-i Amire kapısında fırınları olan dört yeniçerinin bir paralık ekmeğin grama­
jında 11-45 dirhem noksanlık bulunduğu tesbit edildiğinden «M ezburlann te’dibleri
lâzım gelmekle ıslah-ı nefs edinceye dek zabitleri ma'rifetiyle Seddü’l-bahir kal‘asında
habs ve kal'abend olmaları için» ferman çıkmıştır (Başbakanlık Arşivi, Cevdet tasnifi,
Belediye, nr. 64).
3 Cemâziyelâhır 1183 (4 Ekim 1769) tarihli diğer bir vesikada da etin okkasını
8 paraya sattığı için A t Meydanı kasablanndan ve 19. cemâat cebecilerinden Hasan’m aynı şekilde cezaya çarptırıldığı görülmektedir (Cevdet, Belediye, nr. 533).
Yine, 14 Muharrem 1183 (20 Mayıs 1769) tarihli biı vesikada kömürcülük yapan
iki yeniçerinin sadece narh fiatmın üstünde satış' yapmakla kalmayıp tartılannın da
noksan olduğu tesbit edildiğinden «şâire mucib-i ibret için Bozcaada ceziresine nefy
ü iclâ ve habs ile te’dıb» olunmalarına ferman çıkmıştı (Cevdet, Belediye, nr. 531).
5 Halil Sahillioğlu, «OsmanlIlarda Narh Müessesesi ve 1525 yılı sonunda İstan­
bul’da fiatlar», Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 1, İstanbul 1967, s. 37.
6 Girid’de, sabunun sabuncular tarafından bakkallara satış fiatı 48 akçe olarak
tesbit edilmiş bulunduğu halde, mâliyetinin 51 1/3 akçeyi bulması, sabuncular için
narh fiatmdan satışım imkânsız hale getirmişti. Adı geçen esnafın mürâcaatı üzerine
kendilerine okka başına 2/3 akçe kâr tanınarak bakkallara satış fiatı 52 akçeye çıka­
rılmış, bakkalların yapacakları satışlarda ise 2 akçe kâr kabûl olunmuştu (Cevdet, Bele­
diye, nr. 422).
1009 (1600) T A R İH L İ N A RH DEFTERİ
Fiat
artışlarının
3
sebebleri
Narh, fiatlann başıboŞ bir şekilde seyrini önlemek gayesi ile alı­
nan bir tedbir olduğuna göre, öncelikle fiatlann ne gibi şartlarda, nasıl
bir artış gösterdiği husûsu üzerinde durmak uygun olacaktır.
Arzın, taleble orantılı olarak artmaması veya taleb aym kaldığı
takdirde arzın azalmasının fiatlan yükselttiği mâlûmdur. Arzın azal­
ması ise çeşidli sebeblerden ileri gelebilir:
A) Tabii sebebler
1. Kuraldık, mahsûlü azaltan bir faktör olduğu gibi,
2. Zamansız ve fazla yağan yağmurlar ve şiddetli kışlann da
mahsûlü mahv ettiği7 aşikârdır.
B) Siyâsî sebebler
1. Harbler, arzın azalmasına iki bakımdan tesir ederler.
a) Harb zamamnda gerek ziraat, gerekse sanayide çalışanla­
rın muhârib kuvvet olarak harbe iştirâki yerimi azalttığı8 gibi,
b) Ordunun ihtiyacı olan maddelere -vergi olarak toplanmak
veya ücreti ödenerek satın ahnmak suretiyle- devlet tarafından el ko­
nulması, bu maddelerin sivil halka intikal eden mikdannda azalma
kayd edilmesine sebeb olacaktır.
2. Ablukalar ise bilhassa nakliyatın geniş çapta deniz yoluy­
la yapıldığı yerlerde bazı malların birdenbire piyasadan çekilmesine
veya aynı mahn kara yoluyla getirilmesi hâlinde mâliyetinin artması
dolayısiyle fiatmın da yükselmesine sebeb olmaktaydı.
Buna mukabil 1181’de İstanbul’da at nalı çivisi satan esnafın, demir ve kömür
fiadamun arttığı iddiasıyla 1176’da tesbit edilmiş olan narhı kâfi görmeyip fiatlan
yükseltmek istemeleri üzerine yapılan inceleme sonucu 1000 çivide 27 para kârları
kâfi görüldüğünden narh fiatımn yükseltilmesine müsâade olunmamıştı (Cevdet,. Bele­
diye, nr. 471).
7 Sabri Ülgener, Tarihte Darlık Buhranları ve İktisâdi Muvazenesizlik Mes'elesi,
İstanbul 1951, s. 65.
8 Aynı eser, s. 66. A ynca bk. M . Kütükoğlu, Osmanlt-İngiliz İktisâdi Münâsebet­
leri. II, İstanbul 1976, s. 110.
4
M Ü BAH AT S. KÜTÜKOĞLÜ
Nitekim, 1066 (1656)’da -Liıüm’mri düşman eline geçmesi ve Ça­
nakkale Boğazı’nın kapanması, deniz yoluyla gelen zahirenin Bozca­
ada’da kalmasına ve İstanbul’da zahire hususunda sıkmti çekilmesine
sebeb olduğu9 gibi. İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazım kapa­
ması, Ege sahillerinden İstanbul’a deniz yoluyla gelen zeytinyağı ve sâ¡büıiun, durum normale dönünceye kadar karadan gelmesini îcâb ettir­
mişti. Kara yolu ile. nakliyat deniz yoluna nazaran masraflı olduğun­
dan İstanbul’da zeytinyağı ve sabun fiatlanmn,. geçici olarak, yeniden
ayarlanması îcab etmişti10.
C) İktisâdi, sebebler
. 1 ; Fazla kazanç hırsı
. ....
•• >•
Tabiî veya siyâsî olaylardan istifade etmek süreriyle mahn fiatı
ucuzken toplayıp, sun'î bir buhran yarattıktan sonra fiatı yükseltmek
ve aşın kâr sağlamak (ihtikâr)11 yamnda, uzun zaman eline büyük para
geçmemiş müstahsilin, elde ettiği mahsule yüksek fiat ödendiğinde to9
66.
Naima, Tarih, İstanbul 1281, V I, 214" ve ondan naklen ÜlgenCT, 'aym eser, s.
.
10 Zeytinyağına, Şaban 1221 (Ekim 18Ö6)Ma 36 (tüccar bakkala) ve 38 para (bak-kaİ halka) narh verilmişken 3 Safer 1222 (12 Nisan 1807)’de 50 ve 51 paraya, -sabiı•nun ise 44’d en 5 4 ve 56 paraya satılması uygun görülmüş olup bu karara dâir hüküm
şöyledir: «İşbu sene-i mübârekede ba'zı esbâba mebni revgan-ı zeyt ve sabun' Der-i
'Aliyye’ye karadan tevârüd eylediğine binâen masârif-i kesîreye muhtaç olduğu sabun
■ve revgan-r zeytin narh-ı kadîmlerine kat'â halel gelmeyerek kemâfi’l-evvel bahren
tevârüd edinceye değin sabunun beher kıyyesine -onar para zam ile 54 paraya, reVgan-ı zeytin dahi beher kıyyesine 12’şer. para zam ile 50 paraya ‘ibâdullaha bey'e müsâ'ade olunduğu» (İstanbul Müftülüğü, Şer'î Siciller Arşivi, Defter nr. 201, ,vrk.
i 09b).
"
•■■■
Ablukamn kalkışından sonra zeytinyağuun fiatı 10 Şevval 1222 (11 Aralık 1807)
de" kısa bir süre için 36 ve 37 paraya düşmüşse d e '20 Rebiyülâhır 1223 (15 Haziran
'1808)’de verilen narhla 41 ve 42 paraya yükselmiştir. ' t. rr . .
Kandiya sabununa abluka kalktıktan sonra 22 Rebi‘ülew el l223 (24 Mayıs 1808)
Me-verilen narh ise eski fiatunn iki para üstünde, yani 46 ve 48 paradır (Aynı defter,
112 a).
. .
11 Ülgener ( Darlık buhranları, s. 7-1-73), ihtikâr neticesi görülen fia t artışlarına
çeşidli misaller vermiştir. Bunların tetkikinden de anlaşılmaktadır' kİ muhtekirleri sa­
dece yiyecek’, -içecek ve yakacak gibi zarurî maddeler üzerinde değil; lüks maddeler,
hatta lâlede bile ihtikâra teşebbüs etmişlerdir.
'
t
-
1009 (1600). TARİH Lİ. N A R H D EFTERİ
5
humluğunu satacak kadar ileri gitmek; suretiyle bolluk senelerinde dahi
fiat yükselmelerine sebeb olabildiği görülmektedir12.
2. Paranın ayarımn bozulması
Hiç- şüphe yok ki, fiat artişlanrida en tesirli olan şey, paranın kıy­
metinde vuku bblan değişikliklerdir. Gerçekten, büyük devalüasyon
devirlerinde fiâtlarııi da büyük artışlar kayd ettiği görülmektedir13.
Paranın ayalinin bozıiIihaşıV ihtikârı körükleyici bir faktör olarak or­
taya'çıkmaktadır.
.
P a ra n ın "k ıy m et i n d e k i
A) Sikke tecdidi
değişikler
:
L Hükümdariık alâmetlerinden biri; de para olduğundan her
padişah, tahta geçtikten sonra, kendi adına para bastinrchi' Yeni para
basılırken, •eskiler darbhaneye toplamr ve cülûs masraflarının büyük
kısmı bu şekilde temin edilirdi.
;
.,. - 2 . Saltanat- değişikliği dışında, sikke tecdidine, para sıkıntısı
çekildiği devirlerde de baş vurulurdu14. Fatih Sultan Mehmed, devrin­
de, cülusları hâriç, 4 defa bu ¡şekilde sikke tecdidi yoluna gidilmişti. 1491’
den 1565’ e, kadar geçen devrede ise böyle bir ihtiya.ç duyulmadı15. Fa­
kat 1565’den sonra paranın ayarlanması bir zaruret halini aldı. ...
. 1565’ de yapılan 100 dirhem.gümüşten 420 yerine 450 akçe kesil­
mesi gibi hafif bir ayarlama idi. Lâkin, müteâkıb tecdidde düşüş hayli
büyük oldu ve devalüasyon oram %43,75’ e vardı.,
,v.!2~ .4846’da hububat mahsûlünün bol olması ve Avrupa memleketlerine ihraç için
taleblçrin. artması fiatları yükseltmiş, bu ise halk üzerinde menfî tesir yaparak.bir. ta-,
kim olayların da çıkmasına sebeb ölmüş.tur (M . Kütüköğlu,. aynı eser.,.s. 32-33).,
_ :.13 • Ömer Barkan,. « X V I . asrın,ikinci yansmda Türkiye’de.: Fiyat Hareketleri»,
Belleten, X X X IV /1 3 6 , Ankara 1970, s. 572.
. .14 r Halil Sahillioğlu,. Bir Asırlık Osmanlt Para. Tarihi, basılmamış doçentlik tezi,
[II], İstanbul 1965, s. 5.
•'
:-..15 =Sahillioğlu, buna: sebeb olarak, Doğu Akdeniz v e Mısır'ın Osmanlı hakimiye­
tine geçişinden, sonra, bu bölgeler gelirinin Osmanlı hazînesinde meydana getirdiği •
ferahlık dölayısiyle sikke .tecdidine ihtiyac hissedilmediğini göstermektedir {aynı yer),
X V I.. aşrın sonlarından îtibâren ise Diyarbekir ve Haleb gibi vilâyetlerin gelirinin bir
kışını,-İran’dan.zabt edilen yerlerin:muhafazası için sarf edildiğinden bütçede bir den­
gesizlik meydana gelmiştir {Fiyat Hareketleri, s. 596)..
6
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOGLU
B) X V I. asrın ikinci yarısında Avrupa memleketleri paralarının
durumu
Osmanlı parasında büyük bir devalüasyon kayd edildiği X V I.
asrın son çeyreğinde Avrupa 'memleketleri de bir kriz içindeydiler.
Keşif hareketlerinden sonra Batı Avrupa’ya akıtılan altın ve gü­
müşler «hummalı bir ticarî faaliyetin başlamasına, krallıkların harb
gücünün artmasına ve siyâsî gerginliklerin fazlalaşmasına sebeb oldu»16.
Harcamalardaki bu artışlar ise devletleri, 1550-1650 arasında parala­
rım büyük mikyasda devalüasyona tabî tutmak zorunda bıraktı17.
C) X V I. asrın son çeyreğinde Osmanlı parasının durumu
X V I. asrın ikinci yarısında Avrupa’daki İktisadî dengeyi bozan
Amerikan madenlerinin Osmanlı ülkelerinde de tesirini göstermesi ge­
cikmedi. Osmanlı topraklarında yabancı paraların da tedavülüne mü­
sâade olunması, bunlar karşısında akçenin kıymet kaybına sebeb oldu.
Gerçekten, X V I. asırda ihrâcatm, henüz ithalâttan fazla olması,
yaldızlı ve Macar altım, esedî ve riyal guruş gibi paraların bollaşma­
sına sebeb oldu18; bu ise Balkanlardaki Osmanlı maden ocaklarının
istihsallerinin, mâliyetlerini karşılayamaz hâle gelmesi neticesini do­
ğurdu. Bu ocaklardan çıkarılan gümüşle çahşan darbhâneler ise X V I.
asrın sonlarından îtibâren gümüş temininde güçlük çekmeğe başladı­
lar. Darbhâne mültezimleri, hazîneye taahhüd ettikleri meblağı öde­
16 Fiyat Hareketleri, s. 580.
17 Kezâ, s. 592. 1440-1760 yılları arasında akçe de dâhil olmak üzere bazı Avru­
pa paralarının uğradıkları değer kaybı için bk. Fernand Braudel, The Mediterranean
and the Mediterranean World in the Age o f Philip II, I, London 1972, s. 528 v&. Cambridge
Economic History’nin IV . cildinde F. Braudel ve F. G. Spooner tarafından yazılmış bö­
lümde de bulunan bu devalüasyon grafiği, aynen Fiyat Hareketleri, s. 591’e de dere
edilmiştir.
18 Mustafa Nuri Paşa, akçenin fiat harekederini şöyle îzah ediyor: «Avrupa’dan
Memâlik-i Osmâniye’ye idhal edilen eşya, sa'at ve çuka ve şeker misillü birkaç n e v i
emtiadan ibâret bulunduğuna mebnî, ihrâcına müsâ'ade olunan zehâir ve şâir mah­
sulât, idhâlâttan pek ziyâde olmağla Memâlik-i Osmâniyye’de külliyetli yaldız ve Ma­
car altım ve esedî dedikleri direkli riyal ile kara kuş ta'bîr olunan kuşlu riyal bulunur
ve cânib-i devletden, bunların men‘-i tedavülüne ehemmiyet verilmediğinden akçe­
nin vezin ve ayarı tagayyür eyledikçe guruş ve altının fiatı terakki eder idi» (Netâyicü’l-ouku'at, I, İstanbul 1294, s. 99).
1009 (1600) T A R İH L İ N A R H DEFTERİ
7.
mek için mağşuş akçe basmaktan başka çare bulamadılar. Devlet, bu
durumu önleyemeyince, darbhâneleri birbiri ardından kapatıp 1586’daki akçe ayarlamasını yapmak mecburiyetinde kaldı19.
Bu ayarlamaya göre 100 dirhem gümüşten 450 yerine 800 akçe
kesilmeğe başlamyor ve 1 kuruş 40 akçeden 80 akçeye, altın ise 60 ak­
çeden 120 akçeye çıkarılıyordu. Tabiîdir ki paradaki bu ayarlama, fiatlara da tesir etmekte ve narhlar tüccar tarafından iki misline çıkarıl­
maktaydı20.
Fakat 1586’da yapılan bu ayarlama da akçenin kıymet kaybım
durduramadı. 100 dirhem gümüşten kesilen akçe miktarı süratle art­
mağa başladı; 1200, hatta 2000 akçeye kadar çıktı21. Tedavüldeki ak­
çelerin çeşitli ağırlıklar göstermesi bir sikke tashihini zarûrî kıldı ve bu
iş Rumeli Beylerbeyisi Mehmed Paşa’ya verildi22.
Sikke tashihinin, Fatih devrindeki tatbikata uyularak yapılması,
yani tedavüldeki bütün paraların toplatılmasından sonra yeni paramn
sürülmesi gerekirken, Mehmed Paşa, hazîneye külfet yüklememek için,
«resm-i tashîh-i sikke» adıyla bir vergi ile işi halletmek istedi23. Fakat,
verginin toplanmağa başlanmasıyla beraber çeşitli yerlerde, halkın tep­
kisiyle karşılaşıldı24. İstanbul’da ise ulûfenin züyûf akçe'ile verildiği­
ni bahane eden sipahiler 16 Cemâziyelevvel 997 (2 Nisan 1589)’ da ayak­
landılar; Mehmed Paşa ile başdefterdar Mahmud Efendi’nin başlan
verilerek ayaklanma önlenebildi25.
19 Sahillioğlu, II, s. 14. Prof. Sahillioğlu’na göre 1586 ayarlamasının bir diğer
sebebi de Iran parası olan ve Basra, Bağdad, Haleb, Diyarbekir, Van darbhanelerinde basılarak imparatorluğun doğu bölgelerinde tedâvül eden, gümüş kıymeti akçe­
nin 6,5 katı kadar olan «şâhî»ye, X V I. asrın ikinci yansında 7 akçe îtibârî kıymet tak­
dir edilmesi sebebiyle akçe ye gümüş bölgeleri arasında bir gümüş hareketinin başla- .
mış olmasıdır (s. 3).
20 Selânikî Mustafa Efendi, Tarih, İstanbul 1281, s. 252.
21 Gösterilen yer.
22 Solakzâde Mehmed Hemdemî, Tarih, İstanbul 1297, s. 613.
23 Halil Sahillioğlu, Kuruluştan XVII. asrtn sonlarına kadar Osmanlı Para Tarihi üze­
rinde bir deneme,[IJbasılmamış doktora tezi, İstanbul 1958, s. 225.
24 Başbakanlık Arşivi, Mühimme Defteri, nr. L X IV , hüküm 92’den naklen aynı
tez, s. 235, not 30.
25 Hadiseyi tafsilâtlı olarak anlatan Selânikî Tarihi'nin matbu'u (s. 252-55) ile
matbu'una esas teşkil eden Süleymâniye Kütübhanesi, Hamidiye Ktb., nr. 903, (vrk.
57 b) ve Hekimoğlu Ah Paşa Ktb-, nr. 698 (vrk. lOOa-lOla) de ayaklanmanın tarihi
16 Cemâziyelevvel 996 olarak gösteriliyorsa da diğer bazı yazmalarında [Süleymâniye
Kütübhanesi, Es'ad Efendi Ktb., nr. 2259,(vrk. 120b) ve nr. 2144, (vrk 110b-l 12a); Ha-
8
M Ü BAH AT S .. KÜTÜKOĞLU
.Mehmed Paşa’uın katlinden sonra sikke tashihi işi Koca Sinan
Paşa tarafından tamamlandı ise de paranın kıymeti sabit tutulamadı26.
Birkaç sene içinde altın 220 akçeye kadar yükseldi27. Bu sebeble de bir.
sikke tashihi gerekti. Hâfiz Ahmed Paşa’mn sadâret kaymakamlığı sıra­
sında28 girişilen tashih işi, beşinci vezir Yemişçi Haşan Paşa tarafın­
dan yürütüldü ve 5 Rebi'ülevvel 1009 (14 Eylül 1600)’de yeni sikkeler
tedavüle çıkarıldı2?. Devalüasyon karakteri taşıyan bu tashihde: 100
dirhem gümüşten 950 akçe kesilmekle30 beraber altının 120, kuruşun
da 80 akçe karşılığı alınıp verileceği kabul ediliyordu31.
midiye Ktb., nr. 902 (vrk. 115a-117a); Nuru Osmaniye K tb.,nr. 3132, (vrk. 105a-b)]
ve Solakzâde Tarihi (s. 613)’nde 17 Cemâziyelevvel 997 kaydı mevcuddur. Seyyid Lok­
man {Zübdetü't-tevârih, Topkapı Sarayı Müzesi Kütübhanesi, III. Ahmed Ktb., nr.
3599, tomar) ise bu tarihi 16 Cemâziyelevvel 997 (2 Nisan 1589) olarak vermektedir.
Ayaklanmanın çıkmasına sebeb olan sikke tashihi resmi ile alâkalı olarak Dîvân-ı Humâyûn’da tutulmuş Mühimme defterlerinde biılunan hükümlerin tarihlerinin de 996
senesi ortalarından başlayarak 997 senesinin ilk aylarında devam etmesi (bk. Sahillioğlu, I,-234, not 28) hadisenin 997’de vuku' bulduğunda'şübhe bırakmamaktadır. .
' 26
Sahillioğlu, I, 225.
27 Naima, Tarih, I, 250; Netâyicü’l-vukıfat, I, 99; M . Belin, Türkiye İktisâdi
Tarihi Hakkında Tetkikler (M . Ziya tere.), İstanbul 1931, s. 114-115.
28 Sikke tashihi ve yeni narh fiatlannın tesbiti sırasında, Hâfız Ahmed Paşa’mn
sadâret'kaymakamı bulunduğu 1009 tarihli Narh Defteri’nin (Belediye Ktb., B 9)
önsözünden açıkça anlaşıldığı gibi Nev’îzâde Atâî de Ahmed Paşa’mn Şevval 1008fŞ aba n 1009 (Nisan/Mayıs 1600-5 Şubat 1601) tarihleri arasında kaymakamlık yaptığına. işaret etmektedir (Hadâyıku’l-hakaytk f i tekmileti’ş-Şakayık, İstanbul 1268, s. 477).
Sikke tashihinin Yemişçi Haşan Paşa tarafından yürütülmesi ve Haşan Paşa’mn
Ahmed Paşa’ya halef olması, ayricâ Mehmed b. Mehmed (Nvhbetü't-tevârih ve’l-ahbar,
İstanbul 1276, s. 208)’in Haşan Paşa’run kaymakamlığa getirilişini bir sene önce (evâil-i Şaban 1009 yerine evâhır-ı Şaban 1008’de) vuku'bulmuş gibi göstermesi, tashîh-i
sikkenin Yemişci’nin kaymakamlığı sırasında yapıldığı intibâmı uyandırmıştır (Belin, gösterilen yer). Netâyicü’l-vuku'at’da (I, 99) ise tashîh-i sikke, yanlış olarak, «1010
tarihinde!., sadrazam Yemişçi Haşan Paşa» zamanında yapılmış olarak gösterilmek­
tedir. Halbuki, Haşan Paşa’mn sadarete getirilişi 1010 muharreminde (Atâî, s. 478 ve '
Mehmed b. Mehmed, s. 208-209), yani tashîh-i sikkeden 10 ay somadır.
29
Naima, I, 250; Atâî, s. 477.
30
Sahillioğlu,: I, 66.
•..31 ¡Naimâ, gürletilen yer.
r.
9.:
1009 (1600) T A R İH L Î N A R H .DEFTERÎ
15 Eylül32 1600
tarihli
A) Defterin mâhiyeti .
Narh
Defteri
...
Bu sikke tashihi, fiatlann yeniden ayarlanmasını îcab ettirdiğin­
den sadâret kaymakamımn konağında narh işleri ile ilgili .şahısların işti-,
râkiyle. bir toplantı yapıldı ve yiyecek, içecek, giyecek ve şâir madde­
lerle nakliye ve hammaliye gibi hizmetlerin fiatlan tesbit olundu33.
Bu arada, geniş bir kullanılma sahası olduğu halde o zamana. kadar
narh defterlerine girmemiş olan mallar da ehl-i hibreler tarafından,
mutad veçhile tayin edildi. Ancak her mahn muhtelif, cins ve nev'ilerinin deftere kaydının hem güç olacağı, hem de fazla yer tutacağı göz
önüne alınarak teferruatdan kaçınılması uygun görüldü. Teferruatla
her esnafın kethüda ve yiğitbaşılan meşgul olacaklardı. Fiat teshirinde,
insafdan uzaklaşmamaları önemle-tenbih olunan esnaf yöneticileri;,: es-*
nafin, kararlaştırılan fiatlann üstünde satmamalarına bilhassa dikkât
ve îtinâ göstereceklerdi34. .
İstanbul Belediye Kütübhanesi, Belediye Yazmalan35 içinde B 9:
nr. ile kayıtlı olan 6 Rebi'ülevvel 1009 (15 Eylül 1600) tarihini taşıyan
defter. 12x34 eb'adındâ kağıt cildli ve .123 sahifeden (veya 62 varak)
ibarettir. Çift rakamh sahifelerde, sahife numarası bulunduğu gibi, sol.
üst köşelerine de varak numaralan eklenmiştir. Nesih yazı ile, satır ara­
lan açık olarak yazılmış olmakla beraber, karşılıklı şahifelerin.yazılan
birbirine karıştığından zaman zaman okuma güçlüğü ile karşılaşılmak-.tadır.
«Mukaddime» ve «hâtime» gibi başhklar komriamış olmakla be-:
raber, defterin başında 2,5 sahifelik (s. 1-3) bir önsöz ile, sonunda 121/-!
(s. 111-123) sahifelik bir sonsöz mevcuddur. Önsözde, kimin zamamndâ,
hangi sebebten narh verdiği belirtilmekte, sönsözde ise fiâtlardâki iiidİ-'
rimin ne oranlarda yapıldığına işaret olunduktan sonra «padişahlarin
32 Ömer Barkan, «Edim e Askerî Kassamma Âit Tereke Defterleri (1545-1659)», .,
Belgeler, III/5-6, T T K , Ankara 1968, s. 447’de rebi'ülevvel ayı kasım gibi gösterilmiş- :
se de eylüle isabet etmektedir.
33 . Narh Defteri’nm önsözü, s. 2.
.
.;
34 Narh Defleri'nin sonsözü, s. 112.
- 35 Defterin 1. sahifesinde. «Muallim M . Cevdet Kütübhanesi» damgası bulun­
duğuna göre, bu nüsha M . Cevdet kitablarından Belediye yazmaları arasına geçmiş :
olmalıdır.
10
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOĞLU
hayra niyyetleri ve ‘adalete ‘azîmetleri»nin memlekette bolluk ve nizam
meydana getireceği hissesi çıkartılan Nûşirevan ve Kubad Şah kıssa­
ları anlatılmaktadır. Nihayet, vezirin nasıl olması gerektiğine temas
olunmaktadır.
Defterin sonunda İstanbul Kadısı « ‘ Osman bin Mehmed» kaydı
ve altında da. mührü vardır.
Defterde 65 esnaf grubuna âid narh bulunmaktadır. Yalnız bun­
lardan kalaycılara36 âid fiatlar, ayrıca kaydedilmeyip bakır kapların
çeşitli oluşu sebebiyle züyûf akçe ile ödenen meblâğın yarısının öden­
mesi gerektiğine işaret olunmuştur.
Bu gruplamalar yapıhrken, birbirine yakın veya birbirini tamam­
layan esnafa âit mallar, genellikle bir araya getirilmeğe çalışılmışsa da
bunun istisnâlan da az değildir. Meselâ, ilk beş sırayı çeşitli kumaş, ikin­
ci beşi ise yiyecek maddeleri aldığı halde, turşucular hayli sonlarda kayd
edilmiştir. Yer ve hayvan üzerinde kullanılan keçelerle iki grup teşkil
eden hamam levâzımatı da birbirlerinden uzak olarak yer almışlardır37.;
Bir çok maddelerin yeni fiatı yamnda, narh verilmeden önceki fiatı da bulunmaktadır. Bu suretle, para ayarlanmasından önce hangi
malların anormal fiat artışları gösterdiklerini öğrenmemiz mümkün
olduğu gibi, yeni verilen nizamla kayd edilen düşüşlerin ne oranlarda
olduğu da tesbit edilebilmektedir.
Defterin önsözünde, fiatlardaki düşüşlerin 1/2, 1/3 ve 2/3 oranla­
rında yapıldığına işaret edilmiş olmakla beraber, gerçekte -sayısı az da
olsa- düşüş oranlan bunlann altında ve üstünde bulunan mallar da vardır.
Yeni narhlan yamnda eski fiatlan da verilen 442 kalem maldan
5 inde değişildik olmamış38, 5 inde ise artış kaydedilmiştir39. Geri ka36 Defterde kalaycılar narhı «es'âr-ı nuhas» (s. 86) adı altında, bakır eşya satı­
cılarına âid narh ise «es'âr-ı bakırcıyan» (s, 99) başlığı altında kayd edilmiştir. Ayak­
kabıcılar, halk (s. 36-38) ve «saray» (s. 38-40) için; boyacılar, boya satıcıları (s. 105)
ve kumaş boyayıcıları (s. 109-111) olarak ayrılmış; peştemal, havlu v.s. hamam mal­
zemesi satanlar ise «esbâb-ı hammam» (s. 48-50) ve «esbâb-ı hammamcıyan» (s. 8486) olarak ikişer grup halinde yazılmışlardır. Keçeciler de halı, kilim ve yere serilen
keçeyi satanlarla (s. 55-56), hayvanlar üzerinde kullanılan keçeyi satanlar (s. 95-97)
olmak üzere ayrı gruplar halinde gösterilmiştir.
37 Not 36’ya bk.
38 Bunlar süt, çanak yoğurdu, İznik ve Samsun soğanı, faeğlerce üzümü ile pasdırma ve hamur tekneleridir.
39 Bunlar da: Tire sergirânîsi («Getürücü» % 71, «M ukim » % 78,5), Tire ve
Urla beledîsi döşek yüzü (% 20), beşik yorgam (% 20), pamuk (% 20) ve samur
kürk (% 100) ’dür.
1009 (1600) T A R İH L İ N A R H D EFTERİ
11
an 432 kalem maldan 123’ünde %30-40, 121’inde %40-50, 99’unda ise
%50-60 oramnda düşüş vardır. %20-30 düşüş kaydedilen malların sayı­
şı 39, %60-70 düşüş kaydedilenlerin ise 32 dir. % 10-20 ve %70-80 dü­
şüş gösterenler ise 8’er tanedir. Düşüş oram %80’e varan merdâne sincef ütüsü ile %144’ü bulan Venedik karziyyesi çukanın ise para ayar­
lamasından önce anormal denilecek kadar büyük fiat artışları göster­
dikleri anlaşılmaktadır.
Her esnaf grupunda fiat düşüş oranlarının dağılışı ile eski ve yeni
fiatlan kayıdlı olan malların sayısına göre %50’nin üstünde düşüş gös­
teren malların sayısının kolayca görülebilmesini temin maksadıyla aşa­
ğıdaki tablo tertib edilmiştir.
Her Esnaf Grupunda Mal Fiatlannm Düşüş Oranlan
{% )
O
c?
Esnafın adı
_____________________________o
Abacılar
o
e?
©
^
o
ı—|
oN
-
-
-
-
.
.
f
o03
.
©
l?
o
o
ç?
o
IO
1
1
«O
1
-
1
-
.
-
Arakıyyeciler
.
Aşçılar
-
-
3
1
2
1
1
-
Attarlar
-
-
-
2
1
3
1
-
Ayakkabıcılar
-
-
2 1 0
6
-
1
-
Ayakkabıcılar
(Saray için)
.
.
1
1
3
-
Bakırcılar
(Kalaycılar)
.
.
Bakırcılar
.
.
Bakkaliye
4
3
Başçılar
-
.
Bogasiciler
-
-
Boyacılar
(Boya satıcıları)
-
-
.
.
.
.
.
.
.
.
25
1
1
-
2
.
.
.
9
©
.
.
.
©
00
-
.
.
.
.
.
2
-
-
-
23
13
3
-
-
1
1
-
-
-
-
-
-
-
-
Boyacılar
(Kumaş boyayıcılar)
Bezciler
9
.
.
.
2
-
Arabacılar
.
-
©
0?
o t- o
Alacacılar
-
4
©
tr
o
1
5
1
o
ıH
12
Çadırcılar- '
- •-
: / . .ı: •,
'
"
'
Çinicilcr • . 1■ ■ ;i . .
Çömlekçiler
Çukacılar
- ¡. ;; '
.
Değirmen- taşçıları
.
1-
2-
•• - '- ; - '-2 ' : : 4
, : 2
Çilingirler-' 1
-
-
;4
4.
-
• •
•• . 1 - -'-4
.. : ' â:
r -2 -
' - •
•-•
-■ -5-5 1
4
- .
4 :: 3 : 4 ir.t-:... •
4.4' ;
Futacılar
-
1
5
Hamam levazımatı
-
-
3
2
Hamamcılar ,
levazımatı.........
1.":.
•• -•
: I
Hammallar
-
-
-
Hasırcılar
-
-
-
'
3
3
2
3 ;
3'
İpek" ve ipekti
kuma; satıcıları
îplikçiler
T 1
1
••• —
" -
:
; -
1
-
Kaşıkçılar
Kavukcular
Kebeciler
-
-
:
1
-
-t
Kepkepçiler
-
-
Koğacılar
-
Kumaşçılar
-
Kutucular
■~ /
-
2
1
-
-
-
-
-
-
' 1
■ 1
" 4
■3
- .
' -
1-3
------
--
2
-
2
2
8
7
,
2
-
-
-
1
-
-■
1
-
*
1
-
1
-
*
4
2
1
-
' 6
4
-
. - •■ 1.
•' 2 ""’" İ r
-
2
1
-
-
4 .
Keçeciler
-
9
" 8
Keçeciler"
1
-
Î ■1
3
.
' v-
2
Kâğıdcılar
1 -
■w.‘ :
-
Helvacılar
İğneciler ■
3
-
-
6
. -
■" -
r>
O
..
1
. -
-
-
-
-
Kürkçüler
Nalbandlar
-
Nalıncılar
-
-
1
. -■
. 2
Oduncular
2
-
. 2
Pamukçular
Peremeciler
Sağncılar.
.
-
/ -
: -
. -
1
- 2
.
-
-i-:
-
•100
80-90
' 4-
2 : • 3. : 4 ■
1
1 : -t.\ -■-j-
Dülbendciler J
::v: .
•o- - * -•
oo! * .•
- ©••
•
t- , .
i
j.
30-40
-o ıot •
o •
. 50-60
J-- <=>•
-- ;■-(M
.1 .
O .
r-i .
: '
20-80
Eşaafmr ad ı : ::
60-70
M ÜBAHAT S. KÜTÜKO ğ LU
1009 (16001 ".TARİH Lİ N ARH ;-DEFTERÎ
t-
, '
Esnamı
•c©
, ;îO':~
t;
meo■ ■-o'H.1■- o:
m1■' -ö«o
t
.
o
0
0
0
o
T-l
C<1
CO
tK
10
• -r
adı
O
Sandikcılar ..
-
Sarıkçılar
. . . .
Sarraçlar
İ.
. . . .
Semerciler. , .
_ T.
-
-
-
Sof ve muhayyerciler
-
-
Şamdancılar
.
.
. .
.
Ütiiciüer
-
1
Yiyecek vs. satıcıları " '"-i "
Yorgancılar,- .
•
-•.Ir.ir -T op la m -
5 -
2
-,
-
2
.1 .
■- .
-
- ■
-
7.
-
-
.
2 •
3 •_
1.
L . .
1
123
'
.. -
. 2. ■ • 1
4
39
?
7
1. .• , }■.
8:
1
,
2,
■ r -2' " - 8
•.
r
' 6 -
......
'
3 ..
. . . . .
...
3
8
.'
ö>.
oo■ cı1® ■ _oı>
o
■ !••©
. :-©•
tîOO'
rH
2
;S •
. . .
o
to
3.
7
-
o
t1
3
-
1
...
.
-
.2.. .
n
Tekneciler
Yayalar
Yemişçiler
r ..
-
Terziler ,
.
'Turşucular
1
. .
: 1
Sepetçiler
Şişeciler
3
.
13
6 ".‘• " ' ' . T ‘
2;121
7 ..
, 2. . ; . . 1
- :
• .
-
.
.........
.
.
.
- .... i . . . . . .
-
. . - ............
-
.'1 "'•-i r .■.
2
.99 ;
32- - . 8 - • .1 ' i.;;l
Tablonun tetkiki,.göstermektedir, ti, %5.0’nin. üstünde .en fazla
düşüş gösteren mallar çuka ve attariye gibi idhal mallarıyla40, .çini,
meşin, hamam levâzımatı vs. dir. Eski ve yeni fiatlan verilen sırık hammallan ücretlerinin hepsinde de %50 oramnda düşüş kaydedildiği tesbit olunmaktadır.
Her ne kadar, fiat indirimlerinin en az oranlarda olanı gıda mad­
deleri ise de, bunlar'içinde de dan, ciğer, ceviz, köfter, kayısı gibi mad­
delerle aşçılann sattıklan dolmalarda %50’nin üstünde düşüşlere rastlanmaktadır.
B) Yayın Şekh
Defterde, 1009 (1600)’de tesbit edilen narh fiatlan sırayla veril­
miş, eski fiatlar ise derkenarlar halinde kayd olunmuştur. Fiatlar, bel40 Prof. Barkan, «fiyat indirimlerindeki en büyük nisbetlerin bilhassa altın râyicine bağlı idhal mallan ve bazı eşyanın lüks nevileri üzerinde yapıldığı»na işaret
etmektedir ( Tereke Defterleri, s. 448, not 61).
14
M Ü BAH AT S. KÜTÜKOGL.U
ki de bir karışıldığa meydan verilmemesi için, rakamla değil, yazı ile
yazılmıştır.
Neşirde ise, defterdeki sıra muhafaza edilmiş ve sahifeler işaret­
lenmiş, ancak, istifadeyi kolaylaştırmak için bazı tasarruflarda bulu­
nulmuştur. Meselâ, «Es'âr-ı akmişe» başlığı, «Kumaş narhları»; «Es'âr-ı me’kûlât ve gayrihu» başlığı ise «Yiyecek maddeleri vs. narhları»
şeklinde sadeleştirilmek yoluna gidilmiş, madde adlarında da buna ben­
zer değişiklikler yapılmıştır.
Fiatlar, yazı ile değil rakamla gösterilmiş ve dört sütun açılarak
birinciye, malın birim mıkdan; İkinciye, 1600 den önceki fiatlan; üçüncüye 1600’deki yeni fiadan yazılmış; dördüncü sütunda ise, her iki fiatın da kayd edildiği maddelerde, düşüş oram gösterilmiştir.
Defterdeki maddelerden 10’u hâriç, diğerlerinde fiatlarda düşüş
olduğundan, yamnda işaret bulunmayanlarda sayılar, düşüş yüzdesini
göstermektedir. Fiatlan aym kalan 5 mal («0»), artan 5 mal ise yüzde
sayısının önüne («+ ») işareti konmak suretiyle gösterilmiştir.
Defterin önsöz ve sonsözü ise aynen verilmiştir.
Narh fiatlan tesbit edilmiş olan bazı madde cinslerinin bugün mevcud bulunmayışı dolayısiyle, sona, tesbiti mümkün olanlann manalanm ihtiva eden bir sözlük ile, her esnaf grupuna âid malların narh def­
terinin hangi sahifesinde bulunabileceğini gösteren fihrist ilâve edil­
miştir.
[Dış kapak]
Sene 1009
Bindokuz tarihinde
Sultan Mehmedü’s-sâlis
zamanlarında, Der-i ‘aliyye’de
vâki* olan es'âr
tarihidir.
‘umümen fî
el-me’kûlât
ve’l-melhûsât
r
;
[iç kapak]
Yazıldı ‘avn-ı hakkile bu defter
Be-ferinân-ı Şehinşâh-ı muzaffer,
Ola âsûde zıll-ı devletinde
O şâh-ı Cem-nişânm heft kişver.
Yüzyirmi akça kırk paradır.
16
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOGLU
Bu hengâm-ı sütûde-encâmda ihtilâl-i dirhem ü dînâr ve i'tilâl-i
sikke vü ‘ayar ile hâsıl-ı kârhâne-i ashâb-ı ticâret kesâd u hasâret ve
medâr-ı kâr-ı ahâlî-i sük u erbâb-ı san'at fesâda cesâret olup herkesin
‘ayş u işreti karîn-i zank ve meydân-ı maişeti teng olduğu halîfe-i rûy-ı
zemîn, hayr-halîka-i rabbüi-'âlemîn
B ey t
Dürr-i yektâ-yi kulzüm-i iclâl
Gevher-i ferd-i ‘âlem-i ikbâl
ya'ni ‘adâletlü ve celâletlü pâdişâh-ı ‘âlem-penâh ve zıllui-lâh-ı sa‘âdet-destgâh hazretlerinin maİûm-ı zamîr-i melek-intibâhlan olmağın
fermân-ı kazâ-cereyânları bu minvâl üzere zuhûr ve emr.-i celîlü’lkadr-i kader-tuvânlan bu veçhile sudûr bulmuş idi ki, Hazîne-i ‘Ami­
re -Ammerehailahu te'âlâ ilâ yevmii-âhireti- den kifâyet mıkdân sîm-i
hâlisüi-iyâr ve fudda-i sâfiye-i safâ-şi‘ârdan sikke-i sahîha ile meskûk
ve nefâz u revâcı gayr-i meşkûk, mübâlaga meblâğ ihrâc olunup [2]
kesâd-ı ‘âlem revâc u sirâc-ı.umur-ı. ümem vehhac ola. Bİ-hamdillâh
âzz ü celi işbu sene tis‘a ve elf rebî'ülevvelinin altıncı günü yevm-i hâıriîsde vüzefâ-i ‘ âlî-makâm u sâmi-mahal ve küberây-ı erbâb-ı akd ü
hail ile vezîr-i mükerrem, müşîr-i müfahham, nizâmü’l-‘âlem, hâfizü’l-mütemerridîn, hâfizü’d-devleti ve’d-dîn, el-kâİm bi-ikâmeti umûri’s-saltanatii-kübrâ Ahmed Paşa - yessere’llahu mâ’yurîdu ve yeşâ5u-hazretlerinin sarây-ı sa'âdet-sezâlannda akd-i meclis olunup ittifâk-ı ârây-ı
vüzerâ ve ittibâk-ı efkâr-ı fudelâ ve şâir ehl-i vukuf u şu'ûr olan ukalâ
ile ol yevm-i sa'îdde sikke-i sahîha ile meskûk dirhem-i cedîd ihrâc olu­
nup me’kûlât ve meşrubat ve melbûsâta müte'allik her cins ve her nevi'
ve her metâin narhları görülüp mıkdarlu mıkdânnca her birinin es'ân
1009 (1600) "T A R İH L İ; NARH. „DEFTERİ
17.
tashih ü iş'âr olunup ve kable’t-tashîh her birinin bahâları ne mertebe,
-ziyâde vü galâ [3] olduğu defterde der-kenâr olmuşdur. Bi-fazli’llâhr.
•te'âlâ niçesinin bahâsı msfa inüp ve ba'zısmm sülüs [ü] sülüsân üzere
kıymetlerinden birer hisse ihrâc olunup ihtimâm u dikkatde dakika
fevt olunmamışdır. Meğer ki hâlâ kalîlü’l-vücûd, belki nâ-bûd ola, Oh
kısım dahi mümkin olan üzere bahâ-yi sâbıkdan noksan üzere ta'yîn
olunmuşdur.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F .- S
Kumaş narhları
Malın cinsi
Birimi
1600’den
önceki fiatı
1600’deki
fiatı
zira'
340 akçai
200 akça
Kırmızı firengî atlas, âlâ
41
420
»
200
»
52
»
330
»
180
»
45
Kırmızı fulorintin atlas ve kemha
»
260
180
»
42
Diğer renklerdeki fulorintin atlas ve kemha
»
»
220
»
200
s>
Sakız kemhası, kırmızı
Sakız kemhası, diğer renkler
Kırmızıdan gayrı firengî atlas ve
kemhanın her renk ve cinsi
Sakız atlası, her renk
Loka, diğer renkler
donluk
Hind atlası, âlâ
80
»
70
220
»
110
»
5o:
220
»
90
»
59
—
120
»
—
110
»
1000
»
360 — 400
»
60
15000
»
7300
»
51,3
İstanbul serâseri
âlâ
evsat
9-10000
»
6000
»
33,3-40
ednâ
6000
»
5000
16,5
gayet edna
4500
»
4000
»
»
î
2400
İstanbul serengi, âlâ
înâyet kutnîsl, âlâ
evsat
[5]
Bağdâdî Halebi kutnl
Şâmî Bağdâdî
'N e fs - i Bağdâdî
Hindi kutni, âlâ
ıı
0
2700z »
1500
»
900
1300
D
800
»
'
.
40
\
v "
,
38
40
400
»
240
800-900
»
580
*
»
1400
»
900
»
35
1100
»
600
»
45,4
evsat
27,5-40
500 akça
edna .
400
Firengî kadife, âlâ
1200 akça
Ceneviz kadifesi
880
Sakız kadifesi
Halebi kadife
»
»
550
»
54,1
400
»
54
600
»
200
»
66
1500
»
600
»
60
400
»
Telli kadife, âlâ
evsat
edna,
350
»
300
»
1009
Çuhacılar narhı
Karanfil nakşî firengî kadife
Telli hâre
Sâde hâre
Firengî dârâyî, âlâ ve enli
»
700
»
30
350
»
17Q
»
51
480
»
300
»
37
220
»
120
»
45
330 •»
120
»
33
60
»
ensiz
Kırmızı çuka, yüz çile
;
zira'
âlâ
1200
»
.
edna
.
Diğer renkte çukalar, yüz çile
17]
600
»
500
»
50
450
»
880
»
400
»
600
»
300
»
50
500
»
270 .»
46
450
»
250
44,4
54
Kırmızı çuka,a
altmış çile, âlâ
v
evsat
edna
»
»
»
»
1, «Dirhem-i cedîc} . çıkmadan, 340 akçaya idi».
2 « î » işleyici, « O » oturakçı narhım ifade etmektedir. «Şâir cinsleri buna (âlâ)
kıyas oluna»,
_
3
«Kızıl ve zınten ( ön!_j ) dahi buna kıyas olunmuşdur».
DEFTERÎ
evsat
TARİHLÎ. NARH
Dîbâ
1000
(1600)
[ 6]
S. KÜTÜKOÖLÜ
»
Kırmızı loka (<*>')
36
140
MÜBAHAT
»
Kırmızı kemha
[4]
fiattaki dügüg
oranı (%)
Birimi
Mahn cinsi
zira*
Diğer renkte çukalar, altmış , çile, âlâ
fiattaki düşüş
oram (% )
1600’den
önceki fiatı
1600’deki
fiatı
440 akça
240 akça
45
60
Kırmızı firengî Venedik çuka, yetmiş çile
»
300
»
120
Diğer firengî Venedik çuka
»
280
»
100
»
Venedik karziyyeşi çuka
»
220
»
.90
*
60
>
»
47
Kornona
Bodrım-* .Selânik çukası
»
M
o
64.,
144
»
230
»
120
>
600
>
240
»
60
300
»
150
»
50
130-140
>
6 0 -6 5
s>
53,5
Yeni çıkan muhtelif renkte çukalar
Venedik, İtebir altmış çile îtibârtyle
[ 8]
•' :
İspanya
Kırmızı tafta, âlâ
zira1
Yekta Bursa taftası
arşın
20
»
Tokat kırmızısı
24
»
Gayri elvânî
20
»
Sâde vâlâ, âlâ
22
»
»
^
33
zira1
Sâde vâlâ, kaftanlık
»
Bürüncük
»
Fülorintin atlasından olan nezkeb
•
60
»
13
»
40
1'i!
9
»
30
136
»
90
»
33
»
33
Bursa ve Sakız kumaşından nezkeb
90
»
60
T afta nezkeb
60
»
40
»
33
300
»
■. 200
.
»
33
dirhem
7
»
6
£
.3
?
»
42
»
4,5
?
25
3,5
»
Mardin büriincüğü
bir göm ­
leklik
[9]
İbrişim, kırmızı
İbrişim, diğer renkler
Muhattem kuşak, kırmızı
»
Muhattem kuşak, diğer renkler
»
6
5
>
Muhattem kuşak. Bursa
Alaca narhları
4,5
»
30
33
>
V
Kemha kuşak, âlâ
420 akça
Hıms (Humus) alacası
Fereskûrî (
[10]
50
540 akça
sâfi harir alaca
2000
»
200
»
61
1200
»
40
■1100: s>
750
»
31
Bulak alacası
: 880- »
440
»
50
Dimyâtî âiaca
' 700
»
400
>>
42
4000
»
2100
»
47,1
3500
»
1600
»
54,;
500
»
40
1009
Fereskûrî ipliği alaca: >
Sof ve muhayyer narhları
32 yaprak
ednas
Tosya muhayyeri, âlâ
•
»
»
NARH
-
300
170, 180
Dülbendciler narhı
-•
evsat
Mermerşâhî dülbend '
4
-i
ç jj's y
1
1
30 endâze
1100
»
600
»
45
800
*
480o »
46
2400
»
1000
»
• 1050 tarihli Es'ar Defteri’nde bu madde «Selânik’in eni bir zırâ'
Çukası» olarak geçmektedir (Topkapı Sarayı Müzesi Kütübhanesi, Revan
Köşkü Ktb., nr. 1934, 24a).
5 «Ednâsı dikmede (
) 32 yaprak olmaz; olıcak 1600’e, olmayıcak ol
hesab üzere aşağı ola».
6 «Ferhadhânî dahi böyle ola».
58
DEFTERİ
-
Telli dülbend, âlâ
TARİHLİ
Tosya’mn sof gibi cendereli ( J a jJ ö . )
muhayyeri
(1600)
Sof, âlâ
Birimi
Malın cinsi
1600'den
önceki fiatı
1600’deki
fiatı
2800 akça
1200 akça
to
tane
Hasse dülbend, uzunluk 20 zira',
to
»
en 1 52, âlâ .
600
edna
[ 11]
j
demekle ma’ru f dülbend
Caneper (
) denilen dülbend, âlâ
Permeni (
J ) veya mehker denilen
»
360
»
48.5-55
»
330
»
25
550
»
240
»
56
400
»
220
»
45
140
»
90-100
»
28.5-33,3
18
»
11
s>
38,8
dülbendl, âlâ
Musulî ve Ermenak
dülbendleri
Musul’un kırmızı kenarlı çenberi
1 akça
Ekm ek’
[12]
200 dirhem
115 dirhem
Beyaz ekmek
80
180
Çakıl ekmeği
90
170
40
60
60
100
»
•»
»
Yağlı kâhî "
Y ağlı çörek. ■
N ohudlu, yağsız çörek»
Halka simid®
[13]
S. KÜTÜKOÖLU
Yiyecek maddeleri
vesaire narhları
i
kantar
Peksimed
keyl
Zağra buğdayı
125
60
100
60
»
80
»
». :
Ag buğdayı
mücb bağına^
,
gemiden çıkarma
2- çuvala
,
gemi navlunu
1 çuvala”
Bursa unu
keyl
»
Mihaliç unu
40
150 akça
»
Golos ve Tekirdağı buğdayları
keyyâle
80
240 ' akça'
38
MÜBAHAT
»
440
.1
)
57
700-800
dülbend
Sersaleme (
fiattaki dügüg
oranı (% )
36
»
37
45
»
43
»
3 akça
33
, 2 akça
■. 1 »
.6
.120
»
80 • »
75
50
»
38
»
.
,33
33
. . ■' l;
[14]
.Varna unu
. .»
Diğer unlar
■
45 ; »
»
G
.
10-16
1412
. . 10
Sığır eti
Ciğer (kasabda), yağıyla
Mum yağı, sızmamıg (kasabda)
vakıyye
Mum yağı, iglenmig (mumcuda)
1 ' akçe
Sızmıg kuyruk yağı
;
vakıyye
»
»
.1,5 . s>
■
>10
»
i,.
2
10
.
,20
75-78
»
»
15 dirhem
20 dirhem
25
18 akça
12 akça
33
24-26
»
16-18' »
>10 »
7 «Bi-fazlillahi ta'âlâ buğdayın (s. 12) her 'keyli aşağı indikçe; etmeğin dirhe­
mi ziyâde olur. Devletlü pâdişâh ebbeda’llahu ve ebkau hazretlerinin teveccüh ve du'âlarıyla mercû’dur ki 300’ e vara, Bu sene buğday çoktur derler, heman gelmeğe mevküfdur».
8 «Ekmek 200 dirhem olıcak böyle olur».
9 «Ekmeğe göre mu'tâd (s. *1-3) 80 olmakdır, 100 etdik».
10 «Habbazlar ittifâkıyla».
............
1
1
»
»
12 «Narh 14 idi ammâ ihtilâlden 16 alırlar idi.» ■
13 «G » getürücü, « M » mukim narhlarını ifade etmektedir.
14 «Rûz-ı Kasımdan sonra şitâda getürücü 16, mukim 18’e ».
15 «Eğer koyun derisidir; ve eğer sığır’ derisidir ete tâbi'dir».
33
DEFTERİ
Koyun derisi”
»
8
/ 5
NARH
Anadolu koyunu kuyruğu
[15]
6-7
»:
alıp-satıcı
13-18”
»
d 600) TARİHLİ
vakıyye
M
1009
Tavuk
;Koyun eti
i»
Bakkaliye vesaire riârhlan
Malın cinsi
Birimi
1.600'don
önceki fiatı
G ...
,L.
:,
■ ...
1600 deki
fiatı
^
M
G
.
fiattaki diişiiş
oranı (% )
M
G
' |
Mükerrer şeker .
•80 akça
vakıyye 1■■
Mısır
................... ... ■■ ,!
Reşid
’■
‘54 âkçâ
»
Mercimek'
Mısır keteni
31
30
42
»
25
25
»
54
»,
35
»
37- »
14
»
16
»
. 10
»
6
»
vakıyye
Hınna, âlâ
»
»
56
...
A
»
70
39
O
•*<
54
»
Dimyat pirinci
56 akça
1'3 7 âkça
»
5
»'
edna
.»
4
»
42
»
44: » ■
26
46
V
»
co
o
60
keyl
Nohud ■
32
»
42
»
44
»
10 ü
5
»
6
»
35
»
Mısır nohudu
»
6018»
Böğrülce;
»
50
. Mısırdan gelecek eşyanın)
navlunu
)
^kantar
55 •» '
38
keyl
»
20
»
keyl
•
vakıyye“ ''Jı;
ı
Darı
Burçak
'
Kafaboğa ve Ahyolu baklası
Trablus sabunu ■ '
• ■
Firengî sabun
v-- -
28
»
30
»
16
»
»
18
»
50
60
1/3
»
1/2
»
18
»
20
40
» •'
26
»
28 ■»
vâkıyye
—
60
i
40
»
42
‘‘ »••;
—
50 ■»•
<
»
36
» :
26
»
38
»
28 '»•
20
»
18
40<
»
»
50
36 i » ■
42
» •
1
keyl
—
•i.--' .> ' ' ■ 1:' ‘ '■ —
_
42
22li »
1
vakıyye
Otluk
Sultân! bakla
40
^başına
(erdeb
Arpa • ■■ '
Saman
12
44
(başına
me'kûlâtdan
■■
.<
‘A lef
9
vakıyye
Şairiye - ı
r
S.- KÜTÜKOĞLU
evsat
31
. MÜBÂHAT
1 keyl
Pirinç
... . . I.f
30:
;
30:
38 >"
22 »
44
42
20
30
28,5
»
24=
k ayn ak sabunu
»
27
»
29'
»
16
»
18
»
40
38
Urla sabunu
»
12'
»
14
»
8
»
9
»
.SÜT
36
Siyah sabun
»
İŞ
4Q
»
14.
»
9
»
10
»
44
»
18
»
20
»
3?
55
39
»
23
»
25
»
İl
»
12
»
52
52
Badem
54,5
»
5
»
6
»
44,5
40
»
10
7
»
6
»
Ş
»
4
»
50
43
Içças ( t /’U! ) eriği
»
9
»
10
»
5
»
6
»
45
40
6
»
2,5
*
3
»
»
6
»
7
»
S
»
4
»
50
43
Ekşi pestil
»
5
»
6
»
2
»
2,5
»
60
58
Fındık
»
6
»
7
»
3,5
»
3,5-4
»
41,5
50
Fıstık içi
»
12
»
ıi
»
i
»
7,5
»
41,5
47
‘Asel
>
18
»
20
»
12
»
13
»
33
35
Kefe yağı
»
24
»
26
»
18
»
19
»
25
27
A zak yağı
»
—
17
»
18
»
Zeyt yağı
»
25
»
27
»
İ6
»
17
»
36
37
Şîr-i revğan (şirevgân)
»
24
»
26
»
14
»
16
»
il
34
Bezir yağıis
»
16
»
18
»
10
»
11
»
37
34
Revgan-ı mâhî
*
14
»
16
»
»
10
»
43
37
Nişasta
»
11
»
12' »
$
6
»
7
»
45
41
Kürü kızılcık
»
—
kuru vişne
i
Siyah Karadeniz eriği
Tatlı pestil
16
17
18
-
7
—
s>
«Mukaddemâ farkı yok idi».
Yanda «hâlâ 32’ye etdik» kaydı var.
«Mısır’da kettan tohumu çok olmuşdur».
4
»
2
»
2,5
»
8
»
4
»
4,5
»
50
37,5
42
46
. D EFTERİ
9
»
NARH
»
Siyah A m asya ¡eriği
TARİHLİ
Zerdali ..
(1600)
»■■ 1
1009
Kayısı
Malın cinsi
Birimi
1600’den
önceki fiatı
vakıyye
[ 21]
37,5
5
»
5,5
»
37
36
»
3
»
3,5
»
40
İl
»
2
»
2,5
»
33
37,5
2
2,5
»
50
50
io
11
»
44
45
33
3
Kara üzüm
»
2
Nazilli inciri
»
S
»
9
x>
6
»
4
5
s>
»
20
»
Lop incir
i
5
Sarıca incir
»
3
Midilli ve Boğaz inciri
»
;’4
18
3
»
Beğlerce ve çeklerce üzümleri
s>
—
1 âkça
—
vakiyye
7
) üzümü
İğde
2>
5
s>
14
14
p
11
Dil peyniri
»
.
Aydıncık zeytini
3
»
3
»
0
300 dirhem 200 dir.
—
'8
»
4
5
»
42
37
*
»
2
2,5
»
40
54
»
6
16
5,5
»
64
65
16
»
10
»
12
■»
28
25
12
»
.7
»
8
»
36
33
J8
.7
»
9
»
27
25
»
8
»
36
33
»
12
»
11
»
12
»
5
keyl
32
»
34
»
18
»
20
»
43
41
4
»
5
*
2,5
»
3
»
37,5
5
»
2,5
»
3
»
37,5
40
40
6
»
3
»
4
»
40
7
»
4
»
*
»
5
»
Leblebi
1 akça
500 dir.
400 dir.
—
—
keyl
-•
60 akça
6
vakıyye
Pekmez
500 dir.
»
600
>
Erdek , ve Tekirdağı soğam
Pekmez :akidesi ( = ağda)
2,5
vakıyye
Hasır zeytinli»
„
»
»
4
Arpapık soğanı. .
»
»
11
Midilli zeytini
İznik' ve Samsun soğanı
2,5
38 akça
»
4
»
400 dir.
33
42,8
■■
500 ■»
40 akça
33
.. 4
33
»
2,5
»
3 . *>
Eğriboz nardenki, âlâ
»'
10
»
12
»
5
»
6
s
50
50
Karadeniz nardenki
S>
3
»
4
»
2
»
2,5
»
33
37,5
Sirke
1 akça
Limon suyu
vakıyye
Çıra
* Sarmısâk
1 akça
j, ■'J
Ceviz
»
vakıyye
Kemnon
7 akça
600 dir.
400 dir
8 akça
400 dir.
•40
50
35 baş
25
28
50
40 tane
100
90
»
13
9
10
Torba yoğurdu
»
Kaym ak (sâfi)
30
42
33
30
3
4
57
50
2
2,5
33
37,5
2 akça
3 akça
3
—
_
4
»
_
—
»
»
300 dir.
—.
_
_T
200 dir.
420 akça
■'
3
»
3
*
2
»
16
»
—
'■
12
»
14
»
5
»
6
»
0
0
25
58
57
20
16,5
50
50
Yemişçiler narhı
B eğ armuduîi
vakıyye
Ekşi» elma
5
'
1,5 ak.
Sinop elması
1 akça
Miski elma
»
Beyaz lop inciri
1 akça
19
20
21
«Bu evvelkü zeytünden yeğdir»-.
«Sütün vakıyyesi üçe ohcak».
«Şimden sonra gelür».
.6
4
5
2 âk.
2 vak.
1,5 vak.
300 dir.
400 dir.
500 dir.
200
150
400
300
yak. 4 ak.
200 dir.
150 dir.
—
»
1 vak.
D EFTERİ
12
•
:7’5
7
8
—
»
7
6
4
»
Döğülmüş sumak
44,5
7
—
—
baharda
55,5
43
NARH
:
50
TARİHLİ
Süt, kışın
»
10
3
»
vakıyye
,
»
9
(1600)
11
»
baharda
44
800 dir
Hardal
Çanak yoğurdu, kışın
1000 dir.
66
43
140 tane
s>
s>
4 akça 4,5 akça
50
25 baş
18
Kepçe-durmaz yoğurdu
300 dir
30 tane
16 akça
Kepçe-durur yoğurdu
100 dir
25
1009
Ceviz-içl
200 dir
.
Tuz
»
»
S. KÜTÜKOĞLU
Armud kakı
2
MÜBAHAT
41
33
*
4
Midilli peyniri
[26]
40
»
6
»
Anadolu peyniri
[25]
»
2,5
s>
3
Tulum peyniri
1■
3,5
»
5
Köfter
[24]
' 41
»
İstefdiye (
[23]
'; '
3 akça 3,5 akça 40
»
Keçi boynuzu
,
6 akça
Kiraz kurusu
Ürgüb armudu
[ 22]
5 akça
fiattaki düşüş
oranı (% )
M
G
M
G
M
G
Kızıl üzüm
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Malın cinsi
300 dir.
»
Parmak üzümü
»
Bağ: üzümü
Şeftali
Üvez
»
A yva
Kavun
1 vak.
30Q
»
500 dir.
400 , »
200 dir.
Lahana
[28]
150
i
300 dir.
200
i
33
20
300 »
200
»
1 vak.
300
»
25
33
200 s*
150
»
300 dir.
200
»
33
25
İÖOO V
800
1200 »
1000
»
20
20
1400 »
1200
X
800
»
1000 »
it.
.
Pazı
*
»
Marul
»
..
-
500 dir.
600 »
550
600 »
500
600 »
500
»
i
»
20 aded
10 bağ
8 bağ
Şalgam
»
800 dir.
700 dir.
Pancar,
»
500 »
40.0, »
600 »
500
»
600 *
500
»
Havuç
*
Pırasa
1000
40 âkça
A da sârmısağı
1 2 akça
vakiyye
Ekşi Bursa elması
. a>
Bürsâ kestanesi, âlâ
4 »'
' 5
»
3,5' »
Bursa’nm hürde kestanesi
2 a>
2,5
»
Karadeniz kestanesi
>
2 i>
':2,5
»
Izttiir kestanesi
»
■4
»
•3 »
Yumurta (Kasımdan Hızırllyas’a
akça
3 aded
2
aded
(Hızırilyas’dan sonra)
»
5 »
4
»
Nar-ı Melîsi (
)
vakıy y e
1 vak.
»
Kaba nar
450 dir.
.
— ■'
2,5 âkça
3 ' ’
Bürsa’nın Can köyü elması
[30]
600 dir.
25 aded
Turb
[29]
»
16 aded
20 aded
'
Ispanak .
25
200 » '
»
Kabak
20
300
»
Bâdincan
»
400 ».
Karpuz
Frenk kavunu
£
200 dir.
yak. 3 ak. 300 dir.
Siyah incir
flattakl dügiiş
oranı ( % )
M
M
G
M
G
[27]
1600’deki
flatı
30Ö dir.
400 »
Attarlar narhı
Misk, âlâ
mıskal
620 akça
F(İlfÜ122
1 akça
1 dir.
Darçm
Karanfil
[31]
■
Cevz-i Hindî2s
Zencebil
»
'2
»
50
»
’• 1
»
'1 ,5
»
33
»
5 akça
3 .akça
Diğer za'feran
»
2 akça
Kahve (fındık)
vakiyye
■ (kışrın)
33
1
dirhem
(iç-bünün)
61
1,5 dir.
»
»
Viranşehir za'feranı
240 akça
-
80 akça
40
»
50
»
90
»
45
»
50
»
90
*
50
»
44,5
Şem‘-i -kâfuru
»
Sarı balmumu •-
»
60
50
»
50
»
Aşçılar narhı24
[32]
Et, çiğ
12 akça
*
8 akça
25 dir. çiğ etten
1 akça
3 tane
10 tane
vakiyye
kebab
Badıncan dolması
Kabak dolması
22
23
24
göre iki
»
1
»
33
i •
2
»
«Hâlâ şehirde vücûdu kalîldir. Mukaddemâ nâniınâ idi, amma alınmaz idi».
«Hâlâ şehirde vücûdu yokdur».
«Mukaddemden âdet etin vakıyyesi kaç akçaya olur ise ba'de’t-tabh ana
bahâsına olmakdır».
YO'
50
Mahn cinsi
G
A ğzı açık börek
G
M
4 tane
akça
Lâhana dolması
Çakıl böreğl2s
[33]
Lokmam
G
M
66,5
dir.
37,5
80
»
»
25 dir.
>
30
50 1 »
»
1 tane
»
8
40
33
3 tane
»
M
12 tane
40
Arabî börek
Türk! börek
fiattaki dUşUş
oram ( % )
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
Birimi
,
16
>
50
1 baş ve 4 ayak
kasab başçılara
3 akça
2 akça
33
başçılar halka
6
4
33
»
>
57,5
27,5
52,5-56
6500
»
4700
18-20000
»
8800
»
8 hazlnelU sipahi çadırı
2500
»
1200
»
10 hazlnelU sipahi çadırı
3500
»
2240
gayet âlâsı
6500
»
4000
»
38,5
evsat
4000
»
2300
»
42,5
edna, sâde nakış ola
3000
»
1300
»
56,5
16 hazinelli
52
36
.
[34]
2340
»
Âlâ 14h azin elü sâde
r :
»
5500
Livadye bezinden 12 hazlnelU
S. KÜTÜKOÖLU
Çadırcılar narhı
MÜBAHAT
Başçılar narhı
3600
Yapuk (vüzeranın kullandığı)
Sarraclar narhı
Pîşeger rahtı lâciverdi, nakışlı
Kırmızı pervazlı raht
.....
Beyaz raht, bükme nakışlı olmayan
1200
»
500
»
550
»
350
»
600
»
350
>
400
»
nakışlı
pervazlı
Kırmızı, sarı* yeşil bükme nakışlı raht
»
550
Lâciverdi.mansûrî eyer (sarracdan olm aya)
»
»
36
Şâir elvandan mansûri eyer
700
»
350
700
»
400
Bulgari yasdıkh eyer V
400
»
300
»
25
Bedavi çuka eyer
800
»
450
»
44
250
»
52
700
»
120
28
»
A rab rahtı, mükemmel
»
Bulgari örme dizgin
180
»
Sâde kösele, dizgin . _ . ..
100
(1600)
150
41,6
Yemeni nakışlı eyer, kadife yâsdıklı
Kösele raht, gemi ile âlâ olıcaksf
Dival
!
çift
100
50
43
»
66,5
»
60
»
40
»
60
45
Ayakkabıcılar narhı
Merdâne başmak ve babuç, ulu orta
»
55
»
90
»
55
»
39
ulu ayak
80
»
55
»
31
50
»
37
»
145
»
35-43
25
»
Merdâne sergerdan
80
Merdâne, orta ayak
70-80
Onbeş yaşında oğlan başmak ve babucu
başmak ve babuç
Zenâne, ulu ayak
»
İ5
70-80
.
»
45
ulu orta ayak
zenne ulu ayak
25 «Çakıl böreği 70 dirhem olur».
26 «Miskî elma denlü ola».
27 "«Hizmetkârlar için olur».
28 «Kethudâ ma'rifeti ile alına».
DEFTERÎ
100
rüzgâr ulusu*
NARH
60
40
TÂRÎHLÎ
[36]
»
»
36
1009
[35]
500
350
58
,
•
35-43
40
»
36
»
v,
04
*•*
Birimi
Malın cinsi
1600’deki
fiatı
G
G
M
Merdâne iç-edik sergerdan
»
60
»
»
M
eo
W
30
25
31
80
»
55
»
55
70
»
50
i
»
45
»
30
45
Zenâne ulu orta İç-edik
65
Zenâne iç-edik orta ayak
35
28,5
Çizme, gayet âlâsı
200
»
110
»
• evsat
150
»
100
*
33
130
»
90
»
30
100
»
80
i
**
45,4
edna
Hizmetkâr çizmesi, kırmızı
‘
; fermûde siyahı ■
Mest, ulu orta ayak
»
30
A
Mest-i sergerdan
55
»
O
Mest, ulu ayak ve rüzgâr ulusu
[38]
G
M
■ 85
Iç-edik merdâne orta ayak
Zenâne ulu ayak iç edik
80
fiattaki düşüş
oram (% )
70 akça
100 akça
Iç-edik merdâne ve rüzgâr ulusu, ve ulu ayak
[37]
1600’den
önceki fiatı
28
»
44
55
»
25
4
»
38
»
60
10
Kalçın mesti, ulu orta ayak
»
■■î ••
Saray-ı Amire için
Ayakkabıcılar narhı
Topuk mesti, Saray-ı Âm ire’den verilen
16 akça
-Manisa sahtiyanı ile dikmesi v e tabanı
Manisa sahtiyanından, Sahtiyan ustadan
olursa bütün harcı ile
t
40
»
25
»
10
>
Topuk mesti, İstanbul sahtiyanından
(sahtiyan ustadan olarak)
Kesme mest, Saray-ı Âm ir’den verilmiş
r
Manisa sahtiyahından .
[39]
Manisa sahtiyanından (sahtiyan ustadan olarak)
20
¡0
İstanbul sahtiyanından (sahtiyan ustadan)
20
»
M,
Başmak (Saray-ı Â m ir’den Manisa sahtiyanı)
35
»
Manisa sahtiyanı (ustadan)
40
»
İstanbul sahtiyanı (ustadan)
35
»
Cevârî babucu (Manisa sahtiyanı,
Saray-ı Â m ir’den)
,Manisa sahtiyanı ( ustadan)
Renkli veya alaca İstanbul sahtiyanı
(saraydan)
(ustadan, dikmesiyle)
Meşin başmak (meşin ve dikme)
Gönün her nevbeti (âlâ, evsat, edna)
[40]
Gayet ‘âlâ beyaz meşin20
Sahtiyanın gayet âlâsı»»
210
20-25 akça
150-160 »
25
»
40
»
20
»
35
»
25
»
220
»
13
■»
60
to
Ol
o
.o
35-48
60-62
Nalçanın âlâsı
6
»
3
»
evsat
5
»
2
»
3
»
1
S
o
o
50
60
66,5
âlâ
240 akça
evsat
-
edna
150
»
110
»
»
170
»
70
260
»
170
46
57
A çık mâl ve nefti boğası,
I
ce
âlâ
edna
120
29
30
a
f0
Beyaz Borlu boğasısı
S:
Ö
O
<3
w
ö
.a
Bogasıcılar narhı
S
1
I
«Şâiri dahi ehl-i hibre ma'rifetiyle tedenni-üzere satıla».
«Evsat ve ednâsı, ol hesab üzere değerince ola». -
34,5
fiattaki düşüş
oram ( % )
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki - fiatı
Birimi
Mahn cinsi
G
M
M
M
co.
>e-
[41]
Nefti isperek boyası ve lâcuverdî çivid
' boyası, olıcak
250-260 akça
'. >•-1
190 akça
120
A cem boğasısı (birbiri üstüne)
24-26
»:
200
Hindi kızıl boğasının âlâsı
120
Halebî o lıc a k :
80
Karaman astarı» ı
»
Adana’dan gelen astar»»
31
55
»
60
»
Bezciler narhı
[42]
evsat
zira1
120
»
40
»
20
edna
Sinob bezi, âlâ
evsat
[43]
edna
Akcaşehir bezi
50
S. KÜTÜKOĞLU
Rize bezi, âlâ
»
ı4 :
»
12
»
ÎQ
MÜBAHAT
45
»
I
1 top
( = 1 0 zıra‘ )
»
40
225
»
135
205
»
120
90
»
50
»
44
90
»
50
»
44
220
»
130
41
»
110
37
3 filorl
300
»
2
200
»
1 top
Ereğli b e z i.
(= 1 1 zira')
c.
41,5
1 ‘top
Canik bezi ..
( = 6 zira')
Nazilli penbe b e z i.
1 top
( = 6 zira')
Beyşehir bezi, âlâ
1 top
( —10 zira')
' ed n a .
, »
•••
180
Terziler narhı
Ulemânın yekta sof ferâcesi, çeyrek
kerre boy) üstâdiyesi
[44]
Astarlı sofun üstâdiyesi
»
Yekta sofa ibrişim
30 akça
20
Kaftana ibrişim
25
»
15
»
40
200
»
120
»
40
Sİncefli çuka ferâce, üstâdiyesi»»
150
»
100
120-130 akça
80
33
Atlas ve-kem ha ve kutni
kaftanların üstâdiyesi»«
Yeni bazâristanda atlas ve kemha diken
terzi üstâdiyesi»»
yektası
50
DEFTERÎ
33 «Gayet üstâd işi olıcak».
34 «Ehl-i hibresi her rubu' 5 akça tayin etmişler. Zikr olunan boydan rubu' zi­
yâde olursa 5 akça yukarı kona, nâkıs olursa 5 akça_aşağı ola».'
35 «İbrişim ve çirişi, diktiren yanından olmayıcak».
NARH
31 «9 arşun gelür olmuşdur, lOarşiin olmak üzere... Mukaddema 80’e idi 9 endâzesi, ammâ asl-ı kadîmi 12 endâze ola-gelmişdir. Mahalline emr-i şerif irsâline muhtacdır».
32 «Kethudâları ve ehl-i hibreleri böyle takrir ederler ki, zikr olunan boğası
narhları Sinan Paşa zamanında tashîh-i sikke olundukda ta'yîn olunan üzeredir. Ol
zamanda bir endâze üç rubu' eni var idi ve uzun (luğ)u 12 endâze idi. (s. 42) Bir bo­
ğasıdan iki zenne kapama çıkardı. Hâlâ tülü 9 zırâ' ve arzı 1 zırâ' ve 1 rubu'dur. 8
endâzeden arşun 3 rubu' kapama çıkar. 110 akçaya alman bir boğasıya 20 akça penbe,
5 akça iplik, 60 akça üstâdiye,'-12 akça sincef gider. 20 akça ekalli terzü alur. Bu minvâl üzere arşun 3 rubu" boy zenne kaftana 227 akçaya olur. Yine böyle bey‘e râzılardır. 3 rubu' boy merdâne rüstemî (?) 330’a, bundan rubu' noksan üzere olsa 10 ar akça
eksiğe olur. Ziyâde olsa 10 ar akça ziyâde olur».
»
TARİHLÎ
[45]
33-38
(1600)
Uzun yenlü çaprastlu ferâce, üstâdiyesi
90
1009
Sincefli çuka, madası
33
Cd
en
Birimi
Malın cinsi
M
M
G
M
G
fiattaki düşüş
oram (% )
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
co
«
40
astarlısı
20
zenne zebûn
Akmîşe için terzi harcı firengî ve
dirhem
tel ve mıntaka ibrişimi
Çuka firengîsi için ibrişim
62
»
8 akça
3
7
»
3
3
»
1,5 »
50
2
»
1
»
50
6
tane
57
Rengâmiz çuka ve kaftan
için kenevir ipliği
Kettan ipliği'10
İğneciler narhı
[46]
tane
33,3
H affaf iğnesi
1 akça
4
Sade iğnesi
Terzinin Dımışk! dikiş iğnesi
1 »
2
»
4
»
50
1
1
»
6
»
8
»
25
»
10
»v
20
>
50
1
»
■
2
»
50
4
»
5
>
Demir dikiş iğnesi
Dımışkî yorgan iğnesi
âlâ
1
»
evsat
Sâye Dımışkî dikiş
1
• iğnesi, âlâ”
3
»
»
40
Ütücüler narhı
Likenden çeyrek
12 akça
girih kaftansa
5
zebûn
[47]
Zikr olunan boy üzre
TOVi
150 akça
■ er-karı, analı kızlı ütü
»
100
»
33
»
80
»
42,8
300
»
150
»
50
200
»
120
»
52
Doğrusuna analı-kızlı
140
Zikr olunan boya mevc nakşî ütü
Mezbur boya mu'tad ufak ütü
.
Bazârî ütülü vala
(sekizi bir donlukdur)
,
¿4
»
8
»
tanesi
25
»
15 ■ »
80
Zenne sincef ütüsü
15
»
10
»
33
8
•»
Ütücü kömürü
V
Oduncular narhı
" i/1î' ■
çeki'
50
»
24
»
52
50
» .
24
»
52
NARH
Hammam Levazımatı narhı
Bursa’mn sergerdânî
( = 4 tane)
Tire’nin kenarı ibrişimli futası
Tire’nin abdest makraması, büyük âlâ
Beyaz örtü makraması
4 tane
240
»
160
»
33,7
320
»
200
»
60
80
»
40
150
»
1 »
Baş makraması
1 tane
36
14 akça
»
90 akça ,
50
D EFTERİ
; 1 deste
futası
TARİHLİ
Odun
Hamam tomruğuso (çekiye gireni)
■i:
(1600)
'
çuval
1009
Merdâne sincef ütüsü
40
22,5
»
23,5
8
»
9
42
«Leğende harcı 17 endâze olur. Her birine bir j d e r l e r » .
37 «Mâ'adâsı dahi sülüs-sülüsân üzere almır».
38 «Bedeni girihde 7 ve yenleri 8 ola».
39 «Çekiden ziyâde olan tomruklar bu hesab üzere (s. 48) tahmîn olunup bâzar ola gelmişdir.
co
Cı»
s»
3 deste
' ’
(= 4 tane)
Kettan makraması
160
»
27
140
» , 150
»
37
140
»
115
»
28
40
»
42
»
220 âkça
150
240
»
»
»
1 deste
(4 tane),
160
Tire’nin zer rengîsi . . .
50 akça
Tire’nin a la ca «, dcişşk çarşafı.
20
1 deste
Tire sergirânîsi
(4 tane)
70
70
»
x>
120
125
s> +71
+78,5
Kettan Tire kuşağı
6 zira’
100
beyaz
»
60
»
45
»
11
»
55
Nalbandlar narhı
Nal, getürücüden nalbur
nalburdan nalband
1 giyim-i kâmil
»
32
»
10
Anadolu n a lı«
r ö l]
180
1000 aded
Mıh
12
»
16
»
14
»
110,
»
50
.
Bir atın nallanması
S. KÜTÜKOĞLU
âlâ
MÜBAHAT
[50]
90 akça 23,5 akça
1 deste
(10 tane)
Tire’nin kara buğra futası
M
M
M
Alaca döşeme harcı
fiattaki düşüş
oranı (% )
1600’deki
fiatı .
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Halın cinsi
»
8 »
39
50
Hımar nah
16
»
Su sığırı nalı
70
»
40
»
42,8
K ara'sığır nalı '
50
»
30
»
40
100
»
60
»
40
70
»
40
»
42,8
24
»
Çilingirler narhı
Sorkıçıyla pirinç
çift
. tenekeli kilid
Zülüflü, ye yam:f
kablı sepet kilidi
Hacı A li zembereğiyle
ma’an üç-perili kilid
Dolab lokmalı ve üç-perili '
, zenberekli: kilid
Perdeli ve zenberekli ve
üç-perili kilid
Orta zülüflü fn a’an üç-perili
ve zenberekli kilid
»
16
»
40-46
14-15
»
7
»
50-53
50
»
30
»
40
36
»
■24
»
33
•••; *.
7-
1009
[52]
28-30
100
»
8-9
»
: 5
»
37
3-4
»
i:1-2
»
33-50
NARH
Kebeciler narhı
56 0 «
»
300
»
46
evsat
450
»
240
»
46,5
ednâ
320
»
220
»
31
110
»
350 ' »
200
»
240
160 y
Bir yüzlü kebe
İmroz kebesi
Îskenid
. •
I). kebesi
1 kıt'a
»
40 «Hammâmlarda dahi döşerler».
41
«Getürücü» hanesindeki sayı, nalburların
getürücüye,«mukim» hanesin­
deki sayı ise nalbandın nalbura ödeyeceği mıkdârdır.
42
Defterde 160 olarak kayıdlıysa da evsat ve ednâsınakıyas edildikde 560 ol­
ması gerekmektedir.
DEFTERİ
Yanbolu kebesinin değirmi
ve dîvan kebesi mavi,
kırmızı ve neftî, âlâ
TARİHLİ
kilidi', büyük 1
Câmedan' kilidi
Çaıita kilidi
^
(1600)
Dolab kilidi, zenberekli
ve üç-perili âlâ
Anbar ve mahzen
43
33,7
co
C0
[53]
G
M
M
G
fiattaki düşüş
oranı ( % )
1600’deki
fiatı
1600'den
/ önceki fiatı
Birimi
Malm cinsi
M
o-.
Limye ( «.1 ) ve
îskerdos ( e
kebesi
r
)
210 akça
: - âlâ'
edna
zira’
zira1
Kâfir kebesi
4 J } kebesi
90
»
120 akça
90
»
40
50
>
»
60
»
65
»
88
»
500
»
580
»
42,8
44
Elimiye ( <.1,1 ) kebesinden
geyim k eb esi«
MÜBÂKA.T
İmroz kebesinden geyim
zıbın ı«
îskenid kebesinden (geyim )
k ebesi«
S. KÜTÜKOÖIİEf
[54]
Karaferye’nin beyaz
battal velensesi, âlâ
kırmızı battal velensesi
şâir rengâmiz velense,
orta battal velensesi, âlâ
ı.
; -l ■
vasat
, , , ■ edna
Selânik velensesi'«»
Sakız dimisi
35' »
endâze
■
top
Menemen’in yelken bezi
A cova (..«¿U ) ’nın alaca
yelken bezi
»
250
»
240
»
200
»
10
»
70
12
»
33
260
»
190
»
27
140
»
80
»
48,8
22
»
18
»
21
»
20
»
13
»
18
»
Menemen dimisi
500
x>
Abacılar narhı
zira*
Sade aba
zira*
j
Ustürumcâ abası
[55]
■ı
.
asell
¡■■.'i;
sincâbi
23
Kalçın abası
52,6
43
Kurdu yâvuz abası«?
Keçeciler narhı
Selânik yan keçesi
zira’
»
70
*
Edirne’nin
60
»
Rodos’un
H a lı«
:
(160ü)
»
80
1009
100
edna
Sadrancî meydân keçesi
:5<f »
[56]
200
»
alacası
170
»
70
■»
80
»
îplikciler narhı
Karaman pamuğu ipliği,
âlâ
vakıyye
Menteşe pamuğu ipliği,
evsât
43
«Bir kıt'a Elimiye (
120
»
»
) kebesinden ü ç' geyim kebesi kat‘ olundukda
15 akça harcı, 45 akça kebesi 60 akçaya verile».
44 «İm roz kebesi kıt'asından dört geyim zıbmu kat‘ olundukda her kebeye 15
akça hare ile 50 akça kebesine takdir olunup 65’er akçaya verile».
,45
«Îskenid ( j u ü d l ) kebesinden bir kıt'adan üç kebe kat' olundukda 73’er
akça kebesine 15’er akça harcına tutulup (s. 54) 88’er akçaya verile».
46 «Bunlardan (Karaferye) 30-40’ar akça noksan üzere satılur».
47 «Usturumça gibidir».
48 «Hâliyâ bir hâlet mümkin olmayup ehl-i hibre ta'yînine havâle olundu. 6
zırâ' olanı hâlâ 1800’e verdiler. 25 zırâ' 30 000’e vermişler».
'' 1
41,6
NARH- DEFTERİ
k ızı! kilim
TARİHLİ
Sipâhinin kullandığı
Birimi
Malın cinsi
M
G
fiattaki düşüş
oram ( % )
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
G
M
G
M
Is»
-80 akga
Geyve pam uk- ipliği, âlâ
».
Bakır-ova pamuğu ipliği,
60 akça
40
»
33
» :
80
»,
33
Kocaeli’nden gelen
120
kettan ipliği
Yorgancılar narhı
Yemeni mahbes (
) yorgan,
bütün yüzlü .
[57]
3.16«»
55;.
440
»
210
»
29
300
»
140
»
53
440
»
270
»
38,6
350
»
180
!»
48
190
»
110
»
42
Mahbes yorgan, 2,5
vakıyye pamuklu,
yarım yüzlü
Y em en i’mahbes yorgan
ve beledî, 1,5
vakıyye pamuklu
İstanbul beledisi
döşek,’ âlâ
■
■ : evsat
İstanbul beledisi
S, KÜTÜKOĞLU
700 .»
MÜBAHAT
■ 3 vakıyye pamuklu,
i
döşek yüzü, ednâ
Tire ve Urla beledisi
döşek yüzü
[58]
80(?) »
100
»
+20
80
100
»
+ 20
30
»
Beşik yorganı, yemeni
ve astarlı
»
Pamukçular narhı
Bazâri iş pamuğu
r
vakıyye
Bezzazistan bazârişi
(vala ve tafta ola)
30
ve tac pamuğu
Bâzârİ alaca, sâde ’
donluğu
Bezzazistan bazârişi,
kütnî ve muhayyer
kantar
Pamuk
800
7
»
■■;>o
-■
•5
»
io ö o
»
950
»
« edna
»
880
»
vakıyye
35
»
2
»
3
»
ö r f pamuğu '
»
’, yenilenmesi-
Hallaç kirişi
Kâğıdcılar narhı
İstanbul kâğıdı
»
1
»
1 tane
1
»
tane
3
»
16
»
50
D EFTERİ
[59]
8
3 tane
deste
Kâğıd
Kaİemtraşm mu'tad
üzre oİEinı .
1
»
3 dirhem
1
»
2 dirhem
1
»
Kalemin bir b oğu m u «
Mürekkeb
(1600). TARİHLİ. NARH
»
+ 20
1009
evsat
t•
»
»
*
Kasım ve Bursa mürekkebi,
gayet âlâ
49 «Yemenisi 120’ye, 16 zırâ' astar, 5,5 ak’çadan 88 akçaya, 3 vakıyye penbe 30’ar akçadan (s. 57) 90 akça, 3 akça iplik, 15 akça üstâdiyye, cem'an 316 akça eder».
Mahbes
w
kelimesi, 1050 tarihli. Es'ar defteri’nde mahfes {xJ-i£ ) olarak geçmek­
tedir (63a ve b).
50 «K i ba'dc’l-kat' iki dâne olur».
•. ,
:
Malm cinsi
Birimi
■M
iG
fiattaki düşüş
oranı ( % )
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
G
G
M
M
ıfi-
Sarıkçılar narhı
Ulemâ-i kibârm örfü, âlâ
8 akça
Dânişmend örfü
4
Orta sarık
5
Sipah müçeyyezeşi, âlâ
ednâ
Selimi sarık
. .(
3-4
.
3
Perîşânî&ı
Kavukcular narhı
[60]
120
■»
»
90
»
Kadife mücevveze52 »
200
»
Ulemâ mücevvezesi, âlâ
Dânişmend
»
400
»
70
Sipah taifesinin
80-90 »
perişan kavunu, '■pamuklu
Paıhüksuz kadife kavuk,
büyük
550
»
orta»»
300
»
küçük“ ‘
160
ednâ
150
»
daha küçük»!-*, âlâ
150
»
120
»
büyük
80
»
evsat
,küçük
70
»
60
»
ednâ
».
Çiıkâ nev'inden kavuk
'
r
[61]
Mücevveze içine giyilen
55
»
110
»
110
»
100
it*
büyük
125
»
azim *
150 ' »
atlas kavuk, âlâ
Arakıyyeciler narhı
Aİtinim ve gümüşüm ku, maşından saray arakıyyesi
Daha geniş ve büyükçe
şehirli arakıyyesi
1009
Bursa kumaşından
saray ve, şehirli
Kuşakcı kumaşından
şehirli arakıyyesi,
Bursa’mn altunım
ve gümüşim
kumaşından arakıyye
160
kuşakcı kumaşından
gayet derin (
180
»
23
»
✓
Altmış çile kırmızı
-DEFTERÎ
Şehzâde arakıyyesi,
(1600) ,TARÜHJ: NARH
arakıyyesi
çukadan bir. zıra'ından
iri ve hurda harçile
çıkan arakıyyeler
45.:
51 - «Penbe peydâ olmazdan mukaddem her sarık başına birer akça almak ka­
nun idi».
52 «Daha aşağısın 140 akçaya ola».
53 «Nısıf endâze kadife giden».
54 «Bir endâzeden 2,5 kavuk olur».
55 «Bir endâzeden üç kavuk ola».
Malm cinsi
Birimi
1600’den
önceki fiatı
M
[62]
1600’deki
fiatı
G
fiattaki düşüş
oranı ( % )
M
G
M
Diğer altmış çile
18 akça
çukalardan arakıyye
Yetmiş çile ,kırmızı
çukadan arakıyye
Bodrım çukasından
10
»
9
»
.
büyük arakıyye
MÜBAHAT
Peremeciler narhı
Elmin iskelesl’nden ya. Yemiş iskelesl’nden Galata’ya ve Y a ğ ka2 mankır
tutulmuş pereme
Yalnız giden kimse
yalnız küreğe
»
»
»
çifte
»
».
»
»
altı
»
Tophane dolmuşuoo
,
.»
»
.: »
1
2
1/2
yalnız küreğe
2
»
çifte
»
4
.>
altı
»
6
Başka giden kimse
»
1 /2 akça
S; KÜTÜKOGLÜ
pam'na ve rKUrekçl kapularına
Fındıklı’ya giderse»!
Kuruçeşme dolmuşuna»» ■ ;
[63]
,
Başka giden
bir oturağa
üç
iki
■.»•••>
»
9
»
12
»
A m avudköyü’ne“»
Beşiktaş dolmuşuna“" :
Başka giden
adam başına
yalnız;: küreğe
4 ^»
çifte
»
6
altı
»
<8 »
»
Ortaköy’eoi
Rumeli dolmuşuna
Başka giden
»
»
»
. »
bir oturağa
12
iki
»
18
üç
»02
24
iki oturağa
26
Uç oturağa
36
(1600)
[64]
2
1009
îstinye’ye başka tutan
adam başına
îstinye’den yukarı B oğaz’a““
Emin iskelesinden Üsküdar’a
10
»,
18
lît
»
15
»
7
»
d olm uşa'ü ç
oturağa
üç çiftelü
»
yalmz giden
Emin iskelesi’nden Ahur Kapusunaoı
NARH
;6 kişi
10 kişi
TARİHLİ
6 .»
bir oturağa
(ki oturağa
Istavros’a ve Çengelköy’e
yahnz küreğe
çifte
altı
■■■:.*
»
10 »
14
»
56 «O n âdemden ziyâde alınmaya».
57 «Birer akça ziyâde verile».
’ .
58 «Tahammülüne¡göre 10 ve 12 âdem ala; ziyâde tahmil etmeyeler.»
59 «Birer akça ziyâde verile».
60 «Sekiz âdemden ziyâde almaya».
61 «Birer akça ziyâde verile».
62 «Pazar kayıklarından gayri peremelere bu minvâl üzre ücret verile».
63 «Bir gün kâmil eğlene, 50 akça verile».
?
64 «Emin îskelesi’nden Üsküdar’a kaç akça' tay'în olundu ise Ahur Kapusu’na
4 ’er akça ziyâde verile. Kadıköy’e dahi bu minvâl üzere verile».
DEFTERİ
başka giden
S
:
Birimi
Malin cinsi
1600’den <
önceki fiatı
1600’deki
fiatı
fiattaki düşüş
oranı ( % )
M
M
M
a
x
Anadolu Hisarı
[65]
2 »
dolmuşuna
adam başına
başka giden
yalnız küreğe
13
»
çifte
19
»
25
»
»
altı küreğe
Kanlıca’ya'io
A kbaba iskelesi’ne
yalnız giden
bir oturağa
20
»
iki
•»
30
»
»
40
»
50
»
■
üç
Y oros’a ye B oğaz'a
.
varınca birgün eğ­
lenmek şartıyla
Kasımpaşa iskelesi’ne
başka giden
M eyyit iskelesi’ne
sa’t (
[66]
2 pul
dolmuş
yalnız küreğe
1 akça
çifte küreğe
2 »
altı
»
3
»
çifte küreğe
7
»
9
»
yalnız küreğe
3
»
çifte
*
5
»
•»
7
»■
üzere olursa
Hasköy’e başka griden
altı
Sütlüce’ye»»
6 akça
yalm z küreğe
Kâğıdhâne’ye
40
»
10
»
1 /2
»
bir gün kalırsa
çifte
»
Zikrolunan iskeleden
r
dolmuş ile
Balat Kapısı’na
yalmz gidene
bir.oturağa
,3
iki,
»
■4 »
üç
»
6
»
»
Eyüb Iskelesi’n e »?,
dolmuş ile
adam başına
1/2
»
bir oturağa
3
»
iki oturağa
5
»
üç oturağa
6 »
Cibali vfe Ayakapusu’ndan
yukarı B oğaz’a doğru giden»»
Kasımpaşa, A zab ve Kü­
rekçi (
kapı l arı na
başka giden
1
iki
»
2
üç
»
3
3
çifte
»
5
altı
»
7
Eyüb’e gideni»
Tarih
Enstitüsü
D erg isi:
I
Fener kapusu’ndan
Azab Kapüsu’na ve
Kasımpaşa’ya dolmuş,
adam başına
2 pul
başka giden
bir oturağa
1 akça
65
66
67
68
69
70
«Kanlıca’ya birer akça ziyâde verile».
«Birer akça ziyâde verile».
«Onaltı âdem ala, ;ziyâde almaya».
«M evâzi‘-i mezkûreye birer akça ziyâde vere».
«İkişer akça ziyâde vere».
«O k Meydam’na kıyas oluna».
DEFTERÎ
yalnız küreğe
NARH
Ok meydanı’na gidene
bir oturağa
(1600): TARİHLÎ
[67]
1009
Unkapanından Boğaz’a giden
bir kimse»«
(O
[ 68]
1600'den
önceki fiatı
Birimi
Malin cinsi
1600’deki
fiatı
fiattaki düşüş
oranı ( % )
iki oturağa
1 akça
üç oturağa
3
»
1 /2
»
bir oturağa
2
»
iki
»
4
»
»
6
»
Ol
o
Balat iskelesi’nden yukarı
B oğaz’a doğru g id en «
Yemiş İskelesi’ne giden
(adam başına)
eğer dolmuş olursa ;
başka giden
MÜBAHAT
üç
2 pul
H asköy’e dolmuş
. 1 /2 akça
yalnız küreğe
başka [giden]
’:
1
»
üç
2
»
2
»
6
»
»
Okmaydam’na Meyyit
bir oturağa
İskelesi’ne giden
üç
Üstüpü
»
'
Kürek
tane
Zift
vakıyye
>
60
' 50
»
25
»
50
10
»
4
»
60
10 akça
vakıyye
4
S. KÜTÜKOĞLU
iki oturağa
Hammallar narhı
^dört sırık
Yemiş îskelesi’nden
60 akça
50
»
50
>
50
80
»
40
»
50
- ’den A ksaray’a
60
>
30
»
50
- ’den Karamanlar’a
50
»
25
»
50
I hammalına
Yedikule’ye
t—:----’den
120 akça
Topkapı, E dim e-
kapı, Yenikapı ve
100
Yenibağçe’ye
—’den Balat’a
- ’den A yasofya havâlisine, Ahurkapı’ya
İ70 ]
- ’den Kumkapusu’n a v .
50
»
25
»
50
90
»
45
»
50
- ’den Bayezld Han
Câmi‘-i şerifi ve havalisine
-d e n Samatya kapusuna
90
»
25
»
72
120
»
60
»
50
60
»
30
»
1,5
»
- ’den Sultan Selim çar­
/ hammalı
\
Kasım Paşa çeşmesine
50
bir at
»
2
»
TARİHLÎ
A yasofya ve hava­
lisine
[71]
— Ahur Kapusu ve Ka­
4
»
1,5
»
4
»
5
»
Pîrî Paşa Ham ve
DEFTERİ
İbrahim Paşa Cami‘i
semtine
Eski Saray ve Mercan
çarşısı ve Bezzazistan
sem tlerine' '
Sultan Bayezid ve Taviık
Pazarı ve Ali Paşa
Kadırga Limanı ve
Gedik Paşa semtine
71
72
«Ü çer akça ziyâde vere».
«Şâir menâzil, bu menâzile kıyâs oluna».
NARH
dırga Limanı semtine
Tahtelkal’a semtine
semtine
(1600)
iskelelerinden H oca Paşa’ya
(
1009
şısına ve havalisine«
Emin, Balık ve Çihud Kapısı
<Birimi
Halin cinsi
,1600’den
önceki fiatı
1600’deki
fiatı
fiattaki düşüş
oranı (% )
w
to
----------Azablar Hamamı semtine
.
[72]
ağır yük (hıml-ı sakil) olup
berh olursa
4
akça
hafif yük (hıml-ı, h afif)
3
»
---------- Souk-kuyu ve Zeyrek’e «
, Zindan Kapısı’ndan Tahtelkal’aya
1
---------- Sultan Süleyman Cami‘-i
2
MÜBAHAT
şerifi semtine
---------- Sultan Mehmed Han Cami‘i
4
semtine
4
Köska Fırını semtine
5
6
Davud Paşa’ya
Odun Kapısı IskelesÎ’nden
Küçükpazâr’a
— ----- Çinili Hamam ve Şeyh
V efa Semtine
[73]
2,5
»
3
»
1
'• »
---------- Şehzâde Sultan Mehmed
v e ; Sarachâne :semtine
Unkapahı’ndan Azablar •
Hamamı’na
’f
1-
1,5
------ — Soukkuyu ve Zeyrek’e
' .’.0 i
>y
,
----------K ırk çeşme semtine
2
S. KÜTÜKOĞLU
Aksaray’a
»
2
<»
manlar semtlerine ı;
3
»
Husrev Paşa Türbesi
; ■)
=------- - Ç ukur; Hamamı semtine
---------- Büyük ve •K ü çü k . Kara­
4
semtine
»
— :—— Sarı-gürz Hamamı ve
...•.r.y.t B&l P a sa Cami'-l
şerifi ve A li Paşa
Hamamı semtlerine
- Halıcılar Köşkü sem­
tine'
— - Mevlânâ Gürânî’ye
[74]
—
Yenibağçe semtine
>,
— :---- ■Âşık Paşa etrafına. T
»
»
Ş
..
»
1
»
1.5
»
(1600)
2
2
10Û9
—----- - Şeyh V efa semtine
5
3
Cibâli ve Ayakapısı ve Yenikapı’dan Mustafa Paşa’ya
-------- Miifti Hamamı’na
hisar Mescidi semtine
2- , »
—
-----— Sultan , Selim Han, :
-Cami‘i semtine ■
Kara-güm rük’e
»
»
4.5
»
5
»
Ï
»
1.5
»
Fener-kapisı semtinden Şirvanlı
Hamamı semtine
Balat pazarı semtine
[75]
— Fethiye ve Tercüman
ve Mehemmed A ğa
Cami‘i semtine
2.5
Sultan Selim Hamamı
semtine
.
■
73
«Minvâl-i sâbık üzre getüreler».
2.5
DEFTERİ
Edirne-kâpusu semtine
3
4
NARH
— Zincirli Kuyu semtine
TARİHLÎ
Kadı Çeşmesi ve Yar-
Birimi
Malin cinsi
Bala [t] kapusu’ndan Balat
hamamı ve çarşusu semtine
---------- Çinili çeşme semtine
fiattaki düşüş
oram ( % )
1600’dekl
fiatı
4
akça
1
»
1,5
»
54
---------- Zincirli Kuyu semtine’ «
1600’den
önceki fiatı
Fethiye ve Tercüman
Cami‘-i şerifi ve Sultan
Hamamı semtine
----------Edirne kapusu semtine
»
3
»
1
»
1,5
»
2.5
>
3
»
2
»
2.5
»
3
»
3
»
4
»
Mehemmed A ğa Câmi'-i
şerifine ve Kahriye
Câmi'ine
Bâb-ı Ebı Eyyub-ı Ensârî’den Mustafa P a şa semtine
iv a z Efendi Câmi‘-i
şerifi semtine
[ 76]
Tekfur Sarayı ve
Eğri kapu semtine
Edirne kapusu’na
S. KÜTÜKOĞLU
»
4
MÜBAHAT
2
Davud Paşa iskelesi
kapusu’ndan Câmi‘1 semtine
Haseki Câmi‘-i şerifi semtine
----------A ksaray’a
Samatya ve Narlı kapulanndan
Davud Paşa ve Mustafa
Paşa semtlerine
---------- Silivri kapusu’na
[77]
Yenikapu ve Kumkapusu’ndan Langa’ya
r Kazasker hamamı
. ve Eski odalara
Çatladı kapusu’dan
A t meydanı’na
Peykhane ve
Dikilitaş’a
A rpa iskelesi’nden
Küçük pazar’a
Souk kuyu ve Zeyrek’e
2
3
4
Edirne kapusu’na
5
Şehzâde Câmi‘inden
TARİHLİ
A yasofya’ya, Kumkapusu,
Kadırga Limanı, Aksaray,
Langa, ve Güranî’ye
[78]
(1600)
‘A tik semtine
1009
Sultan Mehemmed-1 ■
Dâvud Paşa iskelesi,
5
H oca Paşa’dan Âzablar Hamamı,
Arabacılar meydanı, Zeyrek
başı, Souk kuyu, Şeyh V efa semtine
Ayasofya, Tavuk pazarı,
DEFTERİ
6
Eyüb kapusu’na
NARH
Silivri kapusu, Yedikule
ve Mustafa Paşa’ya
Parmakkapu, Mercan çarşusı ve Süleymaniye’ye
Kuriikapu’su, Nişancı Cami‘1,
Kadırga Limam, Çatladı
kapusu, Langa, Aksaray,
Horhor çeşmesi’ne
74 Alt-alta iki Zincirli Kuyu semti yazılmış olup birincisinde «4», İkincisinde
«3,5» akça olarak gösterilmiştir.
ot
Ot
[79]
1600'deki
. fiatı
1600’den
önceki -fiatı
Birimi.
Malin cinsi
fiattaki dügüg
oranı ( % )
---------- Şehzâde Câmi‘-i gerîfi
öl
/ r\ '
5
akça
man-i sâgir ve Sarı GürW’e
6
»
Sultan çargusu’na
7
i
8
»
ve Sarachâne-bagı’hâ "
----------karam an-ı kebîr, Kara-
Balat çargusu,' T ercüm an;'
Fethiye, Meliemmed A ğa
\
Câıhi‘-i, gerîfi, ÇukurÜTÜBAHAT
bostân, Kara-ğümrüğü,
Mesih Paga Câriıi -i
gerîfi’rie
Edirne kapusü, Top
S. KÜTÜKOĞLU
kapusu,! Şehremini
çargısı, Odabagı Câmi‘-i,
Lütfi Paga çargısı,
Mevlftna Gürânî, Haseki
Câmi‘-i ve Dâvud Paga
' Câmi‘-i ve Dâvud Paga is­
10
»
12
» '
varıp akgama dek durursa
70
»
eğer, durmayıp dönerse
40
»
40
»
30
»
50
»
kelesine
'
---------- Yenikapu, Silivri kapusu,
Mirâhur çargısı, Yedikule,
[80]
Samatya kapusu, Narlı kapu’ya
A rka hammallarım
Arabacılar narhı
A t pazarından Yedikule’ye
: Edirne kapusu’na varmağa
•
----- — A yasoîya’ya
varıp gelmeğe
Ebi Eyüb-ı Ensâri’ye varıp
bir gün durmağa
•dönerse
70
»
40
»
600
»
Şâir menzillerin
[81]
Edirnefye (6 günde varılır)
1009
> 1 0 0 0 akça
(1600)
Koğacılar narhı
bir örtü
2340 akça
Hamam kovası”
•
250
Ekm ekçi kovasım -
1400 akça
170
90
»
60
»
33
»
100
»
33
45
»
DEFTERÎ
Kutucular narhı
kutu
■
buçuk keyl
75
76
77
78
79
80
47
150
Kuyu kovasiso
Teneke tahtasından
40
%
NARH
Orta kovasım
»
.TARİHLİ
Bir megk ile iki kova
«Zikr olunan mevzi'e nısıf verile».
«Bu minvâl üzere kıyâs oluna».
«İkisi bir gönden olur».
«Bir gönden dördü çıkar».
«Bir gönden üç olur».
«M u'tâd üzere bir gönden koğa çıkar».
' -
30
oı
-ı
[82]
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Malin cinsi
1600’deki
fiatı
fiattaki düşüş
oram (%)
en
Ceviz tahtasmdan
.00
buçuk keyl
kutu
Beş vakıyyelik bir şinik
55
akça
12
»
9
»
40
20
»
43
Gemici çömçesi
kapaklı şinik
Etmekciler ( ^LJuT"I) Şiniği
15
akça
35
»
. MÜBAHAT
Kaşıkçılar narhı
Şiriişir beyaz Trabzon kaşığı
Beyaz zeytun ablağı kaşık
10
'1
1İ7
deste
tane
17
»
11
35
deste
50
»
34
32
3
tane
[83]
Şimşir beyaz taraklı kaşığı
15
deste
»
tane
I :
deste
Karadeniz kaşığı
*
50
3
»
10
»
10
»
1
»
' 2
»
S. KÜTÜKOGLU
Beyaz şimşir ablağa kaşık
deste
tane
33
33
Sarayın beyaz sade
hoşab kaşığı
Kârhâne işi nakışlı kaşık,
sade rengi sanderuslu kaşık
deste
35
»
tane
»
40
20
»
43
2
»
8
»
3
»
6'
Acem tarzı şimşir
ablağı tarak, âiâ
15
»
beyaz şimşir
46,6
I
Ablak baş tarağının
tane
zennesi
ednası
2
»
.1
»
Kepkepciler narhı
[84]
tane
Kalaylı kepkepsz
1000
âlâ
»
40
30
»
20
»
33
18
»
12
>
33
16
»
10
»
37
12
»
8
»
33
10
»
6
»
40
Sipah çizmesi
kepkebi, gayet âlâ
Saray pabucu
kepkebi, kalaylı
Yeniçeri pabucu
kepkebi, kalaylı
Paşraak kepkebi,
kalaylı
Kırmızı çizme
kepkebi, kalaylı
Hamamcılar Levâzımatı narhı
Mükemmel hamam
' 1 gömlek
J2 makrama
esbabı, âlâ
1 döşeme
[85]
4 000 akça
1 500 akça
62,5
evsat
2 000
»
800
»
60
edna
1 000
»
400
>
60
81
82
«Bir tarihde bunlar yazılmamıştır».
«Sandıkçılar isticmâl ederler».
NARH. D E FTE R t
30
(1600). TARİHLÎ
»
1009
50
Malin cinsi
Birimi
1600’den
önceki fiatı
çift
1 000 akça
1600’deki
fiatı
fiattaki diigüş
oram ( % )
300 akça
70
evsat
600
»
160
»
73
edna,
140
»
100
»
28,5
makraması, edna
350
»
110
»
60
»
45
120
»
60
»
50
Havlu makrama, âlâ
Havlu döşeme
i
150
57
Havlu el makraması,
çift .
edna
Keferenin kullandığı
evsat
50
»
edna
25
»
20
12
»
40
14
8
»
43
15
»
Kettan ipliği'
İstanbul makraması
[86]
tane
Değirmilik makrama
Kettan ipliği 1,5 zira1
İstanbul makraması
MÜBAHAT- S. KÜTÜKOĞLU
saçaklı makrama, âlâ
Bakırcılar narhı83
Hasırcılar narhı
35 karış
Câmi‘ hasırı
ya
34 erş
75
50
33
75
50
33
Uzunluğu 24, genişliği
, , 7 karış olan ..hasır.
I
Câmi‘ hasırı, 50 karış
[87}
110
»
60
»
45
16-17 karış hasır
35
»
38,5
14
»
22
.•■ur
»
Döşek hasırı
»
43
8
Kürkçüler narhı
50 000 akça
100 000 akça
30 000
»
ednas4
10 000
»
Sammur bacağı
kürk, âlâ
edna
»
3 500
»
3 500
»
60 000
»
Sammur k afası
kürk
Vaşak nâfesi, tüyü uzun, benekli,
gayet âlâss
müsta’mel
30 Ö00
Vaşak paçası, âlâ
ednâ
Rumeli’nin gayet âlâsı
ednası
Vaşak sırtı, Derbendi denen
İran’dan gelme
»
20 000
»
10 000
>>
6 000
»
4 000
»
' .
8-9
000
»
83: «Evâni-i nuhas, muhtelife olup narh takdiri müte'azzir olmağla bundan ak­
dem züyûf akça ile her esbab niceye kalaylanı geldiyse sahîhü’l-'ayâr ceyyîd’ Osmânî
ile nısf üzre kalaylanmak tenbîh olundu».
84 «Şimdi ekser müsta'mel olan bu kısımlardır».
85 «Gayet nâdirdir».
DEFTERİ
[ 88]
NARH
6-7 000
+100
(16001 :TARÎHLÎ
evsat
1009
Sammur kürk, âlâ
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Malin cinsi
fiattaki düşüş
oram ( % )
3 000 akça
Rumeli’den gelme
ednâ
Zerdeva kürkü, âlâ
ednâ
2 700
»
8 000
»
4 000
»
o>
M
Sansar kürkü,
Rumeli’nin âlâsı
3 000
ednâ
2 000
2 500
Zerdeva kafası
[89]
1 500
Kebûd-ı A cem kürkü, âlâ
1 200
edna
2 000
1 800
Göçen kürkü
1 000
edna
800
Siyah tavşan kürkü,
700
edna
1 500
Sincab kürkü, İstanbul işi
... 800
edna
3 500
Kakum kürkü,, âlâ
1 500
edna
3 000
kürkü, Moskova’dan gelen
1 200
, Rumeli’nin âlâsı
[90]
S. KÜTÜKOĞLU
İstanbul işi, âlâ
Çil-kafa
MÜBAHAT
1 200
ednâ
, Kumral siyah
300
edna
200
600
Tilki nâfesi
200
paçası
400
, Kayseriyye ve Dubravnik
350
edna
Kurd nâfesi, A zak’dan gelen, âlâ
3 000
>
edna
1 000
»
800
»
edna
600
»
1 200
»
600
»
65
»
Siyah A zak kürkü
Rumeli’nin kurd kürkü '
âlâ
edna
1009
Çiniciler narhı
(kapağı ve tepsisi ile)
(1600)
Büyük İznik badyası
Hoşab kâsesi, miizehheb
»
28
»
18
»
20
»
Büyük yoğurt kâsesi
----------,
mavi
r,
.
.
28 akça
yeşil
Orta, kapaklı, yeşil ve 'hıavi altınlı
Büyük safa, müzehheb
' ■■
' '
;
28,5
»
70
»
20
»
62,8
80
»
37
»
53,7
60
80
(
Ç
35
l
42,8
32
»
45
D
22
»
51
Orta safa
40
»
20
»
50
Yek-merdî kâse, altınlı
80
»
36
»
55
14
»
64
—--------, mavi ve yeşil
Kahve fincanları
altınlı
sâde
Çini kavanoz
Salata ve helva tabakları, İznik
----------, Kütahya
6 vakıyye
5
»
2
>
»
60
»
28,5
»;
50
50
»
20
14
»
10
16
7-8
DEFTERİ
Büyük cam taşı şeklihde olan
1
NARH
40
----------, (tepsisiz)
TARİHLİ
(kapağı ve tepsisi ile)
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Malin cinsi
fiattaki düşüş
oranı (% )
16-20
10
»
37,5-50
180
60
».
60
40
»
30
»
Küçük çini sahana?
20
»
İznik divatı
2-3
»
4 vakıyye
Çini kavanoz
Marteban
12
»
8
»
»
Büyiik çini sahan
«Çininin enva'ı bî-haddir. Tahrîre imkân yokdur. M üsta'm el olanlar yazılup m a‘ada kethüdaları m a‘rifeti ile alma.
MÜBAHAT
2!iyâde bey1 eder ise haklarından geline.»
Futacılar narhı
520 akça
lurmızı, gayet, âlâ
siyah, vasat
70 dirhem
edna
Kütahya futanın siyahı
Kırmızı zenne futa
vasatı
34,6
300
»
230
»
23
280
»
200
»
28,5
200
»
150
»
25
340
»
50
»
80
»
680
70
»’ : . ■
400
»
300
»
25
350
»
270
»
22,8
100
»
60
»
40
150-160
»
130
» 88
16-1
edna
Kütahya kırmızı zenne futa, sade
340 akça
S. KÜTÜKOĞLU
Bursa’nm ibrişim futasının zennesi,
[94]
64
100 akça
Çini leğen ve ibrikso
[93]
1600’deki
fiatı .
*
---------- kırmızı futa
basması altınlı ve gümüşlü
Değirmen-taşı narhı
(seng-i âs-yâb)
F ırınlarım a! değirmeni taşım
, ' ,
dişemeğe
14 akça
taraklamağa
40
»
400
»
11
»
12
» »o
cedid taşı bağlamağa
600 akça
33
Helvacılar narhı
Bâdemî helva»“
.. ?
■'•■■■■.
-
(1600)
Bal
1 vakıyye
1009
Helva-yı aselî, yedi renkli
A ğda Helvası, susaftili, tahinli,
TARİHLÎ. NARH
8 '»
■ c e v iz "helvalhrı
Tekneciler narhı
tekneleri, âlâ
[95]
tane
120 akça
120
Celeb cinsi tekne
âlâ.
eVsât'
edna
'■<’
60
»
40
»
33
45
»
30
»
33
30- »
20
»
33
86 «Bir üstâda mahsusdur, nâdir gelür, 100 akçâya verirse işleye».
1
87 «Tepsisi dahi böyle olur. Alan ve satan bir spfra.leğeni alurlar. Ana göre .
.hegâb edeler».
88 «Bu, .cümle getürücü narhıdır».
89 «...dahi bu nevidir».
■.-.-ı
90 «Aselî helvâ bala tâbi'dir».
: ; ' •■
,,v •;
.D EFTERİ
Tarih Enstitüsü D ergisi:
Pasdırma ve hamîr
-J
.0t1»
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Malin cinsi
fiattaki
oranı
1600’deki
fiatı
Büyük ağaç çanak
âlâ
60 akça
evsat
40
30
edna
40 akça
33
»
30
»
33
s>
20
»
33
§
A ğa ç slnl»ı
3
tane
A ğaç kürek, mu'tad üzere
---------- habbaz ve kireççi
tâifesinln kullandığı
10
12
8
»
33
Ş
33
Keçeciler narhı
[96]
»
400
800
»
540
42,8
Kıvırcık ve azman
»
koyunu yünü03
»
Hammam ve at keçesi
60
Semer keçesi, âlâ beyaz .
70
20
----------, hurcî (boz keçe)
32,5
25
»
58
»
30
>
56
»
12
»
40
60
>
40
100
Yaprak yüzlük keçe»«
[97]
700
S. KÜTÜKOĞLTJ
120 deriden
Karaman yünü03
MÜBAHAT
---------- lokmacıların kullandığı
15
Semer altına kodukları
25
»
600
»
350
»
41,6
12
»
5
>
58
»
150
yaprak keçesi
kantar ,
Yün, âlâ
vakıyye
edna
Semerciler narhı
Seyishâne semeri, âlâ
220
Sivri katır semeri '•
320
Saka' semeri-'
210
80
p
>
.110
■
63,6
53
47,6
H am m âl' beygiri sefneri
250
235
»
110
>
»
52
Gümüş çul, âlâ
180
»
100
»
44
160
»
85
»
8
-»
İstanbul çulu, vasat
'Av,-..--
.
edna
[98]
■ 120
14
Köstek niâ‘ pây-bend
A t torbası
i
Büyük katır torbası
46,8
44
»
12
50
32
»
20
37
440
»
200
300
»
160
200
»
130
»
»
»
54
Yeniçeriler gararı, mükemmel,
deve için
Seyishâne gararı, mükemmel
[99]
46
Gazel
vakıyye
20
Küfe
tane
4
»
30
»
60
Kaşağı, büyük
6
. orta
»
20
10
»
8
»
42,8
S>
50
42,8
DEFTERİ
35
Sicim, iri
50
»
NARH
Semer ipi, âlâ
35
Bakırcılar narhı
vakıyye
Ham bakır
İşlenmiş bakır
s
70
»
40
130
»
70
75
İşleyen tâcir»»
»
46
»
91 «Ü ç nevidir, ağaç çanağa kıyas oluna».
92 «Kasabdan koyun derisini debbağlar 10 akçaya alup keçecilere, Karaman
yünün ki 120 deriden hâsıl ola 700 akçeye ve kıvırcık [96] ve azman koyunundan
hasıl olan 120 derinin yünün 800’e verirler idi. Bu takdirde her deri 6 akça 6 pula olur
ve her derinin yünü 5 akça 6 pula olur».
93 «Kasablar kıvırcık ve azman koyunu derisin 7 akçaya vericck...»
94
«Kıvırcık koyun yününden sabunlu
y L>) ola».
(1600)' TARİHLİ
24
1009
Çar-pâre mükemmel deve gararı
53
1600’deki
fiatı
1600’den
önceki fiatı
Birimi
Malin cinsi
fiattaki düşüş
oram ( % )
œ
oo
Çömlekçiler narhı
1
Eyyüb-ı Ensârî
[100]
S »o
100 akça
70
100 aded
ibriği, bir abdestlik
Eyyüb destisi”
Hora (
)
3
»
2
»
3
»
3
»
2
»
destisi, ağzı dar
ağzı bol
kahve ibriği ile
MÜBAHAT
Dimetoka bardağı, küçük
Harcî abdest ibriği^
Pergelli Dimetoka bardağı ile
[101]
Y oğurt çanağı
İ,5 »
Badya çanağı, sırlı
3
A yaklı sırlı çanaklar • ...... ..
3,5 >
S. KÜTÜKOÖL'U
bir saykalh sâtı ibriği
Gelibolu’nun suhte sırlı çanağı
»
Sağncılar narhı
Sağrının âlâsı
■' vasat
edna
90
»
70
»
*
*
Yaycılar narhı
Padişahlara lâyık y a y !
Hânlara lâyık y a y
Mısır yayı, tozlu. .
10Q0
*■
800
*
....
ve tirkeş yayı ola
600
»
Çağa yayı tatarı, âlâ
120
»
[ 102]
edna
İstanbul yayıoo
80
»
300„
»
;;r;
j.
Tirkeş-i selâtine lâyık ok, balık dişi
gezli ve göçün yelekli, frengi demrenli,
\ •.
, tavşancıl yelekU . ' ir'l '
Peşrev oku
10
»
10
»
6
»
2
»
Tatar oku, kartal yelekli,
çerkes demrenli
Tirkeş oku, kuğu yelekli
•'«
'
ve kartal yelekli, sivri demrenli
Gelibolu hâklsi, âlâ
3
Celeb oku
1
»
DEFTERİ
Şişeciler narhı
Bir müdrelik şişe
tane
3 vakıyyelik şişe
»
•
NARH
».
»
ı . %.
ve demür temrenli
[103]
:40
■ 20
TARİHLİ
r-ı
»
(1600>
tane
1009
münakkaş ola
Tirkeş oku, sühr yelekli
7^
20
»
10
»
95 «Şâir vezne girmeyenler, ehl-i hibre ma'rifetiyle her metâ'm sâbıka olan ba­
hâlarının sülüsünü çıkarıp sülüsan hesâbı üzere bey‘ oluna».
96 « î » işleyenler, «S » alıp-satanlar.
97 «İbriğe kıyâs oluna».
98 «Bardağa kıyâs oluna».
99 «ki tirkeş yayı ola, gayet bî-nazîr altunlusu 300 akçaya ola. Şâirleri dahi buna
kıyâs oluna. Envâ'ını ehl-i hibresi ta'yin ede».
Biriml
1600’den
önceki fiatı
•
1600’deki
fiatı
.
fiattaki düşüş
oranı (% )
5 akça
tane
2
»
»
1
»
»
»
3
»
Y a rım »
»
»
2
»
(M )
(D
5 »
Kubbe camı
.6
»
»
Kubbe camının yarısı
2,5
»
3
Saray kulblu kandil
35
»
40
MÜBAHAT
Turşucular narhı
4 tane
1 akça
Anadolu hıyarı turşusu
5
»
1
»
»
1
»
»
1
8
Patlıcan turşusu
10
Taze kabak turşusu
S. KÜTÜKOĞLU
Hıyar turşusuna
Sandukcular narhı
,
Musanna’ telâtin saraç sandığı
4000
»
Sandık
3000
»
25
2500
»
16,6
4000 akça
»
3000
2000
»
20
2000
»
1500
»
25
1500
»
ıoop
»
33
2500
.
..
..
;
...
Boyacılar narhı101
Kara boya, Anadolu’dan gelen
!h
"
........................
Sarı bova
boya
.........................................................
45
Sepetçiler narhı
Ekmek sepeti, battal, beyaz
tane
40
---------- vasat; beyaz
18
---------- küçük, beyaz
»
»
»
20
9
»
10
11
»
12
>
8
»
9
D
----------, beyaz
5
»
6
»
Çiçek sepeti, küçük, beyaz
4
»
5
»
16
»
18
»
11
»
12
»
13
»
— — -, alaca
»
»
Küçük alaca kulplu
»
[107]
alaca sepet
12
eşkinoz ( jy.JCil ) sepeti
Hurda beyaz çubuk sepeti
100 aded
•
»
,,
10
150-160 akça
120
çift
Katır ve at götürdüğü sepet
»
»
140
80
60
»
90
»
130
18 '
»
80
»
»
9
»
Irgad küfesi
8-9
»
5
»
A cem i oğlan küfesi
6
»
4
U
r
.Büyük balıkçılar küfesi
100
101
102
103
«iyi olucak».
Defterde sehven «sepetçiler» yazılmıştır.
«Bostanİarda kışkı taşırlar».
«Matbah ve kiler(d)c isti'mâl olunur».
DEFTERİ
Ekmekçilerin fodia sepeti
A t sepetime
Deve sepetime
20
»
NARH
Beyaz iri çubuk
TARİHLİ
kapaklı uzuıı sepet
Küçük değirmi dipli kulplu kapaklı
(1600)
Kulplu, alaca uzun sepet
1009
Yemiş sepeti, vasat, alaca
»
Malin cinsi
Birimi:
r .
. . .
.
■'
... .........
1600’den
önceki fiatı
1600’deki
fiatı
fiattaki düşüş
oram ( % )
Nalıncılar narhı
40 akça
Merdâne cevz nalım
50
kayış ile beraberi»*
36
Merdâne' yivli, cevz palım .
Mlepdâne dişbudak nalın m a1 kayış
22
evsat
18.
X
edna
15,
»
Zenâne cevz nalm' -ma' kayış, âlâ
32'
..... „
L109]
•' evsat
25
edna
15
Zenâne' dişbudak nalın m a' kayış
1-2
'•••
' K;'' '
•
10
•edn â:r
İÖ
Ceviz nalın', küçük, kayışı ile
»•
7
Dişbudak1nalın; küçük kayışı ile
-
■
Boyacılar narhı
:auuo:xfl.,i4Pî ; s
—-------, kemikli'
Karaman- bogasisinin
Uçuk mal bogasl
tape
20
4
10
k oy u mai Karaman astanios
[ 110]
Nohudî astarioo
Parecilerin kırmızı boya ile boyaması
Sarı abanın boyanması
Aselî .abanın
._.
■■_
>
4
3>
dirhem
1
top
20
>
2°
>
20
>
»
—----------
10'
---------
— -----------------
Cedid yeşil dülbendı»?
J
.. çivide boyanmaş;
Bir bütün dülbendin
100
kırmızıya boyanması
' , 1
Bir değirmi dülbendin '
8 •
kırm ızıya boyanması
Bir çenberi mora boyama
8
A lm çenberlnin boyanması
1
>
:80 ■ >
( 0091) 6qot
Bir kaftanın m or bakkam ile boyanması
Şamdancılar narhı
Büyük balmumu şamdan
»
32 , >
■
25
»
12
»;■
hhvn
:55
■
fih ih v i
120
(200 dirhem mum konur)
100 dirheme kadar mumluk
jn a M a a
[111]
.104
■ 105
106
107
olur».
«Vasat ve ednâsı beşer akçaya eksiğe ola».
.
•
«ik i donluk bir yerde boyanmak mu'tâddır». •
■
I
«İkisi bir yerde boyanır».
«Evvel çivid ile boyayıp sonra isperek sarısına veyahud alacehre çeküp yeşil
74
MÜBAHA/T S.-- KÜTtîKOGL-Ü
Çün bu defter-i ferah-güster-i ferruh-ahter bu güne zîb-i tertîb ile
tehzîb ve bu resme zînet-i terkîb-i garîb birle tezyin ü tezhîb kılmup
levâzım-ı mühimmâtdan kesîrü’l-isti'mâl olup [112] bu âna dek bir târîhde muharrer olmayan mevâddm cemî'an narh u es'ân minvâl-i mez­
kûr üzere ehl-i hibre ve ashâb-ı .ihtibâr marifetleriyle ta'yîn ü tebyîn ü
iş'âr olunup lâkin her nev'in müfredât ve Her cinsin efrâdı fürâden fürâdâ beyân olunmak gayet casîr, belki dâire-i imtinâcda cây-gîr olmağla
ol maküleleri yine her hırfetin kethudâlanna ve yiğid-başılarına sipâriş edüp hadd-i insâfdan tecâvüz ü i'tisâf etmemeleri içün muhkem tenbîh ü te'kîd olunup karâr u mıkdârdan ziyâde bey' edenlerin kemâl
mertebe haklarından gelinmek mukarrer kılmup ve bi’l-cümle bu cerîde-i
ferîdenin metâvîsinde mastûre olan umûr-ı cumhûrda sa'y-ı mevfûr ve
bezl-i meysûr etmekle bi-'inâyeti’llâhi’l-Gafur icrâ vü itmâm olunup
kâr-ı âleme nizâm-ı tâmm verilmişdir. El-hamdüvli’llâhi ‘alâ bedâyi'i
ni'amihi ve bedâyi'i keremihi, memâlik-i islâmiyye, müli’et bi’l-berekâti’s-semiyye, [113] Lâ-siyyemâ mahmiyye-i Kostantiniyye’ de evvel­
inden sad mertebe ziyâde envâr-ı ma'dilet ve âsâr-ı bereket ü yümnet
rûz be-rûz zuhûr u bürûz üzere olup, vazî' u şerif; ve kaviyy ü za'îf ve
sagîr ü kebîr ve bernâ vü pir şehinşâh-ı Cemşîd-ihtişâm ve ş.ehriyâr-ı
Behrâm-intikâm ya'ni sa'âdedü pâdişâh-ı İslâm sellemehu’s-selâm hazret­
lerinin du'ây-ı bakây-ı devlet-üstüvârlann tûtî-vâr cân u dilden dillerin­
de sad-bâr tekrâr etmekle sükker-bâr olup bereket-i ‘adi üfdâd ve hareket-i rüşd ü sedâdları müşâhedesi ile cenâb-ı Rabbü’l-erbâba şükr-i bîhisâb kılmışlardır. Hakka ki ‘âlemin bu nizâmına bâdî ve ahvâl-i benî
Âdem’in bu veçhile intizâmına sebeb-i ‘âdi, ol sultânü’s-selâtîn kahramânü’l-mâ’ ve’t-tîn, mâlik-i rikâb-ı ümem, sâlik-i mesâhk-i- birr ü himem, sâhib-kırân-ı devrân, fermân-fermây-ı hâverân, râfi'-i râyât-ı [114]
«lıinâ ce'alnâke halîfeten fi’l-ard»I0i ve- mazhar-ı âyât-ı «ve faddale
ba'dahum ‘alâ ba'din»109
;j
108 «Ey D âvûd; Biz seni veryüzünde halife ikildik...»: K ur’an-ı, Kerîm,
X X X V I I I , 26.
’
'
109 Burada, muhtelif âyetlerde (bk. K u r’an- II, 253; IV , 3 4 ; X V I I , 21 vb.)
geçen «Allah’ın insanların bazılarmı, diğerlerinden üstün yaıattığı» fikri beliıtilmek istenmiştir.
-
1009 (1600) T A R İH L İ N A R H DEFTERİ
75'
B e y t
Dırahşân, gevheri ez-burç-i şâhî
Nümûdârî zi-eltâf-ı İlâhî ■
Çevân-bahtî ki devrân-ı . köhen sâl
Bedo dâde müebbed ‘izz ü iclâl. r
şemiyy-i şâmî-i ân.cedd-i emced-i şehinşâh-i cihân Sultan Mehemm ed,' ya‘ni sa'âdetlü pâdişâhımız pâdişâh-ı âlem-penâh hazretlerinin
dâimâ niyyet-i ‘adâletde bî-illet ye her şân ve her emirde sâfî taviyyet.
olmalarıdır. Zîrâ mâdâm ki bir melik-i güzîn-i ‘adl-âyîn gülistân nıilkine nesîm-i ‘adâleti vezân ede, elbette ol diyârda bereket gülleri han­
dan ve sa'âdet sünbülleri reyyân u ru’yân olmak mukarrerdir. Nitekim
tevârih-i. selâtîn-i pişinde (dile) getürmüşlerdir, ki, birgün Nûşirevân-ı.
‘Adil seyr-i sayd u şikâra mâ’il olup havâss-ı ihlâs-ihtisâsı ile bir sahrây-ı
behcet-âşârda şikâr eder iken karşudan bir âhû âşikâr olııp ittifâk Nûşirevân ol âhûyu [115] bi’z-zât sayd ve kendü eliyle kayd etmek murâd
edinüp ardınca koğarak ‘ askerinden hayli ırak düşer. Meğer havâ ga­
yet ıssı idi, Nûşirevân muhkem teşne olup su aramak niyyetiyle mukayyed olur.iken bir karyeye varup su içün keyfe me’ttefeka bir kapuyu dakk
eder. Nâgâh kapu ardına bir kız gelüp görür ki dakk-ı bâb eden bir merd-i
‘izzet-âyâbdır, kim olduğun bilmez iken varup içerde bir şeker kamışı­
nı soyup fi’hhâl bir tas içine sıkup tas ile şerbeti Nûşirevân’ a sunar.
Çünki Nûşirevân nûş edüp şerbetden kanar. Kıza eydür: «Bu bir tas
şerbet kaç kamışdan oldu?» Kız ana cevâb verüp: «Bir kamışdan oldu»
der. . Nûşirevân, bir kamışdan bu kadar şerbet olduğun işidicek bu fikri
eder ki, «bu tâifçnin bu takdirce hâsılları çok imiş, bunların harâclann
ziyâde edeyim» der. Ba'dehû [116] kızdan bir mıkdâr şerbet dahi ister..
Kız 'dahi getürmeğe gidicek bu def‘a gayet eğlenür. Ba‘de zamâriin bir
tas şerbet dahi getürüp Nûşirevân’ a der ki: «Eğlendüğüm ma‘zûr. olsun,
bir ‘aceb hâl oldu; evvel bir kamışdan hâsıl etdüğüm şerbeti hâlâ beş
kamışdan belki on kamışdan gücile tahsil eyledim. Galibâ pâdişâhımız
bu anda zulme niyyet eylemişdir» deyücek Nûşirevân, lazın bu kelâm-ı
hıkmet-ençâmından müte’essir olup etdiği niyyetden rücû5 eyleyüp kıza
dedi ki: «Tecribe içün var, yine bir kamış sık, görelüm nice olur?» Kaz
var.up bir kamış sıkar; bu def‘a bir kamışdan tas dolu şerbet olur, Kız
gülerek çıka-geİür: «Elhamdüli’llâh, pâdişâhımız yine ‘adle. niyyet ey­
76
M Ü BAH AT :S. •KÜTÜKOĞLU'
lemiş, bereket yerine gelüp tas doldu» deyiçek Nûşirevân bu sözde müte'accib ü mütehayyir kalur.
Kezâlik Kubâd Şâh dahi bir gün şikâr üzerinde iken bir saydın
[117] kaydına düşüp 'askerden âynlur. Giderek nâgâh şahrâda bir oba
önüne varur. Görür ki obanın içinde bir pîr-zen ile bir duhter-i sîmbeden otururlar. Pîr-zen Kubâd Şâh’ıgöricek, «bir devletlü ancak»
deyü ta'zim ü tekrîm ile iridirüp kondurür. Kubâd Şâh, ahşam karîb
idüğünü bilüp anda gecelemeği mukarrer edicek pîr-zen kızma emr
edüp: «Var şu karşüda duran ineği sağ» der. Kız dahi bir büyük çanak
âliıp ineği sağmağa başlar. Bir inekden [çanak] dolar. Kubâd Şâh, bu
hâli görmek Nûşirevân etdüği fikri edüp: «Bu tâife anınçün sahrâlarda'
mekân tutarlar imiş, intifâ'ları katı ziyâde, ancak ben dahi bunların;
haraçlarını ziyâde edeyim» deyü tasmîm eder.
Çün sabah olur, kız yine büyük çanağı alup ma'hûd ineği sağma­
ğa başlar. Bu def'â inekden gayet az süd hâsıl olup mu'tâddan ekall halb
ü celb eder. [118] Hemen kız feryâd ederek anasına gelüp. eydür İd:
«Bilmem ne hâl oldü? İnekde südü gayet kâlîl buldum» deyü. Anası
eydür ki: «Var ise pâdişâhımız zülm ü bî-dâda niyyet eylemişdir ki be­
reket götürüldü». Kubâd Şâh, bu sözü işidüp gayet münfa'il ve etdüğü
fikr-î fâsidden fi’l-hâl mütehavvil olup eyitdi ki: «ineği bir kerre.daha
sağıh, görelim nice olur?» Kaz dahi varup yine sağıCak mu'tâd üzere
Çanak dolar. Kubâd Şâh hayrân olur.
Pes bu zikr olunan kıssalardan hisse budur ki, pâdişâhların hayra
niyyetleri ve 'adâlete 'azimetleri bâ'is-i nuzûl-i bereket ve sebeb-i nizâm-ı memleketdir.
. El-hamdü li’llâhi te'âlâ hâlâ sa'âdetlü ve 'adâletlü ve celâletlü pâ­
dişâhımız dâimâ ‘ adi ü dâdı pîşe ve ri‘âyet-i râ'iyyeti endîşe etdikleri
sebebden hâl-i ‘âlem günden güne muntazam oİüp hayır du'âlan ve
'adalete niyyetleri berekâtmda [119] vülât ü hükkâm dahi muvaffak
olupher nesnenin narh ü mıkdân ve dirhem ü dînârın 'ıyân veherki[me]sneniıi kân kemâl-i intizâm verildüğü gün Unkapam’nda zahire kalma­
mış iken fi’l-hâl onbeş tereke gemisi gelüp ve şâir nesne dahi buna göre
gelüp dökülüp ‘âlem pür-ganîmet ve garîk-i ni'met olup sa'âdetlü pâ­
dişâhımıza cemî‘-i dünyâ hayır du'âlar eylemişlerdir. İBakk sübhânehû
ve te'âlâ hemîşe du'âlann kabûl edüp devletlü pâdişâhımızı evc-i ‘aza­
met ve serîr-i saltanatında bâkî eyleyüp sâye-i *adl ü dâdlarında halk-ı
‘âlemi âsûde eyleye, âmin bi-hurmeti’n-Nebiyyi’l-Emîn. Ve ‘izzetlü
pâdişâh-ı ‘adâlet-'unvâmn cümleten yümn ü berekâtmdan biri dahi
1009 (1600) T A R İH L Î N A RH D E F T E R Î
77
budur ki::'Bir vezfcvi Mrdân ve ma‘ârif-nişâri bendeye mâlik olmuşlârr
dır ki, fikr-i sâ’ibleri müşkil-güşây-ı 'âlem ve hulk u şiyem ile makbûl ü
müsellemdir.:
[120] Kütüb-i tevârihde inastûrdur ki; «Lâ tes’ el 'ani’s-sultân ve’s5el 'ani’l-vezîr» buyurmuşlardır. Vâkı'â vezîr-i Müşterî-tedbîr, nümûne-i Sultan-ı Gem-nazîrdir. Vüzerây-:i sâhib-rey-i memâlik-ârây vevükelâ-i isâbet-tedbîr-i kişver-güşây her âyine mûcibât-ı feth-i bâb-ı mevâhib-i İlâhî ve emârât-ı devâm-ı kıyâm-ı hıyâm-ı pâdişâhîdir. Erbâb-ı
'ilm ü dâniş ve ashâb-ı i'tibâr u biniş buyurmuşlardır kij Saltanât-ı felek-kirdâr bir hayme-i bülend sâyedârdır. Ol haymenin sütûn-ı üstüvân vezîr-i dîndâr ve şâir ümerâ vü hüccâb ve hükkâm u nüvvâb ol
hayme-i rif'at-nişâba evtâd u etnâbdır. Her bâr ki haymenin ‘imâd-ı
pür-i‘timâdı refi’ü’l-kader ü 'âlî-nihâd ola. Kadr ü menzilinde ve rifcat ü rütbetinde ol hayme Mihr ü Mâha karin ve hem-tinân-ı alây-ı
‘Illiyyîn olur. .
- >:
Hükemây-ı kârdan buyurmuşlardır ki: «Selâtîne yarar, hükûmetde vüzerây-ı sâhib-tedbîr-i [121] sadâkat-şi'ârdan girân-mâye ve ükalây-ı rûşen-zamîr-i istikâmet-dişârdan bülendter sermâye, yokdur. Pâ­
dişâhlara sâhib-i sâ’ibü’ l-efkâr ve vezîr-i şâkıbü’l-enzârda(n) istiğnâ
gelmez. Eğer her mühimmât-ı memleket bilâ-vâsıta-i vezîr temşiyyetpezîr olaydı, hazret-i Mûsâ Kelim -calâ nebiyyinâ ve ‘aleyhi’t-teslîm-,
hazret-i Bârî’den bir vezîr istid'â kılmayâydı ve hâlbuki dergâh-ı kârsâza niyâz edüp, «ehlümden bana mu‘în u zahir olur bir vezîr» ıecâ
etmeyeydi; nitekim Kur’ân-ı ‘azimde «Rabbi [ve’]c ‘al lî vezîren min
ehlî Hârûne ahî»110 buyurulmuşdur. Vezîr ki .fazîlet-i re’y ü meziyyet-i
akılla mevsûfve rezânet-i fehm ve metânet-ifikr ile ma'rûfola. Bi-fazli’llâh her ne emr ki buyurula, esrâr-ı fevz ü necâh anda vâzıh ve her ne
re’y-i şavâb buyurulsa âsâr-ı hayr u salâh anda lâJih olur. Sultân-ı
ercüpıend [122] ve pâdişâh-ı sa'âdet-mendin tâli'i humâyun ve bahtı
sa'îd ü meymûn olup dîn ü dünyâsı ma‘mûr ve a‘dây-ı devleti mağlûb
u makhûr olmamn alâmeti budur ki: Hazret-i Hudây-ı müte'âl ana
bir vezîr-i nâsıh ve müşîr-i sâlih erzânî buyurur. Nitekim hazret-i hulâsa-i mevcûdât -‘ aleyh-i efdalu’t-tahiyyât- buyurur: «îzâ erâde’llâhu
110
«Bana, kendi âilemden bir de vezîr v e r»: K u r’an, X X , 29-30.
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOĞLU
78
bi’l-emîri hayren feyyaza lehu vezîren nâsûhan sâdıkan sabîhan in nesi-!
ye.zekkerehu ve ini’ste'âne bihî e'ânehu»111
.V
•■ ■■
Vezîr-i nâsıh oldur ki selâtinin bostân-ı ahvâline nihâl-i: nasîhâtdan gayri nesne dikmeye ve tohm-ı endîşe-i mahabbet. ü.ma'diletden
âhar habbe ekmeye. Cenâb-ı ‘adâlet-ıyâbı pâdişâha ve ra'iyyete nîkendîş ii hayr-hâh ve ümmîd-i fethü’l-bâb olan der-i rifcat-me3âbı. mazlûm ve melhûf olanlara penâh ola. Her âyine izâle-i zulm ü’ sitemden
nefsini tahsis ve zu‘afây-ı mazlûmîni dest-i [123] ta'addî-i akviyâNi zâ­
liminden tahlîs ve. nefsinden mesâlih-i müslimîni takdim ve halka menâfi'-resân olup şefakat u re’fet ile halkı kayırup lütfun ta'mlnı ede. Elhamdü li’llâhi ve’l-minne ki bu zamân-ı huceste-evânda vezîr-i kârdâiı ile hâl bu minvâl üzere olup herkes âsûde-hâl ve müreffehü’l-bâl
olup ducâ5-i devâm-ı saltanat-ı pâdişâh-ı Cem-haşmete huzûr-ı bâl ile
iştigâl etmişlerdir. Hazret-i rabb-ı Bî-çûn hazret-i sultân-ı rub'-mcskûnun vücûd-ı şeriflerin cümle-i âfâtdan mahfûz u masûn edüp eyyârii-ı
‘ömr ü saltanatların kıyâm sâata makrûn eyleye. Bi-hürmeti’s-sâd ve’n-nûn.
;
Hurrire hâza’d-defterü’l-cedîd bi-ma‘rifeti
ekalli’l-abîd ‘Oşmân b. Mehemmed el-Kadî 1
bi-dâri’s-saltanati’s-seniyye Kostantaniyye- .
te’l-mahmiyye lâ zâlet meziyyetuhu.. bi’l-bere-- i
kâti’l-behiyye ve’l-hayrâti’l-heniyye cafâ
*
‘anlıumâ Râbbu’l-beriyye :bi’ t-takati’l-hafiyyeti ...
ve’l-celiyye.
111 «Allah bir hükümdarın iyiliğini istediğinde, ona, sâdık ve güzel bir
vezir nasîb eder, öyle ki bir şey unutursa o vezir hatırlatır, yardım taleb etriğinde ona yardım: eder»: Hadîs-i şerif.
...... '
r.
SÖZLÜK
Aba, .kaba yünlü kumaş.
. ... .
Ablak, alaca renkli.
Alaca, karışık renkte entarilik kumaş,
A l a c e h r i , boyacıbkta kullanılan, Kökbayasıgillerden gü'zbl kırmızı renk
veren «Rhamnus infectoria»nın meyvesi,
Alef, yulaf.
Arakıyye, tiftikten yapılmış ince, hafif külah.
Asel, bal.
Atlas, ince parlak ipek kumaş, saten.' ' ■
"
Badya, ağzı geniş, yayvan .büyücek kap, .
Başka (giden), kendi başına, başh.başına.
Başmak, bir nevi ayakkabı.
Beledî, çit bezi.
*
. .
Boğası, kaftanlara astar olarak kullanılan bir-cins amerikan bezi.
Bürüncük, ham ipekten yapılan bir cins krep.
Cevârî, câriyeler.
Çakıl ekmeği (veya böreği), kızgın çakıl üstünde pişirilen yassı ekmek
v(veya börek) .
;;'
:
Çilkafa (==cilgavâ, cild-i: kafa), kurt ve tilkilerin ensesinden yapılan
kürk.
Çömçe, kepçe.
Çuka, çuha.
Dârâyî, bir cins ipek kumaş.
Demren, okun ucuna geçirilen sivri kemik veya demir parçası.:
Dîbâ, gümüş ve altın sırma tellerle dokunmuş bir cins ipekli kumaş.
80
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOĞLU
Dimi, gayet sık dokunmuş kaba bez.
Dival, altı mukavva ile beşli, üstü sırmalı işleme.
Donluk, elbiselik.
Döşeme, yaygı.
Ferâce, 1) kadınların sokakta yaşmakla beraber giydikleri yakası ete­
ğe kadar uzanan üst esvabı; 2) ulemânın giydiği geniş ve kollan
yırtmaçlı biniş.
Fodla, eskiden çoğunlukla imaretlerde yoksullara verilen kepekli un. dan yapılmış pidemsi bir. çeşid ekmek.
Futa, hamamda veya iş yaparken bağlanan peştemal.
Fülfiil, biber.
Garar, büyük kıl çuval, harar.
Gez, okun kirişe geçen ucundaki kertik. .
Girih, 1) Takriben 6 cm. uzunluğunda Iran ölçüsü; 2) boğum.
Göçen, sansar cinsinden bir hayvan, kokarca.
Gön, tabaklanmış kahn deri, kösele.
Habbaz, ekmekçi.
Haffaf, kavaf, ayakkabıcı.
Harcî, alelade
Hâre, dalgah ve parlak bir ipekli kumaş.
Hınna, kına.
Iccas eriği, patlıcan eriğine benzer bir cins erik, «prunus».
İç-edik - (=rçedik), -mest. Üstüne bir pabuç daha giyildiğinden «iç»
denilmiştir,
tsperek, bir cins cehrî.
Kâhî, kuru boğaça nevinden üç köşeli çarşı böreği.
Kak, armud, erik, kayısı gibi meyvelerin kurusu.
Kaknırij hermin. denilen üzeri siyah benekli beyaz kürk.
Kemha, kahnca bir ipekli kumaş, havsız kadife.
1009 (1600) T A R İH L İ N A R H DEFTERİ
81
Kemnon, kimyon.
Kepkep, ufak demir çivi.
Keyyâl, kile ile ölçen.
Köfter, pestil, tatlı sucuk.
Kutnî (=kutnu), pamuk, pamuklu.
Likende, sicim veya kalın iplikle yapılan dikiş.
Loka (loktay?=uzun sarı benekli kırmızı Çin ipeklisi)
Makrama, kenarı işlemeli destmal, havlu, peşkir.
Marteban (=smertebânî), Çin Hindi’nde yapılan, üç hamur üst üste
birbirine kaplanmak suretiyle meydana getirilen mavi ile yeşil ara­
sı hareli ve gayet ağır fayans.
Meşk, kırba, tulum.
'
Mevc, dalgah.
Muhattem, mozayik şeklinde hâreü işlenmiş kumaş.
Muhayyer, hâreü kumaş.
Mücevveze, Osmanh ricâlinin merâsim günlerinde giydikleri bir
kavuk.
Müdre (=m üd), bir hububat ölçüsü.
Nâfe, hayvanın karın kısmı.
Nardenk, nar, erik, kızılcık gibi yemişlerden yapılan pekmez.
Nezkeb, bir kadın başlığı, başörtüsü.
Oturak, kayıkta kürekçinin oturduğu yer.
Örf, şeyhülislâm, kazasker ve İstanbul kadısının resmî günlerde giy­
dikleri büyük kavuk.
Pay-bend, at ve hayvanların yürümelerini men’ için iki veya - çift ola­
rak- dört ayağına takılan bağ.
Perîşânî ( = perişan kavuk), rütbesi olmayan memurların giydikleri
kavuk.
Pereme, iki kürekü ağır kayık.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F .- 6
82
M ÜBAHAT S. KÜTÜKOĞLıU
Revgan-ı mâhî, balık yağı.
Safa, topraktan yapılan su kabı, maşraba.
Sahtiyan, sepilenerek boyanmış ve cilalanmış deri.
Sanderns (sandoros), kupal ağacımn zamkı.
Sâye (saya), sâde. 1) Üste giyilen bir iş gömleği; 2) Şayak nev’inden
kalınca kumaş.
SaykaUı, cilâlı.
Sergerdan (zergerdan), gergedan boynuzu. Teşbih, baston, zarf ve
kılıç kabzaları yapılırdı.
Selimi, Yavuz Sultan Selim in îcâdı, resmî günlerde padişah ve devlet
erkânı tarafından kullanılan silindire benzer uzun (65 cm.) kavuk.
Serâser, bir çeşid işlemeli kumaş.
Sincef, saçak.
Sereng, üç renkli bir nevi işlemeli ipekli kumaş.
Sof, keçi kılından yapılmış bir kumaş; moher, alpaka.
Suhte, pişmiş, yanmış.
Şa'riye, şehriye.
Şinik, tahıl için kullanılan bir ölçek.
Şîrevgan, susam yağı.
Tîrkeş, okluk, ok kabı.
Üstübü, gemi kalafatında, atelyelerde, buharh makinelerde, temizlik
işlerinde kullanılan didilmiş kendir.
Vâlâ, ipekli baş örtüsü; ince kumaş.
Vaşak, kedi cinsinden bir hayvanın postu.
Velense, atların eyerleri altına konan yumuşak örtü.
Vakıyye (vukıyye), 400 dirhemlik vezin, okka.
Yapuk, eyerin altına konan belleme.
Yekta, tek kat, astarsız elbise.
1009 (1600) T A R İH L Î N A R H DEFTERÎ
Yelek, kuştüyü şeklinde olarak iki taraflı tüy: ok yeleği.
Yemeni, kalıpla basılıp elle boyanmış dülbend.
Zenâne (yaygın şekli: zenne), kadına mahsus, müteallik.
Zerdeva, İskandinavya ve Rusya’nın buzlu bölgelerinde yaşayan
postundan kürk yapılan sansar cinsinden küçük bir hayvan.
Esnaf gruplarına’ -göre alfabetik
F î H R î S T
Abacılar ......................
Alacacılar ..................
Arabacılar ..................
Arakıyyeciler ...............
Aşçılar ......................
Attarlar ......................
Ayakkabıcılar ...........
Ayakkabıcılar (Sarayiçin)
54-55
9
80-81
61-62
32-33
30-31
36-38
38-40
Bakırcılar (Kalaycılar)
86
Bakırcılar (Bakırsatıcıları)
99
Bakkaliye ..................
15-26
Başçılar ......................
33
Bogasıcılar ..................
40-41
Boyacılar (Boyasatıcıları) 105
Boyacılar (Kumaş boyayıcıları)
.................. 109-111
Bezciler ......................
42-43
Çadırcılar ..................
Çilingirler ..................
Çiniciler ......................
Çömlekçiler ..............
Çukacılar ..................
33-34
51-52
90-93
99-101
6-8
Değirmen taşçıları ...
Dülbendciler ...............
94
10-11
Futacılar
..................
93-94
Hamam Ievâzımatı ...
48-50
Hamamcılar Ievâzımatı
Hamallar ...................
Hasırcılar ..................
Helvacılar ..................
İğneciler......................
İpek ve ipekli kumaşlar
İplikçiler ..................
\ 84-86
69-80
86-87
94
45-46
8-9
56
Kaşıkçılar ...................
82-83
Kâğıdcılar ..................
58-59
Kavukçular ...............
60-61
Kebeciler ..................
52-54
Keçeciler (Yer döşemesi) 55-56
Keçeciler (Hayvan üzerine) 95-97
Kepkepçiler ..............
83-84
Koğacılar ..................
81
3-6
Kumaşçılar ..............
Kutucular ..................
81-82
Kürkçüler ..................
87-90
Nalbandlar ...............
Nalıncılar ..................
50-51
108-109
Oduncular ..................
47
Pamukçular ..............
Peremeciler ..............
Sağncılar ..................
Sandukcular ...............
Sarıkçılar ..................
58
62-69
101
105
59
1009 (1600) T A R İH L İ N A RH DEFTERİ
Sarraclar ..................
Semerciler ..................
Sepetçiler ...................
Sof ve muhayyerciler
34-36
97-99
105-108
10-11
111
Şamdancılar ...............
Şişeciler ....................... 103-104
Tekneciler
...............
94-95
85
Terziler ......................
Turşucular ...................
43-45
104
Ü tücüler.......................
46-47
................... 101-103
Yaycılar
Yemişçiler ...................
26-30
Yiyecek vs. satıcıları
11-15
Yorgancılar ...............
56-58
X I. YÜZYILA KADAR O R T A ASYA TÜ R K DEVLETLERİNİN
ÇİN’LE YAPTIĞI TİCA RÎ MÜNASEBETLER
Özkan îzgi
Orta Asya Türk Devletleri’nin Çin ile olan siyasî ve ekonomik mü­
nasebetleri çok uzun zamanlar ehemmiyetini muhafaza etmiştir. Her
iki topluluğun zaman zaman gerek askerî yönden gerekse medeniyet
açısından birbirlerine üstünlük sağlamaları çeşitli şekillerde etkisini
göstermiştir. İslamiyetten önceki Orta Asya Türkleri’nin yani Hsiungnu (Hun), Göktürk ve Uygurlar’m Çin ile yapmış oldukları ticarî mü­
nasebetleri izah edebilmek için bazı terimlerin açıklığa kavuşmasında
fayda olacağı kanaatindeyim. Bilindiği gibi Çin kuruluşundan beri
kendine komşu yahut uzaktaki ülkelerle siyasi münasebetlerde bulun­
muştur. Bu siyasî münâsebetlerin yam sıra bir de ticarî münâsebetleri
olmuştur. Bütün bunlar Çin sülale yıllıklarında kaydedilmiştir.
Çin kaynaklan herhangi bir ülkeden gelen heyetlerin getirdiği ve
imparatorlanna sunduğu mallar için kung, kung hsien veya kung fang-vüu
terimlerini kullanmışlardır. Bu terimlerin dilimizdeki manalan ise sı­
rasıyla haraç, hediye takdim etmek ve mahalli ürünleri takdim etmek anlamlanndadır. Bu her üç terim de Çin kaynaklannda yabancı bir devletten
gelen heyetin imparatorun huzuruna çıkıp getirdiği mallan kendisine
sunduğu zaman için kullanılmıştır. Yukanda da görüldüğü gibi her üç
terimde de ortak olan kelime t a g ’dur1. Bu kelime Batı’da «Tribute»
olarak tercüme edilmiştir. Kung terimi esasında bir sistemin ismidir. Bu
sistemi anhyabilmek herhalde Batı’nın usul ve kavramlanyla mümkün
1 Batı’da yahut Osmanlılar döneminde gördüğümüz haraç verme işlemi bizim
burada konu ettiğimiz haraç sisteminden farklıdır. O s m anlılar döneminde kendile­
rine verilen haraç tek taraflı olduğu halde, Orta Asya Türklerinin Çinlilere verdik­
leri haraç çok değişik bir şekildedir. Burada verilen haraç ticaretin yapılabilmesi için
bir vasıta olmuştur. Yani haraçı Türkler Çinlilerle ticaret yapabilmek için vermiş­
lerdir.
88
ÖZKAN İZGİ
olmaz. Ananevi Çin müesseselerinin yahut kavramlarının karşılığını
Batı’da aramak zannederim bizi yanlış bir yola götürebilir. Kııng veya
Haraç sistemi ancak ananevi Çin müesseseleri ve terimleri ile izah edi­
lebilir. Bu sistemin kuruluş sırasında Çin’ de hâkim olan Konfüçyanist
düşünce ve bu düşüncenin âlimleri tarafından bu sistem, anlaşılması
zor bir müessese ve Konfüçyanist cemiyetin diğer müesseselerinden
farklı olarak görülmez2.
Kung yahut Haraç münasebetleri daima iki taraflıdır. Bir üçüncü
taraf düşünülemez. Bu taraflardan birisimde daima Çin daha doğrusu
Çin hükümdarı olmuştur. Çin hükümdarına haraç sunulması Çin’in
diğer münasebette oldukları devletlerden daha yüksek bir medeniyete
sahip olmasından ileri gelmemektedir. Bu husus, bütün Orta Asya dev­
letlerinde hâkim olan bir inancın neticesidir. Bu inanç da Çin impa­
ratorları biolojik olarak değil fakat kutsiyet bildiren bir düşünce için­
de düşünülürse onların «Göğün oğlu» olmalarındandır. Kendilerine
bu yüzden daha başka bir saygı gösterilmektedir. Zaten bu yüzdendir
ki Çin hükümdarlarının diğer ülkelere verdiği mallar için Çinliler
daima «ihsan» yahut «hediye» kelimelerini kullanmışlardır.
Kung yahut Haraç sisteminin Çin’de kuruluşu Çin’in Han sülalesi
(M.Ö. 221 - M.S. 220) zamanına rastlamaktadır. Bu sülalenin kuru­
luşu ile pekçok bölgede yabancı kavimlerle olan münasebetler, yeni bir
devrin başlangıcı olarak görülür. îşte bu devreden itibaren başhyan
bu haraç sistemi kendisini 19. yüzyılın ortalarına kadar hissettirmiştir.
Tarihi bir geçmişe dayanan bu sistemin kurulması elbetteki Çin için
kolay olmamıştır. Haraç sistemi pek çok güçlüklerden soma olgunlu­
ğuna erişebilmiştir.
Konfüçyanist düzenin içinde gördüğümüz bu sistemi izah edebil­
mek için, bu sistemin de dayandığı Ho-cKin «barış ve münasebet» sis­
temini izah etmek mecburiyetindeyiz. Konfüçyanist düşüncede Çin’e
göre barbar olan devletlerin teslimiyeti, siyasi düzenin ayrılmaz bir
parçasıdır. Bu teslimiyet teoride de olsa Çinliler’in yapmış olduğu barış
«Pax Sımca» diye adlandırılmaktadır3. Bu açıdan bakıldığında Ho2 M . Mancall, «The Ch’ing Tribute System: An interpretive essay», The Chi­
nese World Order, John K . Fairbank, Editor, Harvard University Press, Cambridge,
Massachusetts, 1968, s. 63.
3 Yii Ymg-shih, Trade and Expansion in Han China, Harvard University Press,
Cambridge, Massachusetts, 1967, s. 36.
ORTA A S Y A T Ü R K DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂRETİ
89
ch’in sistemi belki de genel bir barbar teslimiyetini amaçlaması bakı­
mından kung sisteminden farklı değildir. Bundan dolayı, kung sistemi­
nin belirli prensiplerinin ne olması gerektiği hakkında açık bir düşün­
cenin henüz belirlenmediği bir dönem olan Önceki Han sülalesinin
(M.Ö. 140 - M.S. 23) ilk başlarında, başta gelen Konfüçyanist âlim­
ler tarafından Çin imparatoruna bazı teklifler ileri sürülmüştür, işte
bu tekliflerden biri, Ho-cKin sistemi içinde Çinlilere göre barbar olan
Hsiung-nu’larm nasıl kontrol altında tutulacağı ile ilgilidir. Bu teklif,
Konfüçyanist âlim Chia I tarafından «Beş Yem» diye bilinen ünlü tek­
liftir. Chia I’nin imparatora sunduğu teklif şudur: «1 — Hsiung-nu
lara gözlerini yozlaştırmak için, süslü elbiseler ve arabalar, 2 — Ağız­
larının tadım yozlaştırmak için, hoş yiyecekler, 3 — Kulaklarını yoz­
laştırmak için, müzik ve kadın, 4 -— Midelerini (genel arzu ve iştahla­
rım) yozlaştırmak için, büyük binalar, silolar ve köleler vermek, 5 —
Teslim olmağa gelenlerin zihinlerini yozlaştırmak için, imparator on­
ları kabul törenleri ile ağırlamak ve onlara bizzat kendi elleriyle içki
ve yiyecek sunmalıdır4».
Çinlilerin almayı düşündükleri bu tetbirlere rağmen, Hsiung-nu
lar imparatordan almış oldukları hediyeler karşısında o kadar memnun
idiler ki daha sonraları Çinliler tarafından kendilerinin haraç sistemi
içine geçirilmelerine engel olamamışlardır. Ho-cKin sisteminin de Çin­
liler için zararh olduğu hususlar vardı. Bunlardan başhcası, Hsiungnu’lara yapılan ve gittikçe artan yıllık ödemeler idi. Kendilerinin de
bu sistemin içinden kurtulabilmeleri için yollar aramağa başlamışlar­
dı. Çünkü bu sistemin iyi işliyebilmesi için kontrol tetbirlerinin iyi alın­
ması lazımdı, işte bu tetbirleri alamadıkları içindir ki bu sistem daha
sonra Çinlilerin aleyhine işlemiştir. Hsiung-nular tarafindan dâima bas­
kı yoluyla daha çok ipek alınmasına karşı bir Konfüçyanist âlim olan
Turig Chung-shu, Han imparatoru Wu’ya bir tasarı sunmuştur.
Tung, önerisinde Hsiung-nu’lann maddi menfaatlerle ancak tatmin
olabilecekleri için kendilerinden istenen yıllık ödemelerin arttınlmasımn uygun olacağım söylemiştir. Ayrıca Hsiung-nu ve Hanların bir­
likte tanrılar huzurunda yemin ederek bir anlaşma yapmalarını ve bu
anlaşmaya Hsiung-nu’lann bağlı kalmalan için, Hsiung-nu hükümda-
4
Yü Ymg-shıh, Aynı eser, s. 37.
ÖZKAN İZGİ
90
nnın bir oğlunu Çin’e rehin olarak gönderilmesi şartım ileri sürmüş­
tür5. Herhalde Çinliler, yapılacak böyle bir anlaşma ile (ekonomik,
dinî ve kişisel) Hsiung-nu’lann Ho-ch’in sistemi içinde, Han yönetimine
boyun eğeceklerini düşünmüşlerdir. Burada şunu belirtmeliyim ki, Hoch’in sistemi içinde yapılan bu anlaşma ile Hsiung-nular tarafından ve­
rilecek rehin, ileriki tarihlerde kung sistemi de dahil olmak üzere bir
sembol olmuştur.
Çin’ e yabancı devletlerden gönderilen haraç ürünleri ve buna kar­
şılık imparatorun hediyeleri bir değiş-tokuş ve genel anlamda bir tica­
ret olarak görülebilir. Fakat bu her iki sistem içinde (Ho-ch’in ve. Kung)
görülen bu değiş-tokuş ne bir ticaret ne de tamamen ticaretten bağım­
sız münasebetlerdir. Bunlar adeta birbirinin içine girmiş olan müna­
sebetlerdir.
Çin ile komşuları arasında ticaret genellikle şu üç şekilde görül­
mektedir. 1 — Çin başkentinde imparatora haraçm sunulmasından
hemen sonra her iki ülke arasmda ticaret başlamıştır. Bu şekilde yapı­
lan ticarette, haraç heyetlerine daima tüccarlar da katılmış ve Çin baş­
kentinde belirli günde yapılan hediye merasiminden hemen sonra ti­
carete izin verilmiştir. Bu şekil ticaret için sınırlarda da ticaret yapıl­
masına izin verilmiştir. Bundan dolayıcbr ki Çin ile komşu ülkeler ara­
sında pazarlar kurulmuştur6. 2 — İkinci ticaret şekli ise, Çin başken­
tine haraç heyetlerinin gelmesine lüzum olmadan yapılan ticarettir.
Çok geç devrelere raslamasma rağmen bu çeşit bir ticaret 1695-1755
seneleri arasında Rusya ile Çin arasmda yapılmıştır. Bu seneler içinde
yalmzca 1728 tarihinde Rusya’dan tir haraç heyetinin Çin’e gittiğini
görmekteyiz7. 3 — Üçüncü ticaret şekli ise, yine Çin başkentine haraç
heyeti gitmeden, yalmzca sınırda yapılan ticaret şeklidir8.
Yukarıda kısaca gördüğümüz Ho-ch’in ve Kung sistemleri içinde
esas konumuz olan Türklerle Çinliler arasındaki ticarî münasebetleri
yine bu sistemlerin ışığı altında inceliyelim.
5
6
7
8
Yü
W.
M.
M.
Ymg-sbıh, Aynı eser, s. 38.
Eberhard, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947, s. 89.
Mancall, Aynı eser, s. 75.
Mancall, Aynı eser, s. 76.
ORTA A S Y A TÜ R K DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂRETİ
91
HStUNG- NU- ÇİN TİCARET MÜNASEBETLERİ:
Hsiung-nu devletinin iktisadi bünyesi kendinden evvelki ve son­
raki göçebe devletlerinin ki ile aynı idi. Bunların e k o n o m ik dayanağı
önce hayvancılık ve daha sonra sırasıyla ganimet temini, ziraat, avcı­
lık ve balıkçılıktır. Bütün bunlar sadece kendi ihtiyaçlarım karşılamak
için değil, aynı zamanda ihraç maddeleri olarak ta yer almıştır. Hsiungnu’lar,. satacakları mallan kışın müstâhkem mevkiilerde toplarlar ve
ilkbahar ile birlikte araba ve atlara yükliyerek silahlı muhafızlar hi­
mayesinde diğer ülkelere sevk ederlerdi9.
Hsiung-nu’lann Çin sınırında yaptıklan yağmalar ve savaşlann
sebebi toprak kazanmaktan ziyade, bir ekonomik sebeb olarak gözü­
kür. Hsiung-nu’lann ekonomisi kendi göçebe ekonomilerinden başka
üç şeye dayanmaktadır. Bunlardan birincisi, zaptettikleri yerler üze­
rinde yaşayan insanlardan aldıklan paralar, ikinci olarak, dost ülke­
lerden ahnan hediyeler veya haraçlar, üçüncü olarak da,, "yabancı ül­
kelerle yapılan ticaretlerdir10. Burada görüldüğü gibi, üçüncü madde
hariç tutulursa yapılan diğer iki ticaret şekli tamamen askeri kuvvete
dayanmaktadır. Hsiung-nu’lann Çin ile yaptıklan ekonomik müna­
sebetler ise, burada ikinci maddeye girmektedir. Çin her sene sınırda­
ki banşı sağlıyabilmek için Hsiung-nu’Iara Çinlilerin hediye olarak
vasıflandırdığı haraç veriyorlardı.
Hsiung-nu’lar ile Çin arasmda Ho-cKitı sistemi çerçevesinde ya­
pılan ilk anlaşma M .Ö. 138 de yapılmıştır. Bu sistem için, Çin’in Hsiung-nu’lara karşı takip ettikleri siyaset kendilerine zarar vermiyecek
bir şekilde, iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik münasebetleri yürüt­
me olmuştur. Fakat zamanla, Hsiung-nu’lar bilhassa ekonomik açı­
dan daha fazla imtiyaz istemeğe başlamışlardır. M.Ö. 198 de yapılan
ilk .anlaşmanın maddeleri şunlardır:
1 — Bir Çinli prenses Hsiung-nu imparatoru ile evlenecektir.
2 — Çin, Hsiung-nu’lara belirlenmiş miktarlarda ipek, şarap,
pirinç ve diğer çeşit yiyecekleri, her sene verecektir.
3 — Han ve Hsiung-nu’lar eşit-kardeş-devletlerdir.
9
10
G. Nemeth, Attila ve Hunlart, İstanbul, 1962, s. 228.
Y ü Yıng-shıb, Aynı eser, s. 41.
92
ÖZKAN İZGİ
4 — Çin şeddi, Çin ile Hsiung-nu’lar arasında sınırı teşkil ede­
cektir11.
Hsiung-nu’lann ekonomik ihtiyaçları, sonraki bütün anlaşmalardanda görülebileceği gibi, elbise ve yiyeceklerdir. Han imparatohı Wen
zamamnda, Çin’in vermiş olduğu hediyelerin miktarı ehemmiyetli bir
şekilde arttırılmış ve nakdî ödeme-altm ve para-de hediye olarak Hsiung-nu’lara verilmiştir. İmparator Wen zamamnda sımr ticareti ilk
defa olarak Ho-cKin sistemi içinde resmi olarak yapılmağa başlanmış­
tır. Ödemeler periodik olarak artmış ve Hsiung-nu’larm isteğine göre
genişletilmiştir. Hsiung-nu’lann daima artan ekonomik istekleri, Çin­
lilerin önceleri dayanmakta yarar gördükleri Ho-cKin sisteminin neti­
cesinde kendi aleyhlerine dönmesine sebep teşkil etmiştir.
Hsiung-nu’lar, Han imparatoru Wen’den sonra, imparator Wu
zamamnda da Çin’ den hediye için daha fazla istekte bulunmuşlardır.
Böylelikle de Ho-ch’irı sistemi içinde Han ile Hsiung-nu’lar arasındaki
ekonomik münasebetler, daha ziyade Hsiung-nu’lann lehine tek yönlü
olarak işlemeğe başlamıştır. Çin sarayının senelik hediyeleri, böylece
tek taraflı olarak kalıyordu. Hsiung-nu’lar nadiren Çin sarayına, ara­
daki dostluk münasebetlerinden dolayı çok az miktarda at veriyorlardı.
Bu tek yönlü olarak verilen hediyeler, zamanla Çin sarayım düşünme­
ğe zorlamış ve Ho-cKin sisteminden nasıl vazgeçilebilineceğini araştır­
maya ve Hsiung-nu’lan nasıl kung sistemi içine alabileceklerini düşün­
meye yöneltmiştir. Çin’in, Hsiung-nu’İarı kung sistemi içine alabilme­
leri, ancak Hsiung-nu’lann zayıflamasından ve ekonomik yönden Çin
yardımına ihtiyaçlarının daha fazla artmasından kendiliğinden müm­
kün olmuştur.
Ho-cKin sisteminden kung sistemine geçiş, esash birkaç değişikliği
de beraberinde getirmiştir. Bunlardan birincisi, Hsiung-nu’lar tesli­
miyetlerinin teminatı olarak, onlardan bir rehine isteme yolu açılmış­
tır. İkinci olarak, Hsiung-nu hükümdar yahut asilzadeleri-asilzadeler
hükümdarı temsil ederek-mutlaka Çin imparatoruna hürmet göster­
mek için Çin sarayına gelmişlerdir. Üçüncü olarakta, imparatorun Hsiung-nu’lara verdiği hediyeler eskisi gibi tek taraflı olarak kalmamış ve
Çin heyetlerinin hediyeleri verdikten sonra dönüşlerinde mutlaka Hsi11 B. Watson, Records o f the Grand Historian o f Chitıa. Translated from the Shıh Chi
o f Ssu-ma Ch’ien, Columbia University Press, New York, 1961, c. II, s. 170.
ORTA A S Y A TÜ RK DEVLETLERİNİN ÇİN ÎLE TİCÂRETİ
93
ung-nü’lar tarafından da Çin’ e haraç gönderilmiştir. Çin’in yukarıda­
ki bu isteklerinden sonra, Hsiung-nu’lar hala Ho-cKin sisteminin deva­
mım istiyorlardı. Çin imparatoru bu hususları saray mensuplarıyla gö­
rüştüğünde, , Hsiung-nu’larm zayıflamalarından faydalanılarak kendi­
lerini mutlaka kung sistemine bağlamayı uygun görmüşlerdir. Çinliler
bunun yamsıra, Hsiung-nu’lann, mutlaka Çin başkentine gelerek im­
paratora hürmet gösterilmesini en önemli şartlardan birisi olarak öne
sürmüşlerdir. Çin heyeti bu şartlan Hsiung-nu’lara bildirdiğinde, hü­
kümdar bu duruma çok kızmış ve hatta gelen heyeti hapsettirmişti.
Fakat, Hsiung-nu’lan, Çin’in para ye eşyasma çok ihtiyaçlan olduğu­
nu düşünerek, heyeti serbest bırakmış ve veliahtını Çin’ e rehin olarak
yollamıştır. Çin imparatoru da bu duruma çok memnun olmuş ve
hatta başşehir Ch’ang-an’ da özel bir ev inşa ettirerek Hsiung-nu’lara
vermiştir12.
•
Hsiung-nu’lann, Ho-cKin sisteminden çıkıp, kung sistemi içine gir­
meleri, Han imparatoru Hsüan zamamnda (M.Ö. 73-40) olmuştur.
Hsiung-nu’lar tarafından ilk defa bir rehine olarak Hu-hou-yen’in M.
Ö. 53 de Ch’ang-an’a yollanmasıyla, haraç sisteminin bir şartı yerine
getirilmiş oluyordu. M .Ö. 51 de Çin sarayına varan Hu Hou-yen. sa­
raya gittiğinde yamnda imparatora verilmek üzere kendi ülkesinin
ürünlerinden haraç olarak götürmüştü13. Han devrinin en önemli ha­
disesi, Hsiung-nu’lann teslimiyetidir. Bu devirde Han sarayı bir taraf­
tan Batı bölgelerinde kendi prestijim arttırmak, diğer taraftan ise,
Hsing-nu’larla haraç sistemini kurmak için büyük çabalar sarfetmiş
ve bunda muvaffak olmuştur.
Haraç sistemi içinde Hsiung-nu’lann Han sülalesi ile yaptığı eko­
nomik münasebetler, 80 yıldan fazla bir zamandır kesilen Çin hediye­
lerinin tekrar Hsiung-nu’lara gelmesine yol açmıştır. Rehine Hu houyeri, memleketine dönerken yamnda 20 hu altın, 200.000 para, 77 el­
bise, 8.000 çeşitli ipekli mamul ve 34.000 hu pirinç götürmüştür14. Er­
tesi sene Hu hou-yen tekrar Çin’ e geldiğinde, kendisine dönüşünde daha
12 Y ü yıng-shıh, Aynı eser, s. 44.
13 Yü ymg-shıh, Aynı eser, s. 38.
14 Han sülalesi zamanında kullanılan «hu» ölçüsü 72,5 kg. ağırlığmdadır. Bak,
S. Belâzs, «Beitrege zur Wirtschaftsgeschichte der Tang-Zeit», Mitteilungen des Semi­
narsfü r Orientalische Sprachen, vol. 34, s. 44.
94
ÖZK AN ÎZGt
da .artan miktarda 110 elbise, 3.000 ipekli mamul, 8.000 hu ipek veril­
miştir15.
Hsiung-nu’lara verilen bu hediyeler, Ho-cKin sistemi zamamnkinden ehemmiyetli bir derecede fazlalık göstermiştir. Bunun nedeni ise
herhalde şu olmalıdır. Çin’in verdiği hediyeler hiç olmazsa kağıt üze­
rinde kalsa bile, karşılıklı bir temel üzerine kurulmuştur. Hsiung-nular imparatora hürmet göstermek için gittiklerinde mutlaka haraç ver­
mişlerdir. Çinliler için muhakkak ki Hsiung-nu’lann getirdiği bu ha­
raçların değerinden çok, Hsiung-nu’lann teslimiyeti yönünden önem
kazanmıştır. Çin hediyelerini Hsiung-nu’lar yapılan anlaşmaya göre
elde ediyorlardı. Bu hediyeleri almak içinde mutlaka Hsiung-nu hükümdan yahut hükümdan temsilen giden bir asilzade Çin imparato­
runa hürmet göstermek için saraya gidiyordu. M .Ö. 48 de bu tarzda
istenen ekonomik yardımdan sonra, Çinliler tarafından iki hudud şeh­
rinden Hsiung-nu’lara 20.000 hu hububat verilmiştir16. Çinlilerin is­
tediği şekilde gelişen bu ticarette zamanla yine Çinliler zarar görüyor
olmuşlardır. Çünkü, Çinlilerin istediği gibi saraya gelip hürmetlerini
sunan Hsiung-nu imparator veya asilzadeleri kalabalık bir heyetle Çin
başkentine gidiyorlar ve bütün masrafları Çinliler tarafından ödeni­
yordu. Bu durumdan da müşteki olan Çinliler bu sefer Hsiung-nu’lardan gelecek heyetlerin 200 kişiden fazla olmamasını istemişlerdir.
Fakat bu istek de yerine getirilmemiştir. Çünkü Hsiung-nu’lar 500 ki­
şilik bir heyetle Çin sarayına gittiklerinde, bu heyete Çinliler- fazla ses
çıkartamamışlardır. Bunun sebebi ise açıktır. Çin siyasi bir ihtiyaçtan
dolayı kung sistemine dayanmak istemektedirler. Ho-cKin sistemi içinde
Hsiung-nu’lara her sene ne kadar senelik ödeme yapıldığı hakkında eli­
mizde kesin bilgiler yoksa da, bazı ip uçlan bize kung sisteminin Çin­
liler için daha pahahya mal olduğunu göstermektedir. Mesela, M .Ö.
89 da Hsiung-nu’lar tekrar Ho-ch’in sisteminin eski halini almasının be­
deli olarak 10.000 çeşitli ipekli mamul, 5.000 hu hububat ve 10.000
shıh17 şarabı senelik ödeme olarak Çin’den almışlardır18. Yukandaki sayfada verilen miktarlarla bu miktarlar karşılaştırılırsa, kung siste15 Yü yıng-shıh, Aynı eser, s. 45.
16 Yü Yıng-shıh, Aynı eser, s. 46.
17 Han sülalesi zamanında kullanılan bir «Shıh» yaklaşık olarak 103.5 litreye
eşittir. Bak. S. Belâzs, aynı eser, s. 44.
18 Yü Yıng-shıh, Aynı eser, s. 49.
ORTA A S Y A TÜ R K DEVLETLERİNİN ÇÎN ÎLE TİCÂRETİ
95
mi içinde Hsiung-nu’lara daha fazla ödeme yapıldığı meydana çıkmak­
tadır.
■ ,
Hsiung-nu’lann M .Ö. 58 tarihinden itibaren başhyan çöküşleri­
nin tesirleri Çin’de de görülmeğe başlamıştır. Çünkü, ata ihtiyacı olan
Çin, Hsiung-nu’lardan bunu sağhyamıymca müşgül durumda kalmış­
lardır. Çin halkı devlete olan vergi borcunu ipek yahut ticaret yoluy­
la satın aldıklan atlann bir kısmım vermekle ödüyorlardı. Halk iste­
diği miktardaki atı satın ahp devlete ödeyemiyince bu sefer daha fazla
para yahut ipeği vergi olarak vermek mecburiyetinde kalmışlardır.
Gerçi Çin, Hsiung-nu’lardan başka ülkelerle de ticaret yapıyorlardı.
Fakat bilhassa at yönünden dayandıklan tek ülke Hsiung-nu’lardı. işte
bu yüzden de Çin’in içinde zaman zaman halkın devlete karşı hoşnut­
suzluğu beliriyordu19.
Hsiung-nu’lann M.S. 47 tarihinde ikiye ayrılmalarından sonra
Güney ve Kuzey Hsiung-nu’lannın yine Çin ile ticari münasebetleri
devam etmiştir. M.S. 50 senesinde Güney Hsiung-nu’lar, önceki atalan gibi bir rehineyi Çin sarayına göndermişler ve bu rehinenin dönü­
şünde pek çok hediyelerin yanı sıra 10.000 parça ipekli mamul, 10.000
hu ipek, 25000 hu pirinç ve 36.000 baş sığır almıştır20. Bu tarihten iti­
baren tekrar Güney Hsiung-nu’lan ve Çin arasındaki haraç sistemi iş­
ler hale geldi. Her senenin sonunda Hsiung-nu imparatoru kendi ha­
racım taşıyan bir rehineyi Çin’ e yolladı ve bir evvelki rehinenin dönü­
şünde pek çok hediye ve ipek aldı. Bu tarihten sonra, aynı zamanda
Hsiung-nu asilzadelerine verilen hediyeler bir nizama sokulmuştur.
Her sene, yeni, yıldan soma Hsiung-nu elçileri, kendilerine özel olarak
verilen hediyelerin yamsıra, Hsiung-nu hükümdarına ve asilzadelerine
verilmek üzere, Çin imparatorundan alınan hediyelerle memleketle­
rine dönmüşlerdir. Güney Hsiung-nu’lar ihtimal, daha önce olduğu
gibi dahi güçlü bir ekonomiye dayanmıyorlardı. Bu yüzden de gün­
lük ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için bile Çin’ e dayanmak mecbu­
riyetinde kalmışlardır. Çünkü bu seneler sırasında, Güney Hsiung-nulara verilen Çin hediyeleri arasında, Hsiung-nu’lann her zaman için
Çin’e sattıklan sığırlann bu sefer, Çin’ den almak mecburiyetinde kal-
19
20
Eberhard, Çin Tarihi, s. 99.
Y ü Yıng-shıh, Aynı eser, s. 49.
ÖZKAN ÎZGÎ
96
chklanndan anlıyoruz. M.S. 50 senesinde Çin, Güney Hsiung-nu’lara
10.000 lerce sığır vermiştir21.
Biz daha önce Hsiung-nu’lar ikiye bölünmeden, Çin imparatoru
Wen ve Wu zamanlarında, sınırlarda pazarlar kurulduğunu görmüş­
tük. Aynı şekilde sımrda pazarlar kurulmasım Güney Hsiung-nu’lar
zamamnda Çin imparatoru Ching devrinde de görmekteyiz. Bu husus­
ta bir Çin kaynağı Shıh Chi de şu bilgiler vardır: «imparator Ching, Hisung-nu’larla bir defa daha sulh ittifakım yeniledi. Onlara Han sınır­
larında kurulan pazarlarda mal satın ahp vermeğe izin verdi» denmek­
tedir22. imparator Ching zamamnda da Hsiung-nu’lar tarafından sı­
nırlarda yağma hareketleri olduysa da, bu durum büyük hadiselere yol
açmamıştır. Hsiung-nu’lann bu sınır hareketlerinin sebebi, belki de,
Çin mallarına duydukları aşın ihtiyaçtan dolayıdır. Hatta, Çin ile
Güney Hsiung-nu’lar arasında sımrda savaş sürerken bile ticaret sımr
pazarlannda devam ediyordu23. Bu sınırlarda kurulan pazarlann Çin
için ticaretten başka bir faydası da herhalde böylelikle Hsiung-nu’lan
Çin içine sokmadan sınırda tutabilmeleridir.
M.S. 47 de ikiye aynlan Hsiung-nu’lardan Güney Hsiung-nu’lann Çin ile ticarî münasebetlerinin şeklini kısaca da olsa gördükten son­
ra,, acaba Kuzey Hsiung-nu’lan bu sırada ne yapıyorlardı? Güney Hsi­
ung-nu’lar kısa bir süre sonra Çinlileşerek yerleşik hayata geçmelerine
rağmen?4, Kuzey Hsiung-nu’lar göçebe hayatında kalmışlar ve adım
adım ilerliyerek sonunda Avrupa’ya kadar gitmişlerdir25. Kiizey Hsi­
ung-nu’lar, Çin sarayından her sene yardım görmüyorlardı. M.S. 51
senesinde Kuzey Hsiung-nu’lardan gelen bir istekle Çin sarayı, müna­
sebetlerin yeniden başlaması isteklerini görüştü. Bu tarihten sonra kısa
bir dönem içinde dahi olsa her iki ülke arasında heyetlerin gidip gel­
dikleri görülür ve ticaret, iki ülkenin istekleri ölçüsünde tekrar yapıl­
mağa başlanır. M.S. 52 de Kuzey Hsiung-nu’lardan, pek çok sığırın
Çin pazarlannda satıldığım görmekteyiz26. Yine 52 senesinde, Kuzey
Hsiung-nu’lan haraç ismi altında imparatora at ve kürk sunmuşlar­
21
22 '
23
24
25
26
Y ü Ymg-shıh, Aynı eser, s. ,50.
Watson, Aynı eser, c. II, s. 176.
Watson, Aynı eser, c. II, s. 177.
Eberhard, Çin Tarihi, s. 96.
G. Nemeth, Attila ve Hurdan, s. 100.
Watson, Aynı eser, c. II, s. 180.
ORTA A S Y A TÜ RK DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂRETİ
97
dır. Bu heyetin dönüşünde ise, imparator, hükümdar ve asilzadeler için
çök miktarda ipekli mamül vermiştir. Kaynaklar, bu haraç ve hediye
değişikliğinin ekonomik açıdan değerinin hemen hemen aym değerde
olduğunu da kaydetmektedirler27. Kuzey Hsiung-nu’lar ile Çin ara­
sındaki en son ticaret haberi 84 senesine aittir. Bu tarihte, Kuzey Hsi­
ung-nu’lar Wu-wei valisine haber vererek, Çin hükümeti ve halkı ile
ticaret yapmak istediklerini bildirmişlerdir. Vali bu haberi Çin sara­
yına ulaştırmış ve imparator gelen heyetin kabul edilmesi için izin ver­
miştir. Bunun üzerine, heyet hükümdarlarının isteklerini belirtmiş ve
pek çok hediye ile memleketlerine dönmüşlerdir. Bu heyetin dönüşün­
den sonradır ki Kuzey Hsiung-nu hükümdar! pek çok prens ve pren­
sesini ve 10.000 lerce sığır ile birlikte ticaret için Çin’ e yollamıştır28.
GÖKTÜRK-ÇİN TİCARET MÜNASEBETLERİ:
Göktürk’ler Çin’e komşu olduktan sonra Hsiung-nu’lar zama­
mnda olduğu gibi kendi hayvanlarının ihtiyaç fazlasını, ekonomik ihti­
yaçlarından dolayı, bilhassa Çin ipeği ile değiştirmek için teşebbüse
geçmişlerdir. Çin imparatorları ile siyasî ve ekonomik münasebetleri­
nin daha iyi bir yolda olabilmesi için, Çin’in çok fazla ihtiyaç duyduğu
atların miktarım gittikçe arttırarak, haraç olarak kendilerine verdiler.
Bu şekilde fazla miktarda haraç verilmesinden Göktürk’lerin beklediği
husus ise elbetteki daha fazla ipek ele geçirebilmekti. Fakat Çin, Göktürkler tarafından her sene artan miktarda gelen atlar için bir sınırlan­
dırma koymak lüzûmunu hissetmiştir. Göktürkler ise, Çin’in bu isteğin e
itiraz'ederek, neticede her iki ülke arasında bir savaşın çıkmasına sebeb olmuşlardır. Bu savaş neticesinde Göktürkler askeri bir üstünlük
sağlamışlardır29. Çinliler ise bu durum karşısında kendi emniyetlerini
sağhyabilmek için tekrar Göktürkler tarafından yollanan atların kar­
şılığında ipek ve diğer ihtiyaç maddelerini vermeği kabul zorundan
kalmışlardır. Göktürkler Çin tarafından bu isteklerinin de kabul edildi27 Watson, Aynı eser, c. II, s. 182 ve Y ü Ymg-shıh, aynı eser, s. 101.
28 Y ü Yıng-shıh, Aynı eser, s. 102.
29 H. Ecsedy, «Trade-and-War relations between the Turk and China in the
second half o f the 6th Century», Acta Orientalia, Tomus X X I , Fas. 2, 1968, s. 141.
Tarih Enstitüsü D ergisi: F . - 7
98
ÖZKAN" ÎZGt
ğini gördükleri için, yeni bir istekte bulunarak* kendileri için sabit
pazar yerleri kurulması hususunda imparatora müracâat etmişlerdir35
Göktürkler zamanında, Çin ile yapılan hayvan ile ipeğin değiş­
tirilmesi, Orta Asya'nın en değerli ticaret piyasâ'sım teşkil etmiştir-. Bil­
hassa Çin, Göktürk . sınır kasabalarında yapılan ticaret 'faaliyetlerine
büyük önem veriyordu. 734 tarihli bir anlaşma ile Ling-chou’daki: Söfang şehrinin ortak pazar yeri olarak kullanılmasına Çin imparatoru
tarafından karar verilmiştir31.
Çin kaynaklarında kaydedilen ve Göktürkler tarafından Çin’e yol­
lanan haraç heyetlerinin kronolojik sıralaması şöyledir:
545 senesinde, Göktürk kağanı Bumin, Çin sınırında mübadele
usulü ile ipek almak için, Çin başkentine gitmiş ve kendileriyle müna­
sebet kurmak istediklerini bildirmiştir32.
546 senesinde, Bumin Kağan tarafından yollanan bir heyet kendi
ülkelerinin ürünlerini sunmuştur33.
551 senesinde, Çin imparatoru öldüğü için, Bumin Kağan taziyetlerini bildirmek için bir-heyet yollamış ve -200 at saraya; hediye;olarak
verilmiştir. Bu heyetin dönüşünde ise bir Çin prensesi Bumin Kağan’a
yollanmıştır34.
■ .
553 senesinde, K ’o-lo Qara Kağan Çin sarayına. 50.000 at yolla­
mıştır. Aynı sehe K ’o-lo Kagan’m küçük kardeşi Çin’e hediyeler yol­
lamış Ve aynı şekilde imparator tarafından hediyelerle memleketine
geri dönmüştür35.
' ■ 554 senesinde, Ch’i36 sarayına Göktürkler tarafından hediye ve
haraç yollanmıştır37.
'
30 Ecsedyj Aynı eser, s. 141.
■ ,
31 I. Kafesoğlu, Türk M illi Kültürü, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayııilan : 46, Ankara 1977, s. 275-276!
32 Choü-shu, Shang-wu-yin-shü-kuan ed., Pekin 1958, 1, s. 425a.
•
33 Chou-shu, I, s. 425a.
34 Chourshu, I, s. 425a.
:
.
.
.
35 Ecsedy, Aynı eser, s. 133 ve s. 155-157.
36 Çin’de bu devrede pekçok devletlerin kurulup ve yıkıldığını görmekteyiz.
Burada, Göktürklerle münasebette olan devlet-535-556 seneleri arasında, yaşamıştır.
Bak, Edwin O. Reinchauer-John K . Fairbank', East Asta the Great Tradition, Harvard
University Press, Cambridge, Massachussetts-1960, s. 153.
37 Ecsedy, Aynı eser, s. 134.
ORTA A S Y A TÜRK DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂ R ETİ
99
555 senesinde, Gh’i sarayına tekrar hediye yollanmıştır.
558 senesinde, Ch’i sarayına Göktürkler kendi ürünlerini haraç
olarak sunmuşlardır.
560 senesinde, bir Göktürk heyeti, Çin sarayında yapılan ziyafete
davet edilmiş ve dönüşlerinde kendilerine para ve ipek hediye edilmiştir.
561 senesinde, Göktürk Kagan’ı Mukan, bir heyede imparatora
kendi memleketinin ürünlerini hediye olarak yollamıştır.
564 senesinde, Göktürkler Chou33 sarayına kendi memleketleri­
nin mamüllerini yollamışlardır.
565 senesinde, Ch’i sarayından Göktürklere bir heyet gelmiş ve
aynı sene içinde Göktürklerden bir heyet Ch’i sarayına haraç götür­
müştür.
566 senesinde, Çin’ e hediyelerle birlikte bir heyet Göktürkler ta­
rafından gönderilmiştir.
567 senesinde Chou ve Ch’i saraylarına ayrı ayrı heyetler ¡gönde­
rilmiştir.
’
569 senesinde, Chou sarayına giden heyet, kendilerine at hediye
etmişlerdir.
572 senesinde, Chou ve Gh’i saraylarına yine Göktürklerden ayrı
ayrı heyetler gitmiş ve Ch’i imparatoru bu heyetin dönüşünde Budizm’e
ait kitaplar yollamıştır.
tir.
5.73 senesinde, Chou sarayına bir heyet gitmiş ve at hediye etmişr
580 senesinde, Chou sarayına Göktürkler tarafından hediyeler su­
nulmuştur.
583 ^senesinde, Çin’e hediyeler yollanarak sulh ve askeri yardım
için teklifte bulunulmuştur.
584 senesinde, Göktürk Kagan’ı Sho Po-li Çin sarayına mektup
yazarak koyun ve atlarla ipek değiştirilmesini istemiştir.
586 senesinde, Sha Po-li Kağan, Sui39sarâyına hediyeler sunmuştur588 senesinde, Sha Po-li’nin oğlu Tu-lan Kağan Çin sarayına bir
heyetle haraç yollamış ve karşılığında 3000 top ipek almıştır.
38 Ch’i devletinden sonra kurulan Chou devleti 557-580 tarihleri arasında ya­
şamıştır.
39 Sui Devleti 589-618 seneleri arasmda yaşamıştır.
100
ÖZK AN ÎZGÎ
588 senesinde, Tu-lan Kağan bir heyetle Çin’e pamuk ipliğinden
yapılmış elbise ve balık tutkalım hediye olarak yollamıştır. Kagan’m
yolladığı bir başka heyet ise, 10.000 at, 20.000 koyun, 500 deve 500 sı­
ğın haraç olarak imparatora sunmuş ye karşılığında, Çin sınırında ken­
dileri için ticaret amacıyla pazar yeri kurulmasını istemişlerdir40.
618 senesinin Haziran ayında Göktürk Kagan’ı Shıh-pi öldü. Çin
imparatoru yeni kağan Ch’u-lo’ya baş sağlığı dilemek için bir elçi yol­
lamış ve Göktürklere 30.000 parça ipekli kumaş hediye etmiştir41.
620 senesinin Mayıs ayında Göktürkler, bir Çin’li derebeyi ' olan
Wang Shıh-ts’ung’ a bir elçi göndererek 1.000 kadar at hediye etmişler
ve Wang’da buna karşilık kendi kızım Ch’u-lo Kagan’ a vermiştir.: Bu­
nun neticesinde de Göktürklerle ticari münasebetlerin başlamasına razı
olmuştur42.
:
622 senesinin Ağustos ayında, Çin imparatoru Kao-tsu, Göktürklerin sınırlarında yaptıkları saldırışlara karşı Kagan’a bir elçi yollıyarak şu isteklerde bulunmuştur: «Âdet bakımından Çin imparatorluğu,
Göktürk Kagan’hğı ile aynı değildir. Göktürkler, Çin topraklarım ele
geçirseler bile burada yaşayamazlar' Üstelik ele geçirdiğiniz ganimet­
lerin hepsi milletinizin eline geçti43. Size ne kaldı? Siz en iyisi ordunuz­
la birlikte geri dönün ve T ’ ang imparatorluğundan gelen altın parala­
rı ve ipekli kumaşların hepsi sizin hâzinenize girsin»44. Göktürk Kagan’ı bu teklifi kabul ederek elçiyi geri yollamıştır.
625 senesinin Ocak ayında, Göktürkler Çin imparatorundan, Çin
ile ticari münasebetlerin kurulmasına müsaade etmesini rica etti. İm­
parator Kao-tsu bu isteği kabul etti45. ;
40 555-588 seneleri arasında Göktürkler’den Çin’e giden heyetler hakkında da­
ha geniş bilgiler için bak, Ecsedy, Aynı éser, s. 136-138. Yukarıda bazı senelerde sade­
ce Çin’e heyet gönderildiği kaydedilmiştir. Çin kaynağının burada hangi Çin sülale­
sini belirttiği belli değildir.
41 Ssu-ma Kuang, Tzu-chıh T ’ung-chien, Shang-ıvu-yin shu-kuan éd., Shang­
hai 1931, bölüm 187, s. 1801b.
42 Tzu-chıh T ’ung-chien, bölüm 188, s. 1809b.
43 «Milletiniz» kelimesi yerine bir başka kaynakta «Kumandan ve askerleri­
nizin» yazıldığı hakkında malumat vardır. Bak, Chang Jen-t’ang, T ’ang devrindeki
Doğu Göktürkleri hakkında yeni belgeler (618-745), Doktora çalışması, Taipei, 1968,
s. 84, not 158..
44 Tzu-chıh T ’ung-chien, bölüm 190, s. 1829b.
45 Tzu-chıh T ’ung-chien, bölüm 191, s. 1841a.. .
ORTA A S Y A TÜRK DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂRETİ
101
670-673 şenelen sırasında Çin’ e teslim olan Göktürkler, Feng-chou,
Sheng-chou, Ling-chou, Hsia-chou, Shoü-chou ve Tai-chou46gibi altı böl­
geye yerleştirilmişlerdi. Kapgan Kağan 697 senesinin Mart ayında, Çin’ ­
den bu altı bölgede yaşıyan Göktürklerin kendisine iade edilmesini, ayrı­
ca kendisinin Genel Askerî valiliğe tayin edilmesini ve tohumluk buğday,
ipekli kumaşlar, ziraat aletleri ve demir verilmesini istedi. Çin impa—
râtoriçesi Wu, ilk başta bu teklifi kabul etmedi. Fakat sonra araya giren
vezirler, kendisini ikna etmiş ve neticede Kapgan Kagan’ın istediği
mallan vermeğe razı olmuştur. Bu suretle, Kapgan Kağan Çin’den 40.
000 ölçek tohumluk buğday, 50.000 parça çeşitli ipekli kumaş, 3.000
adet ziraat âleti ve 10.000 lerce kilo demir almıştır47.
698 senesinde Kapgan Kağan, imparatoriçe Wu Tarafından yol­
lanan mallara itiraz ederek bir mektupla kendisine bildirmiştir. Bu mek­
tubun kısaca mâhiyeti şöyledir: «Bana pişmiş buğday tohumlan veril­
diği için tabiî olarak bu tohumlar yetişmediler. Verilen altın.ve gümüş
eşyamn kalitesi çok düşüktür ve hakiki değildir. Çin elçilerine verdiğim
resmi elbiselerin hepsi müsadere edilmiştir. Verilen ipekli kumaşlann
kalitesi çok düşüktür. Kızım yalnızca Çin imparatorunun oğlu ile ev­
lenebilir. Halbuki bana daha az asil sayılan bir kimse damat olarak
yollanmıştır48.
721 senesi Şubat ayında, Bilge Kağan, imparator Hsüan-tsung’a
elçi göndererek kendisiyle iyi münasebetlerin kurulmasını istemiştir.,
imparator da gelen elçiye şöyle bir mektup vermiştir: «Eskiden Gök­
türkler Çin ile evlenmeğe dayanan bir akrabalık kurmuşlardı. Bundan
soma iki devlet beraberce barış içinde yaşamağa başladılar. Çin, Göktürklerden koyun ve at satın alıyor, Göktürkler ise, Çinden ipekli ku­
maş alıyordu. Böylece iki devlet karşılıklı olarak birbirlerinden men­
faat sağlamış oluyorlardı49».
46 Bu yerler sırasıyla, Bugünkü îç Mogolistandaki Ordos bölgesinin batısında,
ikinci yer, bugünkü Sui-yüan. eyâletinde, üçüncü yer, Ning-hsia eyâletinde, dördüncü
yer, bugünkü Shen-hsi eyâletinde, beşinci yer, bugünkü Shan-hsi eyâletinde ve altın-,
cı yer, bugünkü Shan-hsi eyâletindedir.
47 Tzu-chıh T ’ung-chien, bölüm 206, s. 2004b ve Chang jen-t’ang Aynı eser, s.
157-158.
48 Tzu-chıh T ’ung-chien, bölüm 206, s. 2008b ve Chang Jen-t’ang, Aynı eser, s.
161.
49 Chang Jen-t’ang, Aynı eser, s. 175.
102
ÖZKAN ÎZGİ
727 senesi Eylül ayında, Tibetliler Bilge Kagan’a mektup yazarak
beraberce Çin’ e saldırmayı teklif etti. Bilge Kağan ise, bu mektupla
birlikte bir elçisini Çin’ e yollıyarak durumu bildirdi. Çin imparatoru
Hsüan-tsung bu hareketi çok takdir ederek, Göktürklerin Batı Shouhsiang şehrinde Çinlilerle ticaret yapmalarına müsaade etti. Ayrıca
iyi cins atlar beslemek ve Çin ordusunu kuvvetlendirmek için impara­
tor, her sene. yüzbinlerce:parça ipek vererek Göktürk atlannı satın al­
mağa başladı50.
Bu tarihten sonra, Göktürklerin siyasi hakimiyetlerinin yavaş ya­
vaş kaybolması neticesinde, Göktürk - Çin ticarî münasebetleri de ya­
vaşlamış ve hatta durmuştur. Hsiung-nu’lar devrine nazaran daha çök
olan Göktürk - Çin ticari ilişkileri, yukarıda da görüldüğü gibi her iki
ülke içinde çok büyük rakamlara ulaşmıştır. Göktürklerin de Çinlile­
rin Türkler içip ortaya çıkardıkları Ktıng yahut Haraç sistemi içinde,
askeri üstünlüklerini sürdürdükleri müddetçe, Çin’den ne kadar çok
ihtiyaçları olan maddeleri olmaları dikkate değerdir.
UYGUR- ÇİN TtCARFT MÜNASEBETLERİ:
Orta Asya Türk Devletlerinin Çin’le yaptığı ticari nıünasebetlerin
en canlı olduğu zaman T ’ang sülalesinin (618-907) sonlan ile Sung sü­
lalesi (960-1279) zamanında olmuştur. Çin’in komşulan ve diğer uzak­
taki ülkelerle yapmış olduğu ticaret-bilhassa ipek ticareti-kefvanlarla
yapılmışlar. Bu ticaret şekli T ’ang sülalesinin kurulmasından sonra en
yüksek noktasına erişmiştir51. Çin’in komşulan ile ve bilhassa Uygurlar ile yaptığı ticarette, her iki ülkenin mallarının değiştirilmesindeki
gelişmeyi görmek mümkündür. Her iki ülke arasında gidip gelen tica­
ret heyetleri ve birbirlerine verdikleri mallardaki artış bunun en bariz
örneğidir. Şimdi yine Uygurlar zamamnda Çin’le yapılan ticari müna­
sebetleri kronolojik olarak görelim.
760 tarihinden sonra Uygurlar Çin ile münasebetlerinin çok iyi
olmasından faydalanarak sık sık at sâtıp uygun fiatla ipek almak için
Çin başkentine heyetler yollamışlardır. Umumiyetle her sene Çin baş50 •Cbang Jen-t’ang, Aynı eser, s. 176.
51 K. S. Latourette, The Chinese Their History and Culture, Fourth Edition, Two
Volumes in One, New York, 1968, s. 152.
ORTA A S Y A TÜ RK DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂRETİ
İ03
keiıti Ch’ ang-an’a gelerek bir. at için. 40 ipekli parça alarak ticaret yap­
mışlardır. Bu heyetlerin her gelişinde 10.000 lerce at getirildiği düşü­
nülürse, Çinlilerden alınmış olan ipeğin değeri de ortaya çıkar. Uygurlardan gelen bu kadar çok atın ve hele bu atların büyük çoğuluğunun işe yaramaz olduğunu gören Çin sarayı, bu ticaretin artık kendi­
leri için zararh bir hale geldiğini görmüşler ve tedbir almak için düşün­
meğe başlamışlardır. Çin sarayı, Uygurlara bu kadar çok ipek verebil­
mek için kendi, halkına vergi yüklemek zorunda' kalmıştır. Bu sırada
yani 760 senesinde, Uygurlardan tekrar 10.000 at gelince, imparator
artık bundan böyle sadece senelik olarak 6.000 at almayı ve bunün karşıhğıni ipek olarak vereceklerini bildirmiştir52.
787 senesinin Ağustos ayında Uygur Kagan’ı Mö-ch’o Tarkan,'
Çin sarayına bir heyet yolhyarak, kendi ülkesinin mamüllerini haraç
olarak imparatora sundü Ve aynı zamanda bir evlilik anlaşmasının
mümkün olup olmadığını sordu55. '
790 senesinin Haziran ayında, Çin’ e giden Uygur elçisi memleke­
tine dönerken, imparator elçinin vermiş olduğu atların değeri olarak
kendisine 300.000 top ipek verdi54.
806 senesinin başlarında, Uygurlar yine Çin sarayına haraç sun­
dular. Bu heyetten önce de bu sene.içinde bir heyet gelmiş ve kendile­
rine Maniheist’ler iştirak etmiştir. Bu Maniheist’lerin nizamına göre,
yalnız akşamleyin yemek yerler, su içerler, kuvvetli sebzeler yerler ve
kımız içmekten kaçınırlardı. Uygurlar içinde bulunan Maniheist’ler
her sene: Çin’e geldiler':ve pazar yerlerindeki tüccarlar onlarla kanuna
aykırı bir şekilde'ticaret yaptılar55. .
; 821senesinde Teng-lo Yü-lu Mo-mi-shıh Chü-chu P’i-chia Ch’ungte Kağan50 tahta çıktığı zaman 2.000 kabile başkam- ile Çin sarayına
20.000 at ve 1.000 deve götürmüştür. Bu giden heyet bü zamana kadar
52 Chiu T ’ang-shu, Erh-shih-wu-shih pien-k’an-kuan ed., .Taipei, 1956, .bölüm
195, s. 8a.
...
53 Chui T ’ang-shu, bölüm 195, s. 9a.
,.
54 Chui T ’ang-shu, bölüm 195, s. 9a.
■ 55 G.. Mackerras, The Uighur-Empire,Canberra 1968, s. 94.
• 56 Bu Kagan’m işmi eski türkçe’de. (Uygurca) «Tengride Ulüğ Bulmış Küçlük
Bilge Ch’upg-te » .anlammdadn-. Bu kagan’ın ismi ye tahta çıktığı devir kaynakların­
da karışıktır,. Fakat bu kagan’ın T ’ang imparatoru Mu-tsung!un devri olan Ch’angch’ing saltanat devrinin birinci yılında (821) kağan olduğunu sanmaktayım.
104
ÖZKAN İZGİ
Çin’ e giden en kalabalık heyet olarak Çin tarihinde önemli bir yer iş­
gal etmiştir57.
822 senesinin Şubat ayında, Çin imparatoru Uygurlara bir pren­
ses ve atlarının bedeli olarak 50.000 parça ipek vermiştir. Aynı sene­
nin üçüncü ayında, imparator atların bedeli olarak 70.000 parça ipek
vermiştir58.
827 senesinde, Çin imparatoru bir harem ağasım elçi olarak 200.000 parça ipekli ile yola çıkartmış ve bunları Uygurların atlamün. be­
deli olarak yollamıştır59.
829 senesinin Şubat ayında, yine bir harem ağası heyeti Uygur­
lara giderek atlannın bedeli olarak 230.000 parça ipekli vermiştir60.
830 senesinin Mart ayında, bir Çin memuru olan Liu, Ho-tung va­
liliğine getirildi. Bundan önce Uygurlar daima Çin’ e haraç vermişler ve
ticaret yapmışlardı. Uygur tüccarlanmn geçtikleri her Çin bölgesinin
muhafizlan Uygurlar kötülük yaparlar diye korktukları için daima disip­
linli bir ordu ile onlan sınırlarda karşılarlar ve dönüşlerinde yine sımra
kadar uğurlarlardı. Bu suretle de kendi bölgelerini korumuş oluyorlardı.
Ho-tung bölgesinde bir valilik kurulunca Uygurlar, Li-ch’ ang isminde bir
şahsı Çin’e göndererek 10.000 at satıp ticaret yapmışlardır61.
841 senesinin Aralık ayında, Çin imparatoru Uygurlara 20.000 kile
pirinç ve mısır yardımında bulunmak için teklifte bulundu. Bu suretle
57 Mackerras, aynı eser, s. 108. Bn heyet hakkında bir başka Çin kaynağıda şunları söylemektedir: "821 senesi Mayıs ayında Uygurların kağan’ı T ’ai-hc
K onçuy’u karşılamak için, İnanç Külüg, Tudun Sekel ile Yabgu K onçuy’dan
ibaret 2.000 kişi ile 20.000 at ve 1.000 deve’yi Çin’ e yolladı. Bu zamana kadar
Çin’ e gelen yabancı heyetelerden bunun kadar kalabalık bir heyet yoktu. Çin
imparatoru, onlardan yalnızca 500 kişinin başkent C h’ang-an’a gelmelerini ve
diğerlerinin ise, T ’ai-yüan şehrinde kalmalarını emretti.” Bak, Tsai Wen-shen,
Li Te-yü’nün mektuplarına göre Uygurlar 840-900, Doktora çahşması, Taipei, 1967, s. 5.
58 Chui T ’ang-shu, bölüm 195, s. İla .
59 Chui T ’ang-shu, bölüm 195, s. 12a. 827 senesinde tekrar 500.000 parça ipekli
kumaşın Uygurlara hediye edildiği hakkında bak, Tsai Wen-shen, aynı esr, s. 20.
60 Chui T ’ang-shu, bölüm 195, s. 12b.
61 Tsai Wen-shen, Aynı eser, s. 20-21. Bilindiği gibi Uygurlar Kırgız yenilgi­
sinden sonra 840 tarihinden itibaren Güneye inmiş ve kendilerine yeni yurtlar edin­
mişlerdir. Güneye gelen Uygurların siyasî yönden en kuvvetlileri Kan-chou, Sha-chou
ve Kao-ch’ang bölgelerinde oturanlar olduklarını hem Çin kaynaklarından hem de
bırakmış oldukları eserlerden anlıyabiliyoruz.
.
ORTA A S Y A TÜRK DEVLETLERİNİN ÇİN İLE TİCÂRETİ
105
dağılan Uygurları toplıyarak tekrar eski idarelerini kurmak ve Çin’le iyi
münasebetlerinin devam ettirilmesini düşündü62.
842 senesinin Mayıs ayında, Çin imparatoru Wu-tsung taralından
Üğe Kağan’ a bir mektup yollanmıştır. Bu mektupla imparotor «Elçimiz
Çin’ e döndü. Gönderdiğiniz mektuba göre bizden yiyecek, sığır ve koyun
istediğiniz anlaşılıyor. Bunlardan yiyecek meselesi halledildi. Kendiniz,
Chen-wu şehrinde at satarak 3.000 kile pirinç alabilirsiniz. Sığır ise, Çin
esasında zirai bir memleket olduğundan, sığır bizim için çok önemlidir.
Halk tarafından beslenen sığır pek fazla değildir. Kıtlık olduğu zaman
ise, sığır:kesilmesine izin verilmez. Koyun ise, yalnız kuzey memleketle­
rinde beslenir. Sınırlarımızda bulunan yabancı kabileler koyun beslerler
Fakat biz, onlardan vergi olarak koyun almadık. Çünkü koyun yalmz
orada yaşayabilir. Bu suretle istediğinizi şimdilik kabul edemiyoruz» de­
miştir63.
875 senesi Kasım ayında, Uygurlar bir elçi yolhyarak, Çin’ e
haraç sundular. Çin imparatoru da buna karşılık olarak 10.000 parça
ipekli kumaş hediye etti64.
Uygurlarla Çin arasındaki ticari münasebetler 840 tarihinden son­
ra Uygurların yeni yerleştikleri bölgelerden ayrı ayrı yapılmıştır. Bu
ayrı yerlerden yapılan heyetlerin gidip gelmesi zaman zaman Çin kay­
naklarında belirtilmiştir. Fakat bu devreden sonra Çinliler daha fazla
siyasi önemi olan Kao-ch’ ang Uygurları ile münasebetlerde bulunmuş­
lardır. Bu yüzden, Kan-chou ve Sha-chou bölgelerinde oturan Uygur­
larla Çin arasındaki ticaret heyetlerinin hem az oluşu hem de bunların
siyasi faaliyetlerinin Kao-ch’ang Uygurlanna nazaran çok kısa sürü­
şünden dolayı bu Uygurlardan Çin’e giden heyetleri buraya dahil et­
medik.
Kao-ch’ ang’dan Çin’e 962 senesinin Mart ayında ilk ticaret he­
yeti .gitmiştir. A Tutuq başkanlığındaki 42 kişilik bu heyet Çin sarayı­
na kendi mamüllerini sunmuşlardır65.
965 senesinin Kasım ayında Kao-ch’ang’dan Çin’e bir ticaret he­
yeti daha gitmiştir. Rahip Fa-yuan başkanlığındaki bu heyet kendi ül62 Tsai Wen-shen, Aynı eser, s. 62-61.
63 Tsai Wen-shen, Aynı eser, s. 90-91.
64 Tsai Wen-sheıı, Aynı eser, s. 201.
65
Ö. Izgi, «Sung Devrinde Kao-ch’ang’dan Çin’e giden Elçiler,» Tarih Ens­
titüsü Dergisi, İstanbul Edebiyat Fakültesi Yayınlarından, Sayı 6, 1975, S. 107.
ÖZKAN ÎZGİ
106
kelerinin mamülleri olarak kehribar, cam kâseler ve Buda’nm bir di­
şini sunmuşlardır66.
‘
' •
; 981 senesinin üçüncü ayında Mai-sun başkanhğmdaki bir heyet
kendi ülkelerinin mamüllerini sunmak için Çin’ e gitmiştir67.
•■
985 senesinin beşinci ayında, Kaö-ch’ ang’dan bir ticaret' heyeti
daha Çin başkentine [giderek [imparatora hediyelerim. sunmuşlardır^8.
1004 senesinin Mayıs ayında, Kao-ch’ ang’dan en Son ticaret he­
yeti Çin’e gitmiş ve hediyelerini imparatora sunuluşlardır69.
Uygurların, Moğolların !ortaya çıkışından sonra siyâsî faaliyetle­
rini kaybetmeleri, Orta Asya tarihinde yeni bir devrin başlangıcı ol­
muştur. Hsiung-nu, Göktürk ve Uygurların Çin ile yaptıkları ticarfetin
iki ülkeninde hayatında he kadar önemli olduğu açıkça görülmektedir.
66
67
68 "
69
Ö.
Ö.
Ö.
Ö.
îzgi, Aynı
Îzgi, Aynı
Îzgi, Aynı
Îzgi, Ayni
eser, s. 108.
eser, s. 110.
eser, s. 110. "
eser, s. 110.
Azerbaycan’ da hüküm sürmüş bir Türk Hânedâm
t,
SÂ C
OĞULLARI*
II
Ebû Ubeydullah Muhammed el-Afşîn
: Hakkı Dursun Yıldız
Sâc Oğullan hânedâmndah, İslâm devleti hizmetine girmiş ve hânedâna ismini vermiş olan Ebu’s-Sâc’m Rebiülâhir 266 •(Kasım-Arahk 879) tarihinde Cundisâbûr’da vefat ettiği zaman geriye iki oğlu kal­
mıştı: Muhammed el-Afşîn ve Yusuf.
Abbasîler zamanında, Islâm devletinin İdarî ve askerî yüksek mev­
kilerine getirilmiş olan bazı şahısların, memuriyetleri sırasında kazan­
dıkları büyük nüfuz ve itibar sebebiyle ölümlerinde yerlerine oğulları
tayin ediliyorlardı. Bermekîler, Tâhirîler, Hakanîler ve Şâmânîler gibi
âileleri buna misâl verebiliriz. Bu İdarî tasarruf zamanla, ismen hali­
felere bağlı olmakla beraber, hemen bütün icraatlannda müstakil ha­
reket edebilen ve böylece Islâm devletinin parçalanmasına zemin hazırhyan hânedânlann ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Sâc Oğulları
hânedâm da böyle bir tasarrufun neticesinde tarih sahnesine çıkmıştır.
Uzun müddet Tarik Mekke ve bu arada Kmnesrîn, Haleb, Avâsım ve Ahvaz valiliklerinde bulunmuş olan Ebu’s-Sâc’m, Zencilerle
karşı uğradığı mağlubiyet sebebiyle valilikten azledilmesi yüzünden
Saffârîler’in safina geçmesinden kısa bir müddet sonra tekrar Abbasî
halifesinin hizmetine dönerken yolda ölümü1 üzerine Tarik Mekke va­
* Bu araştırmamızın birinci makalesi I. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi’nih 30.- sayısında «Ebu’s-Sâc Dîvdâd b. Yusuf Dîvdest» adıyla neşredilmiştir. ' •
1 Ebu’s-Sâc hakkında bkz. Hakkı Dursun Yıldız, Azerbaycan'da hüküm sürmüş bir
Türk Hânedâm, Sâc Oğullan I, Ebu’s-Sâc Dîvdâd b. Dîvdest, î. Ü . Edebiyat Fakültesi Tarih
Dergisi, sayı 30, İstanbul 1976.
108
H A K K I DURSUN YILDIZ
liliği Haremeyn valiliğiyle birlikte oğlu Muhammed el-Afşîn’a veril­
miştir 266 (880):2.
Muhammed el-Afşîn’in ne zaman doğduğu, adı geçen valiliğe tayitıine kadar ne gibi askerî ve İdarî faaliyetlerde bulunduğu hakkında
kaynaklarda her hangi bir bilgiye rasdanamamıştır. Ancak onun Sâmarrâ’da doğduğunu, babasının kırk yıl kadar Islâm devleti hizmetin­
de çalıştığını göz önüne alarak söyliyebiliriz. Ayrıca her zaman Bedevîler’in baskınlarına maruz kalan hac yollarının, Mekke ve Medine gibi
önemli şehirlerin valiliğine tayin edilmesi, onun daha önce buna ben­
zer vazifelerde bulunduğunu, diğer bir ifade ile az da olsa tecrübe sa­
hibi bir kimse olduğunu göstermektedir.
Muhammed el-Afşîn’in Haremeyn valiliğine tayin edildiği sırada
Mekke, 265 (878-879) yılından itibaren bü şehirdeki birliklerin kumandahğım yapmakta olan ve daha sonra Basra civarında isyan etmiş bu­
lunan Zenciler’in safına katılan Ebu’l-Mugîre Isa b. Muhammed elMahzûmî’nin kontrolünde bulunuyordu. Muhammed 8 Zilhicce 266
(20 Temmuz 880) tarihinde el-Mahzûmî ile yaptığı savaşı kazanarak
onun ağırhklarinı ele geçirdi ve Mekke’yi Zenciler’in tasallutundan kur­
tarmış oldu3.
267 yılı Şevvâl ayında (Mayıs - Haziran 881) Muhammed el- Af­
şin’in birlikleri, bir müddetten beri Kufe’yi elinde bulunduran el-Haysam b. el-’Alâ b. Cumhûr el-Iclî’nin öncü kuvvetleriyle yaptıkları sa-,
vaşı kazanarak karargahta bulunan mal ye silahlan zaptettiler4 .
Muhammed el-Afşîn 268 (881-882) yılında Vasıt’ a bağlı-küçük
bir kasaba olan el-Kariye’yi işgal eden Muhammed b. Ali b. Habîb el2 Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr el-Taberî,. Tarih el-Rusul ve’l-Mulûk, ed. M.J. de Goeje, Leiden 1879-1898, III, 1937; Ibn el-Esîr ,el-Kâm ilfi’t-Tarih, ed. C.J. Tornberg, Beyrut 1965, V II, 333. Kitâb el-’ Uyûn (nşr. Omar el-Sa’îdî, Dımaşk 1972-1973,
IV /l,3 9 )’da Muhammed el-Afşîn’m Tarîk Mekke ve Haremeyn valiliğine 265 (878879) yılında tayin edildiği kaydedilmektedir. Ancak bu sırada babasımn, Abbasîler
ile mücadele etmekte olan Saffârîler’in hizmetinde bulunması sebebiyle bütün İdarî
görevlerden alınmış, mallan müsadere edilmiş ve iktalan Mesrûr el-Belhî’ye verilmiş­
ti. Babasının âsiler safmda yer aldığı bir zamanda oğlunun adıgeçen yerlerin valili­
ğine tayini ne derece mümkün olabilir? Üstelik diğer bütün kaynaklar bu tayin key­
fiyetinin 266 yılında olduğunda müttefiktirler. Bütün bunlara rağmen Muhâmmed’in Abbasî halifesine bağlı kalması ve bu sebeple de babasından boşalan valiliğe tayin
edilmesi de mümkün olabilir.
3 Taberî, III, 1942; îbn el-Esîr, V II, 336.
4 Taberî, III, 1996; Ibn el-Esîr, V II, 362.
SAC OĞULLARI
109
Yeşkûrî adlı bir âsi ile karşılaştı. Yapılan savaşta el-Yeşkûrı mağlup ve
maktul düştü. Başı Bağdad’a gönderilerek teşhir edildi5. Yine aynı yıl elHârûn adiyle bilinen bir Alevî’nin hac yollarında yağma ve çapul yap­
ması üzerine Muhammed bu âsiyi bertaraf etmeğe memur edildi. Onun
hac yollarım emniyete almasından sonra hac yapılabilmiştir6.
El-Mahzûmî’nin 266 yıhnda mağlup edilmesine rağmen, hâlâ
Hicâz bölgesindeki nüfuzu devam ediyordu. Bilhassa Cidde limanını
elinde bulundurmasının Mekke için her zaman tehlike arzedeceğini
bilen Muhammed el-Afşın 269 yılı başlarında (882) Cidde’ye bir ordu
gönderdi. Bu birlikler el-Mahzûmî’ye âit içi silah ve diğer eşya ile dolu
iki gemiyi zapttettiler ve bu bölgedeki nüfûzunu tamamen kırdılar7.
Muhammed el-Afşîn’m birbirini takip eden bu başarıları merkez­
de ona bir itibar sağlamış olacak ki, Cemaziyelâhır 269 (Aralık 882Ocak 883) tarihinde Tarik Mekke ve Haremeyn valiliğine ilaveten yine
küçük çapta karışıldıkların hüküm sürdüğü Anbar, Tarik el-Fırat8 ve
Rahba valiliği de uhdesine verildi9. Muhammed, Rahba’ya hareket ede­
ceği sıralarda Hicâz bölgesinde Bedeviler yağma ve çapulçuluğa başla­
dılar. Bu sebeble önce Bedevîler’e karşı harekete geçmek zorunda kaldı.
Çarpışmanın ilk ânlarında Muhammed’in birlikleri Bedevîler’in kar­
şısında bir varhk gösteremediler. Fakat geceleyin Muhammed’in âni
bir baskını sâyesinde âsiler mağlup ve pek çoğu esir edildi. Ancak Hicâz’da sükûnet sağlandıktan sonra Muhammed yeni tayin edildiği böl­
geye gitme imkânını buldu. Ahmed b. Mâlik b. Tavk’m işgalinde bu­
lunan Rahba ona mukavemet etti. Yapılan çarpışmada mağlup olan
Ahmed’in Şam’a kaçması üzerine Rahba Muhammed’in eline geçmiş
oldu. Buradan, daha önce bazı isyân hareketlerine karışan Ibn Safvân
el-Ukaylî’nin10 kontrolünde bulunan Karkisiya üzerine yürüyerek bu­
rasını da itaat altına aldı11.
Mısır hükümdarı Ahmed b. Tolun’ un Mart 884 tarihinde vefatı,
5 Taberî, III, 2025; Ibn el-Esîr ,V II, 372.
6 Taberî, III, 2025 vd.
7 Taberî, III, 2027; Ibn el-Esîr, V II, 396.
8 Tarik el-Fırat, Hadîsa ile Rahba arasında Habur’un Fırat’a karıştığı yerin
biraz kuzeyindeki bölge, Bu hususta bkz. Marius Caraad, Histoire de ta Dynastie des
Hamdanides, Paris 1953, s. 94 vd.
9. Taberî, III, 2039; Ibn el-Esîr, V II, 397.
10 el-’Ukaylî’nin daha önceki faaliyetleri için bkz. Taberî, III, 1940, 2029.
11 Taberî, III, 2048; Ibn el-Esîr, V II, 398.
110
H A K K I DURSUN YILDIZ
269 (882-883) yılında Mısır valiliğine tayin edilmiş olan Ishak b. Kuridacık’a12 ismen valisi bulunduğu Mısır’ a sahip olabilme fırsatını verdi.
Bu sırada İbn. el-Adîm’ e göre13 Diyâr-ı Mudar valiliğini elinde bu­
lunduran Muhammed el-Afşîn,. îshak ile müşterek hareket etme husu­
sunda anlaştı. Bu iki muhteris kumandan, Ahmed b. Tolun’un yerine
Mısır tahtına geçen oğlu Humareveyh’iri kendilerine karşı koyacak ce­
sarete sahip olmadığı zanmna kapılarak onun idaresindeki yerleri zap­
tetmek için hazırlıklara giriştiler. Bununla beraber Ahmed b. Tolun
tarafından teşkil edilmiş kuvvetli bir ordunun varlığı onları, halifenin
nâibi el-Muvaffak’a yardım için müracaat zorunda bırakmış olmalı­
dır.. Müştereken el-Muvaffak’ a yazdıkları mektupta Tolun-oğullan’nm
elinde bulunan Suriye ve Filistin’i zaptetmek istediklerini, bunun için
de merkezden yardımcı kuvvetlerin gönderilmesinin lüzumunu belirt­
tiler. Bu teklifi, Ahmed b. Tolun’un Mısır’ a hâkim olmasından itibaren
ona karşı takip etmekte olduğu politikaya uygün bulan el-Muvaffak,
yardımcı kuvvetler göndereceğini ve derhal Dımaşk üzerine, yürümeleri­
ni emretti14. İbn el-Adîm, bu sırada Muhammed el-Afşîn’m el-Muvaffak
tarafından Haleb ve civarının valiliğine tayin edildiğini bildirmekte15,
ancak bu husus diğer kaynaklarca teyid edilmemektedir. E l-M u vaf­
fak, Tolun-oğullan’mn elinde bulunan Haleb’e Muhammed’i vali tayin
etmekle, burasımn zaptım çabuklaştırmayı ve böylece Tolun-oğüllan’na
Suriye’ de bir darbe vurmayı düşünüyor olmalıdır.
Muhammed el-Afşîn ile İshak b. Kundacık, el-Muvaffak’tan ge­
rekli izni ve yardım vadim alınca bu kuvvetleri beklemeden maiyetle­
rindeki .birliklerle harekete geçtiler. .Tolun-oğullan’mn Suriye şehirle­
12 Bkz. Hakkı. Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Tûrkler, İstanbul 1976, 176.
13 İbn el-’Adîm, Kemâl el-Dîn Ebu’l-Kasım, ^ubdet al-Haleb miri Tarih Haleb,
nşr,, Sâmi el-Dehhân, Dımaşk 1951, I, 80.
14 İbn el-Esîr, V II, 409 vd.; ib n el-’Adîm, I, 80; ibn Haldûn (Kitâb el-İber
ve Dîvân el-Mübtedâ ve’ l-Haber, Mısır 1284, III, 331) el-Muvaffak’ın böyle bir ka­
rara varmasında, bu iki kumandanın tesirlerinden başka Ahmed b. Tolun’un mutemed adamlarından Ahmed b. Muhammed el-Vâsjtî’nin, Humareveyh’in, kardeşi
Abbas’ı katlettirmesinden sonra ondan çekinerek el-Muvaffak’a mektup yazıp Mısır
üzerine sefer yapmasının tam zamanı olduğunu bildirmesi de rol oynamıştır. Ayrıca
bkz, el-Kindî, Ebû Ömer Muhammed b. Yusuf, Kitâb el-Vulât ve-l-Kudat, ed. Rhuvon
Guest, Leiden 1912, 234; ib n Tagribirdi, Cemâl el-Dîn Ebu’l-Mehâsin Yusuf, e/-JVucûm el-Zâhire f î Mulûk Mısr ve’l-Kahire, Kahire 1348-1374, III, 50; Şinasi Altındağ, Tolunlıdar md. I. A. ■
15 ibn el-'Adîm, I, 80.
SAC OĞULLARI
111
rindeki valileri genç ve tecrübesiz yeni hükümdar Humareveyh’in nasıl
hareket edeceğini bilmedikleri ve ona pek güvenmedikleri için tereddüt
içinde idiler. Bu sebeble Muhammed ve Ishak’m kuvvetlerine karşı mu­
kavemet etmediler. Dımaşk naibi, bu iki kumandanla mektuplaşarak
onlarm tarafina geçeceğini bildirdi ve Humareveyh’ e isyan bayrağım
açtı. Haleb, Hıms ve Antakya valileri kurtuluşu kaçmakta buldular.
Böylece. Jshak ve Muhammed hiç bir mukavemetle karşılaşmaksızm
adı geçen şehirleri, kolaylıkla zaptettiler. Yalnız Şeyzer, Humareyeyh’e
bağhlığnu devam ettiriyordu16, ,
Suriye’deki bu gelişmeler üzerine Humareveyh buraya bir ordu
gönderdi. .Mısırlı birlikler önce Suriye’nin, merkezi Dımaşk üzerine yü­
rüdüler. îshak ve Muhammed ile anlaşmış olan Dımaşk naibi bu. kuv­
veti ere karşı koyamıyarak kaçtı ve şehir tekrar Tolun-oğullan’mn hâ­
kimiyetine geçli. Humareveyh’in ordusu buradan.Ishak b. Kuridacık’m
muhasara ettiği Şeyzer’i kurtarmağa gitti. îshak, Irak’tan gönderile’ceği vadedilmiş olan yardımcı birliklerin yetişmesini beklemek maksa.diyle Mısırh birlikleri oyalama taktiğine baş vurdu ye bunda da başa.nlı oldu. Humareveyh’in ordusu kışın yaklaşması'üzerine mevzilerini
terkederek kışı geçirmek için çevreye dağıldılar17.;
Eİ-Muvaffak, oğlu Ebu’l-Abbas Ahmed (daha sonra el-Mu’tezid
ünvanı ile halife olacak) kumandasındaki bir orduyu Suriye’ye şev­
ketti. Ebu’l-Abbas Haleb’ e geldiği zaman Muhammed el-Âfşîn vali
sıfatiyle burada bulunuyordu18. Onu da yanma alarak Mısır birlikle­
rinin kalabalık bir halde bulunduğu Şeyzer’ e hareket etti. Ârii bir bas­
kınla dağınık bir halde bulunan Humareveyh’in birliklerine ağır kayıp­
lar verdirdi. Kurtulabilenler Dımaşk’a kaçtılar. Ebul’l-Abbas onları
taldp ederek Dımaşk önlerine geldiği zaman ona karşı koyamıyacağım
anlıyan Mısır ordusu Remle’ye çekilmek zorundakaldı. Buradan Hu16
îbn el-Esîr, V II, 409 vd.; IbnHaldûn., III, 331.
:17
İbn el-Esîr, V II, 410. .
f ;
18
İbn el-’Adîm, 1, 81. Ibn el-Esîr (V II, 410) Mısırlılar’ın Dımaşk’tan.Şeyzer
üzerine yürüdüklerini, Muhammed ve Ishak ile savaşacaklarını kaydederek Muhammed’in de Şahzer’de olduğunu- zımnen ifâde etmektedir. Ancak haberin devamında
Mısırlılar’m karşısına yalnız İshak’m çıktığım söylemekle, bir önceki haberin doğruruluk derecesini şüpheye düşüımektedir. Halbuki Ibn el-*Adîm, Muhammed’in bu
sırada Haleb’de olduğunu açıkça beyan etmektedir. Bu durumda îb n el-’Adîm’e inan­
mak daha doğru olur kanaatindeyiz. Ayrıca Muhammed’in, Ebu’l-Abbas Ahmed’in
Haleb’e geleceğini öğrenmesi üzerine oraya dönmüş olması da mümkündür.
112
H A K K I DURSUN YILDIZ
mareveyh’e durumu bildirerek yardım istediler. Ebu’l-Abbas da Şa’ban 271 (Ocak-Şubat 885) tarihinde Dımaşk’ a girdi18.
Suriye’deki bu aleyhte gelişmeler karşısında Humareveyh bizzat
Suriye’ye gitmek lüzumunu hissetti. 271 yılı başlarında (884 yılı orta­
ları)20 kalabahk bir ordu ile Mısır’dan hareket eden Humareveyh,
Remle’ye gelerek karargah kurdu ve beklemeğe başladı. Fakat bu sıra­
da Ebu’l-Abbas Ahmed ile Muhammed ve tshak arasında kaynakla­
rın sebebini belirtmedikleri bir anlaşmazlık çıktı21 ve bu iki kumandan
ordudan ayrılarak Muhammed Haleb’ e22, İshak ise Rakka’ya23 gidirek buralarda durumlarını sağlamlaştırdılar.
Muhanimed ile îshak’m ayrılmasından sonra ordusunun oldukça
zayıflamasına rağmen Ebu’l-Abbas Ahmed ilerlemesine devam ederek,
sayıca kendisinden çok üstün olan Humareveyh’in ordusu ile Dımaşk
ve Remle arasında Ebû Futrus suyu kenarında el-Tavvâhin (buraya,
değirmenler bulunduğu için el-Tawâhin - Değirmenler adı verilmek­
tedir) mevkiinde karşılaştı. Humareveyh tecrübesizliği, Ebu’l-Abbas
birliklerinin zayıflığı sebebiyle savaşmaktan çekiniyorlardı. Savaş baş­
lar başlamaz Humareveyh korkuya kapılarak harp meydanım terkedip
Mısır istikametinde kaçmağa başladı. Hiç beklemediği anda galibiyet
kazanan Ebul - Abbas Mısır ordugahına girdi ve birlikleri yağmaya
başladılar .Bu sırada daha önce savaş taktiği icabı pusuda bekliyen Sa’d
el-Aysar, Humareveyh’in çekildiğinden haberi olmadan pusudan çı­
karak dağınık bir halde bulunan Irak birliklerine saldırdı. Ebu’l-Ab­
bas, Humareveyh’in bir harp hilesi olarak geri çekildiğini ve sonra da
taarruza geçtiğini zannederek kurtuluşu kaçmakta buldu. Birlikleri
ağır kayıplar verdiler. Ebu’l-Abbas Dımaşk’ a sığınmak istedi ise de şehir,
kapılarım açmadı. Buradan Haleb’ e gitti, fakat orada da Muhammed
el-Afşîn’in mukavemeti ile karşılaştı. Son çare olarak Bizans’ a karşı
19 İbn el-Esîr, V II, 410; el-Kindî, 235; îbn Haldûn, III, 332.
20 Bu hâdiseleı hakkında kaynaklan n verdikleri tarihler arasındaki farklar dik­
kati çekmektedir. El-Kindî (235, krş. İbn Tagribirdî, III, 50), Humareveyh’in 10
Safer 271 (7 Ağustos 884)’de Mısır’dan hareket ettiğini, buna karşılık ibn îb n el-Adîm
(I, 81), Ebu’l-Abbas Ahmed’in Rebiyülâhır 271 (Elyül -Ekim)’de Haleb’e geldiğini,
buradan Şeyzer ve Dımaşk üzerine yürüdüğünü ve Dımaşk’m Ebu’l-Abbas tarafın­
dan zaptından sonra Humareveyh’in Mısır’dan yola çıktığım ifâde etmektedir.
21 ibn el-’Adîm, I, 81; ibn el-Esîr, V II, 414.
22 ibn el-’Adîm, I, 81.
23 ib n Haldûn, III, 332.
SÂC OĞULLARI
113
başanli akınlar yapmakta olan Yâzmân’m idaresinde bulunan Tarsus’a
iltica etmek kalmıştı. Ancak bu şehirde de umduğunu bulamayınca
Bağdad’a dönmek mecburiyetinde kaldı. Böylece Dımaşk, Musul ve
diğer bazı Suriye şehirleri kısa bir müddet sonra tekrar Tolun - oğullan’nın kontrolüne geçmiş oluyordu. El - Tavvâhin yenilgesi, yıllardan
beri Tolun-öğullanna karşı düşmanca bir politika takip etmekte olan
el-Muvaffak’a, artık kuvvet yoluyla Mısır’ı ele geçiremiyeceği gerçe­
ğini kabul ettirmişti. Çaresiz Humareveyh’in sulh teklifini kabul etti
( 886 ) 24.
Muhammed el-Afşîn ile Ishak b. Kundacık arasındaki iyi müna­
sebetler Bağdad ile Mısır arasında sulh yapılmasını müteakip bozuldu.
Suriye’nin büyük bir kısmım tekrar Tolun-oğüllan’na kaptıran bu iki
muhteris kumandan bu sefer de kendi ellerinde bulunan bölgelere göz
diktiler. Muhammed el-Afşîn, Ebu’l-Abbas Ahmed’in Bağdad’a dön­
mesinden sonra Haleb ve civarında- kendisinin iyice kuvvetlendiğini an­
layınca Ishak’m idaresinde bulunan Elcezîre’yi de ele geçirmek arzusun­
da olduğunu açıkça ortaya koydu. Yıllardan beri bu bölgelerde vali­
lik yapmış olan îshak’ın böyle bir teklife yanaşmıyacağı açıktı. Ishak
ile el-Muvaffak arasındaki iyi münasebetleri bilen Muhammed, tek ba­
şına Elcezîre’yi kuvvet yoluyla zaptetmeğe kalktığı takdirde Bağdad
halifesinin îshak’ı destekliyeceği ihtimalini hesabe katarak kuvvet den­
gesini sağlamak maksadiyle Mısır’a yanaşmağa teşebbüs etmiş olma­
lıdır. Humareveyh’e yazdığı mektupta kendisine destek olduğu takdir­
de valisi bulunduğu bölgelerde onun adına hutbe okutacağım teklif edi­
yor ve fikrinde samimî olduğunu göstermek için de oğlu Dîvdâd’ı re­
hine olarak Mısır’a gönderiyordu25.
Humareveyh, Muhammed’in teklifini, Suriye’ de sarsılmış olan iti­
barım yeniden kazanmak için iyi bir firsat addederek harekete geçti.
Önce Muhammed ve maiyetine bol miktarda para ve hediyeler gön­
derdi ve arkasından da kuvvetli bir orduyla Mısır’dan ayrıldı. Bâlis’te
Muhammed ile buluştu. Müştereken hazırladıkları plân gereğince Mu­
hammed Fırat’ı geçerek îshak’ın bulunduğu Rakka üzerine yürüdü.
Yapılan savaşta mağlup olan îshak Rakka’yı terkederek daha kuzeyde
Mardin kalesine sığınmak zorunda kaldı. Bundan sonra Humareveyh
24 Zeky Möhamed Hassan ,Les Tulunides, Paris 1933, 111 vd. d.; Şinasi Altundağ, Tolunlular md. 1. A.
25 îbn el-Esîr, V II, 422; İbn el-’Adîm, I, 82; ib n Haldûn, III, 333. Ayrıca bkz.
Zeky Mohamed Hassan, Les Tulunides, 115 vd.
Tarih Enstitüsü Dergisi : E. - 8
114
H A K K I DÜRSÜN' Y IL D IZ
de Fırat’ı geçerek el-Râfika’ da Muhammed ile buluştu. Mısır hükiimJdan, İshak’m elinde bulunan Musul ve Elcezîre valiliklerini kendisine
bağlı olmak şartiyle Muhammed’e verdi26.
Muhammed el-Afşîn, îshak’ı takip ederek Mardin’ e geldi ve şehri
kuşattı. Fakat bu .sırada Sincar’da Bedevîler’in isyan etmesi, onu, mu­
hasarayı kaldırmak mecburiyetinde bıraktı. Bu durumdan faydalan­
mak istiyen İshak, Musul üzerine yürüdü. Fakat Bedevîler?in isyanım
süratle bastıran Muhammed, Musul önlerinde İshak’ı pusuya düşüre­
rek mağlup etmeğe muvaffak oldu. İshak yine Mardin kalesine sığın­
dı27. Muhammed el-Afşîn İshak’ı ikinci defa- mağlup edip Musul’a
kesin olarak hâkim olduktan sonra bölgenin haracım toplamağa baş­
ladı. Adamlarından Fethi adlı birisini Musul yakınındaki elM erc’in
haracını toplamağa memur etmişti. Bu civarda oturan Ya’ kubîler onun
üzerine saldırdılarsa da mağlup oldular. Ancak kısa zaman sonra bü­
tün Ya’kubîler’in saldırıya geçmesi karşısında tutunamadı. Birliğinden
sekiz yüz kişiyi savaş meydanında kaybetti. Yanında kalan yüz kişi ile
Musul’ a döndü28. '
.
îshak b. Kundacık, birbiri arkasından uğradığı mağlubiyetlere
rağmen kaybettiği yerleri geri almak için mücadeleye devam ediyordu
.Cemâziyelâhır 273 (Kasım - Aralık 886) tarihinde Muhammed ile
yaptığı savaşı kaybetmiş, bunu Zilhicce’ de (Nisan - Mayıs 887) uğra­
dığı ikinci başarısızlık takip etmiştir29.
Muhammed el-Afşîn ile Humareveyh arasındaki ittifak, bir yıl kadaT devam edebilmiştir. Kaynaklar bu ittifakın kısa zamanda ne sebep­
le bozulduğu hakkında açık bir bilgi vermemektedirler. Yalmz Ibn elEsîr, İshak b. Kundacık’m, birbiri arkasından uğradığı mağlubiyetler
neticesinde Humareveyh’in desteklediği Muhammed’ e kuvvet yoluyla
bir şey yapamıyacağıriı anhyarak Humareveh’i kazanmak istediğini
yazmaktadır30. Öyle anlaşılıyor ki, İshak, .başarısızlıklarının sebebini
Humareveyh’in desteklememesine bağlıyarak rakibinin daha önce baş­
26
Ibn
el-Esîr,V II, 422 v d .;
tbn el-’Adîm, I, 82; IbnHaldûn, III, 333.
27
îb n
el-Esîr,V II, 422 vd .;
Kitâb el-’Uyûn, I V /1,61; Ibn Haldûn, III,
28
Ibn
el-Esîr,V II, 423; Ibn
Haldûn, III, 333.
29
Ibn
el-Esîr,V II, 424.
30 Ibn el-Esîr V II, 427. El-Kiridî (236) ve ondan naklen" îbn-Tagribirdı (III,
51) bu hâdisenin Muharrem 273 (Haziran-Temmuz 886)’da olduğunu yazmaktadır­
lar. Ancak hâdiselerin seyrini göz önüne alacak olursak Ibn el-Esîr’in'verdiği tarihin
gerçeğe daha yakın olduğuna hükmedebiliriz.
SAC OĞULLARI
115
vurduğu yolu seçmiş ve Mısır hükümdarının maiyetine girmeği kendi­
sine daha uygun bulmuştur. Humareveyh kendisi için, şahıs değil Su­
riye’deki hâkimiyeti önemli idi; ayrıca yardım sayesinde; tehlikeli ola­
bilecek bir şekilde kuvvetlenen Muhammed’ den çekinmiş ve ona karşı
Ishak’ı desteklemeyi menfaatine daha uygun bulmuş olması düşünü­
lebilir.
Humareveyh’in Ishak ile anlaşma yapması üzerine Muhammed
el-Afşin Dımaşk’ı zaptetmek için harekete geti. Bunu haber alan Hu­
mareveyh 17 Zilkade 274 (3 Nisan 888) tarihinde Mısır’dan yola çıktı,
iki ordu Muharrem 275 (Mayıs - Haziran 888)de Dımaşk yakınında
Senîyet el-U’ kab mevkiinde karşılaştı. Savaşın ilk anlarında Mısır or­
dusunun sağ kanadı ağır kayıplar vererek geri çekildi. Fakat merkez
ve sol kanat birlikleri Muhammed’in sayıca az olan kuvvetlerini çember
içine alarak savaşın seyrini değiştirdiler. Muhammed silah ve ağırlıklarını
terkederek Hıms istikametinde kaçmağa mecbur oldu. Humareveyh de
onun Hıms’a girmesine engel olmak için bir birliği süratle yola çıkardı.
Bu birlik Hıms’ a daha evvel vararak Muhammed’in ağırlıklarını ele
geçirdiği gibi onun da girmesine mâni oldu. Bu vaziyet karşısında Mu­
hammed Haleb’e, oradan da Rakka’ya gitmek zorunda kaldı. Fakat
Humareveyh de onun peşini bırakmıyordu. Rakka’da kalmanın da teh­
likeli olacağım görünce Musul’ a, Humareveyh’in Beled’ e gelmesi üze­
rine el-Hadîse’ye çekildi31.
Humareveyh, bundan sonra onun takibine kalabahk bir ordu ile
Ishak b. Kundacık’ı memur etti. Kovalamaca Tekrit’ e kadar devam
etti. Muhammed Dicle’yi geçerek karşı tarafta Ishak’ı beklemeğe baş­
ladı. Sayılan yirmi bin cıvannda olan birliklerinin karşı tarafa geçme­
sini sağlamak maksadıyle kayıklardan bir köprü kurmağa çalışan
Ishak, karşı tarafin oklanna maruz kahyor ve karşı tarafa geçemiyor­
du. Muhammed bir gece karşı tarafin tedbirsizliğinden faydalanarak
iki bin kişilik bir süvari birliğiyle Musul’a hareket etti ve dördüncü
gün buraya gelerek şehrin dışında el-Deyr el-Alâ’ da karargah kurdu.
Ishak onun Musul’a çekildiğini farkedince. tekrar takibe koyuldu.. Ni­
hayet iki ordu Musul yakınında Kasr Harb mevkiinde karşı karşıya
geldi. Yapılan çetin savaşta Muhammed, îshak’m birliklerinin sayıca
çok üstün olmasına rağmen bütün gücüyle savaşa devam etmiş ve ne­
31 îbn el-Esîr, V II, 428 vd. d ; el-Kindî, 239; İbn Tagribirdî, III, 52;
Haldûn, III, 333. Ayrıca bkz. Zeky Mohamed Hassan, Les Tulunides, 116 .
Ibn
H A K K I DURSUN YILDIZ
116
ticede galip gelmiştir. İshak Rakka’ya çekildi. Takip sırası bu seferde
Muhammed’e gelmişti. Diğer taraftan el-Muvaffak’ a son gelişme­
ler hakkında bilgi vererek ondan Dımaşk üzerine yürümek için' izin
ve yardımcı kuvvetlerin gönderilmesini istemiştir. El - Muvaffak, ver­
diği cevapta başarılarına teşekkür ediyor ve merkezden gönderilecek
kuvvetlerin gelmesine kadar beklemesini emrediyordu32.
îshak b. Kundacık, Humareveyh ile buluşmak için Rakka’dan ay­
rılınca Muhammed bu şehri işgal etti. Humareveyh ile îshak birlikte
Rakka’yı kurtarmak maksadiyle yürüyüşe geçtiler. Fırat kenarına gel­
dikleri zaman karşı tarafta Muhammed’in birliklerinin mevzilendiğini
gördüler. Muhammed onları oyahyarak merkezden gönderilecek tak­
viye kuvvetlerini bekliyordu. Bu durumda nehri geçmenin mümkün
olmadığım gören Humareveyh, bir kaç gün bekledikten sonra küçük
bir birliği başka bir yerden Fırat’ı geçirerek Muhammed’i arkadan çe­
virmeğe teşebbüs etti ve bunda da başardı oldu. Hiç beklemedikleri
taraftan hücuma uğnyanlar mevzilerini terkederek Rakka’ya çekildiler
ve böylece Humareveyh ile îshak rahatça karşı tarafa geçtiler. Rakip
kuvvetlerin ilerlemesi üzerine onlara karşı koyamıyacağını bilen Mu­
hammed el-Afşin Musul’ a çekilerek burada bir ay kadar el-Muvaffak’tan yardım bekledi. Fakat yardım gelmeyince Dicle yoluyla Bağdad’ a
gitmekten başka çaresi kalmamıştı. Rebiülevvel 276 (Temmuz 889) ta­
rihinde Bağdad’a vardı ve el-Muvaffak tarafından karşılandı33.
Muhammed el-Afşîn Bağdad’da büyük bir itibar gördü ve Huma­
reveyh’ e karşı mücadeleleri sebebiyle el-Muvaffak tarafından hil’ atla
taltif edildi. Hatta el-Muvaffak, el-Cebel bölgesindeki karışıklıkları bas­
tırmak için adı geçen bölgeye gittiğinde onu da yanma almıştır.
Muhammed el-Afşm’m Bağdad’ a kaçmasıyle daha önce vahşi bu­
lunduğu bütün vilayetlerini kaybetmiş oluyordu. Ancak bu sefer de elMuvaffak tarafından Azerbaycan valiliğine getirildi. Onun Azerbay
can valiliğine tayin tarihi hakkında kaynaklarca muhtelif rakamlar ve­
rilmektedir. îbn el-Esîr ve muhtemelen ondan naklen îbn Haldûn 276
(889 - 890) tarihini vermektedirler34. Bu devrin muasırlarından Taberî ise bahsedilen yılda böyle bir tayin keyfiyetinden bahsetmemekte,
ancak 285 (898) yılında Azerbaycan ve Ermeniyevaliliğine getirildi­
32
33
34
îbn el-Esîr, V II, 430 vd .; îb n el-’Adîm, I, 84; îb n Haldûn, III, 333.
Taberî, III, 2116; îb n el-Esîr, V II, 431 vd.
îbn el-Esîr, V II, 436; îbn Haldûn, III, 333.
SÂC-O ĞU LLARI
117
ğini kaydetmektedir33. Görüldüğü gibi iki tarih arasında 9 yıllık gibi
büyük bir fark bulunmaktadır, ileride görüleceği gibi Muhammed elAfşîn, 284 (897) yılında Halife el-Mu’tezid’ e karşı kısa süren isyan te­
şebbüsünde bulunmuş, fakat tekrar itaat arzetmesi üzerine 285 (898)
de Yeniden Ermeniye valiliği de dahil eski vazifesine iade edilmiştir36.
Ayrıca Muhammed el-Afşîn’m 285 yılma gelinceye kadar Azerbaycan’­
da askerî faaliyetlerini görmekteyiz. Öyle anlaşılıyor ki, Taberî ikinci
tarihi ilk tayin tarihi olarak kabul etmiş ve hataya düşmüştür. Bu du­
rumda Muhammed’in Azerbaycan valiliğine tayin tarihi olarak 276
yılını kabul etmek icap etmektedir37.
Muhammed el-Afşm, Azerbaycan valiliğine tayin edilip bu böl­
geye geldiği zaman Meraga’yı elinde bulunduran Abdullah b. Hüseyn
el-Hemedânî’nin mukavemeti ile karşılaştı. Taberî’nin Meraga hâkimi33
îbn Haldûn’un ise Meraga âmili39 olarak belirttikleri bu şahıs şehir
dışında onu karşıhyarak durdurmağa çalıştı ise de başarılı olamadı ve
şehre çekilmeğe mecbur oldu. Şehrin kuşatılmasına ve bu kuşatmanın
uzun müddet devam etmesine rağmen netice alınamadı. Bir'kaç yıldan
beri erzak bakımından büyük bir sıkıntı içinde olan Abdullah ve adam­
ları Muhammed’in aman vereceğini bildirmesi üzerine teslim oldular.
Fakat Muhammed sözünde durmıyarak mallarım zapt ve Abdullah’ı
idam ettirdi40. Meraga’mn Muhammed tarafindan zaptı tarihini îbn
el-Esîr 280 (893 - 894) olarak vermekte41, Taberî ise fetih haberinin
35 Taberî, III, 2185. Onun Azerbaycan valiliğine tayin tarihini 276 alarak ve­
ren îb n el-Esîr, burada Taberî’nin verdiği bilgiyi aynen tekrarlamaktadır (V II, 491).
Bunlardan başka onun valiliğe tayin tarihi olarak 279 (892-893) yılı da verilmektedir;
bkz. Defrémery, Mamure sur la famille des sadjides, journal Asiatique, 4 série, tome
IX , Paris 1847 s. 428.
36 Îbn el-Esîr, V II, 491.
37 M odem müellifler de 276 tarihini kabul etmektedirler. Bkz. Ch. Defrémery,
aynı makale, 428; E. de Zambaur, Manuel de Généalogie et de Chromlogie pour l'Histoire de
l’Islam, Hannover 1927, 179.
38 Taberî, III, 2137.
39 îb n Haldun, III, 333.
40 Taberî, III, 2137; Ibn el-Esîr, V II, 464; Kitâb el-’ Uyûn, IV /l,77.ı Cemâl
el-Din Ebu’l-Hasan Ali bu zatın Alevî olduğunu ve Muhammed’in halife tarafından
bu şahısla mücadele için Meraga’ya gönderildiğini yazmaktadır, bkz. Ch. Defrémery,
aynı makale, 428. Ancak diğer kaynaklar onun Alevî olduğuna dair bir bilgi verme­
mektedirler.
41 îbn el-Esîr, V II, 464.
118
H A K K I DURSUN YILDIZ
Bağdad’ a Rebiülevvel 280 (Mayıs - Haziran 893) tarihinde ulaştığım
kaydetmektedir42.
Muhammed el-Afşîn, Azerbaycan valiliğine tayin edildikten sonra
bir taraftan valisi bulunduğu bölgede süküneti temin etmeğe gayret
sarfederken diğer taraftan da bu sırda Ermeniye’deki gelişmeleri yekmdan takip ediyordu. Bilindiği gibi Ermeniye, Emevî hanedam zama­
nında fethedilmiş ve merkez Dvin43 olmak üzere bir eyâlet haline ge­
tirilmişti. Buraya gönderilen valiler daha ziyade vergi işleriyle meşgul
oluyorlar ve eyâletin içişlerini Ermeni asilzâdelerine bırakıyorlardı.
Abbasîler zamamnda buraya gönderilen valilerin sert tutumları ve ermeniler’in istiklâl kazanma istekleri yüzünden isyanlar eksik olmuyor­
du. Bu isyanların en tehlikelisi Halife el-Mütevekkil zamamnda patlak
veren (852) ve Türk kumandanlarından Boğa el-Kebîr’in uzun ve çe­
tin mücadeleler neticesinde bastırabildiği isyandır44. 862 yılında Er­
meniye valiliğine tayin edilen meşhur İslâm mücahidi Ali b. Yahya elErmenî, sık sık meydana gelen bu isyanları önlemek ve Ermeniler’in
Bizans imparatorluğuna yaklaşmalarına mâni olmak için Halife elMüsta’în’in emri ile Ermeni hanedânları içinde en nüfuzlu ve bu isyan­
larda rol oynamamış olan Bagratuni sülâlesinden Aşot b. Sımbat’ı bütün
Ermeni naharar ve işhanlannın başı tayin ederek ona «Işhanlar işham»
ünvamnı verdi ve hil’at giydirdi (862). Aşot’un uzun süren saltanatı
esnasında İslam devleti ile ihtilafa düşmemesi, vergiyi zamamnda öde­
mesi ve dahilde de karışıklığa meydan vermemesi halifeler tarafından
iyi karşılanmış ve ona, bu tutumunda dolayı el-Mu’temid tarafından
269 (882 - 883) yılında «kral» ünvam verilmiştir. Bundan kısa bir müd­
det, sonra Bizans imparatoru Basileios da ona aym ünvam vermiştir.
Bütün bunların sâyesinde Aşot ülkesini dilediği gibi yönetme imkânım
bulmuştur45.
,
42 Taberî, III, 2137.
43 Uzun müddet Ermeniye’nin merkezi olan bu şehir süryanice Devin, arapça
Dabîl ve ermenice Dvin clarak isimlendirilmektedir. Ermeniye’nin fethinden sonra
müslüman valileri bu şehirde oturmakta idiler. Ayrıca bir de askerî garnizon bulunu­
yordu. Bkz. M . Streck, floin mad., 1. A.
44 Hakkı Dursun Yıldız, Abbasîler Devrinde Türk Kumandanlar, I, Boga el-Kebîr
el-Türki, Türk Kültürü Araştırmaları, II, Ankara 1969; R ené Grousset, Histoire de
l’Armenie, Paris 1947, 355 vd. d.
45 René Grousset, aynı eser, 379 vd. d .; A. A. Vasiliev, La Dynastie Macé­
donienne, I I /l, Bruxelles 1968, 104 vd.
SÂC OĞULLARI
119
Aşot’un öldüğü; ve yerine oğlu, Şımbat’m geçtiği yıl (890) M.uhammed el-rAfşîn da Azerbaycan valiliğine tayin edilmişti. Muhammed
Meraga’yı zaptetmek için mücadele ederken Şımbat da tahtta hak id­
dia eden amcası Abas: ile uğraşıyordu. Şımbat, 891 yılında Abas. gaile­
sini bertaraf edip iktidaiım sağlamlaştırdıktan, sonra 892 de halifeye
elçi göndererek babasının ölümü sebebiyle onun yerine, kendisinin geç­
tiğini bildiriyor ve kırallığının tasdikini rica ediyordu. Halife el-Mu’temid, Sımbât’in bu. şekilde hareket etmesinden memnun kalmış ve
Azerbaycan-valisi Muhammed el-Afşîn’ a bizzat Erazgavork’a (Şirakavan) giderek ona kendi' adına taç giydirmesini emretmiştir. Muham­
med’in Kıral Sımbat’m taç giyme merasiminde bizzat hazır bulunup
bulunmadığım kesin olarak tesbit edemiyoruz. Bu devir muasırların­
dan Ermeni tarihçisi Katolikos Hohannes VI., Muhammed’in halife
adına Sımbat’a taç ve. diğer hediyeler gönderdiğini48, modern müel­
liflerden Şaint Martin ise, kaynak; göstermeksizin Muhammed’in bizzat Erazgavork’a giderek Şımbat’a taç giydirdiğini kabul etmektedir47.
Islâm kaynaklarında ise yalnız bu hadise için değil, daha'sonraki yıl­
larda Muhammed ile Ermeniler arasındaki savaşlar hakkında da hiç
bilgi verilmemektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi bu sırada Meraga’yı kuşatmakta olan Muhammedin’ taç giyme merasimine katdamıyacağı ve bu sebeple Hohannes’in de belirttiği üzere tac ve diğer hedi­
yeleri gönderdiği açıktır.
' Şımbat halife tara&ndan kıral olarak tanınmasına rağmen ona faz­
la güvenemediği, babası gibi Bizans imparatoruluğu nezdinde bir des­
tek arama teşebbüsüne girişmesinden- anlaşılmaktadır. Nitekim halife
tarafından kıral ünvanı verilmesinden bir yıl sonra, 893 yılında Bizans
imparatoru VI. Leon’ a bir elçi heyeti göndererek babası zamanından
beri devam eden iyi münasebetlerin sürdürülmesini ve Bizans impara­
torluğunun vasalliğini arzu ettiğiini bildirdi. Leon ile Sımbat arasında
görünüşte bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu ashnda müslümanlara
karşı siyasî bir ittifak idi. Bizans imparatoru Sımbat’ a«oğlum» diye hi­
tap ediyor ve ona kıymetli hediyeler gönderiyordu48. VI, Leon’un Sım46 Jean V I. Katholikos, Histoire d'Arménie, fransızca tere. M . J. Saint Martin,
Paris 1841, 132.
47 M . J. Saint Martin, Mémoires Historiques et Géographiques sur l'Arménie, Paris,
1818,1,351.
48 Jean Katholikos, aym eser, 144; Saint Martin, aynı eser, I, 351 vd,; R ené
Grousset, aynı eser, 399; A , A . Vasiliev, aynı eser, 116 vd.
120
H A K K I DURSUN YILDIZ
bat’ a karşı bu derece yakınlık göstermesi kendisinin de Ermeni asıllı
olması49 yamnda yıllardan beri Müslümanlar ile devam eden müca­
delelerin de rolü büyüktür.
Sımbat’m Bizans imparatoruna elçi göndermesi, onunla bir ant­
laşma imzalaması Muhammed el-Afşîn’m dikkatinden kaçmıyor ve bu
gelişmeleri endişe ile takip ediyordu. Makedonya sülâlesinin iktidara
geçmesinden sonra (867) Bizans imparatorluğunun, yıllardır devam
ettirdiği müdafaa harpleri yerine taarruzî bir siyaset takibine başlama­
sı ve böyle bir devrede Ermeni kıralı ile bir antlaşma yapılması Azer­
baycan valisi olarak Muhammed’in tehdit edilmesi demekti.
Muhammed el-Afşîn’m Sımbat ile Bizans imparatoru arasında
antlaşma yapılması üzerine âni bir baskın karşısında gafil avlanmamak
gayesiyle hazırlıklara giriştiği görülmektedir. Diğer taraftan Sımbat
da, Muhammed ile aralarında düşmanca bir hâdise geçmemesine rağ­
men onu yakından takip ediyordu. Muhammed’in bazı hazırlıklara
giriştiğini haber ahnca kendisine bağh nahararlara, kuvvetleriyle bir­
likte maiyetine gelmelerini emretti. 30 bin kişi kadar bir ordu teşkil
ettikten sonra harekete geçti ve Azerbaycan hududunda yerini tesbit
edemediğimiz Rodagk bölgesine kadar ilerledi. Aym zamanda Mu­
hammed de Sımbat’ a karşı yürüyüşe geçmişti, iki ordu Azerbaycan ve
Ermeniye hududunda karşılaştı. İkisinin de birbirinden çekindiği gö­
rülüyordu. Kuvvetlerinin sayıca üstün olmasına rağmen Sımbat hü­
cuma geçme yerine Muhammed ile sulh yapmayı tercih ederek ona bir
mektup gönderdi. Mektupta «Niçin benim üzerim yürüyorsun. Eğer
ben Bizans imparatoru ile dostluk kuruyor isem bu sizin de yarannızadır. Belki bu dostluğa halifenin de ihtiyacı vardır. Onlara bir zaman
ihtiyacınız olabilir; dostluk elinizi uzatınız, kıymetli hediyeler gönde­
riniz. Tüccarlarınıza onların memleketine giden yolu açımz ve bu sâyede onların zenginlikleriyle hâzinelerinizi doldurunuz» diye yazıyor­
du. Sembat’m üstün kuvvetleri karşısında savaşa girmekten çekindiği
anlaşılan Muhammed, sulh teklifini kabul etmede tereddüt göstermedi
.Her ikisi de atlarına binmiş olarak birbirlerine yaklaştılar, hediyeler
verdiler ve ayrıldılar. Bu suretle çıkması muhtemel savaş önlenmiş
oldu50.
49 Etienne Asoghik de Taron, Histoire Universelle, famsızca tere. Frédéric M acler, Paris 1917 ,10; ayrıca bkz. A . A . Vasiliev, aynı eser, 1 vd. d.
50 Jean Katholikos, aynı eser, 145 vd ,; ayrıca bkz. R ené Grousset, aynı eser, 400.
SAC OĞULLARI
121
Muhammed el-Afşîn, muhtemelen Sımbat ile antlaşma yaptıktan
sonra Musul civarında isyan etmiş olan Haricîler üzerine kuvvetler şev­
ketmiş ve onları mağlup ederek esir ettiği 30 kadar Haricî ileri-gelenini
Bağdad’a göndermiştir. Bunlar Bağdad’da idam idam edilmişlerdir51.
281 (894-895) yılında Muhammed’in adamlarından Vasîf elHâdımile Cibâl valisi Ömer b. Abdülazîz b. Ebî Dulef arasında vuku
bulan çarpışmada Ömer mağlup olmuştur. Vasîf bu galibiyetine rağ­
men Cibâl bölgesini istilâ etmeyip Rebiülâhır (Haziran - Temmuz)
ayında Muhammed’in yamna dönmüştür52.
282 (895 - 896)’ de Halife el-Mu’tezid, Muhammed el-Afşîn’m
kardeşi Yusuf’u, el-Muvaffak’m gulâmı Feth el-Kalanisî’ye yardım
için el-Saymara’ya53 gönderdi. Fakat Yusuf, halifenin bu emrini din­
lememiş, gönderildiği yere değil Meraga’ya kardeşinin yamna gitmiş­
tir. Yolda halifeye âit bir kervana rastlamış ve bütün mallan gasbetmiştir54.
Muhammed el-Afşîn’m Azerbaycan’ a vali tayin edildiği ve bu­
raya hâkim olduğu yıllar merkezî hükümetin iyice zayıfladığı ve ma­
hallî hanedânlann müstakil hareket etmeğe başladıklan bir devreye
rastlamaktadır. Bu durumu çok iyi bilen Muhammed’in de, bundan
faydalanarak müstakil hareket etmeğe başladığı görülmektedir. Kar­
deşi Yusuf’un halifenin emirlerim dinlememesi ve hatta ona âit mallan
ele geçirip Meraga’ya gelmesi ve Muhammed’in buna tepki gösterme­
mesi halife ile olan bağların kopmak üzere olduğunu göstermektedir.
Halifenin de, Yusuf’un bu davranışı karşısında sessiz kalması da dik­
kati çekmektedir.
Charles Defremery, 284 (897) yılında Muhammed el-Afşîn’ın ha­
lifeye karşı isyan ettiğini ve kısa zaman sonra isyandan vazgeçerek tek­
rar itaat arzettiğini İbn Haldûn’ a dayanarak ileri sürmektedir55. An­
cak İbn Haldûn’da bu hususta açık bir bilgiye rastlamadığımızı belirt­
meliyiz. Ibn Haldûn, Muhammed’in değil kardeşi Yusuf’un Feth el51 İbn el-Esîr, V II, 464.
52 Taberî, III, 2140; Ibn el-Esîr, V II, 467; el-Mes’ûdî (Murûc el-£eheb, neşr
ve fransızca tere. Barbier de Meynard ve Pavet de Courteille, Paris 1861-1877, V II,
145) bu zâtın adını Amr olarak vermektedir.
53 Burasının mevkii hakkında bkz. Ch. Defremery, aynı makale, 432 vd. d.
54 Taberî, III, 2146; Ibn el-Esîr, V II, 473; Kitâb el-'Uyûn (IV/1,80) bu hâ­
diseyi 280 (893-894) yılı olayları arasında vermektedir.
55 Ch. Defremery, ayni makale, 435.
122
H A K K I DURSUN YILDIZ
Kalanisî’ye yardıma gönderildikten sonra isyan ettiğini, sonra da itaat
arzettiğini ve .Halife. el-Mu’tezid’in de ona hil’at gönderdiğini yazmak­
tadır55. Diğer kaynaklarda bu isyanla ilgili haberler bulunmamakta­
dır. Yalmz başta Taberî olmak üzere bazı tarihçiler 285 (898) yılında
Muhammed el-Afşîn’ın Azerbaycan ve Ermeniye valiliğine tayın edil­
diğini ve ertesi yıl onun, oğlu Ebu’l-Musafir’i Bağdad’a rehine olarak
gönderdiğini ifade etmektedirler57.
Bilindiği gibi Muhammed el-Afşîn 276 yılında Azerbaycan vali­
liğine tayin edilmiş ve daha sonraki yıllarda bu. vazifeden azledilmemiştir. Hal böyle iken onun 285 yılında tekrar aynı bölgenin valiliğine
tayin edilmesi anlaşılmamaktadır. Büyük bir ihtimalle yukarıda veri­
leri tarihler arasında halife ile Muhammed arasında kaynaklara akset­
memiş. bazı tatsız hâdiseler meydana gelmiş, bu hâdiseler neticesinde
Muhammed merkezî hükümetin de zayıflığım firsat bilerek halifeye
başkaldırmış, fakat Ermeniye’deki gelişmeler üzerine halifeye itaat arzetmiş ve bağlılığını göstermek için oğlunu rehine olarak Bağdad’a gön­
dermiştir. Yusuf’un, halifenin emirlerini dinlememesine ve Muhammed’
in de buna ses çıkarmamasına bu noktadan, bakacak olursak durum
daha açıldık kazanmış olur. İleride göreceğimiz gibi Sımbat’m faali­
yetleri karşısında Muhammed’in, istiklâl arzusuria rağmen halifeye
itaat etmek zorunda kalacağını farketriıiş olması düşünülebilir. Onun
isyam ve kısa zaman sonra halifeye bağlılığını bildirmesi üzerine Er­
meniye valiliği de dahil eski vazifesinde kalması kaynaklara âdı geçen
bölgelere yeniden vali tayin edildiği şeklinde aksetmiş olabileceği kuv­
vetle muhtemeldir.
Simbat, 893 yılında Muhammed ile sulh yaptıktan ve onun Azer­
baycan’a dönmesinden sonra Ermeniye eyâletinin merkezi olan ve müslüriıan emirleri ile bir askeri garnizonun bulunması sebebiyle huzur­
suzluk duyduğu Dvin üzerine yürüdü. Halife tarafından kıral tayin edil­
mesine rağmen hâlâ Islâm devletine vergi ödüyor ve Dvin’deki emirlerce kontrol ediliyordu. Sımbat kıral olduğunu ve bunun halifece de
tanındığını ileri sürerek Dvin’in kendisine bağlanmasının gerektiğini
ileri sürüyor ve vergi ödemetten şikâyet ediyordu, işte bu düşüncesini
gerçekleştirmek için Dvin önlerine geldi ve şehri muhasara etti. Müs­
lüman garnizonu onun bu isteğine kesildikle karşı çıkarak müdafaa.ted­
56
57
İbn Haldun, III, 350.
Taberî, III, 2185; İbn el-Esîr, V II, 491;. Kitâb d-'Uyun, I V /1, 90.
SAC OĞULLARI
123
birleri aldı. Sımbat etrafta yağma ve tahribata başladı. Müslüman bir­
liği geceleyin âni bir çıkış hareketi yaparak hücuma geçti, fakat hazır­
lıklı olan Sımbat karşısında mağlup oldu. Şehir Sımbat’ın eline geçti.
Esir edilen müslüman emirleri ise, sadakatini göstermek için İstanbul’a,
imparator VI. Leon’a gönderildi58; Sımbat, bu başarısından kısa bir
zaman sonra da Ermeniye’nin kuzeyindeki dağlık bölgede yaşıyan Er­
meni ve Gürcü kabilelerini kendisine bağlıyarak daha da kuvvetlen­
miştir (895).
Aralarındaki antlaşmaya rağmen Sımbat’m Dvin’i zaptetmesi ve
ülkesini genişletmesi, onu yakından takip etmekte olan Muhammed’i
Ermeniye’ye karşı yeniden sefer!yapmağa mecbur etmiştir. Çok gizli
bir şekilde hazırlıklarım tamamlayıp Nahcivan’ a geldiği zaman Sımbat onun düşmanca bir niyet beslediğini anhyabilmiştir. Derhal ken­
disine bağlı işhan ve nahararlara haberler göndererek birlikleriyle yar­
dıma gelmelerini emretti. Ancak daha Ermeni kuvvetleri toplanamadan Muhammed, Dvin önlerine gelerek fazla mukavemetle karşılaşmaksızm şehri zaptetmişti. Sımbat’m çağrışım hemen hemen bütün
Ermeni prensleri kabul ettiler. Yalnız Vaspurakan (Vàn vé çevresi)
bölgesindeki Ardzruni hanedâm, Müslümanlar ile bozuşmamak için
bu çağrıya katılmadılar. Sımbat dağhk bölgeye çekildi. Ermeni kuv­
vetleri Aragadz (bugünkü Alagöz) dağı eteğindeki Vadzan kasaba­
sında toplandılar59;
Ermeni katolikosu II. Georg, çıkması: muhakkak gibi görünen sa­
vaşı önlemek maksadiyle Muhammed’in yanma gitmeğe karar verdi.
Muhammed katolikosu çok iyi karşıladı ve ona dostça muamelede bu­
lundu. Muhammed, sulh teklifini, Sımbat’m, karargahına gelip görüş­
me yapma şartiyle kabul edeceğini söyledi. Bunun teminini de katolikosa havale etti. Ermeni tarihçisi Hohânnes, Muhammed’in bu tekli­
finde samimi olmadığım, ancak katolikosun ona inenarak Sımbat’m
yamna gidip teklifi ilettiğini, fakat kendisine bir tuzak hazırlandığının
farkına varan Sımbat’m, Muhammed’in karargahına gitmeği reddet­
tiğini yazmaktadır. II. Georg eh boş olarak Muhammed’in kararga­
hına dönünce başarısızlığı sebebiyle hapsedildi, iki ordu Alagöz dağı
eteğindeki Toghs yahut Doghs adı verilen mevkide karşılaştı. Yapı­
58 Jean Katholikos, aynı eser, 146; ayrıca bkz. René Grousset, aynı eser, 400 vd.;
Saint Martin, aynı eser, I, 352.
59 Jean Katholikos, aynı eser, 153 vd.; R ené Grousset, aynı eser, 4 02.................
124
H A K K I DURSUN YILDIZ
lan savaşta mağlup olan Muhamnıed geri çekildi ve Sımbat’ a sulh tek­
lifinde bulundu. Savaşı kazanmış olmasına rağmen Sımbat, bu teklifi
derhal kabul ederek Muhammed’ e kıymetli hediyeler gönderdi. Muhammed , Katolikos II. Georg’u da yamna alarak Azerbaycan’a döndü.
Katolikos ancak iki ay sonra serbest bırakıldı60.
Sımbat’a karşı uğradığı mağlubiyetten sonra Muhammed, onun
ordusuna katılmayı reddeden Vaspurakan’daki Ardzruni hanedâm ile
temasa geçerek onların bu muhalif tutumlarından faydalanmak istedi.
Vaspurakan prensi Grigor Derenik’in ölümünden sonra ülkesi daha
çocuk yaşta olan oğullan Sergis Aşot, Haçik Gagik ve Gürgen arasında
taksim edilmişti. Bu çocuklann kuzenleri Gagik Abu - Morvan onlann
küçük yaşta olmalan sebebiyle Vaspurakan’m idaresini eline geçir­
mek istiyordu. Ardzruni hanedâm arasında bu anlaşmazlıklar devam
ederken Muhammed ile Sımbat arasında savaş cereyan etmiş ve Ardzruniler savaşa katılmamışlardır. Muhammed onlann Sımbat’ a karşı
bu tutumlanm devam ettirmeleri için faaliyete geçti. Bu üç kardeşe bir­
biri arkasından mektuplar yazarak, hediyeler göndererek gönüllerini
kazanmak istiyordu. Sergis Aşot, memleketinin iç durumunu da göz
önüne alarak bir Müslüman taarruzunun felaket olacağım gördüğü
için Muhammed’in bu iyi tutumunu firsat bilerek onun tabiiyetine gir­
meyi kabul etti. Şüphesiz Sirgis Aşot’un bu kararı Sımbat’m hoşuna
gitmemişti. Onu, kararından döndürmek için çok uğraştıysa da başardı
olamadı. Sımbat’m bu baskısı üzerine Sergis Aşot Siuni büyük işham
ile birlikte tâbilik antlaşmasını imzalamak üzere Muhammed el-Afşm’ın
yamna gitti61.
Kıral Sımbat, Muhammed’ e karşı kazandığı bu başarıdan cesaret
alarak bu sefer de Elcezîre vahşi Ahmed b. Isâ b. el-Şeyh el-Şeybnaî
ile mücadeleye girişti. Fakat Ahmed ile yaptığı savaşı kaybetti62. Sımbat’m bu yenilgisi Muhammed’ e Ermeniye işlerine yeniden müdahale
fırsatını verdi. Ardzruni hanedânını kendisine bağlamış, fakat bu sefer
de Sımbat Gürcistan kuropalatı II. Adarnase ile ittifak yapmıştı. Hem
Sımbat’a, uğradığı mağlubiyetten sonra toparlanma imkânı vermemek,
hem de onun Gürcistan ile olan irtibatım kesmek için kuzey Ermeniye’60 Jean Katholikos, aynı eser, 154 vd. d .; R ené Grousset ,aynı eser, 403.
61 Thomas Ardzruni, Histoire Ardzruni, fransızca tere. M . Brosset, St. Petersburg
18.74, 187; Jean Katholikos, aynı eser, 159 vd. Karş. R ené Grousset, aynı eser, 403 vd. d.
62 Bu hususta tafsilat için bkz. R ené Grdusset, aynı eser, 409 vd. d .; Saint Mar,tin, aynı eser, I, 353.
SÂC OĞULLARI
125
ye yürüdü. Fakat bu bölgedeki prenslerin Sımbat’ a bağlı kalmaları kar­
şısında kıralı merkezden vurmak arzusuyla Kars üzerine yöneldi. Sımbat dağlık bölgede bir kaleye çekildi, Muhammed de Ermeniye’nin
önemli merkezlerinden Kars’ı kuşattı .Sımbat’ın karısı, gelini, diğer
prensesler ve çevredeki manastırların keşişleri mahsurlar arasında bu­
lunuyordu. Kars’taki Ermeni kuvvetlerinin kumandam Haşan Kentuni adlı birisi idi. Şehir kendisini çok iyi müdafaa etmesine rağmen ku­
şatmanın uzaması ve dışarıdan yardım alamaması sebebiyle teslim ol­
mak zorunda kaldı. Muhammed, buraya iltica etmiş olan köylülerin
ve bir çok ileri gelen kimsenin şehri serbestçe terkedebileceğini bildirdi.
Sımbat’ın karısı, gelini ve diğer bazı önemli şahsiyetleri esir aldı ve bu­
rada bulunan kıralhk hâzinesine el koydu. Muhammed Kars’ta fazla
kalmıyarak esir ve ganimetle Dvin’ e döndü63. Muhammed’in, bu se­
feriyle bir fetih değil Sımbat’a gözdağı vermék istediği anlaşılmaktadır.
Muhammed’in ayrılmasından sonra Kars’ a dönen Sımbat, mu­
hasara esnasında şehir fazla tahrip edilmiş olacak ki, bura’da kalamayıp kışı geçirmek için Kağzovan yahut Kağzvan (bugünkü Kağızman)
kalesine çekildi. Buradan Muhammed ile temasa geçerek karısı ve diğer
esirleri kurtarma teşebbüsünde bulundu. Muhammed, verdiği cevapta
esirleri, Sımbat’m yahut kardeşi Sahak’m kızlarından biriyle değişti­
rebileceğini ve bu kızla evlenmek istediğini bildirdi. Yapılan görüşme­
ler sonunda Kural Sımbat, oğlu Aşot Erkat ile yeğeni Sımbatı rehine
olarak, küçük kardeşi Şapuh’un kızını da evlenmek için Muhammed’ e
gönderdi. Ermeni prensesi ile Muhammed’in düğünü çok muhteşem
oldu, ilk baharda da Muhammed’in kayınpederi Şapuh rehinelerle
damadının yanına giderek esirleri geri getirdi (898)64.
iki rakibin aralarında sıhrî bağ kurulmasına rağmen hâlâ birbir­
lerine güvenemedikleri görülmektedir. Sımbat, daha önce ittifak yap­
mış olduğu Bagratuni hanedâmna mensup Gürcistan kuropalatı II.
Adarnase ile ittifak bağlarım daha da kuvvetlendirmeğe gayret sarfediyor, buna mukabil Muhammed de bu ittifakı bozarak Sımbat’ı yal­
nız bırakmağa çahşıyordu. Fakat Sımbat ve Adarnase müşterek düşman
addettikleri Muhammed karşısında daha sıkı işbirliği lüzumunu far63 Jean Katholikos, aynı eser, 167 vd .; Etienne Asoghik de Taron ,aynı eser, 14;
aynca bkz. M. Brosset, Additions et éclaircissements à l’Histoire de la Géorgie, St. Petesburg
1851, 163; René Grousset, aynı eser, 413.
64 Jean Katholikos, aynı eser, 168; Etienne Asoghik de Taron, aynı eser, 14; René
Groüsset., aynı eser, 414.
126
H A K K I DURSUN YILDIZ
ketmişler ve ona göre harekete başlamışlardır. Ermeni kıralı, Adarnase’yi kéndisine daha fazla bağlamak gayesiyle ona kıralkk ünvam vermiş
ve taç giydirmiştir (899)6S.
Bu hâdise Muhammed el-Afşîn’m harekete geçmesi için kâfi sebep
teşkil ediyordu. Tiflis üzerinden yürüyüşe geçen Muhammed, bu de­
virde Müslümanların hâkimiyetinde bulunan bu şehri kontrolüne al­
dıktan sonra süratle Sımbat’m idaresinde bulunan Şirâk (Ani çevresi)
bölgesini istilâ etti. Bu âni hücûm karşısında gafil avlanan Sımbat, Taik’ e, oradan da müttefiki: II. Adarnase’nin yahına kaçmak zorunda
kaldı. Karşısına çıkacak bir kuvvetin olmadığım gören Muhammed
oğlu Dîvdâd’ı Dvin’de vali ve güvendiği adamlarından Vasıf el-Hâdım’ı66 da ona yardımcı olarak bıraktıktan sonra Azerbaycan’ a döndü67.
Bu gelişmeler sırasında veliaht prens Aşot Erkat ve diğer rehine­
ler Muhammed’in yan nda bulunuyor ve hatta sefere çıkarken bile on­
ları yanma alıyordu. Kıral Sımbat, rehineleri kurtarmak için bizzat
harekete geçmekten çekiniyordu. Bununla beraber rehineler arasında
bulunan Sımbat’m annesi (Kural Sımbat’m kardeşi Sahak’m karısı)
.oğlunu kurtarabilmek için Muhammed’in yanma gitmeğe karar verdi.
Bunda Kıral Sımbat’ın rolü vardır ve onu desteklemiştir. Muhammed’i
yumuşatabilmek için bir annenin göz yaşlarının daha tesirli olacağı
dikkate alınmış olabilir. Tarihçi Hohannes’in bildirdiğine göre Sımbatm annesi altın ve gümüşten kıymetli hediyeler ve kalabalık bir maiyet
erkânı ile yola çıkmış, Muhammed’in yamna gelerek bizzat onunla gö­
rüşmüş, ağlayıp sızlamış ve neticede oğlunu kurtarmağa muvaffak
olmuştur68.
Muhammed’in çekilmesinden ve kısmen sükûnetin avdet etmesin­
den sonra Sımbat, Gürcistan’dan ülkesine döndü. Ani yakınlarında Va­
sîf el-Hâdım ile buluşup ona kıymetli hediyeler takdim etti. Bununla,
.Ermeniye’nin idaresini fiilen elinde bulunduran Vasîf’i kazanmak is­
tediği açıktır. Fakat istediği neticeyi elde edememiştir. Çünkü kısa bir
65 Jean Katholikos, aym eser, 169 vd. d .; M . Brosset, aynı eser, 163; René
Gröusset, aynı eser, 414.
66 Thomas Ardzruni (aynı eser, 195)’de Hovsep olarak geçen bu ismin Vasîf
veya Yusuf olma ihtimali oldukça kuvvetlidir. Bilindiği gibi Vasîf el-Hâdım, M u­
hammed el-Afşin’in güvenilir kuman danlanndan biri, Yusuf ise kardeşidir. Adı geçen
kaynağın bu şahsın hadım olduğunu tasrih ettiğine göre onun Vasîf el-Hâdım oldu­
ğunu kabul etmemiz mümkündür.
67 Jean Katholikos, aynı eser, 173 vd.
68 Jean Katholikos, aynı eser, 174; ayrıca bkz. René Gröusset, aynı eser, 415.
“SAC OGULtiARI
127
zaman sonra Vasıf; maiyetindeki birliklerle küzey-batf Ermeniye’deki
Sevordik bölgesine bir akın yapmıştır. Sevordik nahapeti Georg bütün
gücüyle mukavemet etmeğe çalıştı ise de esir olmaktan kendini kurtara­
madı. Georg, JDîvdâd b. Muhammed’in karargah kurmuş olduğu Paytarakan’ a götürüldü ve İslâm dinini kabul etmemesi üzerine idam edildi69.
Bu başarılarından sonra Vasîf’in Muhammed ile arası açılmıştır.
İslâm kaynaklan onun 287 (900) yılında: Muhammed’in yanından kaç­
tığım kaydetmekte70, fakat sebebini bildirmemektedirler. Ermeni kay­
nakları ise Vasîf’in efendisinden korkarak başta veliaht prens Aşot Erkat olmak üzere diğer rehineleri de alarak Ermeniye’ye kaçtığım ve re­
hineleri Kıral Sımbat’a teslim ettiğini, kiralın da ona kıymetli hediye­
ler verdiğini yazmaktadırlar71. Bütün :bu hâdiseler cereyan ederken
bile Sımbat’m yıllık vergiyi Dvin’ de bulunan Dîvdâd?a ödediği görül­
mektedir.
Muhammed el-Afşîn, Sımbat. ile mücâdele ederken Vaspurakan
bölgesindeki Ardzruni hanedânıyle anlaşımş ve onları kendisine bağamıştı. Fakat Kars’ın ahnmasıyle biten seferden sonra Miıhammed’in
beklenmedik bir anda Vaspurakan’ a karşı hücuma geçtiğini görmek­
teyiz. Onun kış ortasında kuvvetli b r orduyla taarruza geçerek Thornavan (Maku’nun güneyindeki bölge) bölgesine kadar ilerlemesi üze­
rine ona karşı koyamıyacağım bilen Ardzruni : prenslerinden Sërgis
Aşot müslüman karargahına kadar giderek yeniden vasalhk antlaşma­
sı yapmak zorunda kaldı. Antlaşmaya göre Sergis Aşot’un kardeşleri,
Haçik Gagik yedi ay, Gürgen bir yıl müddetle Muhammed’in yanında
rehine olarak kalacaktı. Haçik Gagik’in rehine kaldığı yedi aylık- zaman
zarfında her hangi bir olay olmadı. Fakat Gürgen, kendisine yapılan
muamelelere tahammül edemiyerek arkadaşı Şapuh Amâtuni ile bir­
likte ölümü dahi göze alarak kaçmağa ve Vaspurâkan’a dönmeğe mu­
vaffak oldu72.
Bu firâr hâdisesine çok sinirlenen Muhammed el-Afşîn derhal Vaspurakan üzerine yürüdü. Ona karşı koyamıyan Ardzruni prensleri Ser­
gis Aşot, Haçik Gagik ve Gürgen güneye Küçük Aghbak (Hakkari böl­
gesi) dağlık bölgesine çekildiler. Van’ı zapteden Muhammed, buraya
69 Jean Katholikos, aynı eser, 175 vd.
70 Taberî, III, 2195; İbn el-Esîr, V II, 487.
71 Jean Katholikos, aynı eser, 176; René Grousset, aynı eser, 416.
72 Thomas Ardzruni, aynı eser, 193 vd .; R ené Grousset, aynı eser, 416.
128
HA K K I DURSUN YILDIZ
adamlarından Rum asıllı muhtedi Safî’yi, Ostan’a73ise başka bir adamım
bırakarak Ardzruniler’i takibe koyuldu. Bu sırada Ârdzruni hanedanı ile
akrabalığı olan, fakat müslümanhğı kabul etmiş bulunan Haşan b. Vaşak
adlı birisi Muhammed’in hizmetine girerek bölgedeki mukavemet yerle­
rinin ortaya çıkarılmasında müslümanlara yardımcı olmuştur. Bir müslüman birliği Van gölünün doğu sahilinde bulunan Hambairazan kale­
sini fethetti. Diğer küçük birlikler de çevredeki köy, kasaba ve kalelere
akınlar yapıyorlardı. Ancak çok müstahkem kaleler bu hücumlardan
kurtulabiliyordu. Muhammed ise Sergis Aşot ve iki kardeşini takibe ko­
yulmuş, güneye Aghbak bölgesine kadar ilerlemiş ve burada Hatamakert (bugünkü Başkale) adh yerde karargah kurmuştu. Kumandanla­
rından Hadım Hivor’u74 öncü kollarının başında kakenik kalesinde bu­
lunan Ârdzruni prenslerini yakalamağa göndermiş, kendisi de onu takkip
etmiştir. Nihayet Kakenik’te onları sıkıştırdı. Yapılan savaş hakkında
Ermeni tarihçilerinden Thomas Ârdzruni şu bilgiyi vermektedir: «Kış
idi ; üç yiğit kardeş az bir kuvvetle gelmişlerdi. Şafakla birlikte düşmanlan
üzerinde saldırdılar ve onlardan epey adam öldürdüler. Bununla be­
raber kann fazlalığı sebebiyle atları yürüyemiyecek halde yorulmuşlardı.
Yorulmamış olan düşman onlann üzèrine görülmemiş bir şekilde ok ve
mızrak yağdırmaya başladı. Ermeniler’den bir kısmı kaçtı, bir kısmı esir
edildi ve bir kısmı da kılıçtan geçirildi. Esirler Berda’ a’ya götürülerek
burada idam edildiler. Yalmz Sergis Aşot’un kansı İseta (Seda) ’mn
yalvarmaları neticesinde Aşot Varajnuni idam edilmedi»75
Muhammed, Vaspurakan’ a karşı kazandığı bu kesin zaferi müteakip
buraya bir birlik bırakarak ülkesine döndü. Bundan sonra Vasıf’ elHâdım’m kaçmasına yardımcı olan Sımbat’a bir ders vermek maksadiyle
büyük hazırlıklara girişti. Fakat bu sırada Azerbaycan’da bir veba sal­
gım başgösterdi. Muhammed bu salgın sırasında 288 (901) yılında Azer­
baycan’da öldü. Ölümünden önce yakınlarına, yerine oğlu Dîvdâd’ı ge­
çirmelerini vasiyet etmişti76.
73 Ostan, her türlü vergiden muaf, bir hükümdarın veya prensin imtiyazında
alan şehir demektir. Ermeniye’de bu adı taşıyan muhtelif şehirler vardır. Burada bastedilen şehir muhtemelen Van gölünün kuzey sahilinde bulunmaktadır. Bu hususta bkz.
Uıfalî Mateos Vekayi-nâmesi, türk. çev. Hrant D. Andreasyan, Ank. 1962, s. 49 n. 126.
74 Ermeni kaynaklarında Hivor şeklinde verilen bu ismin doğrusunun ne
olduğunu tesbit edemedik. Çünkü İslâm kaynaklan Muhammed el-Afşîn’ın Ermeniler ile olan münasebetleri hakkında en küçük bir bilgi bile vermemektedirler.
75 Thomas Ârdzruni, aynı eser, 194 vd .; R ené Grousset, aynı eser, 416 vd.
76 Taberî III, 2202; İbn el-Esîr, V II, 509.
EMÎRCÎ SULTAN VE ZAVİYESİ
xm. yüzyılın ük yarısında Anadolu (Bozok)’da
bir Babâî şeyhi: Şeref’ud-Din İsmail b. Mühammed
Ahmet Ya§af Ocak
İçindeküer
Önsöz
... ... ... ... ... ... ... ... ... ...
... ... ...
130-131,
Giriş: XIII. yüzyılda Anadolu’da tasavvuf hayatına genel
bakış
... ..: ... . . . . . .
...
132-135
Birinci kısım:. Emirci, Sultan’m hayatı ... ... ..... ••• ••■
'.136rl61
I — Emirci Sultan’m menkabevî hayâtı ve şahsiyeti
A ) Menkabeleri
B) Menkabelerinin tahlili
136-145
...
n — Emirci Sultan’m tarihî hayatı ve şahsiyeti ... ...’ İ46-16İ
A) Kimliği
B)- Tasavvufî şahsiyeti
;;ı
‘
C) ! Emirci Sultan ve Babâî ayaklanması
D) Emirci Sultan’m müridleri
İkinci kısım: Emirci Sultan zaviyesi (Osmanpaşa Tekkesi)
I — Zaviyenin tarihçesi
.
......... ...
•<
*/
A) Zaviyenin kuruluşu ve bölgenin iskânı
B) Emirci Sultan’m sülâlesi
i; 1
C) Zaviyenin vakıfları
...
..:
Ekler I-VI, Klişe, fotoğraf, plan ve haritalar
Seçilmiş bibliyografya
...............
..................................................
162-İ75
1
{
II — Zaviyenin dinî hüviyeti ... ... ... ... ... ......... .•.
Sonuç ’ ... ...
162-178
175-178
179-180
181-206
207-208
Tarih, Enstitüsü D ergisi: F .- 9
130
AH M ET Y A Ş A R OCAK
Ö NSÖ Z
Bu küçük araştırma, 1972 yılında Yozgat yakınlarında Osmanpaşa Tekkesi adıyla bilinen köye yapılan tesadüfi bir yolculuğun soriücu olarak meydana gelmiştir. Adı geçen köyde bulunan ve yüzyıllardır
çevre halkı tarafından büyük bir hürmetle yadedilen şahsiyete ait tür­
benin ziyareti sırasında, mezar kitabesinin eskiliği dikkati çekmiştir.
Zamanla aşınmış olup oldukça süslü bir Selçuklu neshi ile yazılmış bu­
lunan kitabenin okunmasına çalışılmış, sonunda mezar sahibi olan şey­
hin 637/1240 ta vefat ettiği ve asıl adının şimdiye kadar bilindiği gibi
Osman Paşa değil Şeref’ud-Din İsmail olduğü arilaşılımştır. Bunun üze­
rine yerinde yapılan soruşturmada,' eskiden mevcut olduğü bilinen za­
viye ile ilgili bazı vesikaların bulunduğu öğrenilmiştir.. Şeyhin sülâle­
sine mensup olup türbenin ziyareti ve bakımı ile meşgul olan ailenin
muhafazası altında bulunan vesikalar kısa bir süre içinde elden geçi­
rilmekle beraber hayli ilgi çekici oldukları görülmüştür.1Sonunda, ya­
kından incelenmek üzere, söz konusu vesikaların bir yıl süre ile emanet
olarak ahnması mümkün olmuştur.
Yaklaşık olarak ikiyüz adet dolaylarında bulunan bu irili ufaklı
belgelerin arasında, en eskisi X IV . yüzyıla ait ölriıak üzere' Cumhu­
riyet dönemine kadar, adı geçen şeyh ve zaviye ile ilgili, çeşitli konular­
da, dini ve laik mahiyette evrak mevcuttur.
Burada ilk kısımda, hem zaviyede hem de İstanbul Başbakanlık
Arşivi’nde bulunan belgelere dayanılarak, Emirci Sultan’m hayatı ve
kişiliği, tasavvuf! kimliği İncelenmeğe gayret edilmiş, ikinci kısımda ise
elde bulunan imkân nisbetinde zaviyenin tarihçesi aydınlatılmağa ça­
lışılmıştır. Ayrıca, çoğu son devirlere (X IX -X X . yüzyıllar) ait olup
önemsiz ve lüzumsuz bir kısım teferruattan bahsedenler hariç, diğer
belgeler ayrı bir kısım halinde sona eklenmiş, bu suretle araştırmacı­
ların nazarına sunularak değişik açılardan incelenmelerini sağlamak
amacı güdülmüştür.
EM ÎRCİ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
131
Bütün eksiklikleri ve hatalarına rağmen bu küçük araştırma Tür­
kiye din tarihi araştırmalarına ufak bir katkıda bulunabilirse gerçek­
ten maksadına ulaşmış sayılacaktır.
Burada, söz konusu belgelerin incelenmesine izin veren Emirci
Sultan ailesine, şifahi menkabeleri ve diğer çeşitli rivayetleri toplayıp
türbe ile ilgili fotoğrafları temin eden sayın Yılmaz Göksoy’a ve aydın­
latıcı fikir ve tavsiyeleriyle yol gösteren Prof. Dr. Nejat Göyünç’ e, ve
nihayet yerinde yapılan araştırmalarda çeşitli bakımlardan yardımla­
rını esirgemeyen şahıslara içten teşekkür etmek yerinde olacaktır.
132
.AHM ET T A Ş A K O CAK T:
• G î R î Ş '
-
. X III. YÜZYILDA ANADOLU’DA TASAVVUF HAYATINA
. -V
GENEL BAKIŞ : .
; r '.]
X III. yüzyılın, Anadolu Türk tarihinde hemen her bakımdan ol­
duğu gibi, dinî bakımdan, özellikle tasavvuf tarihi bakımından büyük
bir önemi vardır. Çünkü Anadolu’nun bugün sahip olduğu dinî çeh­
renin temeli, bu yüzyılda teşekküle başlamış, gitgide gelişerek X V I.
yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. Türkiye tarihinde en belli dinîtasavvufî akımlar, olaylar ve dalgalanmalar X III. yüzyılda vuku bul­
muştur. Daha sonraki devirlerde bile etkisini hâlâ saklayacak olan ve
halk tasavvufunu geniş bir şekilde etkileyen meşhur «Baba Resulullah» ayaklanması (1240), bu yüzyılda meydana gelmiştir. Ayrıca Tür­
kiye’de din ve tasavvufa ait ilk yazıh edebî mahsullerin hemen hepsi
de yine bu yüzyılda kaleme alınmıştır.
Anadolu’nun türkleşme ve İslâmlaşmasında en önemli rolü oyna­
yan sayısız türk göçlerine paralel olarak değişik tasavvuf akımlarına
mensup şeyh ve dervişlerin gelip çeşitli şehir ve kasabalarda, köyler­
de ve göçebe türkmen çevrelerinde yerleştikleri ve yoğun bir İslâmî pro­
pagandaya koyuldukları eskiden beri bilinmektedir. Türkiye din ve
tasavvuf tarihinde asıl önemli sonuçlar meydana getiren derviş göçleri,
özellikle Cengiz istilâsından sonra (1218-1220) vuku bulanlardır. Bu
istila bir çok tasavvuf akımlarının Îranî veya Türk menşeli temsilci­
leri aracılığıyla Anadolu topraklarına yerleşmesine ve yeni bir takım
akımların çıkmasına sebebiyet vermiştir. Söz konusu bu akımların, iki
ana gurup altında toplandığı görülür:
I — Menşeini genellikle Horasan Melâmetiyesi’nden ahp gelişe­
rek daha Moğol istilâsından önce Mâverâünnehr, Hârezm, Horasan,
Irak ve Suriye’ de mevcut olup istilâdan sonra Anadolu’ya girmiş bu­
lunan aristokrat tasavvuf akımlan.
II — Yine aynı menşe’den de etkilenmekle beraber, Orta Asya
Türk Şamanizmi, Budizm ve Hinduizm etkilerini taşıyan, teşkilâtlı veya
EM ÎRCt . SULTAN V E ZA V İY E Sİ
133
dağınık ve özellikle göçebe çevrelerde tutunmuş batini tasavvuf akım­
ları. Şüphesiz bu ikinci gurubun en belli başlıları,, meşhur Türk sufisi
Ahmet Yesevî’nin ,(1167) kurduğu ve Mâverâünnehr!deki türklef ara­
sında çok tutulan «Yesevîlik»1 ile, en büyük temsilcisi CemaFüd-Din--i
Sâvî (1232-3) den sonra bütün Orta-Doğu’ya yayılan «Kalenderîlik»2
nihayet bu ikisinin tesirleriyle ortaya çıkan bir türk tarikati olan «Haydarîlik»3 tarikatleridir. Bunlardan başka listeye, X III. yüzyılın;ikinci
yarısında Anadolu’da iyice görülen «Kâzerûnîlik»4 ve «Rifâilik»5 tarikatlerini de eklemek gerekir.
İşte söz konusu yüzyılda Türkiye toprağında dikkati çeken tasav­
vuf akımları bunlardı. Mahiyet itibariyle birbirinden farklı olan bu
akımların faaliyet alanlarının da farklı olduğu görülmektedir. Özel­
likle aydın ve yüksek tabakaya, yani İran kültürünün fazlaca etkisinde
kalmış bulunan aristokrat zümreye hitap eden mutasavvıflar,. haliyle
büyük şehirleri, önemli kültür merkezlerini tercih ediyorlardı. Bunlar
arasında en esash olarak şu tasavvufî mektepleri: ve onların .temsilcile­
rini görmek mümkündür:
I -— Vahdet-i Vücud Mektebi (Panteizm): Endülüs menşe’li meşhur
mutasavvıf Muhyi’d-Din b. el-Arabi (1240) tarafından Anadolu’ya
sokulmuş ve Konya’da onun evlâtlığı Sadr’ucUDin-i Konevî (1271)
aracılığıyla ülkede yayılmıştır. X III. yüzyılda bu mektebin en önemli
temsilcilerinin, hemen hepsi de Sadr’ud-Din Konevî’nin öğrencileridir)
Bunlar arasında Fahr’ud-Dîn-i Irakî (1289), Sa’d’ud-Din-i Ferğânî
(1279) ve A fif’ud-Din-i Tilemsânî (1291) sayılabilir.
II —- Siihreverdîlik Mektebi: Meşhur Bağdadh sufi Şihab’ud-Din Abu
Hafs Ömer es-Sühreverdî (1234) nin tasavvuf sistemine bağh olanlar­
1 Bu konuda hâlâ tek eser, Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında ilk Muta­
savvıflar (Diyanet Işl. Başk. yay., 2. bs., Ankara 1966) adlı kitabıdır. Ayrıca yazar,
çeşitli ilmi dergilerdeki bazı makalelerinde de zâinari zaman Yesevilik’e dair bilgi ver­
miştir.'
■
2 Kalenderilik hakkında yine Köprülü’nün «Anadolu’da İslâmiyet» (Edebi­
yat Fak. Mec., sene 2.. sayı 4-6) adlı makalesi ile A . Gölpınarh’nın çeşitli eserlerinde
bilgi vardır. Ayrıca toplu ye kısa bilgi için bk. CI. Huart F. Babinger, İslam Ansik­
lopedisi, «Kalenderli maddesi
3 Kutb’ud-Din Haydar (1217) adlı bir türk şeyhin kurduğu bu tarikat hakkın­
da Köprülü’nün adı geçen makalesinde bilgi vardır.
4 Bk. F. Köprülü, «Ebu Ishak Kâzerûni ve Ishaki'dervişleri», Belleten, X X X I I I
(1969), s. 225-2325 Bk. D. S. Margoliouth, İslam Ansik. «Ahmed Riiaiıı maddesi.
134
AH M ET Y A Ş A R OCAK
dan büyük mutasavvıf Evhad’ud-Din-i Kirmanî (1237) ve müridlerinin temsil ettikleri mekteptir.
III — Kübrevîlik Mektebi'. Hârezm’li büyük şeyh Necm’ud-Din
Kübrâ (1220) mn tarikatine mensup olanların Anadolu’ da temsil et­
tikleri tasavvuf akımı olup bunların hemen hepsi de Moğol istilâsından
kaçarak ülkeye gelmişlerdir. X III. yüzyılda bu mektebin en kudretli
temsilcilerinden olarak Necm’ud-Din Dâye veya Râzi (1256) ile Mevlânâ’nm babası Sultaıi’ul-ulema Bahâ’ud-din Veled (1231) ve onun
halifesi Seyyid Burhan’ud-Din Muhakkik-i Tirmizi (1241) anılabilir.
IV — Mevlâhâ'nın syncretiste mektebi: Babası vasıtasıyla Kübrevî­
lik, Şems-ı Tebrîzî aracılığıyla Melâmetihk ve nihayet Muhy’id-Din
b. el-Arabi’nin Vahdet-i Vücud sistemlerinden beslenen Mevlânâ Celâl’ud-Din-i Rûmî (1273), Konya’ da kendi tasavvuf mektebini kurmak
suretiyle, ölümünden sonra mükemmel bir teşkilâtlı tarikat haline ge­
lecek olan ve yüzyıllarca Anadolu’ da büyük bir nüfuza sahip olan Mevlevilik’in temelini atmıştır.
Bütün bu sayılan tasavvuf mekteplerinden özellikle Vahdet-i Vucud adıyla,bilineni sadece kendi içinde değil, kendi dışında ve kendin­
den sonraki hemen bütün tarikat sistemlerinde söz sahibi olmuş, Mev­
levilik hariç ötekiler nisbeten geri planda kalmışlardır.
Böylece X III. yüzyılda Anadolu’da yüksek sınıflar arasında faa­
liyet gösteren tasavvuf akımlarım kısaca gözden geçirdikten sonra, asıl
halk tabakaları arasında, özellikle köylerde ve göçebe çevrelerde İsla­
miyet’in yayılmasıyla birlikte gelişen halk tasavvufu akımlarına geçi­
lebilir: Bu yüzyılda, İslamiyet’in derinden nüfiız edemediği göçebe
Türkmen çevrelerinde çoğunluğun Yesevilik, Kalenderdik ve nihayet
Haydarilik mensuplarında olduğu görülür. «Baba», «Ata» ve «Dede»
unvanları altında, daha ziyade eski şamanlar kimliğinde halka müslüinanlığı öğreten bu mütevazi dervişler özellikle Türkmen aşiretleriy­
le haşir neşir oluyorlardı. Çünkü bunlar fazla okumuş ve dinin yüksek
ilâhiyat meseleleriyle uğraşan kimseler değillerdi, ama inançlarında
samimi ve sadık idiler. Büyük bir kısmı, içlerinde yaşadıkları türkmen
oymaklarında oldukça önemli içtimai bir mevkie sahiptiler. Bunlar
Orta Anadolu’da ve sımr bölgelerinde, ıssız alanlara yerleşerek bir ta­
kım zaviyeler kuruyorlar, civardaki gayri müslim. halkı müslümanhğı
kabule teşvik ediyorlardı6. Kısa zamanda, kurdukları zaviyelerin et6 Bk. ö . Lutfi Barkan, «Kolonizatör Türk Dervişleri», Vakıflar Dergisi I,
(1944), s. 279-304.
EM tRCİ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
135
rafinda yeni yerleşme merkezleri meydana getirmek suretiyle boş ara­
zileri iskân etmiş oluyorlardı. Bu baba, ata veya dedeler devirlerinin
hükümetinden de çok destek görüyorlardı. Kendilerinden vergi alın­
mıyor ve yerleştikleri arazilerin mülkiyeti onlara bağışlanıyordu7.
Bu babaların 1240 yılında vukua getirdikleri muazzam bir İçti­
maî patlama olan Babaî ayaklanması, o devir Türkiyesinde siyasi ve
dinî bir takım önemli sonuçlar doğurmuştur ki, siyasî yönden en önem­
lisi ülkenin Moğollar tarafından işgali, dinî bakımdan ise: daha bir çok­
larının yanında, Bektaşilik diye amlan ve Osmanlı împaratorluğu’nda
yüzyıllarca büyük bir nüfuz sahibi olmuş bir tarikatin, daha doğru bir
deyimle bir sektin teşekkülüne sebebiyet vermiş olmasıdır. îşte söz ko­
nusu bu babalardan birisi de burada araştırma konusu edilecek olan
Emirci Sultan’dır.
7
Aynı yerde.
136
AHM ET Y A Ş A R OCAK
B i r i n c i
EMİRC-İ
Kı s ı m
S U L T A N 5İ N
HAYATI
I — Emirci Sultan'ın Menkabevî Hayatı ve Şahsiyeti:
A) M e n k a b e l e r i :
Emirci Sultan veya en meşhur menkabesine göre Emir-i Çin Os­
man adıyla amlan bu yesevî-babaî şeyhi hemen hiç tanınmamış olup
modern araştırmacıların ilgisini çekmemiştir. Sadece Fuat Köprülü,
Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar adındaki ünlü eserinde Ahmet
Yesevî’nin halifelerinden bahsederken: «Evliya Çelebi’nin zikrettiği
Ahmet Yesevî halifelerinden başka tarihçi Âlî de Sultan Orhan devri
şeyhleri arasında yine Ahmet Yesevi halifelerinden H. 600/1203-1204
tarihlerinden sonra Rum’a gelen ve Bozok Sancağı civarında (Osman
Baba Tekkesi) adıyla meşhur bir tekke yaptıran Emir Çin Osman is­
minde birini daha zikrediyor» demek suretiyle ilk defa Emirci' Sultan’dan söz etmiş ve Evliya Çelebi ile Âlî’ye dayanarak hakkında kısaca
bilgi verip Âlî’deki menkabenin de bir özetini yapmıştır3. Köprülü,
Emir-i Çin Osman’ın Bektaşi ananesine dahil bulunmadığım söyle­
mekte ve garp türkleri, yani Anadolu türkleri arasında daha bazı şeyh
ve dervişlerin Ahmet Yesevi’ye mensup oldukları hakkında eskiden beri
menkabelerin bulunduğuna dikkati çekmektedir9.
Burada Emirci Sultan’la ilgili olarak anılacak olan ilk menkabe
Âlî’den çok daha önce, Hacı Bektaş-ı Veli Vilâyetnamesi'nde yer al­
maktadır10. Vilâyetname'ye göre, «Emircem Sultan», Karaöyük (şim­
8 İlk Mutasavvıflar, s. 38-39 ve dip not 48.
9 Aynı yerde.
10 Vilayetname (Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli), nşr. A. Gölpınarlı, İstanbul
1958, ss. 77-78. Buradaki menkabe şöyle başhyor: «Rivayettir, Hazret-i Hünkâr Hacı
Bektaş-ı Veli (k.s.) hazrederinin Emircem Sultan ile geçen rumuzların beyan ider...».
EM ÎRCÎ. SULTAN V E ZA V İY E Sİ
137
diki Hacı Bektaş) ün kuzey taraflarında, Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu köye
yerleşmesinden sonra, gelip mekân tutmuştur. Emircem Sultan burada
büyük bir de tekke yapmıştı. Hacı Bektaşı-ı Veli’nin, kendisine karşı
çok büyük bir alâka ve sevgisi vardı. Hatta bir gün Emircem Sultan’ın
huzurunda rüzgârın açtığı zarar ve ziyandan söz açılmış, o da «güney­
de Hacı Bektaş gibi ulu b i r z a t olduktan sonra tasa etmeye gerek ol­
madığım» söylemişti. Aynı şekilde bir gün Hacı Bektaş’ın yanında sı­
caktan şikayet etmişler, o da «kuzeyde Emircem Sultan gibi bir kişi bu­
lunduktan sonra üzüntüye yer vermemek gerektiğini» bildirmişti. Gün­
lerden bir gün birisi, Emircem Sultan’m zaviyesine kurban etmek üze­
re bir öküz getirir, fakat şeyh bunu kabul etmez. O da öküzü alıp Hacı
Bektaş-ı Veli’nin: zaviyesine götürür. Onun kabul etmesi üzerine, ökü­
zü getiren zat, «Emircem Sultan kabul etmedi, siz ettiniz» deyince
şeyh, «Emircemiz server bir şahindir ki değme nesneye konmaz» ce­
vabım verir. Bunun üzerine o kişi tekrar Emircem’in zaviyesine döner
ve kendisinin kabul etmediği kurbam Hacı Bektaş’m kabul ettiğini bil­
dirir. Buna Emircem’in 'verdiği cevap ta şudur: «Hünkâr bir deryadır
ki değme nesne bulandırmaz, o deryada kaybolur».
Vilâyetname,den hemen hemen üç asır sonra tarihçi Gelibolu’lu
Mustafa Âlî (1599) Künhü’l-Ahbar adh meşhur eserinde, Emirci Sul­
tanın hayat hikayesini de ihtiva eden bir menkabe nakleder11. Âlî bu
menkabeyi, 1005/1596-97 tarihinde Kayseri sancak beyi (mirliva)iken,
o sıralarda tekkenin şeyhi olan Umdet’ül-Mâçin adındaki şahıstan din­
lemiştir. Bu şeyhin anlattığına göre Emir-i Çin Osman12 (Emirci
Sultan) Ahmet Yesevi’nin halifelerindendir. Yemen padişahının Mededet ( oj-l* ) adındaki kızı tedavisi mümkün olmayan bir hastahğa
yakalanır. Zamamn en kuvvetli hekimleri kızı tedaviden âciz kahrlar.
Nihayet Veysel Kareni’nin ocağına götürerek kızı tedavi ettiği takdir­
de kendisine cariye olarak vermeyi teklif ederler. Veysel Kareni kıza
bir ism-i âzam duası öğreterek bu sayede kısa zamanda onu tedavi eder.
Fakat Yemen padişahı kızından ayrılmaya pek razı olmaz; nitekim kız
da babasını bırakmaz istemez. Sonunda hile yoluna baş vurulur ve bir
kıymetli taş vermek suretiyle padişah kızım alır götürür. Ne çare ki has11 Künhü’l-Ahbâr, İstanbul 1277, c. 5, s. 58-61.
12 Emirci Sultan Âlî’nin naklettiği bu menkabede «Emir-i Çin Osman» adıyla
anılmaktadır. Ayrıca Evliya Çelebi de onun hakkında verdiği kısa bilgide onu «Emir-i
Çin Osman »diye anmaktadır, (bk. Seyahatname, İstanbul 1314, c. 3, s. 237.).
138
A H M ET T A Ş A R OCAK
talik yeniden gelir. Padişah ve kızın kocası kâfir olduklarından onu
ism-i âzama devam etmekten ahkoyarlar. Çaresiz kalan hükümdâr
tekrar Veysel Kareni’ye baş vurur. Kız iyileştiği takdirde gerçekten ona
nezredeceklerini söylerler. Veysel Kareni, Hz. Muhammed’iü hırka­
sından bir iki kıl kopararak kıza tütsü verir vermez kız derhâl iyileşir.
Hatta müslümanlığı da kabul eder. Adım Selâme (
) koyup kendi
gibi müslümanhğı henüz kabul eden ve Mîr Ali adım alan Hitan hü­
kümdarlarından, birine nikâhlarlar. Bir müddet sonra Veysel Kareni
kıza, yakında bir oğlu olacağım haber verir ve doğunca ilk dört hali­
feden Hz. Osman’ın adını koymasını tenbih eder.
Gerçekten bir ;zaman sonra kadın hamile kalır; Kocası Mîr Ali
onu alıp Hâce Ahmet Yesevi’nin hanikahma götürür ve durumu an­
latır. Şeyh kadına Veysel Kareni’nin mübarek nefesinin dokunduğür
nu, dolayısı ile doğacak çocuğun çok ünlü bir veli olacağım müjdeler.
Kadın tam on yedi ay hamileliğini devam ettirir, zira şeyhin söyledi­
ğine göre eğer yedi ay fazla hamilelik devam ederse çocuk «Yediler»
den olacaktır. Nitekim bir müddet sonra çocuk doğar; adı tenbih edil­
diği gibi Osman konur ve bir yaşma gelince Hâce Ahmet Yesevi’nin
hanikahmda onun hizmetine verilir. Çocuk burada şeyhin nezaretin­
de büyümeye devam eder.
Bir kış günü şeyhin cam taze üzüm ister ve yamnda bulunan hali­
felerinden kendisine taze üzüm bulmalarım rica eder. Tam o esnada
küçük Osman içeri girer ve elinde tuttuğu bir salkım taze üzümü Ah­
met Yesevi’ye verir. Hayrette kalan halifeler çocuğa üzümü nerede bul­
duğunu sorarlarsa da şeyh bu sırrı kendilerinin bilmesi gerekmediğini
söyler.
Günlerden bir gün hanikaha Çin diyarından bir tüccar gurubu
gelip iner. Şeyhin huzuruna çıkıp memleketlerinde korkunç bir ejder­
hanın türediğini ve küçük büyük herkesi âciz bıraktığım arzederek şeyh
ten kendilerini bu belâdan kurtarmasını isterler. Ahmet Yesevi halife­
lerine dönerek «Hanginiz ejderi öldürmeye gider?» diye sorar. Hepsi
de «Emir sîzindir». şeklinde cevap verirlerse de çekindikleri ve cesaret
-edemedikleri hallerinden belli olur. Bunun üzerine küçük Osman, şeyh­
ten ejderi öldürmeğe kendisinin gitmesi için müsaade ister, o da «Uğu­
run açık olsun» diye dua ederek izin verir. Beline bir tahta kılıç kuşa­
tır ve yolcu eder.
Kapıdan dışarı çıkan Osman, avluda Ahmet Yesevi’nin çift öküz­
lerini görür ve belindeki tahta kılıcı çekip öküzlerden birini orada ikiye
EM ÎRCİ SULTAN VE ZA V İY E Sİ
139
böler. Durumu görenler hemen şeyhe ihbar ederlerse de o, «Silâh kişi­
nin kendini kesmeyince başkâsım nasıl keser?» karşılığında bulunur.
Osman nihayet Çin diyarına varır ve ejderi bir nehir kenarında
bulur; tahta kılıcını çekip bir hamlede yedi başından dört tanesini top­
rağa düşürür. Ağzından ateşler fışkırtan canavar bu acıyla kendini
nehre atar, fakat boğulup ölür. Bu hizmeti böylece ifa eden Osman
tekrar Hâce Ahmet Yesevi’nin yamna gelir ve elini öper; o da gazasını
tebrik edip ejderi nasıl öldürdüğünü sorar. Osman olup bitenleri an­
latır. Şeyh; ejderin dört kafasımn kesilmesinin, dört halifenin icâzetine
delâlet ettiğini söyliyerek Osman’ a «Emir-i Çin» lâkabım verir ve icâzetini de teslim ederek dua ve senalarla onu Rum diyarına yollar ve
kendisine halife yapmış olur.
Osman, yanında müridi tmad Sultan olduğu halde Rum’ a gelir
ve Keykâvus kalesi yakınlarında konaklar. Gece rüyasında şeyhi Ah­
met Yesevi’yi görür. Şeyh, «Bu yakınlarda bir köy vârdır, halkı gelip
geçen misafir yolcuları öldürür. Onların irşadım sana vazife olarak ver­
dim; o köy de bundan böyle senin karargâhın olsun» şeklinde talimat
verir. Ertesi sabah kalkan Emir-i Çin Osman, derhal müridi Imad Sul­
tan ile birlikte söz konusu köye varırlar ve misafir olurlar. Emir-i Çin
ahaliye, kendilerini de öteki yolcular gibi öldürüp öldürmeyeceklerini
sorar. Bunu işiten halk, «Nereden anladınız?» deyince şeyh «Öküzle­
riniz söyledi» cevabım verir. Şaşıran ahali öküzlerin nasıl konuştukları­
nı görmek istediklerini bildirirler. Emir-i Çin hemen bir adain yolla­
yarak hayvanlan getirtir ve köy halkının misafirleri öldürüp öldürme­
diklerini sorar. Öküzler Allah’ın kudretiyle lisana gelip «Evet, öldü­
rüyorlar» cevabım verirler. Gördükleri manzaradan şaşkına dönen köy
halkı ve Keykâvus kalesi sakinleri nihayet şeyhin kerametini anlayıp
müslümanhğı kabul ederek âdetlerinden vaz geçerler. Sonunda Emir-i
Çin Osman, «Keçikıran» adındaki bu köye yerleşir ve bir zaviye yapa­
rak halkı irşada başlar. Zaviye «Osman Baba Tekkesi» adıyla meşhur­
dur13.
îşte Gelibolu’lu Âlî’nin naklettiği ve diğer bektaşi vilayetnamelerinde bulunmayan menkabe bundan ibarettir. Bundan başka Emirci
Sultan’la ilgili üç menkabe daha vardır ki bunları da şöylece gözden
geçirmek faydah olacaktır:
13 X V I. yüzyılda Âlî’nin tesbit ettiği bu menkabe, aradan yüzyıllar geçmesine
rağmen bugün de halk arasmda hâlâ anlatılagelmektedir. -
140
AH M ET YAŞAR. OCAK
Bu menkabelerden ilki, bu yüzyılın başlarında Bozok’a seyahati sıra-?
sında tekkeyi ziyaret eden Kastamonu müddei-i umumi muavini Yusuf
Ziya tarafından, o zamanki şeyhlerin ağzından dinlenmiştir14; Şeyh
Nuri ve Hacı Emin adındaki bu zatların anlatışına göre Emirci Sultan-,
aşağı yukarı 800 yıl evvel Melik Danişmend Gazi zamanında Hora­
san’dan Rum’a göç ederek sonradan Osman Paşa Tekkesi adıyla bili­
nen bu köyde yerleşmiş ve halkı irşada başlamıştır. O sıralarda Selçuk­
lu vezirlerinden Osman Paşa adında bir zat Sivas’a vali tayin edilmiş­
tir ve memuriyet yerine gitmektedir. Köyden geçerken, zaten önceden
temiz ahlâkı ve kerametleri sebebiyle büyük bir şöhret sahibi olan şeyhi
görmek ister ve zaviyesine iner. Burada şeyhin faziletine, bilgi ve ker
rametlerine kendi gözleriyle şahit olan Osman Paşa, bu mübarek kir­
şinin yamnda kalarak feyzinden ve sohbetlerinden istifade etmenin çok
daha iyi olacağım düşünerek vazife yerine gitmekten vazgeçer. Niha­
yet bir istifa mektubu yazarak hükümdara gönderir ve böyleçe şeyhin
müridi olur. Sonra zaviye civarında bulunan bir kaç köyü ve bir kısım
araziyi satın alarak buraya vakfeder; tekkenin adı da o günden sonra
Osman Paşa Tekkesi olur.
İkinci menkabe ise bu yukardakini tamamlayıcı nitelikte görünüyor.
Bu menkabeye göre, Sivas vahşi Osman Paşa, ününü duyduğu Emirci
Sultan’ı ziyarete karar verir. Köy halkı, Osman Paşâ’nın askeriyle gel­
diğini, ne yapacaklarını, böyle kalabalık bir gurubu nasıl ağirlıyacaklannı bilemezler. Paşa tekkenin yakınındaki Gelingüllü köyü civarına
gelince şeyhe hazırlık yapması için haber gönderir. O da misafirleri
ağırlamayı kabul eder. Köye giren Osman Paşa zaviyeye bir adam gön­
dererek şeyhin hazır olup olmadığım sordurur. Emirce Sultan ise o sı­
rada def çalmakla meşgulmüş; tenceredeki az bir yemekten ve bir çuval
arpadan başka bir şey göremeyen adam kızar. Bunun üzerine şeyh,
«Askerinizin aşına tenceredeki , arpasına da köşedeki yeter, haydi gel­
sinler» cevabını verir. Osman Paşa askeriyle zaviyeye iner; tenceredeki
yemek askere dağıtılır bitmez, arpa atlara verilir tükenmez. Paşa ile
beraber bu kerameti gören askerler şeyhe hayran kahrlar. O gece paşa
rüyasında, valiliği bırakıp Emirce Sultan’a mürid olması teklifiyle
karşılaşır. Rüyanın tesiriyle sabahleyin kalkan Osman Paşa,
14
Temâşâ-yı Celâl-i Hudâ, Kastamonu 1314, s. 21-22-,
EM tRCÎ STJLTAN VE ZA V İY E Sİ
141
Âleme baş olmak bir ulu kavga imiş
Bir veliye bend olmak her şeyden evlâ imiş
diyerek şeyhin müridi olur ve valilikten istifa eder. O günden sonra da
tekkenin adı Osman Paşa Tekkesi olarak şöhret bulur15.
Son menkabe, tekkenin son mütevellisi olup 1973 yılında vefat
eden ve Emirci Sultan sülâlesinin en yaşh temsilcisi bulunan Adil Koçak’tan bizzat dinlenmiştir. Bu menkabeye göre Şeref’ud-Din İsmail
yani Emirci Sultan, Veysel Kareni’nin Yemen Şahı adındaki oğlundan
olmadır, Çin’ de 17 yıl emirlik yapmış olduğundan Emir-i Çin lâkabını
almıştır. Çin Diyarındaki vazifesini tamamladıkltan soıira Rum’da
İslâmiyet! yaymak ve Rum halkım ıslah etmekle görevlendirilip bu ül­
keye gelmiştir: Bir müddet kaldıktan sonra geri dönmüş, Kerbela’ da
Hz, Hüseyin ile birlikte onun düşmanlarına karşı savaşmıştır. Onun
şehit düşmesi üzerine bu defa hanımını da alarak tekrar Rum’ a gelmiş
ve Osman Paşa Tekkesi köyünde yerleşerek bir daha geri dönmemiştir.
Köyde, kurduğu zaviyesinde halkı irşad etmekİe meşgul olmuş, 120 yıl
yaşadıktan sonra 87/706 tarihinde vefat etmiştir. Karısının adı Küçük
Sekine’dir ki Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Ekber’in kızı olup bu zat ablası
Büyük Sekine’nin adım kendi kızma koymuştur. Emirci Sultan’ın bu
kadından olma bir oğlu Ahmed-i Bîcan ismini taşımakta olup Çorum­
daki Hıdırhk Sultan’dan başkası değildir. Bir gün şeyhin kerametleri­
ni işiten Sivas valisi Osman Paşa onu ziyarete gelerek müridliğe kabulü­
nü; ricada bulunmuş, etraftaki bazı araziyi satın alarak şeyhinin zavi­
yesine bağışlamıştır. Bu yüzden tekkenin ve köyün adı Osmanpaşa Tek­
kesi olarak bizzat Emirci Sultan tarafından verilmiştir. Osman Paşa­
nın kendisi de Alaca (Çorum) ilçesinin Yenice adh köyünde bulunmak­
tadır.
Yukarıya oldukça özetlenerek kaydedilen bu son menkabe ile
Emirci Sultan hakkında mevcut olan yazılı ve sözlü menkabeler sona
ermiş oluyor. Bütün bunlara dayanılarak şeyhin menkabevi hayatı to­
parlanacak olursa ana hatlarıyla kısaca şu tablo ortaya çıkar:
Emirci Sultan Veysel Kareni’nin nefes evlâdı olarak dünyaya
gelmiş,. Osman adını alarak Ahmet Yeşevi’nin yâmnda yetişmiş, bir
■15 Bu menkabe, Yozgat ilk öğretim müdürü Yılmaz Göksoy’un derlediği şifahi
rivayeüerden ve Yozgat 1973 il yıllığı (Ankara 1974 s. 100) na yazdığı kısımdan alın­
mıştır.
142
AHM ET Y A Ş A R OCAK
aralık Çin’ e gidip gelmiş ve şeyhi tarafından Rum’da Islâmiyeti yay­
makla görevlendirilmiştir. Hammi vasıtasıyla Hz. Hüseyin’in sülale­
sine bağlanmaktadır. Yerleştiği köyde kurduğu zaviyesinde irşad hiz­
metiyle meşgul olmuş ve etraftaki gayri müslim ahaliyi, müslümanlığa
sokmuştur. Bu arada Hacı Bektaş-ı Veli ile de alâkası olmuş ye onun
en yakın dostlan arasına girmiştir. Günün birinde şeyhin şöhretini du­
yan Sivas valisi Osman Paşa, vazifesini bırakarak kendisine mürid olmuş,
ve o günden sonra köy onun adıyla amlmaya başlamıştır.
B)
M e n k a b e 1e r i n i n
Tahlili:
İlk _olarak nakledilen menkabe yukarda da belirtildiği gibi, Hacı
Bektaş-ı Veli Vilayetnamesi’nden alınmıştır. Bu menkâbenin en dikkati
çeken yani, Emirci Sultan’m bektaşi ananelerine girebilmiş olmasıdır.
Daha önemlisi, Vilayetname’de çoğu yerde görüldüğü üzere, Hacı Bektaş-ı Veli’den daha aşağı derecede ve oıia bağlı olarak mütalaa edilen
şeyhler gibi değil, bilakis Hacı Bektaş’m çok sayıp sevdiği bir kişi nite­
liğinde gösterilmesidir. Bu menkabeye göre her iki şeyh de birbirlerine
son derece saygı beslemekte ve çok yakın iki dost niteliğinde görünmek­
tedirler. Kısaca, Vilayetname'dt^i bu menkabe Emirce Sultan’ın, za­
manında epeyce tanınmış ve Bektaşi ananesine girecek kadar şöhret
yapmış bir şeyh olduğunu isbat etmektedir.
Âlî’nin kaydettiği menkabeye gelince, bu, diğer Bektaşi menkabelerine çok benziyor. Nitekim kapsadığı unsurların hemen hiç biri orijinal
değildir. Bu unsurlara veya motiflere diğer türk şeyh ve derviş menkâbelerinde de rastlamak kolaydır. Bunlar şöylece gözden geçirilebilir :
a)
Bu menkabede Emir-i Çin Osman, Veysel Kareni’nin nefes ev­
lâdı olarak görünmekte ve doğumu bir takım olağan üstü haller için­
de vuku bulmaktadır. Vilayetname’de de Hacı Bektaş’m Kadıncık Ana­
dan Habib adında bir nefes evladı dünyaya gelmiştir16. Hacı Bektaşm halifesi Hacım Sultan, çocuğu olmaya bir kadım, ona nefes etmek
suretiyle çocuk sahibi kılar17. Yine bu esere göre Haydarilik’in kuru­
cusu Kutb’ud-Dih Haydar da Ahmet Yesevi’nin nefes evlâdıdır18.
16 Vilayetname, s. 64-65.
17 A . g. e., s. 85-86.
18 A . g. e., s. 9. Kutb’ud-Din H aydarin Vilayetname’de Ahmet Yesevi’nih
nefes evladı olarak gösterilmesi aslında tarihi bir vak’aya işaret etmektedir ki o da Hay­
darilik’in Yesevilik’le olan alâkasıdır. Çünkü adı geçen tarikat, Yesevilik’ ten etkile­
nerek meydana gelmiştir. (Bk. F. Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansik., «Abdal»
maddesi.).
EM ÎRCÎ SULTAN V E ZAV İY ESİ
143
Hatta Aleviler arasında yaygın bir menkabeye göre bizzat Vey­
sel Kareni, Hz. Muhammed’in, bir cariyesinden olma nefes oğludur19.
Bu cariye Yemen’ e göç etmiş ve orada adı geçen meşhur şahsiyeti .do­
ğurmuştur.
b) Veysel Kareni, Yemen padişahının kızma, doğacak çocuğa
üçüncü halife Hz. Osman’ın adını koymasını öğütlemiştir. Benzer bir
örnek olarak ilk Osmanlı hükümdarı Osman Gazi ile ilgili bir vak’ ayı
Oruç Bey Tarihi’nde görmek mümkündür: Rivayete göre Osman Gazi­
nin babası Ertuğrul Gazi, gördüğü bir rüyayı tabir ettirmek için meşhur
Şeyh Edebalı’nın yanına gelir. Rüyayı dinleyen şeyh, Ertuğrul Gazi’
nin bir oğlu olacağım, adım Osman koymasını tavsiye eder20. Böyle
bir geleneğin benzerlerini başka menkabelerde görmek zor değildir.
c) Osman henüz çocukluğu sırasında Ahmet Yesevi’nin hanikahmda yaşamakta iken, bir kış günü, şeyhin cam taze üzüm istemiş, ha­
lifelerinin hepsi de nasıl bulacaklarını düşünürken küçük Osman bir
salkım taze üzümü şeyhe vermiştir. Aynı şekilde bir kış günü, Hacı
Bektaş müridi Saru ile gezerken, ondan kuru bir ağaçtan taze elma top­
lamasını istemiş, Saru bu işin imkânsızlığını ileri sürünce, Hacı Bektaşm kendisi ağaca çıkarak kuru ağaçtan Saru’ya elma atmıştır21. Hacı
Bektaş’ın asıl maksadı, tıpkı Ahmet Yesevi gibi müridlerini denemek­
tir.
, .
d) Hâce Ahmet Yesevi, Çin diyanndaki ejderhayı, öldürmek üze­
re Osman’ı gönderirken, beline bir tahta kılıç kuşatıp yolcu eder. Osman
dışari çıkınca kılıcı ilk defa şeyhin öküzleri üzerinde dener ve birini or­
tadan ikiye biçer.
Özellikle tahta kılıç kuşatıp bir dervişi ejderha öldürmeye yolla­
ma motifi, evliya menkabelerinde en sık rastlanan unsurlardandır. Ni­
tekim Ahmet Yesevi, Kutb’ud-Din Haydar’ı savaşa gönderirken beline
bir. tahta kılıç kuşatmıştır22. Aynı şekilde Hacı Bektaş-ı Veli de San
Saltık’ı ve Hacım Sultan’ı ejderha ile savaşmaya gönderirken herbirinin beline birer tahta kılıç kuşatıp yollamıştır23. Hatta Hacım Sultan,
şeyhin yanından çıkınca dışardaki merkebin üzerinde kılıcını denemiş­
19
20
21
22
23
Bu menkabe, Âşık Feyzullah Çınar’ dan bizzat dinlenmiştir.
Tevârîh-i Âl-i Osman, nşr. Franz Babinger, Hannover 1925, s. 85
Vilâyetname, s. 32-33.
A. g. e., s. 9.
A.g.e., s. 45, 83.
144
AHM ET Y A Ş A R OCAK
tir. Ayrıca Hacım Sultan Vilayetnamesi’ ne göre, Hacı Bektaş’in kendi­
si de Ahmet Yesevi tarafindan tahta kıhç kuşatılmak suretiyle Rum’a
gönderilmiştir24.
Menkabelerdeki bu tahta kıhç motifinin hiç şüphesiz Şamanizm
ile yakın bir ilgisi vardır. Şamanizm’de şamanın âyin yapmakta kul­
landığı eşyalar arasında bir de tahta kıhç >bulunmakta, şaman bunu
kötü ruhlarla savaşmak için kullanmaktadır25. Bu itibarla, benzer daha
bir çok motif gibi bunun da Şamanist inançlardan bu menkabelere in­
tikal ettiğine şüphe yoktur28.
e) Çin diyarının halkım kurtarmak üzere ejderle savaşmaya gideri
Osman, onu bir nehir kenarında bulup yedi başından dördünü keser,
ve böylece onun ölümüne sebeb olur. Bu ejderha öldürme ve halkı onun
elinden kurtarma motifi sadece Anadolu Evliya menkabelerinde değil,
Şaint-Georges ve Saint-Spiridon gibi bazı Hıristiyan azizlerinin riıenkabelerinde de önemli bir yer tutar27. Vilayetname’de ve Evliya Çelebi’ de nakledilen menkabelerinde San Saltık, Hacı Bektaş tarafindan
vazifeyle gönderildiği Kaligra kalesinde, o bölgenin hükümdannm kız­
larım yemek üzere olan bir ejderi öldürür ve kızları kurtararak hüküm­
darı da müslüman eder23. Yine Hacı Bektaş-ı Veli tarafindan Germiyan bölgesine halife olarak gönderilen Hacım Sultan, yanında müridi
Burhan Abdal olduğu halde, Kütahya yakınlarında yol üstünde bir
ejder öldürür29. Bu tip ejderli menkabelere özellikle Bektaşi ananesin­
de i astlanır.
f) Nihayet son olarak, Emir-i Çin Osman’ın Rum’ a geldiğinde,
misafir olduğu köyün öküzlerini konuşturduğu görülüyor. Yukarıda
temas edilenler gibi bu da çok yaygın bir motiftir. Ahmet Yesevi’nin
halifelerinden Hakim Ata, müridleriyle Hârezm’ e giderken yolda bazı
24 Das Vilajet-name des Hadschim Sultan, nşr. R udolf Tschudi, Berlin 1914,
s. 15-16.
25 Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1972., 2 bs., s. 80.
26 Bu konuda Femand Grenard’m L e Turkestan et Le Tibet (Paris 1-898) Adlı
eserine bakılabıilir. Ayrıca F. Köprülü’nün çeşidi makalelerinde de konuya yer yer
temas edilmiştir.
27 Mesela bk. Dom BaUdo, Les vies des saints, Paris 1945, c. 2, s. 353, 436.
28 Vilayetname, s. 46-47; Seyahatname, c. 2, s. 134-35. Kaligra Romanya’­
da bir kale olup Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre burada San Saltık’a ait bir tekke
vardı (S. 136-137.).
29 Vilayetname, s. 84-87.
EM ÎRCİ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
145
kimselerin hücumuna, uğrar. Hakim Ata, civardaki ağaçlara enireder,
ağaçlar onları yakalar ve kötü niyetlerini konuşarak yüzlerine vurur­
lar30. Hacı Bektaş-ı Veli de kendisine iftira ederek kötülük yapmak is­
teyen Saru adındaki müridinin sahtekârlığını, taşlan konuşturarak yü­
züne vurur31.
Görülüyor ki Emirci Sultan’ın Âlî tarafından nakledilen bu menkabesinin her hangi bir özelliği yoktur. Ancak bu menkabe Emirci Sultan’ı bir yandan Veysel Kareni’ye, diğer yandan dâ Ahmet Yesevi’ye
bağlamaktadır ki asıl önemli olan nokta da-ilerde görüleceği üzerebudur.
Emirci Sultan etrafında teşekkül eden ve hemen hepsi de belki aynı
menkabenin çeşitli kısımlannı veya biraz değişik şekillerini kapsayan
diğer menkabelerin ortak tarafları, Emirci Sultan’m yanında Osman
Paşa adında bir Selçuklu devlet adamım söz konusü:ederek onu şeyhin
müridi olarak göstermeleridir.!Bu menkabelerin hepsi de hiç olmazsa
en azından X V II. yüzyıldan sonra ortaya çıkmış görünüyorlar. Çünkü
yukarda ilk zikredilen en eski menkabe, böyle bir kişinin Varlığından
katiyyen söz etmemektedir. Evliya Çelebi de bundan'habersiz gö­
rünüyor32. Ancak sön olarak anlatılan sözlü menkabe oldukça dikkat
çekicidir. Çünkü Emirci Sultan’ı-hiç şüphesiz apaçık bir anakronizm
ile- Hz. Hüseyin zamamna götürüp onun torunu Sekine ile evlendirir
ve Kerbela savaşma iştirak ettirir33. Aslında Hz. Hüseyin ile hiç bir
ilgisi bulunmayan Emirci Sültan’m, bü menkabe vasıtasıyla şiilikle ve
dolayısıyla seyyidlikle münasebeti kastedilmektedir. Yani söz konusu
menkabe aslında bu telakkinin bir ürünü gibi görünüyor. Ayrıca bu
da şeyhi Veysel Kareni geleneğine sokmaktadır. Ancak burada şuna
işaret etmek gerekir ki, Emirci Sultan’m Veysel Kareni soyundan ola­
rak kabul edilişi, Âlî’den çok daha önce tekke ile ilgili resmi vesikalar­
da da görülmektedir34.
;
30 ilk Mutasavvıflar, s. 90. .
■ 31 Vilayetname, s. 31-32.
32 Seyahatname, c. 3, s. 237.
33 Gerçekten Hz. Hüseyin’in bu isimde bir kız torunu vardır. (Bk. İbn Hallikân, Vefeyât’ul-Â’yân, nşr. M . M . Abdülhamid, Kahire 1965, c. 2, s. 254).
. 34 Mesela bk. İstanbul Başbakanlık Arşivi, 926/1520 tarihli tapu, defteri, nr.
387, s. 470.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. -10
146
AHM ET Y A Ş A R OCAK
II — Emirci Sultan’ın Tarihî Hayatı ve Şahsiyeti :
A) Kimliği ;
I. Adı meselesi :
Emirci Sultan, Anadolu Selçuklu hükümdarları Alâ’ud-Din Keykubad İ ve Gıyâs’ud-Din Keyhusrev II devirlerinde (1220-1246) Bozok
(O zamanki adıyla Dânişmendiye) mıntıkasında yaşamış olan bir şeyh,
bir türkmen babasıdır. Bir yandan yazıh ve sözlü menkabeler, diğer
yandan kendi zaviyesinde bugünki torunları tarafından muhafaza edi­
len belgeler ve nihayet arşiv belgeleri onun hayatı, faaliyetleri ve ta­
savvufî kimliği hakkında çok karışık, hatta bazan çelişik ve bazan da
müphem bilgiler ihtiva etmektedirler.
Kendi zaviyesindeki belgelerle arşiv belgeleri bu şeyhi «Emirci»
veya «Emirce» şeklinde anmaktadırlar?5. Söz konusu belgelerin hiç
birinde başka bir ada rast gelinmiyor. Ancak bugün Osmanpaşa Tek­
kesi diye anılan köyde bulunan türbesindeki mezar kitabesinde bu defa
da «Emirci» veya «Emirce» kelimesi zikredilmeksizin şu aşağıdaki iba­
reye raştlamyor:
¿ y' Ü llö -J - if " f j '
(Zilhicce 637, Haziran - Temmuz 1240)
ijy k "
( 1 -* ^ )
ûpk j
<•—
Bu vefat kitabesinden şeyhin lakabımn «Şeref’ud-Din», adının «İsmail»,
babasımn adının ise «Muhammed» olduğu kesin bir surette meydana
çıkmaktadır36. Fakat bu lakap ve isim sadece bu mezar kitabesine mün­
hasır kalmış, başka hiç bir yerde hemen hiç anılmamıştır. Ancak za­
viyenin 1919 (1335 rûmî) tarihindeki şeyhi İsmail Hakkı Efendi’nin
kopye ettiği bir silsilenamede, Şeref’ud-Din İsmail ile Emirci Sultan’m
aym kişi olduğunu belirten ibare bir istisna olarak kalmaktadır37.
35 Zaviye ile ilgili elde bulunan en eski belgeden Cumhuriyetin ilânına kadar
bütün resmî belgelerde rasdanan isim sadece budur.
36 Devrin bütün devlet adamları, âlim ve din -adamlarında olduğu gibi şeyh­
ler ve dervişler arasında da bu çeşit lakapların yaygın bir surette kullanıldığı malum­
dur.
37 Bu silsilenamedeki ibare aynen şöyledir: «Yozgat Osmanpaşa Tekyesi kar­
yesinde defîn-i hâk-i ıtımâk Cenab-ı Şeref’ud-Din İsmail nâm-ı diğer Emirce Sultan
Veli...».
EMÍRCÍ SULTAN V E ZAV İY ESİ
147
Kısaca, şeyhin bu lakap ve isimden ziyade, «Emirci Sultan» un­
vanı altında meşhur olduğu anlaşılıyor. Bu unvanla kendisinden ilk
defa bahsetmekte olup elde bulunan en eski vesika, önün zaviyeye yap­
tığı vakıf araziyi belirten bir vakfiyedir38. Burada «Eş-Şeyh Emirci»
ibaresi yer almaktadır. İkinci vesika, bu vakfiyeden iki yıl sonrasına
ait bir icazetname olup bunda da «Hazret-i Emirci» şeklinde geçmek­
tedir. «Sultan» unvanının ilâve edilişine ise ayrıca Hacı Bektaş-ı Veli
vilayetnamesinde de rastlanıyor39, ki bu eserin 1430 lara doğru ka­
leme alındığı malumdur.
«Emirci» veya «Emirce» kelimesi hakkında burada iki ihtimal dü­
şünülebilir : Birincisi, bu unvanın bir tek kelime olmaktan daha çok,
«Emre» ve «Ece» kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş olabi­
leceğidir. Nitekim gerek Yunus’un, gerekse onun şeyhi olan Baba Tapduk’un «kardeş» yahut «âşık» anlamına gelen bu lakap veya unvanı
taşıdıkları herkesçe bilinmektedir40: «Ece» ise yine dervişler tarafın­
dan X III-X V . yüzyıllarda çok kullanılan bir lakap olup «reis, ulu, ileri
gelen» anlamım taşımaktadır41. Bu itibarla «Emirce» lakabı aslında
«Emre ece» olduğu halde söyleniş çokluğu yüzünden zamanla «Emirci»
yahut «Emirce» şekline girmiş olabilir. İkincisi, arapça «Emîr» lafzı­
nın, farsca küçültme edatı olan «çe» ile birleşmesinden meydana gelmiş
olup «Küçük Emir» anlamında kullanılmış olabilir. Nitekim yukarda
söz konusu edilen 793/1390 tarihli'vakfiyede Emirci Sultan’m hem de­
desinin hem de babasımn «Emîr» lakabıyla anılmış olmaları bu ihti­
mali akla yakın gösteriyor. Bu ihtimal geçerli olduğu takdirde ,aslında
«Emirçe» olan bu kelimenin söylenişteki pratiklik sebebiyle «Emirci»
haline geldiği de düşünülebilir.
Kısaca özetlenecek olursa, şeyhin taşıdığı bu ünvanın menşei ne
38 14 Recep 793 (17 Haziran 1390) tarihli vakfiye. Bu kıymetli vesikanın ne
yazıkki başından bir kısmı kopmuştur. Belki bu kopuk kısım şeyhle ve zaviye ile ilgili
daha bazı kıymedi bilgileri kapsıyordu.
39 Vilayetname, s. 77.
40 Tarama sözlüğü, Türk Dil Kurumu yay. Ankara 1967, c. 3, s. 1495; F. K öp­
rülü ilk Mutasavvıflar’da bu «Emre» kelimesinin menşei hakkında oldukça geniş bil­
gi veriyor (s. 219, not I.). Ayrıca X III. ve X IV . yüzyıllarda bu unvanı taşıyan der­
vişler gurubu hakkında bk. A. Gölpmarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, Istanbul 1961,
s. 85-89.
41 Tarama sözlüğü, c. 3, s. 1384. Ayrıca kelimenin etimolojisi için bk. Bedros
Effendi Kerestedjiyan, Dictionnaire Ethnologique de la langue turque, Londres 1912,
s. 23.
348
A H M E T 'Y A Ş A R OCAK
olursa olsun, onun adı değil lakabı veya unvanı olduğunu kabul etmek
yerinde olacaktır. Zaten gerek Emirci Sultan’m çağdaşı, gerekse ondan
sonra yaşamış olan Geyikli Baba, Doğlu Baba vs., gibi bir çok şeyh ve
dervişin, isimlerinden çok bu gibi unvan ve lakaplarla meşhur olduk­
ları, bugün çoğunun asıl adının unutulduğu bilinen hususlardandır.'
Hatta bu «Emirci» veya «Emirce» lakabım taşıyan sırf Şeref’ud-Din
İsmail değildir. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in ,hem oğlu hem ha­
lifesi UhijÂrif Çelebi (1320), İran’ da Sultaniye şehrine gittiği zaman
kendisini karşılayanlar arasında Hayran Emirci adında bir şeyhin bu­
lunduğu görülüyor ki, bu zat Barak Baba tekkesinin şeyhi ve Barak
Baba’nin halifesiydi42.
1 > >
«Sultan» unvanına gelince, çoğunlukla Bektaşiler tarafından Bek­
taşi dervişleri ve -Emirci Sultan gibi- Bektaşi geleneğine sokulan1derviş
ve. şeyhler hakkında kullanılan bu unvan, genellikle büyük sufilere ver
rilmekteydi. Sufiler kendi şeyhlerini mâna âleminin sultam olarak kabul
ettiklerinden, bu şeyhlerin bu unvan ile zikredilmeleri âdet haline gel­
mişti43.
; ;
■ . Sonuç olarak söylemek gerekirse, Şeyh Şeref’ud-Din İsmail’in
«Emirci Sultan» lakap veya unvanıyla tanındığını bir defa,daha ifade
etmek gerekecektir. Ancak yukarda menkabeler kısmında da görüldüğü
gibi gerek Gelibolulu Mustafa Âlî, gerekse Evliya Çelebi, şeyhin adı­
nın Emir-i Çin Osman olduğunu zikrediyorlar ve Osman’ın Çin’ e gidip
ejder öldürdüğü için «Emir-i Çin» diye anıldığım bildiriyorlar44. .Öyle
görünüyor ki bu lakab büyük bir ihtimal ile «Emirci» kelimesiyle
«Emir-i Çin» arasındaki benzerlikten istifade edilerek Âlî’nin dinledi­
ği menkabenin teşekkülü sırasında yakıştırılmışlar. Kaldı ki bu menkabenin X V I. yüzyıldan evvel meydana çıktığı söylenemez; çünkü daha
önce teşekkül etmiş olsaydı Bektaşî ananesine, dolayısiyle Vilâyetnânıe’ye girmemesine imkân olmazdı.
42
Ahmet Eflâkî, Menâkıb’ul-Ârifîn, nşr. Tahsin Y azıcı,' Ankara 1959,
c. 2, s. 860: ¿y ,¿1^
cS^l»- jl &
jl jv - J.lfj jj>
43
Bu konuda daha geniş bilgi için bk. J. H. Kramers, İslam An, «Sultan» mad­
44
Künhü’l-Ahbâr, c. 5, s. 58: _ > . f a a - l
desi.
. jX'Çe. ¡ J j - Z *—1 Evliya Çelebi, c. 3, s. 237: lj f x
•
\ |»\j* 40
„*■•1
...J li Mİ ı_Jaî ■J iy
iljr o»- (_gy~ı_ -u-l *>-1^ J jy
•••
Oyy « j-1—
EM İRCİ SULTAN VE ZA V İY E Sİ
149
Emirci Sultan’m, mezar kitabesinin hiç bir şüpheye yer vermeye­
cek şekilde gösterdiği üzere, İsmail adım taşıdığı belh olduğuna göre,
Âlî’nin menkabesindeki ve diğer sözlü menkabelerdeki Osman adı
ikinci bir mesele ortaya çıkarmaktadır, ki o da bu adın nereden geldi­
ği ve türbe ile olan ilişkisidir. Bu hususta akla iki ihtimal gelmektedir:
Ya bu isim Emirce Sultan’m pek tanınmamış ve az kullanılan bir ikinci
adıdır; bu takdirde Âlî’ye menkabeyi anlatan o zamanki şeyhin mezar
kitabesinde kayıtlı asıl adı bilmemezlikten gelmesi biraz mantık dışı
olur. Ya da aynı türbe ile ilgili başka bir şeyhe ait olan bu«Osman» adi­
nin; zamanla asıl sahibine ait oluşu unutularak halkın zihninde Emirce
Sultan’la aym kimseymiş gibi yer almasıdır. Bunun sebebi, herhalde
tekkenin ve köyün çok uzun bir zamandan beri bu Osman Paşa ‘denen
zatın adıyla anılmış olması ve tabiatıyla mezarda yatan zaitirt da bu
ismi taşıması gerektiği düşüncesinin doğurduğu bir yanılma olsa gerek­
tir. Sözlü menkabeler, Emirci Sültan’la Osman Paşa’yı ayırarak bü
sonuncusunu şeyhe mürid yapıp tekkeye yerleştirmekle ikinci ihtimali
kuvvetlendirmiş oluyorlar. Bu duruma göre, Emirci Sultan lakabıyla
meşhur Şeref’ud-Din İsmail’in yanında ve onun çağdaşı Osman adlı
bir başka şeyhin varlığı söz konusu olmaktadır. Nitekim belgeler böyle
bir şeyhten sözetmektedirler :
Yukarda anılan 793/1390 tarihli vakfiyede Osman Paşa bütün kim­
liğiyle belirmektedir45. Buradaki ibareden anlaşıldığına göre, zaviye­
nin mütevelliliğine ve nazırlığına, Emirci Sultan’m amcası Hızır Paşa­
nın oğlu Osman Paşa tayin edilmiştir. Bu zat aym zamanda Emirci
Sultan’m müridleri arasında bulunmaktadır46. Hatta ibaredeki «Halef’ul-meşayih’il-kibar» terimine bakılırsa halifesi de olduğu söylenebi­
lir. Nitekim 794/1392 tarihli icazetname, bu Osman Paşa’dan, Yol Mis­
45
LiL v3\cc
J l J â d lj iJ y J l c i » .
wr Jdb
....
İ£İ> _râ>-
$
ç y »_^Lİ «Mütevellililik
ve nâzırlık, zâhid, müttekî ve mütedeyyin; büyük şeyhlerin .halifesi, şehid Hızır
Paşa oğlu Osman Paşa’ya verilmiştir.».
46 Ne yazık ki aym vakfiye gibi başından eksik olan 794/1392 tarihli icazetna­
mede şu ibareler yer almaktadır: jl/c.
(,jÎ3\ JaI
jrl < _r ⣠o i f
«Sonra onunla (Emirci Sultan), amcasınm oğlu Şeyh Osman da sohbet etmiştir».
Buradaki Şeyh Osman, Osman Paşa’dan başkası değildir.
AHM ET Y A Ş A R OCAK
150
kini lakabıyla şöhret kazanan Şeyh Şahin adh birisine intikal etmiştir47.
Kısacası, sözlü menkabelerin, Emirci Sultan’m fazilet ve keramet­
lerine hayran bırakarak vazifesini terkettirip ona mürid yaptıkları ve
hatta tekke civarındaki bazı köyleri satın aldırıp vakfettirdikleri Sel­
çuklu valisi Osman Paşa, gerçekte şeyhin amcasımn oğlu ve müridi,
vakıfların mütevelli ve nâzın Osman Paşa’dır. Ne var ki menkabele­
rin teşekkül edişi sırasında halk muhayyilesi, «Paşa» unvanına bakarak
onu bir Selçuklu devlet adamı kimliğine sokmuştur. Kaldı ki, «Başa»,
«Beşe» gibi değişik şekillerde yazıhp okunan «Paşa» unvam, X III. yüz­
yılda askerî bir unvan olmak yerine özellikle Anadolu’da dervişlerin
kullandığı bir unvandan başka bir şey değildir43. Zaten ; aynı unvanı
taşıyan ve aynı devirde yaşamış bulunan bir çok şeyh ve derviş bilin­
mektedir49.
Şeyh Osman Paşa’mn, belki Emirci Sultan’m ölümünden sonra
tekkede bir takım değişiklikler yaptığı, vakıfları genişletip daha esaslı
bir hale soktuğu düşünülebilir. Çünkü hem hakkında bir kısım menkabeler teşekkül etmesi, hem de tekkenin ve köyün yüzyıllardan beri Osman
Paşa Tekkesi adıyla anılması, bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Nitekim
X V I. yüzyıldan kalan bir vesikada köy, hem Emirci Sultan’m hem de
Osman Paşa’mn adıyla anılmaktadır60. Buna karşıhk, X V II. yüzyıl­
dan itibaren bu köyden artık sadece Osmanpaşa Tekkesi Köyü olarak
söz, edilmektedir51. Ne olursa olsun, Osman Paşa’mn oldukça kuvvetli
bir şahsiyet olarak tekkenin hayatında önemli bir rol oynadığı anlaşıl­
maktadır.
"
,
47
Aynı icazetnamenin kenarı: cUlLJ!
, V . ¿ C -P
..ti
Jy-
A» i
4JUİ
l l l
^
jj'
j i .M SjLM!
------^
¿ f .Li^ll_j «Bu mübarek ve şerefli icazetname, mürşidlerin
ve evliyamn kutbu Şeyh Şeref’ud-Din Osman Paşa’dan, mürşidlerin ve mutekidlerin
Şeyhi Yol Miskini diye meşhur Şeyh Şahin’e geçmiştir.».
48 Jean Deny, İslam Ansik., «Paşa» maddesi.
49 X III. yüzyılda bu unvanı taşıyan en meşhur şeyhlerden olarak, mesela Baba
llyas-ı Horasanî’nin oğullan Ömer, Yahya, Halis ve Muhlis Paşa’lan ve bu sonun­
cunun oğlu olup Garipname adh eseriyle tanınmış Âşık Paşa’yı zikretmek mümkün­
dür.
50 Başbakanlık Arşivi, 387 nolu tapu defteri s. 470:
IA j j \£e.
51
(Sı'
jÜ a b » <1^5
Mesela bk. Rebiulevvel 1082 (Ağustos 1671) tarihli bir hüccet:
EM İRCİ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
151.
2. Ailesi:
Şeref’ud-Din İsmail b. Muhammed veya Emirci Sultan, görünü­
şe göre bir sufi ailesine mensuptur. Hem babası hem de dedesi, şeyh
unvanım taşımaktadır. Nitekim Emirci Sultan ve ailesi hakkında bilgi
veren yegane iki kaynak durumunda olan 793/1390 tarihli vakfiye ile
794/1392 tarihli icazetnamedeki ibarelerden., özellikle babasımn bü­
yük bir şeyh olduğu anlaşılıyor:
-
a)I
VIjiâ j JUT ¿1 43-j j l ^1 Jl a.^.11 ^~ll
Ah (jl
ollı^ jLÖI
. .
îoV1 dlL)l
¿-vdl
Vakfiyedeki bu kayıtta, Emirci Sultan’m babasımn «Arabşah», mezar
kitabesinde ise «Muhammed» olarak anılması, onun iki adı olduğunu
gösteriyor. Fakat Arabşah bir isim olmaktan çok bir lakap intibaını
uyandırıyor.
Yine aynı vakfiyeden, yapılan vakfın doğruluğuna şahitlik yapan
Saadet Hatun’un, Emirci Sultan’m halası olduğu anlaşılıyor:
o
.
^
I
<JL»*yi ,<î^»11 ısHI »mJİ9İ_jJI .
IAA .(<¿1) J İ
m
j -* .
11 ;
<ı-l c - d —>3
.a5j
I,
İcazetnamedeki ibarelere gehnce, bunlar şeyhin aile tablosunu
tamamlamaya oldukça yardım edici mahiyettedirler. Bunlardan, şeyhin,
biri kendisi gibi aynı lakabı taşıyan îlyas Emirci, öteki, amcasımn adıy­
la andan Hızır Dede namında iki kardeşi olduğu meydana çıkıyor54.
Yine aynı icazetnamenin, Emirci Sultan’m Hızır Paşa adlı bir amca52 Buradaki «Um det’ul-Meşâyih’il-Kibar» (Büyük şeyhlerin temel direği) ve
benzeri tabirlerin, eskiden beri büyük sufilere verildiği bilinen bir husustur.
53 Emirci Sultan’m büyük dedesinin de adının yazılı olduğu bu kısım çok zor
okunmakta olup Satı Beğ gibi bir kelimeyi ihtiva ediyor..
54
41)1
4i“J
^U l
İİmJj OjÂ~d\
0^»-l
jjl£ -
4i
AÎj
«Onunla kardeşi safvet ve safâ sahibi îlyas .Emirci de sohbet etmiştir».
. 4İC
<i)l
o jb
UjVI
c y J •■I^yull ÖAıj o_jAİ V A » _ j
«Onunla, kardeşi, fakirlerin övgüsü ve evliyanın süsü Şeyh Hızır Dede de sohbet et­
miştir.»
152
AHM ET Y A Ş A R OCAK
smdan ve onun oğlu Osman Paşa’dan söz ettiğine yukarda temas edil­
mişti.
İcazetnamede Emirci Sultan’m dedesinin, «Kumarî» nisbesini ta­
şıdığı özellikle dikkati çekiyon «Kumar», Âsâr'ul-Bilâd ve Mu'cemulBuldân gibi meşhur coğrafî kaynaklarda, çok yüksek kaliteli ödağacı
ile ün yapmış, Hindistan’da bir şehir olarak tanınmaktadır55. Eğer
«Kumarî» nisbetindeki Kumar bu şehir ise, bu takdirde Emirci Sultan­
ın ailesinin menşeini Hindistan olarak kabul etmek gerekecektir, ki bu
akla yakın bir ihtimaldir. Onun, Anadolu’ya vuku bulan göçlerle be­
raber. Türkistan’dan geldiği düşünülürse, büyük dedesinin de Hindis­
tan menşeli olması pekâlâ mümkündür. Ancak söz konusu kaynaklar,
şehrin Hindistan’ın hangi bölgesinde bulunduğunu tasrih etmiyorlar.
B)
Tasâvvufî
şahsi ye t i :
1
I. Emirci Sultan ve Yesevilik:
Emirci Sultan’ın taşavvufî kimliğini belirtmeye .çalışmadan önce,
onun mensup olduğu dervişler zümresinin, yani Yesevi derviş ve şeyh­
lerinin Anadolu’ da X III. yüzyıldaki durumlarına değinmek yerinde
olacaktır. F. Köprülü’nün çalışmaları sayesinde bilindiği gibi, X II.
yüzyılın ortalarında Mâverâünnehr’de Ahmet Yesevi tarafinçlan ku­
rulan Yesevilik, özellikle göçebe türk kabileleri arasında hızla yayılmış
ve çok geniş bir tarafdarlar zümresi kazanmıştı. Bu tarikate mensup
olan şeyh ve dervişler, «Baba», «ata» veya «Dede» unvanı ile tanın­
makta olup göçebe hayatına ve ruhuna uygun gelen kolay, basit ve sade
bir müslümanlık anlayışı yayıyorlardı. Göçebe türkler onların şahsın­
da, bir çeşit eski şamalılarının İslâmlaşmış tipini görüyorlar, sade bir
dille yaptıkları vaaz ve nasihatlan heyecan ve coşkunlukla dinliyor­
lardı56. Yesevilik bir taraftan -Şeyh Hâce Yusuf Hemedânî (1140)
aracıhğıyla-Horasan Melâmetîliğinin, diğer yandan da Doğu Türkis­
tan ve Seyhun dolaylarının bâtmî cereyanlarının ëtkisi altında, daha
55 Z. Muhammed Kazvînî, Beyrut I960, s.“ 105; Yakut el-Hainevî, Beyrut 1957,
c. 4, s. 396. •
56 F. Köprülü, Influence du Chamanisme Turco-M ongol sur les Ordres Mys­
tiques Musulmans, Istanbul 1929, s. 8.
EM İRCÎ SULTAN V E ZAV İY ESİ
153
başlangıçta zaten geniş ve serbest bir tasavvuf sistemine sahipti57. Buna
ilâve olarak, Ahmet Yesevi propagandalarım, henüz eski şamam inanç­
lardan ve atalarından kalma dinî geleneklerinden kurtulamamış göçehe bozkır ahalisi arasında yaptığından, ister istemez bu çevreye uymak
zorunda kalmış, onun halefleri de .aynı yolu takip etmişlerdir. Bu itibarla
Yesevilik, Mâverâünnehr ve Hârezm’in büyük kültür ve ilim merkezle­
rinde sünnî (ortodoks) bir nitelik göstermekle beraber ,genellikle gö­
çebe mühitlerde bâtmi bir kahba bürünmek .durumuna gelmiştir58.
Ortâ Asya’ da birçok yesevi şeyhi tara&ndan hızla yayılan bu ta­
rikat, Hârezmşahlar devrinde (X II-X III. yüzyıl) bilhassa Oğuz Türkleri1arasında ve Kıpçaklar’da oldukça büyük bir kitleye hitabediyordu.
X III. yüzyıl "başlarında.hemen bütün Orta Asya ve Hârezm ve Hora­
san: bölgelerinde göçebeler arasında yoğun bir şekilde yayılmış bulu­
nuyordu: Anadolu Selçukluları zamanında, Anadolu topraklarına çe­
şitli sebeblerle bir çok türk göçleri vuku bulduğu zaman, bunlar ara­
sında yığınla Yesevi şeyh ve dervişleri de bulunuyordu. Hatta daha
Cengiz istilâsından önce, X III. yüzyılın başlarında, Hârezmşahlar’la
Karahitaylar arasındaki mücadeleler sırasında Anadolu’ya akm eden
türkmen kabileleri içinde bile Yesevi dervişleri vardı. Eakat asıl Moğol
istilası diye bilinen Cengiz istilası sırasındadır ki Mâverâünnehr, Hâ­
rezm, Horasan ve nihayet Âzeybaycan ve Erran bölgelerinden yığınla
Yesevi dervişi, tıpkı öteki bazı tarikat mensuplan gibi, Anadolu’ya sı­
ğınmıştı5?; 'Kalenderi ve Haydar! dervişleri de özellikle b ü 1istilanın
önünden kaçarak yeni ülkeye göç etmişlerdir^0.
işte Emirci Sultan veya diğer adıyla Şeref’ud-Din İsmail b. Muhammed, X III. yüzyıl başlannda Anadolu’ya göç eden bu yesevi şeyh­
lerinden sadece biridir. Yukarda ailesi hakkında verilen bilgilerden de
anlaşılacağı üzere, o da çağdaşı bir çok şeyh gibi, bozkırlan şehirlere
tercih ederek, ailesi fertleriyle birlikte, bugün Osmanpâşa Tekkesi diye
anılan köyde zaviyesini kurarak yurt tutmuştur. Onun hangi tarihte
buraya geldiğine dair kesin bir kayda rastlanmanıakla beraber, Geli­
bolulu Mustafa Âlî, yaklaşık olarak 600/1203-4 dolaylarında geldiğim
57 Aynı yazar, İslam Ansik., «Ahmet Yesevi» maddesi.
58 Aynı yerde.
59 İlk Mutasavvıflar, s. 47.
60 Mesela ilk Kalenderilerin Anadolu’da daha X III . yüzyılın ilk başlannda
mevcut olduklan biliniyor (bk. Osman Turan, «Anadolu din tarihine ait bir kaynak»,
F. Köprülü Armağanı, İstanbul 1953, ss. 542-543.
154
AH M ET Y A Ş A R OCAK
haber veriyor61. Diğer yândan, bu tarihten çok daha önce, yani .Melik
Dânişmend Gazi (1105) zamanında geldiği ileri sürülüyorsa da bu
kadar erken tarihte gelmiş bir kişinin 637/1240 yılına kadar yaşamış
olması imkân dahilinde değildir62. Bu itibarla akla en yakın tarih, Âlî­
nin zikrettiği -olmalıdır. Bununla beraber hangi tarihte gelmiş olursa
olsun, Emirce Sultan’ın bir Yesevi babası olduğunda şüphe yoktur.
Şöyle ki: Bir defa, belgelerde hangi tarikata mensup olduğu kayıtlı de­
ğilse de, menkabeler onu Ahmet Yesevi’nin halifesi göstermek suretiy­
le Yesevi ananesine dahil bulunduğuna işaret etmektedirler63.
Şüphesiz her iki şeyhin çağdaş olmadığı ve olmasına imkân bulun­
madığı, aralarındaki zaman farkı dolayısıyla meydandadır. Nitekim
X V . yüzyılın ortasına doğru yazıldığı tahmin olunan Vilayetname’de,
Hacı Bektaş-ı Veli için de aynı durum söz konusudur. Vilayetname Hacı
Bektaş’ı Ahmet Yesevi halifesi olarak anmakla, bir yerde, onun Emirci
Sultan ve daha bir çoklan gibi Yesevi şeyhleri arasında mütalâa edil­
mesi gerektiğini gösterir.
Aynca Âlî’nin naklettiği menkabeden başka Evliya Çelebi de, daha
başka birçok şeyh gibi Emirci Sultan’ı Ahmet Yesevi halifesi sayıyor64.
Onun, Yesevi farikatinden gösterdiği bir yığın şeyh ve derviş arasın­
da Emirci Sultan’dan başka, Azerbaycan'daki Şirvan (Niyazabad) da
Avşar Baba65, Zile’ de Şeyh Nusret66, Tokat’ta Gajgaj Dede67) Mer­
zifon’da Pir Dede68, Aksaray (Niğde) de Pertev Sultan69 ve nihayet
yerini zikretmediği Davud Baba, en belli başklannı teşkil eder. Bundan
başka Evliya Çelebi, özellikle Babailer ayaklanmasının cereyan ettiği
bölgeler olan Tokat, Amasya, Sivas, Çankın, Malatya ve Harput do­
laylarıyla bazı başka mıntıkalarda daha bir çok babaların menkabe61 Künhü’l-Ahbâr, c. 5, s. 61.
62 Temâşâ-yı Celâl-i Hudâ, s. 21. Ayrıca 1093/1682. tarihli olup zaviyenin va­
kıflarının kayıtlı bulunduğu bir defterde, zaviye vakıflarına ta Melik Dânişmend Gazi
zamanından beri Emirci Sultan evladının tasarruf ettiklerini ifade' eden bir cümle
vardır. Bunun doğruluğuna tarihen imkân yoktur. Belki de bu, menkabeleriü etki­
si ile buraya geçmiştir.
63 Künhü’l-Ahbâr, aynı yerde.
64 Seyahatname, c. 3, s. 237.
65 A. g. e., c. 2, s. 293.
66
A.g.e.,c. 3; s. 238.
67
A.g.e.,c. 5, s. 60-67.
68
A.g.e.,c. 2, s. 398.
69
A.g.e.,c. 3, s. 194.
EM İRCİ SULTAN VE ZAV İY ESİ
155
lerini-yazıkki hangi tarikat mensubu olduklarım bildirmeden anlat­
maktadır. Bununla beraber, yine menkabelerini naklettiği bir kısmı­
nın, Bektaşi olduklarını haber veriyor70.
Öyle anlaşılıyor. ki Evliya Çelebi bu menkabelerin büyük bir kıs­
mını, kendi devrinde bile canhhğmı hâla muhafaza eden sözlü yazılı
yesevi anânelerinden toplamıştır71; Onun, aslında Bektaşi olmadıkları
bilindiği halde; Bektaşi dervişi olarak zikrettiği bazı dervişlere bakıla­
rak bunların çoktan bektaşilik tarafindan kendine maledildiği söylene^
bilir72. Ne' olursa olsun, Yesevi ananelerinin X V II. yüzyılda bile bu
kadar carih kabşı bir vâkıanın tesbitidir, o da Anadolu bozkırlarında
hayatlarını sürdüren türkmen kideleri arasında, Ahmet Yesevi’nin
basit fakat içten halk tasavvufî hikmetinin unutulmaz ve silinmez et­
kisinin büyüklüğüdür. Bu etki, X II. yüzyılın sonlarından X V I. yüzyı­
la kadar devamlı bir surette göçlerle yenilenip durmuştur.
Sonuç olarak Emirci Sultan’m, Vilayetname, Künhü’l-Ahbar ve
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ndeki menkabelerine dayanılarak, Bozok’da yerleşmiş bir Yesevi şeyhi ve babası olduğuna muhakkak nazarıyla
bakılması gerektiği söylenebilir. O, çağdaşı diğer Yesevi babalan gibi
yaşadığı bölgede, kendi eliyle kurduğu zaviyesinde, Ahmet Yesevi tarikatinin göçebe türkmen muhitine adâpte olmuş esaslarım yayıyordu.
2.
Emirci Sultan ve Üveysîlik:
Emirci Sultan gerek Âlî’nin naklettiği menkabede, gerekse Temâşâ-yı Celâl-i Huda’da, Peygamber devrinde yaşamış fakat onu gö­
rememiş olan meşhur Veysel Kareni (Üveys el-Karenî) nin soyu ile
alâkalı olarak görülüyor73. Birinciye göre Emirci Sultan, bu zatın ne­
fes evlâdı, İkinciye göre ise kızkardeşinin torunu telakki edilmektedir74.
70 A.g.e., bir çok yerde.
71 F. Köprülü, İslam Ansik., «Bektaş» maddesi.
72 Aynı yerde.
73 Künhü’l-Ahbar, aynı yerde; Temâşâ-yı Celal-i Hudâ, s. 21.
74 İslam tasavvufunda çok önemli bir yer işgal eden ve hemen bütün tarikatlerce büyük bir sûfî olarak benimsenmiş olan bu zat hakkında, maalesef bu güne ka­
dar memleketimizde ciddi bir monografi vücuda getirilmemiştir. Hayatı, ilk devir­
lerden başlıyarak zamanla yenilerinin ilâvesiyle bir yığın'menkabe araşma karışmış ve
asıl hüviyetini kaybetmiş olan Üveys el-Karenî hakkında'ilk tarihi habere, altı bü­
yük hadis koleksiyonundan Sahih-i Müslim’de rastlanır, (bk. Sahih-i Müslim, nşr.
M. Fuad Abdülbâkî, Kahire 1955, c. 4, s. 1968-69). Diğerleri onun varlığından ha-
156
AHM ET Y A Ş A R OCAK
Hemen bütün evliya menkabelerinde rastlanan alışılmış bir anak­
ronizm ile Emirci Sultan’m, mutasavvıflarca da takdis edilen ve ilk
büyük sufilerden sayılan Veysel Karenî’nin evlâdından telâkki edilme­
si, ona verilen kıymeti göstermektedir. Nitekim X V I. yüzyıldan itiba­
ren, belki de daha önce, zaviye ile ilgili bütün vesikalarda şeyh, daima
«Üveys el-Karenî sülale-i tahiresindén...» veya «Üveys él-Karenî ev­
lâdından...» olarak anılmaktadır75. Öylâ anlaşıhyor ki şeyhin bu su­
retle telâkkisi, Âlî’den çok daha evvel başlamış ve zaviye vakıflarının
tahriri sırasında kayda geçmiş; sonraki devirlerde, hatta X X . yüzyıl
başlarında dahi bütüiı belgelerde kalıplaşmış bir şekilde, tekrar edilegelmiştir76. Üstelik, şunu da eklemek gerekir ki, Veysel Kareni evlâ­
dından olarak telâkki edilen yalnız Emirci Sultan değildir. Daha bazı
türk şeyhlerinin aynı biçimde Veysel Karani soyundan geldiği inan­
cına rastlamak kabildir77. •
;
bersiz görünmektedirler (Bu koleksiyonun dışında olmak üzere bir de el-Hâkim’in
Eitâb’ul-Müstedrek’inde bazı hadisler vardır: bk. Haydarabad 1340 ,c. 2, s. 365'.).
Üveys el-Karenî asıl, sufilerin biyografilerinden bahseden ve ilki Ebu Nasr EşrSerrac
(988) tarafından yazılan Kitab’ul-Luma’ adlı eser olmak üzere, hemen bütün sufi ta.bakat kitaplarında yer alır. Hepsi de birbirini tekrarlamakta veya,bazı teferruat ilâve
etmektedirler. Bu zat h akkınd a şimdiye kadar çıkan belli başlı iki araştırmadan ilki
(A. S. Hussaini, «Uways al-Qarani and the Uwaysi Sufis», The Muslim World, 57
(1967), s. 103-113.), onun hayatı hakkında kaynaklara dayanan derli toplu bir ince­
leme olup İkincisi (F. A. Tansel, «Uvays Karani hakkında notlar», İslâmî İlim. Enst.
Der., 2 (1975), s. 221-235) ise daha çok- Türk edebiyatındaki yerini ele'almaktadır.
75 Mesela bk. Başbak. Arş. 387 nr. h tapu defteri, s. 470:
J jill
¿c LiL j £ . jy lï J.L'
jlhL. ii^5
76 Bugün, Emirci Sultan’m soyundan gelenler aynı inancı paylaşmakta olup
kendilerinin de Veysel Kareni evlâdından olduğunu kabul etmektedirler.
77 Mesela Çorum civarındaki bazı türbelerde, Veysel Kareni evlâdından ol­
duğu söylenen bir kısım dervişlerin mezarları bulunmaktadır (bk. Ankara Vilâyeti
1300/1884 yılı Salnamesi, s. 184.). Hatta Veysel Kareni kültü, Bektaşîler ve Alevîler
arasında da oldukça yaygındır. Prof. Irène Mélikoff vasıtasıyla temin edilen şu kıta
bunu açıkça gösteriyor.
Davut Sular canlar canı
Mevlânâ, Mahmud Hayrânî
Mürşidim Veysel Karenî
Evvel Allah. Alîm Allah
İmanım Âmentü billah
Bazı alevi dedelerinin kendilerini Veysel Kareni soyundan kabul ettikleri, yine Prof.
Mélikoff’tan öğrenilmiştir.
EM ÎRCÎ S U L T A N . VE " ZAV İY ESİ
157
Gerçekte bu telâkki, söz konusu kimselerin târihi bir vakıa olarak
bu. zatın soyundan geldiklerini göstermek yerine, onların, tasavvuf ta­
rihinde «Üveysilik» adı altında bilinen bir sufiler gurubuna mensup
olduklarını ima etmektedir. Üveysilikten söz eden en eski kaynak, Ferid’udrDin Attâr’m (1220) TezkireVul-Evliya’sıdıv. Attâr’ a göre bir
kısım sufiler vardır ki hiç bir pire ve mürşide ihtiyaçları olmayıp1tıpkı
Veysel Kareni gibi ilhamlarım doğrudan doğruya Peygamberden, al­
mışlardır78. Bazı sufiler ise kendilerine Veysel Kâreni’yi kabul etmiş­
ler, ve onun ruhaniyetinden feyz almışlardır; bunların da netice itiba­
riyle pirleri görünüşte yoktur79. Bu tarzda Üveysi olarak bilinen bir çök
tarikat şeyhi vardır. Bunlar arasında en meşhurlan olarak İbrahim b.
Edhem (782-3), Ebu Yezid-i Bistâmî (875), Ebu’l-Hasan Harrakanî
(1034), EbuT-Kasım Curcanî (1076) ve Bahau’ d-Din Muhammed
Nakşibendî (1388) yi saymak mümkündür80.
'.<<
Üveysi; sufilerde. göze çarpan ortak nokta, bunların sürekli bir cez­
beye sahip bulunmaları itibariyle şuuraltı hayatlarının. çok kuvvetli
olmasıdır?1. Nitekim Emirci Sultan da böyle cezbeli bir şeyhtir ve riva­
yete göre daha küçükken dedesi; Şeyh Kumârî onun, «Allahın marifet
hâzinesinden büyük bir hisseye nail ve ,büyük bir şeyh olacağını, çün­
kü: kuvvetli bir cezbeye sahip bulunduğunu» müjdelemiştir82.
; . Zaten taşıdığı unvanlar da, Emirci Sultân’m «meczublar» ve «biıdalâ» zümresinden olduğunu açıkça ortaya koymaktadır83.
C) E m i r c i
Sultan
ve
Babaî
ayaklanması : i
Babası Alâ’ud-Din Keykubad I’ i zehirlemek suretiyle. 1237 yılın­
da tahta geçen Anadolu Selçuklu sultam Gıyas’ud-Din Keyhusrev II,
78. Tezkiret’ul-Evliya, nşr. R . A . Nicholson, London 1905, c. I, s. 24.
79 Lâmiî Çelebi, Nefehât’ul-Üns Tercemesi, İstanbul 1270, s. 35.
Aynca Üveysî sufiler hakkında toplu bilgi için bk. A. S. Hüsseini, a.g. m.
80 Aynı yazar, a.g.m., s. 103.
. 81 A. Gölpmarlı, Mevlana Çelâleddin, İstanbul 1959, 3 j bs„ s. 51.
82 794/1392 tarihli icazetname. ;
.
•;
83 Tasavvuf ıstılahında Allah aşkı ile kendinden geçmiş sufiler hakkmda kul­
lanılan bu terimler için bk. Nefehât’ul-Üns Tercemesi, s. 19-20; F. Köprülü, Türk
Halk Ed. Ansik., «Abdal» maddesi. Meczup denilen bu kişiler ,acaip söz ve hareket­
leriyle normal insanlardan ayrıldıkları için,, zamanla halk arasında «M eczup» veya
«Abdal» (çoğulu Budalâ) kelimeleri, yan deli ve geri zekalı zararsız kimseleri ifade
maksadıyla kullanılmıştır.
158
AH M ET Y A Ş A R OCAK
daha ilk günlerden itibaren, veziri Sa’d’ud-Din Köpek’in nüfuzu altına
girerek memleketin idaresinde çeşitli yolsuzluklara sebep olmuş, halk
üzerinde çok fena bir etki uyandırmıştı. Babası zamanında mükemmel
bir durumda bulunan ülkenin iktisadi ve içtimai manzarası, hızla bo­
zulmaya başlamış, vergi memurlarının fakir halk üzerindeki baskılan
ve suiistimalleri, günlerini içki ve eğlence mecbslerinde geçiren yeni sul­
tandan halkı nefret ettirmeye yetmişti. Çeşitli yolsuzluklar ve fena ida­
re, aslında pek de iyi durumda olmayan köylüler ve göçebeler üzerinde
yıkıcı etkiler hasıl etmiş ve onların hayatlarını tahammülü zor bir mer­
tebeye getirmişti. îşte bu genel memnuniyetsizliğin şevkiyle, 1239 yılın­
da, Amasyâ merkez olmak üzere hemen bütün doğu ve kuzey Orta
Anadolu’ da bir ayaklanma baş göstermiş, kendini peygamber ilân et­
tiği için müridleri arasında «Baba Resullah» diye anılan Baba Ilyas-ı
Horasanı’nin liderliğinde çok kalabahk bir türkmen kitlesi ortalığı allak
bullak etmeye başlamıştı84. Ayaklanma kısa zamanda gelişerek bir çok
köy ve kasaba, özellikle Tokat, Amasya ,Sivas, Çorum ve dolayların­
daki küçük yerleşme merkezleri, ayaklanan türkmenlerin eline geçti.
Baba Resul, halkı sultamn zulmünden kurtarmak ve saltanatı ele ge­
çirmek üzere kendisinin Allah tarafından vazifelendirildiğini iddia edi­
yordu. Kötü idareden bıkmış ve esasında yağmaya alışık türkmenler,
biraz da ganimet arzusu ile, çoluk çocuk, kadın ihtiyar Baba’yı takip
ediyordu. Sultamn gönderdiği kuvvetler birçok defa Babaîlere yenildi­
ler ve bazı kumandanlar muharebelerde hayatlarım kaybejti. Halk
Baba Resul’ e yürekten inanmış, onu gerçek ve ölmez bir i kurtarıcı ola­
rak görmüştü. Sonunda Baba Resul Amasya’daki zaviyesinde Hacı Mübariz’ud-Din Armağanşah tarafından yakalanıp idam edildiyse de taraf­
tarları onun öldüğünü kabul etmeyip gökten yârdım getirmek üzere
kaybolduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden savaşa bütün hırs ve güçle­
riyle devam ettiler. Ayaklanma aynı şiddetle başkent Konya istikame­
tinde ilerlemeğe koyuldu. Gıyas’ud-Din Keyhusrev II, korkusundan
şehri terkederek Gevale kalesine sığındı. Babaîleri karşılamak üzere bu
defa da ücretli Frank askerlerini orduya katarak karşı gönderdi. Niha­
yet iki taraf Kırşehir yakınındaki Malya Çölü’nde karşılaştılar. Savaş­
ta Frankların gayretiyle Babaîler yenilip kılıçtan geçirildiler. Bununla
84 Olay konusunda toplu bilgi için şimdilik bk. Claude Cahen, Encyclopedie
de l’Islam, 2. bs. «Babaî» maddesi; F. Köprülü, «Anadoluda İslâmiyet», s. 303-11;
ve Osman Turan, Selçuklular zamamnıda Türkiye, İstanbul 1971, ss. 420-22.
EM ÎRCt SULTAN VE ZA V İY E Sİ
159
beraber bazı Bâbaî şeyhleri ve dervişleri katliamdan kurtulmasını bi­
lerek sağa sola kaçışıp izlerini kaybettirmeği başardılar. Böylece mem­
lekette büyük düzensizlikler ve karışıklıklar doğurmuş olan bu ayak­
lanma bastırılmış oldu.
'
ı:
Bu kısa özetten de anlaşıldığı gibi ayaklanma, Bozok’ü da'içine
alan bir mıntıkada, Dânişmendiye vilâyetinde başlamış ve gelişmiştir.
Emirci Sultan henüz hayatta olup zaviyesi ayaklanma bölgesinin tam
ortasında bulunmaktadır. Bu durumda ister istemez onun bu olay kar­
şısındaki tutumunun ne olduğu akla gelmektedir. Baba Ilyas-ı Horasani’nin yani Baba Resul’ün oğlu Muhlis Paşa’mn torunu meşhur sufi
ye şair Elvan Çelebi’nin85, Baba îlyas sülâlesinin bir çeşit, menkabelerle karışık tarihçesini ihtiva eden «Menâkıb'ul-Kudsîye fî-MenâsıbilÜnsîye» adh 1359 de yazılmış eserinde, Baba îlyas’m halifelerinde
bahseden kısımda, Emirci .Sultan’la ilgili şu mısralann yer aldığı gö­
rülüyor86:
Bu cihanda inayet her ferd
Birisi derd ü birisi hem derd
Paşama dâkî yâr ü hem-dem
Kılmış Allah Emircem’i mahrem
Burada sözü geçen «Emircem» -Vilayeîname’de de geçtiği biçimdeEmirce Sultan’dan başkası değildir87. Şeyhin tasavvufî kimhği yönün­
den tarihî bir değer taşıyan bu mısralar, onun Babaîler muhitiyle,
daha doğrusu ayaklanmayı idare eden liderler tabakasıyla çok yakın
münasebeti olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde meydana
koymaktadır.
Diğer yandan Vilayetname’âe Emirci Sultan’la ilgili olarak nakle­
dilen menkabesi onun, ashnda Baba Resul’ün halifesi ve bir Babâı şeyhi
olan Hacı Bektaş-ı Veli88 ile olan yakın aâlkasım göstermek suretiyle
de, şeyhin babaîlerle aynı zümreden olduğunu bir defa daha teyid ediyor.
85 Elvan Çelebi hakkında bk. F. Köprülü. İslâm Ansik., «Aşık Paşa» maddesi;
Semavi Eyice, «Çorum-Mecidözü’nde Âşıkpaşa oğlu Elvan Çelebi Zaviyesi», Türki­
yat Mec., 15 (1969), s. 239 v.: d.
86 Konya Mevlana Müzesi kütüphanesi, nr. 4937, varak. 102 a.
87 «Emircem» kelimesindeki «m » takısı, «Balım», «H acım », «Emrem» v.s. ke­
limelerinde olduğu gibi, mülkiyet takısından başka bir şey değildir.
88 Menâkıb’ul-Ârifîn, c. I, s. 381.
160
AH M ET Y A Ş A R OCAK
Bütün bunların yanında, . yukarda kaydedilen^ Emirci Sultan’in
mezar kitabesindeki 637 Zilhicce/1240 Ağustos tarihi fevkalade dikkâti
çekmektedir. Şöyle ki: Elvan Çelebi adı geçen eserinde, Malyâ Çölü­
ndeki savaştan önce Babaîlerin, «Ziyaret» adh bir mevkide Selçuklu
askerleriyle bir muharebe yaparak onları yendiklerini Ve ondan sonra
Malya’ya gittiklerini naklediyor89. Bölgede «Ziyaret» adıyla anılan
tek yer,'Emirce Sultan Zaviyesi’nin bulunduğu «Ziyaret Pazarı» de­
nilen mıntıkadır90. Bu durum karşısında, Babaîlerin Amasya’dan Kon­
ya’ya doğru giderken yol üstünde bulunan Ziyaret Pazarı mievkiine uğr
rayarak burada yapılan savaşta, Emirci Sultan’ı ve dervişlerini kendi
saflarında aralarına aldıkları ve onun burada öldüğü düşünülebilir.
Çünkü savaşın ve onun ölüm tarihlerinin böyle birbirine intibak^ et­
mesi, üstelik o bölgede bir savaşın vuku bulduğu bilindikten sonra, her
halde tesadüfe yorulmasa gerektir. Nitekim amcası Hızır Paşâ’nm
«Şehid» unvamm taşıması91, onun da bu savaşta öldüğü intibaını uyan­
dırıyor.
Kısacası, Emirci Sultan’m ölüm sebebi ne ölüfsâ olsun, onun bir
Babaî olduğuna ve ayaklanmanın tanı ortasında yaşayıp o esnada öl­
düğüne muhakkak nazarıyla bakılabilir92.
D)
Emirci
Sultan’ m
m ü r i d i er i :
794/1392 tarihli icazetnameden anlaşıldığı üzere,. Emirci Sultan’m belli başlı müridleri arasında kendi aile çevresi gelmektedir. Bunlar,
kardeşleri Hızır Dede ve îlyas Emirci ile, amcasının oğlu Osman Pa­
şa’dır. Onlardan ayn olarak, kimlikleri bilinmeyen Sehm’ud-Din Paşa
ve Şeyyid Ali ¡adında iki kişinin daha aym icazetnamede yer aldıkları
• ‘ 89 Menâkıb’ul-Kudsîye, varak 26 a-b.
90 793/1390 tarihli vakfiye.
91 , Aynı vakfiye: .lî,L
92 Emirci Sultan Zaviyesi’nin hemen hemen merkez durumda bulunduğu-Yoz­
gat havalisindeki bir mıntıkada, Yortan Baba, Yolageldi Baba, Âşık-ı Çalab Baba v.s.
adlarıyla anılan bir çök zatın türbelerine rastlanmaktadır •(bk. Ankara Vilâyeti 1290/1874-5 yıh Salnamesi, s. 113-14; Yozgat 1973 il yıllığı, s. .101.). Kuvvetli bir-ihtimalle,
bugün halk tarafından büyük bir saygıyla ziyaret edilen: bu: .şahısların da aynı Babaîler zümresine mensup oldukları tahmin edilebilir.
. . I- '
EMÎRCÎ SULTAN V E ZAV İY ESİ
161
görülüyor93. Halk arasında mevcut sözlü bir menkabeye göre, Emirci
Sultanın Ali adlı bir halifesi, şeyh tarafından doğuya gönderilir ve ken­
disine «dur» denilen yerde durması ve oraya yerleşmesi bildirilir. Ali,
bugünkü Sorgun (Yozgat) ilçesinin yakınındaki Dayıh (Durali Dayıh)
köyüne gelince «Dur ya Ali» diye şeyhinin seslendiğini işitir ve orada
yerleşir. O günden sonra köyün adı da Durali Dayılı kalır. Tevsiki müm­
kün olmamakla beraber, Seyyid Ali’nin bu zat olabileceği akla geliyor.
Nitekim adı geçen köyde Dür Ali Baba’ya ait bir de türbe bulunmaktadır.
Ayrıca Vilayetname, X III. yüzyılın tanınmış meczub şairlerin­
den Fakih Ahmed’i de Emirce Sultan’m mürid ve halifelerinden sayı­
yor. Burada anlatılan menkabeye göre, Ahmet Yesevi Hacı Bektaş’ı
Anadolu’ya gönderdiği zaman Rum Erenlerinin haberi olsun diye
yanan ocaktan bir eksi alıp atmış, bunu «Konya’da Emircem Sultan’m icazetli ve ulu halifesi Hak Ahmet Sultan» yakalıyarak Sulucakaraöyük’ e götürüp dikmiştir94. Vilayetnameye göre, Hacı Bektaş-ı Veli
burada yerleştiği zaman tekkesini, yeşerip büyük bir ağaç olan bu ek­
sinin yanında kurar95.
Fakih Ahmet, Mevlevi geleneğine de girmiştir. Menâkıb'ul-Arifin
onu Mevlana’nın babası Sultan’ul-Ulemâ Bahâ’ud-Din Veled (1231)
in müridi olarak gösterir96. Oysa A. Gölpınarlı, onun daha Bahâ’udDin Veled’in Konya’ya gelişinden 7-8 yıl önce öldüğünü, mezarının
kitabesine dayanarak bildirmekte ve devrinde çok büyük bir saygıya
mazhar olduğunu ilâve etmektedir97.
93
jl—. ¿¿»Ul j
( \
fil;
¿1-h wJİa£LJ\
( n
1
94- Vilayetname, s. 16-17. Bu menkabe çok az bir farkla, X V . yüzyılın sonun­
da Ebu’l-Hayr-ı Rumî tarafmdan tertib edilmiş olan Saltıkname’de de vardır (Topkapı Sarayı, Hazine Kütüphanesi, nr. 1612).
95 Vilayetname, aynı yerde.
96 Menâkıb’ul-Ârifîn, c. I, 419.
97 Vilayetname, açıklama kısmı, s. 108. Fakih Ahmed hakkında bk. F. Köprü­
lü, «Selçuklular devrinde Anadolu şairleri: II, Ahmed Fakih», Türk Yurdu, 4 (1926)
s. 289-295. Ayrıca Ahmed Fakih’e ait olduğu bildirilen «Kitâb-ı Evsâf-ı Mesâcid’işŞerife»yi yayınlayan (Türk Dil Kurumu, Ankara 1974) Prof. Dr Hasibe Mazıoğlu’nun
yazdığı önsözde de derli toplu bilgi vardır. Bundan başka Konya’da «Menâkıb-ı
Hâce Ahmed Fakih» adıyla bilinen bir menâkıb mecmuası Selçuk Es’in özel kitap­
lığında bulunmaktadır.
Tarih Enstitüsü D ergisi: F .- 11
162
AHM ET Y A Ş A R OCAK
ikinci
EMİRCİ
Kısım
SULTAN
ZAVİYESİ
(OSMANPAŞA TEKKESİ)
(1204- 1924)
I — Zaviyenin Tarihçesi :
A)
Zaviyenin
• i s k â n ı :
kuruluşu
ve
bölgenin
Kaynaklarda, Emirci Sultan’m Bozok’ a geliş tarihi gibi, zaviye­
sinin kuruluş tarihine ve vakıflarının nasıl teşekkül ettiğine dair de ke­
sin bir bilgiye rastgelinmiyor. Vilayetname, Emirci Sultan’m Hacı Bektaş’m Sulucakaraöyük’e yerleşmesinden sonra Bozok’a gelip mekan
tuttuğunu ve büyük bir «Âsitâne» (büyük tekke) kurduğunu haber ve­
riyorsa da, kronolojik olarak bunun doğru olamıyacağı meydandadır1.
Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli, Malya savaşından sonra adı geçen köye gi­
dip yerleşmiş, oysa Emirci Sultan bu savaştan biraz önce ölmüştür
(1240). Zaviye ile ilgili çeşitli tarihlere ait vakfiyelerde bu zaviyenin
Emirci Sultan tarafından Ziyaret Pazarı denilen bölgede kurulup bazı
toprakların vakfedildiğinden başka hiç. bir kayıt yer almıyor*. Ancak
Kmhii'l-Ahbâr'dz., daha önce de belirtildiği gibi, 600/1203-4 tarihleri
dolaylarında Emirci Sultan’m Bozok’ a gelerek Keçikıran (şimdiki Osmanpaşa nahiyesi) adh köydeki gayri müslim ahaliyi müslüman ettik­
ten sonra oraya yerleştiği ve X V I. yüzyılda Osman Baba Tekkesi diye
ünlü bir zaviye kurduğu söyleniyor3.
1 Vilayetname, s. 77.
2 Hamdullah Müstevfî-i Kazvînî, Ziyaret Pazan mıntıkasının X IV . yüzyılda
zengin bir yer olduğunu ve yıllık 1600 dinar geliri bulunduğunu bildiriyor (bk.
Nüzhet’ul-Kulûb, Ing. tere. Guy Lestrange, GMS. X I I I , Leiden 1919, s. 99).
3 Künhü’l-Ahbâr, c. 5, s. 61.
EM tRCÎ SULTAN V E ZAV İY ESİ
163
Zaviyenin kurulduğu bölge, Melik Dânişmend Gazi’nin 1086 da
fiilen devletini kurmasından itibaren Danişmendli hakimiyetine geç­
miştir. Bu devlet bütün Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarım, yani
Sivas, Tokat, Amasya, Niksar, Kayseri ve Çorum bölgelerini de içine
alıyordu4. 1143 te bu devletin Kayseri, Malatya ve Sivas Dânişmendlileri olarak üçe parçalanması üzerine, Ziyaret Pazarı bölgesi Kayseri
-Dânişmendlilerinde kaldı. Bu durum, Anadolu Selçuklu hükümdarı
Kılıçarslan II nin 1175 te diğer bütün Dânişmendli ülkesiyle birlikte
Kayseri’yi de fethetmesine kadar böyle devam etti5. Fakat adı geçen
şehirleri içine alan bölge, Selçuklu devrinde de Dânişmendli Devleti’ne izafeten «Dânişmendiye Vilâyeti» diye anılmaya başlandı6. Bu devir­
de burası kültür ve medeniyet itibariyle oldukça ileri bir seviyede bu­
lunmaktaydı7. Bölgede kervan nakliyatı önemli bir rol oynuyor, tica­
ret yollarının bazıları zaviyenin bulunduğu yerden geçiyordu8. Osmanpaşa Tekkesi köyü bu yollardan birinin üzerinde bulunuyordu.
Zaviye, Kayseri ve Kırşehir’den Amasya’ya giden yol üzerinde konak
noktası idi9. Daha tekkenin kuruluşundan X IV . yüzyılın sonlarına
kadar, oldukça canlı bir yerleşme merkezi olduğu ve nisbeten hareket­
li bir İktisadî faaliyete sahne teşkil ettiği anlaşılıyor. Yukarı kısımlarda
söz konusu edilen 793/1390 tarihli vakfiyenin şahitler bölümü bunu çok
güzel bir biçimde ortaya koyuyor. Bu şahitler arasında çeşitli meslek
sahibi olan bazı ahîlere ve ahî olmayan öteki meslek erbabına rast­
lanıyor:
Ahî Süleyman b. Ahî Nurullah ........ Bezzâz (dokumacı)
Ahî Peyrev b. Hacı Haşan
Kasap
Ahî Seydî Ali b. Ahî ?
?
Ahî Ali b. Ahî Cemal ............... ?
Hacı Yahya b. Haşan ............... Haffâf (mestçi)
Hacı Mansur b. Hızır ............... Na’ âl (ayakkabıcı)
î
4 O . Turan, Selçuklular zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 112 v.d.
5 A.g.e., s. 202-205.
6 Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, Ankara 1974, 2. bs.
s. 90-91.
7 Aynı yerde.
8 Faruk Sümer, «Bozok tarihine dair araştırmalar», Ankara DTCF. 50. yıl an­
ma kitabı, Ankara 1974, s. 310.
9 A.g.m., s. 330.
164
AHM ET Y A Ş A R OCAK
Hacı Haşan b. Mahmud ..w...... »
Hâce Ali b. Yusuf .....................
»
Ahmet Paşa b. Mehmed ........... Bezzaz
Kutlubeğ b. Tannvermiş...... »
Şeyh Tevekkül b. Emir Hüseyin ?
Hal böyle iken zaviye evkafına dahil olup köyün etrafında bulunan ara­
zi Emirci Sultan’ın yaşadığı sırada henüz tam anlamıyla iskân edilmiş
değildir. Belki bir kısım türkmenler buralarda göçebe yaşayışlarım sür­
dürmekteydiler, fakat bu konuda herhangi bir bilgiye tesadüf edilmi­
yor. Ancak 1256 da Moğolların Anadolu’yu fiilen istilası sonunda Orta
Anadolu’daki göçebeliğe elverişli hemen bütün mıntıkaları işgal etme­
leriyle paralel olarak, bir kısım Moğol oymaklarının zaviye etrafındaki
geniş otlak ve kışlaklarda yurt tuttukları görülüyor. Çünkü «Özler böl­
gesi» diye anılan ve bir takım akarsu vadileriyle kaph olan bu mıntıka,
göçebeler için kışı geçirmeye son derece elverişli olup yazın da sürüleri
otlatmaya yetecek geniş meraları ihtiva etmekteydi10.
Moğollar da tıpkı Türkler gibi, iki büyük kola ayrılıyordu: Sağ
kol «Bara’unkar», sol kol ise «Ca’unkar» adım taşımaktaydı. Bunlar­
dan sol kol (Ca’unkar) a mensup, olan göçebe Moğol kabileleri, Kay­
seri, Sivas ve Çorum arasında, şimdiki Yozgat vilâyetinin bulunduğu
bölgeyi de içine alan arazide yerleşmişti11. Nitekim Emirci Sultan Zaviyesi’nin vakıflarına dahil olan geniş alanda Ca’unkar koluna mensup
Moğol oymaklarının isimlerini, söz konusu vakıfların tahrir olunduğu
defterde açıkça görmek ve hangi arazileri işgal ettiklerini tesbit etmek
mümkündür12.
Bu tahrir defterine göre :
1 — Cengiz Han ve Başağıl mezrea (ekinlik) leri, Ca’unkar Tai­
fesi’nden
kJ (?) adh cemaatin kışlağıdır13.
10 A.g.e., s. 311. Ayrıca Orta Anadolu’ya yerleşen bu Tatar oymakları baklan­
da biraz daha geniş bilgi için bk. F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu,
Ankara 1972, 2. bs. s. 88-90.
11 Aynı yerde.
12 Adı geçen tapu defterinin çeşitli sayfalan. Bu defter aslında daha önceki yüz­
yıllara ait orijinalinden kopye edilmiş olmalıdır. Çünkü verdiği bilgiler bunu göste­
riyor.
13 Yeri tesbit edilememiştir.
''
EM tRCÎ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
165
2 — Güdülözü ve Güğümayağı mezrealan, aynı taifeden Yudanlu cemaatinin kışlağı ve ziraat yeridir14.
3 — Avansarayı, Kodallu, Bucak ve Bayezid
(?) mezrealan
hem Dedik köyü halkının ziraat yeridir, hem de Ca’unkar Taifesi’nden Kodallu cemaatinin kışlağıdır15.
4 —
(?), Belenliviran ve Yağmurözü mezrealan aym taife­
den Kargalu cemaatinin kışlağı ve ziraat yeridir16.
' 5 — Alâeddinlü, Hacılar (?) Pınarı ve Şehirviranı kışlakları Gü­
dülözü arazisinde bulunup yine Kargalu cemaatinin kışlağıdır17.
6 —• Koyunlu Yusufözü arazisinde Divan-ı Sâkinân cemaati ve
oğullan ziraat etmektedir18.
7 — Halil Ecelü, Kavak Deresi, Çınar ve Yapraköbeği mezrea­
lan Halil Ecelü ve Kuşculu cemaatleri tarafından mesken edinilmiş­
tir19.
8 — Topçu Köyü arazisinde'bulunan Köşgerli mezreası ,Karaköseli cemaatinin meskenidir20.
9 — Topçu Köyü arazisinde bulunan îmadoğlu kışlağı veya öte­
ki adıyla Gökçebayır, Ca’unkar Taifesi’nden îmadoğlu cemaatinin
kışlağı ve ziraat yeridir21.
10 — Pirhacılu kışlağı yine Topçu köyü arazisinde olup aym tai­
feden Pirhacılu cemaatinin meskenidir22.
11 — Koyunlu Yusufözü arazisinde bulunan Gökçe kışlak, yine
aynı taifenin (belki Gökçelü cemaatinin ?) kışlağıdır23.
12 — Yine Koyunlu Yusuf arazisindeki Doğancılu kışlağı, aym
taifeden Doğancılu cemaatinin kışlağı olup bunlar aym zamanda Tirkeşkaya ? ve Koriaközü adh yerlerde de ziraat etmektedirler24.
14
15
16
17
18
: 19
20
21
tedir.
. 22
23
24
Bugünkü Yudan köyü.
Bugünkü Kodallı ve Kodallı Çiftliği köyleri.
Bugünkü Karga köyü.
Yeri tesbit edilememiştir.
Bugünkü Divanlı köyü.
Yeri tesbit edilememiştir.
Yeri tesbit edilememiştir.
Yeri tesbit edilememiştir. Fakat Gökçe Kışla arazisinde olduğu bilinmekYeri tesbit edilememiştir.
Bugünkü Gökçe Kışla köyüdür.
Yeri tesbit edilememiştir.
166
AHM ET Y A Ş A R OCAK
; 13— Ağcaköy veya Tayfur viranı adlı köyde aynı taifeden Tayfurlu cemaati oturmaktadır25.
14 — Aynı köyün arazisinde bulunmakta olup Çaloğlu adında­
ki kışlakta Ca’unkar Taifesi’den Çaloğlu cemaati oturmaktadır26.
15 — Emirci Sultan (Osmanpaşa) köyü arazisindeki ,J;-i Kaya,
İkizağıl ve Kayaludere kışlaklarında aym taifeden Delü Hacılu cema­
atinin ziraat ve kışlak yeridir27.
Görülüyor ki, bütün bu sayılan yerlerde Ca’unkar koluna mensup
oymaklar yurt tutmuşlar ve oralara kendi isimlerini vermişlerdir. Bu­
gün bile aynı arazilerde ,temeli şüphesiz onlar tarafından atılan köy­
lerin adları -birkaçı müstesna- hâlâ değişmemiştir28. Bazı tarihi kay­
naklarda Kara Tatarlar adıyla tanınan bütün bu Moğol oymakları,
Timur’un Anadolu’ya gelişine kadar (1402) adı geçen mıntıkalarda
kalmışlardır.
Dânişmendli Vilâyeti’nin, dolayısıyla Yozgat bölgesinin, Anadolu
Selçuklu Devleti’nin yıkılışıyla Eretna Beyliği’ne geçtiği ve 1381 yılın­
da bu devletin Kadı Burhan’ud-Din tarafından yıkılmasıyla onun ha­
kimiyetine girdiği görülüyor29. 1398 de Kadı Burhan’ud-Din’in ölü­
müyle Osmanhlar bölgeye hakim olmuşlardır. 1402 de Anadolu’yu do­
laşan Timur, İran’a dönerken Karaman Kırşehir,, Kayseri ve Yozgat
havalisindeki bu Kara Tatarlar’m çoğunu birlikte götürmüş,. bununla
beraber bir kısmı, özellikle Ca’unkar kolundan bazı oymaklar, yine
Sivas, Yozgat, Çorum ve Amasya .civarında kalabilmiştir30. Bunlar
bu havalide doğup büyüdükleri için, bu toprakları kendi vatanları ola­
rak benimsemişler, hatta bir çok bakımlardan, türkleşmişlerdi31. Osmanlı hükümdarı Çelebi Mehmet I in Samsun’dan dönerken Çorum
havalisindeki bir çok Tatar oymağım sürüp Rumeli’de Filibe yöresini
bunlarla iskân ettiği biliniyor32.
25
26
27
28
1973 il
29
30
31
m., aym
32
Bugünkü Tayfur köyü.
Bugünkü Çalılı köyü.
Yeri tesbit edilememiştir.
Bütün bu köylerin bugünkü durumları ve nüfusları hakkında bk. Yozgat
yıllığı ,s. 41 v.d.
F. Sümer, «Bozok tarihine dair araştırmalar», s. 319.
A.g.m., s. 312.
F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, s. 90; F. Sümer, a. g.
yerde.
Oruç Beğ, Tevârih-i Âl-i Osman, s. 110.
EM İRCİ SULTAN VE ZAV İY ESİ
167
işte Emirci Sultan Zaviyesi vakıf arazisinde konup göçen Tatar
oymakları hakkında bilgi veren tahrir kayıtları, hiç olmazsa X V I. yüz­
yıldaki bu durumu aksettirmektedir. Belki de X V II. yüzyılda bile bu
oymaklar kısmen hâlâ göçebeliğe devam ediyorlardı. Bu itibarla onla­
rın adını taşıyan köylerin, en erken X V I. yüzyıldan itibaren teşekküle
başladıklarım düşünmek yanhş olmasa gerektir.
Timur’un Kara Tatarların çoğunu Orta Anadolu’dan sürüp gö­
türmesi, bölgenin tarihinde yeni bir sayfa açılmasına sebep oldu. 1337
de Elbistan ve civarında Dulkadıroğullan Beyliğini kurmuş olan Halep
ve Şam Türkmenleri, zaten eskiden beri sık sık yağma için geldikleri
Orta Anadolu’da Kara Tatarlar’dan boşalan yerlere, özellikle Yozgat
havalisine gelip yerleştiler. Bunlar, Oğuzlar’m Boz Ok koluna mensup
olduklarından Bozoklu diye anılıyorlardı. İşte bu türkmenler dolayı­
sıyladır ki, bölge X V . yüzyıldan itibaren, Dânişmendiye adı terkedilerek Bozok namıyla amlmaya başlandı33. Bu isim Cumhuriyet döne­
mine kadar böylece sürüp gelmişken sonradan kaldırılmıştır. Bozok’taki ve dolayısıyla Yozgat civarındaki bazı köyler de bu yeni gelen Dulkadırlı Türkmenleri tarafından kurulmuştur.
Bunların bölgeye yerleştikleri tarihten Dulkadıroğullan Beyliği’nin
1522 de Osmanlılar’ a geçmesine kadar Bozok, bu beyliğin hakimiye­
tinde kaldı34. Söz konusu dönem, Yozgat havalisi için oldukça öneme
haizdir. Duİkadıroğlu Alâ’ud-Devle (1515) ve. onun oğlu Şahruh
Beğ (1508) ler zamamnda bir çok imar faaliyetlerine girişildiği ve
toplum hayatinin çok üstünde bir .seviyeye ulaştığı anlaşdmaktadır35.
X V II. yüzyılın başlannda ise, Orta Anadolu’ da başgösteren Celali
isyanlannın Bozok yörelerini ne derece etkilediği bilinmektedir36. Bu
isyanlar sırasındaki bölgede hüküm süren İktisadî ve İçtimaî durum, za­
viyeye ait belgelerde de göze çarpmaktadır. Bununla beraber Evliya
Çelebi, Bozok’u mamur köylerle dolu bir mıntıka olarak tasvir ediyor37.
Herhalde Emirci Sultan Zaviyesi’nin müreffeh bir dönemi X IX .
yüzyıl başlannda da yaşadığım söylemek gerekecektir. Çünkü bura­
dan ve civar köylerden geçen Avrupah seyyahlar, hem bu köyü hem de
33 F. Sümer, Oğuzlar, Ankara 1972, 2. bs. ,s. 166; Aynı yazar, «Bozok tarihine
dair araştırmalar», s. 313.
34 A.g.m., s. 319.
35 Aynı yerde.
36 Mesela bk. M . Akdağ, Celali İsyanları, Ankara 1963, çeşitli sayfalar.
37 Seyahatname, c. 2, s. 237.
168
AHM ET Y A Ş A R OCAK
etraftakileri oldukça iyi bir durumda tavsif etmektedirler33. Yine on­
ların verdiği bilgilere göre, Osmanpaşa Tekkesi vakfina dahil bu köy­
lerde azınlık halinde Hıristiyanlar bulunduğu müşehade ediliyor39.
B)
Emirci
Sultan
Sülâlesi:
Emirci Sultân gibi kolonizatör derviş ve şeyhler, yerleştikleri top­
rağa tek başlarına değil aileleri fertleriyle beraber gelmişlerdir. Göçe­
be türkmen aşiretleriyle birlikte yaşayan bu kişilerin müridlerinin çoğu,
Emirci Sultan örneğinde görüldüğü üzere, kendi aile ve soyları âzâsıdır. Bu şeyh ailelerine, bulunduklârı mıntıkanın iskâmm sağladıkların­
dan devrin hükümdarları tarafından bir takım imtiyazlar tanınmak­
taydı. Meselâ kendilerine ya bir arazi bağışlanıyor veya vergilerden
muaf tutuluyorlardı. Anadolu Selçukluları devrinde ve Osmanlılar’m
ilk zamanlarında bu böylece sürüp gitmiştir. Herhangi bir bölgede,
kendilerine bağışlanan ve zaviyelerinin vakfi haline getirilen arazinin
bütün gelirlerinden faydalanan ve zaman zaman bu vakıfları genişle­
ten şeyhler ve onların zaviyeleri, tabiatiyle çevre halkı üzerinde nüfuz
kazanmağa başlıyordu. Dinî önder olmanın sağladığı bu nüfuza geniş
topraklara sahip olmanın temin ettiği İktisadî nüfuz da eklenince aile­
leri gittikçe büyüyüp kuvvetlenerek maddî ve manevî birer mahallî
otorite haline geldiler. îlk devirlerde, Osmanh Devleti’nin henüz te­
şekkül etmekte bulunması, siyasî otoritenin sağlanması için bu .ailelerin
nüfuzundan faydalanmayı, dolayısıyla onların imtiyazh mevkilerini
tanıdıktan başka, yeni bir kısım imtiyazlar vermeyi gerektiriyordu40.
Zaviyelerin şeyhlik görevi, daima o zaviyeyi kuran şeyhin sülâlesi
içinde kalmıştır. Bu itibarla bir çok şeyh ailesi' aslında Anadolu’da en
eski ve en köklü sülâle olma niteliğini taşıyordu41. Anadolu Selçuklu38 Mesela bk. Dr. H. Barth, Reise von Trapezunt (Sonbahar 1858), Gotha 1860,
s. 52; A. D. Mordmann, Anatolien Skizzen und Reisebriefe aus Kleinasien (18501859), nşr., F. Babinger, Hannover 1925, s. 125 v. d. Ayrıca Temâşâ-yı Celâl-i Hudâ
yazan da Osmanpaşa Tekkesi köyünün 180 haneli gayet müreffeh bir köy olduğunu
bildiriyor (bk. s. 21.).
39 Adı geçen eserler, aynı yerlerde.
40 Ö. Lutfi Barkan, «Kolonizatör Türk Dervişleri», s. 295.
41 Sureiya Faroqhi, «16. ve 18. yüzyıllarda orta Anadolu’da şeyh aileleri», Ha­
cettepe ve Boğaziçi Üniversiteleri İktisat Tarihi Semineri’ne sunulan bildiriler, Anka­
ra 1974, s. 224.
.
.
.
.
.
EM ÍRCt SULTAN VE ZA V İY E Sİ
İ69
lan devrinde hükümet., şeyh ailelerinin işlerine karışmayı kendi iskân
siyasetine uygun görmemiş, bu, Osmanlılar’m ilk devirlerinde de böyle
devam edip gitmiştir42. Emirci Sultan sülâlesi de şüphesiz bu şeyh
ailelerinden sadece bir tanesidir.
X III. yüzyılda bu sülâlenin, vergi muafiyeti vesaire gibi devletin
genel siyasetinin sağladığı imtiyazlardan faydalanması tabiidir. Ancak
bu durumun Babaî ayaklanmasını takip eden yıllarda biraz sarsılmış
olduğu düşünülebilir. Buna Moğol istilâsının sebeb olduğu İçtimaî've
İktisadî kriz de eklenirse, yüzyılın sonlarına kadar zaviyenin sarsıntılı
bir dönem geçirdiği istidlâl olunabilir.- Ancak, X IV ve X V . yüzyıllar­
da Emirci Sultan zaviyesi ve şeyhlerinin durumu hakkında, belge yok­
luğu yüzünden, şimdilik bir şey söylemek mümkün değildir. Arşivler­
de ve zaviyede bulunan belgeler genellikle X V I. yüzyıldan başla­
maktadır. Bu devirden kalan bir takım seyyidlik vesikaları, aşağıda
görüleceği üzere, Emirci Sultan sülâlesinin X V I. yüzyılda Bozok mın­
tıkasında oldukça hakim bir mevkie sahip olduğunu gösteriyor. Hatta
tevsiki şu durumda herhangi bir belge ile mümkün görünmeyen, Yoz­
gat halkı arasındaki sözlü bir rivayete göre, Emirci Sultan Zaviyesi şeyh­
lerinin, bu devirde Osmanlı hükümdarlarının kıhç kuşanma merasim­
lerine resmen katıldıkları ileri sürülmektedir. Eğer bu rivayet doğru
ise, söz konusu zaviye şeyhlerinin manevî otoritelerini çok mükemmel
bir surette ifade eder.
X V II. yüzyılda ise Emirci sülâlesinin bu imtiyazlarını koruduk­
ları görülüyor. Nitekim 1672 lerde, zamanın nakîbüleşrafi Şeyh Mehmed el-Hüseynî, zaviyenin o sıralardaki şeyhi Seyyid İbrahim’i bütün
Bozok havalisinin seyyidlerine kaymakam tayin etmiştir43. Elde bulu­
nan siyadetnameden anlaşıldığına göre Seyyid İbrahim’in görevi, böl­
gedeki bütün seyyidlerin işlerine nezaret etmek, ellerinde hüccet olup
olmayanları meydana çıkararak sahte seyyidleri tesbit etmek ve nihayet
gerçek seyyidlerin. itibar görmelerini sağlamak olacaktır. Ashnda, elde
daha eski bir belge bulunmamakla beraber, Emirci Sultan Zaviyesi
şeyhlerinin bu görevi daha eskilerden- hiç olmazsa X V veya X V I. yüzyıldanberi yürüttükleri tahmin edilebilir. Yine eldeki belgelerden,
X IX . yüzyılda da onların ,seyyidlere kaymakamlık görevine devam
42 Ö. L. Barkan, a.g.m., aynı yerde. Âşıkpaşa-zâde, Oruç Beğ ve Neşrî gibi ilk
Osmanlı tarihçilerinin eserleri, bu konuda örneklerle doludur.
43 13 Şevval 1082 (.13 Ocak 1672) tarihli, adı geçen nakîbüleşrafın mektubu.
AH M ET Y A Ş A R OCAK
170
ettikleri görülüyor44. Demek oluyor ki, şeyhler en azından üç yahut
dört asır Bozök mıntıkasında manevî bir otorite olma niteliklerini ko­
rumuş bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, Tanzimat’ın ilânından
sonra birçok tekke ve zaviyenin vakıfları hükümet hâzinesine alınmak
suretiyle ortadan kaldırıldığı vakit, Emirci Sultân Zaviyesi vakıfları
«müstesna evkaftan» sayılmış, sadece yıllık 2850 kuruşluk . bir vergiye
tabi tutulmuştur45. Zaviye şeyhleri bu imtiyazlı durumlarım Cumhu­
riyet dönemine kadar sürdürmüşlerdir.
C)
Zaviyenin
vakıfları:
Gerek Anadolu Selçuklularında ve Beyliklerinde, gerekse Os­
manlIların ilk dönemlerinde, zaviye kuran şeyhlere bir kısım arazi ba­
ğışlandığına yukarda işaret edilmişti. Zaviyeye vakfedilen bu araziden
elde edilen gelirin bir miktarı, zaviyenin kendi öz masraflarına ayrılır,
kalanı zaviyeyi yöneten şeyhin ailesi üyeleri arasiiıda pay edilirdi. Şeyh
öldükten sonra tasarruf hakkı ailesine intikal eder, aile içinde en yaşh
ve ehliyetli olan erkek evlât şeyhlik makamım işgal ile vakfi yönetir ve
gelirleri aile arasında paylaştııırdı. Bu, böylece soydan soya sürüp gi­
derdi, ki bu tip vakıflara «Evlâtlık vakıf» dendiği bilinmektedir. Bazan da vakıf gelirlerinin tasarrufunda aileden bir kaç kişinin iştiraki
söz konusu olurdu. Bu sistem ,daha X II. yüzyıl sonlarında Anadolu’­
ya vuku bulan ilk derviş göçlerinden sonra hemen hemen hep böyle de­
vam etmiştir.
X III. yüzyılın ilk yansında ve özellikle Alâ’ud-Din Keykubat I
devrinde, Cengiz istilasindan kaçıp Anadolu’ya'sığman şeyh ailelerine
tanınan bu evlâthk vakıf imtiyazlarından biri de Emirci Sultan’a ve­
rilmişti.
. Bizzat Emirci Sultan tarafından tertip edilen asıl vakfiye ne yazıkki bugün elde olmadığından, şeyhin zaviyesine tahsis ettiği vakıf ara­
ziyi kesin olarak tesbit etmek pek mümkün olmuyor. Yalnız elde, 721
tarihinde (1321) asıl vakfiyeye göre kopye edilmiş olması gereken, daha
doğrusu zikredilen tarihte yenilenen vakfiyenin 1106/1694-5 yılında
44 27 Cumâda’l-ûlâ 1230 (7 Mayıs 1815) tarihli, devrin nakibüleşrafinın mek­
tubu.
45 13 Recep 1298 (11 Haziran 1881) tarihli Şûrâ-yı Devlet mazbatası; Zavi­
yenin 1325 rûmî (1909-10) tarihli yıUık gelir ve gider beyannamesi.
EM ÍRCÍ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
171
Sorkun kadısı Ahî Çelebi mahkemesinde çıkarılan iki kopyesi ile, yukanki bahislerde temas edilen 793/1390 tarihli vakfiye mevcuttur. Bu
sonuncuda, vakıf arazinin isimlerini ihtiva eden kısım maalesef tahri­
bata uğramış bulunduğundan, belki de söz konusu arazinin orijinal
isimlerini ihtiva eden bu belgeden bu konuda tam bilgi elde etmek
mümkün olamıyor. Öteki iki kopye ise vakıf araziyi kendi devirlerin­
deki, yani X V II. yüzyıldaki adlarıyla anmaktadır. Bütün bu belgeler­
de müşterek olan nokta, Zile kazasına bağh Hüseyinabad (Alaca) di­
vanında bulunan Ziyaret Pazan’iıdaki Divanî malikânenin zaviyeye
vakfedilmiş olduğudur. Vakfiyelerdeki isimleri belirtilmiş olan arazi ve
köylerin aynı şekilde X V I. yüzyılda tertip edilmiş bulunan bir tahrir
defterinde de zikredilmesi, onların itimada değer olduklarım meydana
koymaktadır46. Bu belgelere göre, X V I. yüzyıldaki isimleriyle Emirci
Sultan Zaviyesi’nin vakıflarım teşkil eden arazi şöylece sıralanabilir:
1 -— Emirci Sultan (Osmanpaşa) köyü,
Kaya kışlağı, Satılmışlu kışlağı, Bulduközü mezreası, îkizağıl ve Karalarviranı,
2 — Cengiz Han ve Başağıl mezrealan,
3 — Güdülözü, Güğümayağı ve Yudanlu mezrealan,
4 — Avansarayı, Bucak ve Kodallu mezrealan
5
Belenliviran, Yağmurözü mezrealan ve Kargalu kışlağı.
6 — Alaüddinlü kışlağı, Şehirviranı, Hacılar? Pman, Bor kışla­
ğı ve Güdülbaş Mezreası,
7 — Koyunlu Yusufözü mezreası ve Cemaat-i Divân-ı Sakinân
kışlağı,
8 — Halil Ecelü, Kavak Deresi ve Yapraköbeği mezrealan,
9 — Topçu Köyü ve arazisine dahil bulunan Köşgerli mezreası,
Gökçe Pınar mezreası; Kamışlı, Çağılgan Musa Kethüda, îmadoğlu,
Pirhacılu kışlaklan ve Gökçe Bayır adlı mevki,
İ0 — Gökçe Kışlak,
11 — Doğancılu kışlağı, Alagözviram ve Kırkpmar,
12 —•Ağcaköy (Tayfur köyü),
13 — Yalnız în köyü,
14 — Şeyh Musa köyü ve Başviran mezreası,
15 — Yortan köyü.
46 Şahruh Beğ zamanında yapılan tahririn Muharrem 1093 (Şubat başı 1682)
tarihli kopyesi.
172
A H M ET Y A Ş A R OCAK
Sayılan bütün bu arazilerin, zaviye ilk kurulduğu zaman hep bir-:
den mi, yoksa zamanla ilâveler yapılmak suretiyle mi vakfedildiğine
dair bir şey söylemek kabil değildir.
Vakfiyelerdeki şartlara göre, söz konusu araziden elde edilecek
olan gelir zaviyeye gelen misafirlerin, dervişlerin ve köydeki fakirlerin
yedirilip içirilmesine ve lüzumlu tamirata harcanacaktır. Fakat bu ge­
lirden maksat bütün gelirler değildir. Bu araziler, aslında divanî ma-r
likâne olup iki baştan tasarruf olunmaktadır. Yani örfî vergiler mali­
kâne sahiplerine, şer’î vergiler zaviye şeyhlerine gitmektedir47. Der­
vişler ve şeyhler her türlü vergiden muaf tutulmalarına karşılık, öteki
zaviyeler gibi «âyende ve revendeye hizmet» le yükümlü tutulmuşlart
dır. Bu nokta vakfiyelerde zaviyenin kuruluş gayesi olarak yer .almıştır.
. Devletin mali durumunun yerinde olduğu zamanlarda dokunul­
mayan vergi, muafiyeti, duraklama devrinde, özellikle Celâlî isyanları
ve İran harpleri gibi karışıldıklar döneminde, yavaş yavaş ihlâl edil­
meye başlamıştır. Hatta Emirci Sultan Zaviyesi şeyhleri, X V III. yüz­
yıldaki uzun savaş dönemlerinde konulan avarız vergisinin ağırlığı yü­
zünden zaviyeyi ve köyü terkedip gitmek istemişler, bundan ürken
devlet vergiyi hafifletmek, zorunda kalmıştır48. Hatta bazan,. konulan
bu vergiler, tekkenin kendi masraflarını karşılayamama ve haraphğa
sebebiyet verme gibi durumlar yarattığından, şeyhlerin bizzat hüküm­
dara başvurarak kaldırılmasını istedikleri görülmüştür49.
Bu gibi durumların yamnda, zaviyenin bir de zaman, zaman
vakıf arazilerinin gasbedilmesi gibi tehlikeler geçirdiği görülüyor.
Meselâ bu arazilere bitişik topraklan bulunanjbazı sipphiler, zavi­
yeye ait gelire el koymak istemişle, fakat muvaffak olamamışlardır50.
Bu çeşit örneklerin çoğaltılması mümkündür.
Emirci Sultan Zaviyesi şeyhleri çoğu defa kendi aralarında da an­
laşmazlıklara düşmüşler, bazan da sıkıştıkları zaman gereğinden fazla
gelir elde etmek için yolsuzluklara başvurmuşlardır. Şunu unutmamak
gerekir ki, Emirci Sultan Zaviyesi gibi yüzyıllar boyu varlığını devam
ettirmiş zaviyelerin ve onları yöneten sülâlelerin hemen hepsinde göze
çarpan bu nokta, bir dereceye kadar tabiî gelişimin neticesidir. Çünkü
47
48
49
50
Başbakanlık Arş., 387 nr. lı tapu defteri, s. 470. :
9 Safer 1124 (18 Mart 1712) tarihli bir buyruldu.
22 Cumâda’l-ûlâ 1235 (7 Mart 1820) tarihli buyruldu.
1082 Rebiulevvel başı (Ağustos 1671) tarihli bir hüccet .
-
E M lR C l SULTAN V E ZAV İY ESİ
173
başlangıçta nihayet beş on kişiden meydana gelen bir şeyh ailesi, yüz­
yıllar boyunca büyümeye devam etmekte, vakıf gelirlerinden hisse ala­
cak olanların sayısının artmasına karşıhk, vakıf arazi ve onlardan elde
edilen gelir bir yerde sabit kalmaktadır. Bu itibarla hissedarların eline
geçen gelir miktarı gittikçe azalmaktadır. Bu da ister istemez araların­
da bir takım geçimsizliklere ve yolsuzluklara meydan vermektedir. Ni­
tekim Emirci Sultan soyundan gelen ailelerin 1891 yılı dolaylarında
otuzu bulduğu görülüyor51. Bu ailelerden her biri, asıl Emirci Sultan
zaviyesinden ayrı olarak, vakfa dahil otuz köyde ayrı birer zaviyenin
başında bulunmaktadır. Bu kadar geniş bir kadroya sahip olan ve Ana­
dolu’nun en eski ailelerinden bu sülâle fertleri arasındaki ayrılık ve an­
laşmazlıkların kökü buradadır. Bu geçimsizliklerin değişik biçimlerde
ortaya çıktığı müşahede ediliyor. Şöyle ki: Asıl merkez durumunda
olan Emirci Sultan Zaviyesi’nin şeyhi, vakfın mütevellisine yılda bir
kere bütün gelirleri toplattırmakta ve paylarına düşen miktarı hisse­
darlara dağıttırmaktadır. Fakat zaman zaman bu hissedarlardan biri
veya bir kaçı bu dağıtıma razı olmayarak ötekilerinin hisselerini gasbetmekte ve mesele her seferinde ya mahkemeye aksetmekte veya pa­
dişaha kadar götürülmektedir52. Vakıf mütevellisi, gelirden normal
olarak aldığı 1/5 hissenin yanında mütevellilik ücreti olarak hissedar­
lardan belirli bir miktar para toplamak hakkına sahip olduğu halde,
bazı hissedarlar bunu vermeye yanaşmamaktadırlar53. Bununla be­
raber, zaviye mütevellileri de ara sıra çeşitli yolsuzluklara sapmakta
geliri erini eşit olarak paylaştırmaları gerekirken kendi zimmetlerine
geçirmektedirler5'1.
Bir çok kereler hissedarların, vakıf gelirlerini mütevellinin topla­
masına meydan vermeden kendilerinin toplamaya kalkıştıkları görül­
mekte55, bazan da halktan birkaç defa vergi almaya teşebbüs ettikleri
müşahede edilmektedir56. Bunlar zaman zaman, kanunî hisseleriyle
51 25 Cumâda’l-ûlâ 1308 (6 Ocak 1891) tarihli, Yozgat Evkaf Dairesi’nin tesbit ettiği liste.
52 Ramazan 1168 (Haziran 1755) tarihli buyruldu.
I . ' 53 Hiıseyinabad (Alaca) kadı naibinin 5 Cumâda’l-âhire 1193 (21 Mayıs 1779)
tarihiyle hissedarlara yazdığı tezkire.
54 Başbak. Arş., Cevdet-Evkaf nr. 29757,7 Şaban 1162 (23 Temmuz 1749) ta­
rihli bir arîza.
.
55 9 Rebiulevvel 1199 (20 Ocak 1785) tarihli Yeniil voyvodasının tezkiresi. '
56 Cumâda’I-âhire 1254 (Ağustos 1838) tarihli bir arîza; Sivas defterdarının
29 Zilka’de 1254 (13 Şubat 1859) tarihli ihtar tezkiresi.
.
174
AH M ET Y A Ş A R OCAK
yetinmiyerek gayri meşru yollarla başka hisseler edinmek yoluna
da gidiyorlardı57. Öyle ki, zaviyeye konan misafirleri ücretsiz ağır­
lamak zorunda oldukları halde onlardan değişik isimler altında ücret
istemekteydiler58, işte buna benzer daha birçok yolsuzluklar ve tatsız­
lıklar hem civar halkı usandırmış hem de mahallî yönetimi uzun süre
oyalamışlar. Bu yüzden, vakit vakit Divan-ı Hümayun nezdine çeşidi
müracatiar yapılarak vakıf gelirlerinin Emirci Sultan sülâlesi üyelerine
verilecek yerde, tamamen zaviyeye tahsisine dair izin istendiği görül­
mektedir59. Bu müraacadardan anlaşıldığına göre, hissedar sayısının
çok fazla oluşu dolayısıyla vâkıf gelirleri onlara bile yetmemekte, zavi­
yede yolcuların ihtiyaçları temin edilemediğinden bir takım karışıldık­
lar doğmakta ve zaviye günden güne haraba sürüklenmektedir. Bütün
bu müracaatlara rağmen, hükümetin bü konuda çekimser kaldığı, il­
gili herhangi bir muamele yapılmamasmdan anlaşılıyor.
Öyle görünüyor ki zaviyenin bu gerileyişinin tek sebebi söz konusu
durum değildir. Emirci Sultan Zaviyesi, X X . yüzyıla kadar Sivas-Kayseri ve Yozgat-Kayseri arasındaki yol üzerinde bulunduğu için uzun
müddet' konaklama yeri olmuştur60. Yeni çağlarda gittikçe yoğunlalaşan çeşitli seyahatlerin gerektirdiği hizmetleri yerine getirmeye, bu
ihtiyar müesseselerin artık güçleri . yetmemektedir. Nitekim Emirci
Sultan Zaviyesi’nde müşahede edilen bu bozukluk sadece buraya has
değil, bütün zaviyelerde hüküm sürmektedir. Çağlar boyu Anadolu’­
nun türkleşme ve müslümanlaşmasmda büyük hizmetler gören bu mü­
esseselerin eskidikleri ortaya çıkmıştır. Daha X V II. yüzyıldan itibaren
açıkça görülmeye başlayan bu gerileyişi, arşiv belgelerinde adım adım
takip etmek zor değildir.
1839 Tanzimat Fermam’yla beraber, imparatorluk yönetiminin
her alanında olduğu gibi vakıflar konusunda da bir takım yenilikler ve
değişiklikler yapıldı. Bütün vakıflar, «Evkaf-ı Hümayun Nezareti»
adıyla yeni kurulan teşkilâta bağlandı. Bu duruma göre, imparatorluk
içindeki bütün vakıfların yönetimi ve gelirlerinin toplanması, adı geçen
57 Başb. Arş., İbnu’l-Emin-Evkaf, nr. 5684,4 Rebiulevvel 1124 (11 Nisan 1712)
tarihli belge.
58 Bozok müteselliminin 1238 (1823) tarihli tezkiresi.
59 Hüseyinabad kadı naibinin Divan-ı Hümayun’a gönderdiği arîzanın tarih­
siz, bir kopyesi.
60 J. M c. Donald Kinneir, Voyages dans l’Asie Mineure, (1813-1814), Paris
1818, s. 149-150; A. D. Mordtmann, Anatolien Skizzen...,s. 125.
E M tR C l SULTAN V E ZA V İY E Sİ
175
teşkilâtın görevlendirdiği özel memurlar tarafından yürütülecekti. An­
cak bu değişiklikten, Mekke ve Medine vakıfları, Mevlânâ Celâl’udDin-i Rûmî, Hacı Bektaş-ı Veli, Gazi Evrenos Beğ ve Hacı Bayram-ı
Veli vakıfları gibi büyük vakıflar ayrı tutulmuş, sadece yıllık 2850 ku­
ruşluk bir meblağ ödemekle yükümlenmişlerdi. işte Emirci Sultan Za­
viyesi de bu müstesna vakıflardan sayılarak o zamanki şeyhlerin elle­
rine birer berat verilmişti;
Fakat eldeki belgelerden anlaşıldığına göre, daha ileriki yıllarda
Evkaf-ı Hümayun Nezareti Emirci Sultan Zaviyesi’nin bu durumunu
bilmemezlikten gelerek bütün evkafa el-koymak istemiş, sonuç olarak
şeyhlerin protestosu ile karşılaşmıştır. Iş mahkemeye aksetmiş, bu su­
retle bir yerde devletle tekke karşı karşıya gelmiştir. Uzun yıllar süren
mahkeme safahatından sonra, nihayet 12 Mayıs 1298 (24 Mayıs 1882)
de Bidayet Mahkemesi’nce verilen bir kararla. Emirci Sultan Zaviyesi’­
nin müstesna vakıflardan olduğu bir kefe daha tescil edilmiştir61. Bir
kaç yıl geçtikten sonra, öteki müstesna vakıfların bu imtiyazları orta­
dan kaldırılınca Evkaf Nezareti ile Emirci Sultan Zaviyesi şeyhleri tek­
rar mahkemeye başvurmuşlar, sonunda şeyhler haklı çıkarak zaviye,
yılda 2850 kuruş ödemek şartıyla eski imtiyazım korumağa devam et­
miştir62. Cumhuriyet’in ilâmndan sonra 1925 de tekke ve zaviyelerin
ilgasıyla birlikte Emirci Sultan zaviyesi’nin vakıflarına hükümet el
koymuş, zaviyede bulunan bütün eşya ve kitaplar Ankara’ya nakle­
dilmiştir.
II —- Zaviyenin Dînî Hüviyeti:
Emirci Sultan Zaviyesi’nin bir Babaî ve Yesevî zaviyesi olduğu ve
X III. yüzyıldan itibaren bu hüviyetini muhafaza ettiği anlaşılmakla
beraber, kaynaklarda başka hiç bir bilgiye rastlanmamaktadır. Babaî
61 Zaviyedeki belgeler arasında, mahkeme safahatı vesair yazışmalarla ilgili
bir yığın evrak bulunmaktadır.
62 Söz konusu belgeler arasında, ayrıca ,1888 den 1914 yılına kadar zaviyenin
gelir ve giderlerinin tesbit edildiği yıllık beyannameler bulunmaktadır. Bunlarda, za­
viye evkafına tabi her köyün ödediği meblağlar ve zaviyede yapılan masraflar birer
birer gösterilmiştir. Bunlar sayesinde bu tekkenin yukârdaki yıllar arasındaki iktisadi
durumunu kolayca takip etmek mümkündür.
AHM ET Y A Ş A R OCAK
176
ayaklanmasında herhalde önemli bir rol oynadığı tahmin edilebilen
bu zaviyenin, olay sırasındaki faaliyetlerini bilmek, tekkenin tarihi açı­
sından çok ilgi çekici olurdu.
Zaviyenin, X III. yüzyılda Bozok bölgesinin en önemli zaviyele­
rinden birisi olduğunu düşünmek, -X V I. ve sonraki yüzyıllardaki du­
rumuna bakılarak- herhalde fazla mübaiâğah olmasa gerektir. Emirci
Sultan’ın Baba İlyas-ı Horasanî, ve oğulları ve Hacı Bektaş-ı Veli
ile yakın münasebetleri bulunması, zaviyesinin önemini ima edi­
yor. Ancak, şu var ki, Emirci Sultan’m ölümünden sonra yerine geçen
şeyhlerin Hacı Bektaş ve onun halefleriyle aynı yakın münasebetleri
sürdürüp sürdürmediği hakkında ve Bektaşîliğin teşekkülü sırasında
zaviyenin nasıl bir tavır aldığı konusunda bir fikir ileri sürmek kolay
görünmüyor. Yalnız her iki zaviyenin de aslında bâtmî (heterodoks)
birer Yesevî ve Babaî zaviyesi oldukları göz önüne alınırsa, X V I. yüz­
yıldan başlayarak nüfuzu gittikçe artan Hacı Bektaş-ı Veli zaviyesinin
Emirci Sultan zaviyesini etkilemediğini söylemek herhalde kolay de­
ğildir. Zaviyenin X IV . yüzyıl başlarında şeyhi olan ve mezar kitabesi­
ne göre 715/1315 te öldüğü anlaşılan Gıyas’ud-Din Muhammed b.
Halid b. Ali el-İsfehanî hakkında bilgi edinilebilmiş olsaydı, belki Bektaşilik’in teşekkülü döneminde yaşaması dolayısıyla zaviyenin bu çok
Önemli devredeki durumunu ortaya koymak kabil olurdu63. Fakat ne
yazıkki adı geçen şeyh hakkında hiç bir kayda rastlanamamıştır. An­
cak şu var ki, Emirci Sultan’m Vilayetname’nin yazılışından daha önce
Bektaşi panteonuna girmiş olması, benzeri bir çok zaviye gibi, bu za­
viyenin de hiç olmazsa X V . yüzyıl başlarında Bektaşî kimliğini kazan­
mış olacağım düşündürüyor. X V I. yüzyılda ise Emirci Sultan zavi­
yesinin Bektaşî hüviyeti meydandadır. Şöyle ki: Zaviye belgeleri ara­
sında bulunup 997/1589 tarihini taşıyan ve zaviyenin o zamanki şeyh­
lerinden Seyyid Haşan adına tertip edilen tipik bir seyyidlik vesikasın­
da, Bektaşilik’in sembolü olan ve her kenarı on iki İmamdan birini tem­
sil eden dört «teslim taşı» motifi yer almaktadır. Bu teslim taşlarının
her birinde, oniki İmam’ın isimleri yazıh olup ayrıca Hz. Ali’yi övücü
bir takım sözlere tesadüf edilmektedir. Fakat özellikle Bektâşîler ve Alevîlerce çok büyük bir önem verilen ve «Nâdi Ali» diye bilinen şu arap63
Mezarı Emirci Sultan’m hemen yambaşmda bulunan bu şeyhin vefat ki­
tabesi şöyledir: . . .
. İ V » - - ) ¿¿s.
¿ j" jJt!
İ l . ji -
o i j-jllo U c
obj
J (R- Ahir 715=Ağustos 1315)
EM ÎRCÎ SULTAN VE ZA V İY E Sİ
177
ça kıtanın bulunuşu, hiç bir şüpheye yer vermeyecek şekilde bu husu­
su ispat ediyor64.
j& a
üe.
¿11
f
cH
i
^ y ? ..
.
«Ali’yi çağır, o hayret verici şeyler yapam,
Zor günlerde onu kendine yardımcı bulursun.
Bütün sıkıntı ve kederler dağılıp gidecektir,
Senin velâyetin hürmetine yâ Ali, yâ Ali, yâ Ali».
Zaviyenin tarihi bakımından kıymetli olan bu belgenin, aslında
hiç te şaşırtıcı bir yanı yoktur. Zira Sulucakaraöyük’ e çok yakın olan
bu bölgede oturan türkmenler arasında, X V . yüzyıldan beri şiî inanç­
lar oldukça yaygındı. Zaten son araştırmalar, İran’da kurulan Safevî
devletinin teşekkülünde, temel kitleyi meydana getiren türkmenlerin,
özellikle Orta Anadolu’dan, dolayısıyla Bozok yöresinden İran’a git­
tikleri ortaya çıkarmıştır65.
Ayrıca Gelibolulu Mustafa Âlî’nin ifadeleri de Emirci Sultan Zaviyesi’nin bir nebze şiîlikle alâkasını gösteriyor. 1596 da Bozok Sancağı’nın muhafazasına memur iken tekkeyi ziyaret eden tarihçinin haber
verdiğine göre, o tarihteki tekkeşeyhi Umdet’ul-Mâcîn, Bağdat’ta
İmam Musa Kâzım türbesinde mücavir olan Şeyh Ebû Türâb’m ha­
lifesidir66. Yani, gerek Ebû Türâb’m, gerekse halifesi ve Emirci Sultan
Zaviyesi şeyhi Umdet’ul-Mâcîn’in birer şiî sufisi olduklarına muhak­
kak nazarıyla bakılabilir.
Yukarda bahis konusu edilen seyyidlik vesikasının ikinci önemli
bir yanı da, Emirci Sultan soyundan gelen şeyhlerin «seyyid» yani Hz.
Hüseyin nesline mensup sayıldıklarım göstermesidir. Bundan başka,
biri 981/1573 tarihli olup Seyyid Şah Hüseyin b. Seyyid Veli namında64
tanbul
65
bk. aynı
66
Bu «Nâdi Ali» konusunda bk. A. Gölpmarlı, Mevlelik âdab ve erkânı, İs­
1963, s. 117, not. I.
F. Sümer, «Bozok tarihine dair araştırmalar», s. 330. Ayrıca geniş bilgi için
yazar, Safevî devletinin kuruluşunda Türkler, Ankara 1976, ss. 48-49.
Kunh’ul-Ahbâr, c. 5, s. 58.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 12
AHMET- Y A Ş A R 7OCAK : -
178
ki şeyh için', öteki;11003/1595 tarihli olup Seyyid b. Uğurlu b. İbrahim
için tertiplenen iki seyyidlik vesikası da bunu teyid ediyor67/
'■
Emirci Sultan Zaviyesi’nin X V II. yüzyıldaki tasavvufî durumuna
dair, belgelerde herhangi bir bilgiye rastlanmıyorsa da, Bektaşi zavi­
yesi olma niteliğinden uzaklaştığına; ait .bir belge de mevcut değildir.
Bu bakımdan onun bu yüzyılda vebatta X V III. yüzyılda da yine bektaşi olarak kaldığı söylenebilir. Maamafih, herhangi bir değişikliği gös­
teren bir kısım belgelerin Aslında var olup-kaybolduğu da akla gelebi­
lir. Ancak ne olursa olsun, şimdilik söylenebilecek şey, zaviyenin söz
konusu iki asır boyunca'yine Bektaşi kaldığım’ kabülle'nmek. olacaktır.
Zaviyedeki asıl köklü değişiklik, X IX - yüzyılda meydana gelmiş­
tir. 20 Muharrem 1306 (26 Eylül 1888) tarihli olup kaviye şeyhlerinden
biri adına tanzim edilen bir Nakşibendî icazetnamesi ve çağdaş öteki
belgeler, Emirçi Sultan zaviyesi’nin X IX - yüzyıldan itibaren bir_Nakşibendî zaviyesi halin e geldiğim açıklıyor ," Zaviyenin hüviyetindeki
bu değişiklik sadece buraya mahsûs bir olay değildir. Bilindiği“ gibi,ÎI.
Mahmud’un 1826 da Yeniçeri ocağım ortadan kaldırması , üzerine,
onunla yakın ilgisi bülunaiı Bektaşilik, çök sıkı ve' çetin bir takibe m^.rter kalmış, bir çok Bektaşi şeyhi kaçıp gizlenmek, dutumüha düşmüşf
tü: Hükümet bu arada Bektaşi tekke ve zaviyelerine el koymak ve bun­
ları tam sünnî bir karakter taşıyan Nakşibendilık’in emrine vermek
suretiyle tarikata kuvvetli bir darbe indirmek' istemişti. Bütün Bektaşî
zaviyelerine Nakşibendî1şeyhler" tayın edilmiş, veya Bektaşî- şeyhleri
Nakşibendî olmak zöruiıda bırakılarak bu tarikatın" âdâb ve erkânım
icra etmekle yükümlü tutulmuşlardı. Sözde Nakşibendî olan bu Bekta­
şî-tekke ve zaviyelerinden çoğu, "gizliden gizliye asıl hüviyetlerim koriıyâbilmişler, bir kısmi da Eriiîrci Sultan zaviyesi gibi.zamanla gerçek­
ten Nakşibendî zaviyesi haline gelmiştir. •
.
--;r-.-...i
işte bahis konusu icazetname, bu olayın bir belgesidir. Herne kadar
lr888 tarihini taşıyorsa da-esasında zaviyenin daha 1826 dan itibaren
Nakşibendîliğe geçtiğine şüphe yoktur:; Bu’, tarihten beri de kapatıhhcaya kadar hep Nakşibendî kalmıştır.
- t-.;; •.
-
67
Belgeler kısmına bakınız.
EM ÎRCÎ SU L T A N V E Z A V ÎY E St
179
SO N U Ç:
X II. yüzyılın sonlanyla X III yüzyılın ilk yarısı arasındaki dö­
nemde, özellikle Moğol istilasından sonra Mâverâünnehr, Hârezm,
Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya göç eden şeyhler ve dervişler
arasında birçok Yesevî tarikatı mensubu da bulunmaktadır. Bu göç­
men Yesevî şeyhlerinden biri de Emirci Sultan lakabıyla ünlü Şeyh
Şeref’ud-Din İsmail b. Muhammed’dir.
Emirci Sultan, 600/1203-4 dolaylannda ailesi fertleriyle birlikte
Dânişmendiye (Bozok) bölgesinde, sonradan kendi adıyla anılan köyde
yerleşmiş ve bir zaviye kurmuştur. Civardaki bir kısım araziyi bu, za­
viyeye vakfederek tarikatinin yayılmasına gayret göstermiş, dolayısiyle o mıntıkada İslamiyet’in tanınmasına hizmet etmiştir.:Buradaki faa­
liyetleri sırasında, Amasya’ daki zaviyesinde oturan ve kendi gibi bir
göçmen türkmen şeyhi olan Baba Ilyas-ı Horasanı yakın çevresi ile iliş­
kiler kurmuştur. Nihayet, 1240 yılında çıkan ayaklanmaya da katıla­
rak zaviyesinin: bulunduğu Ziyaret Pazan’nda yapılan bir savaş .sıra­
sında hayatım kaybetmiştir.
Daha kurulduğu tarihten itibaren Kayseri ve Kırşehir’den Sivas
ve Amasya taraflarına giden yollar üzerinde bir konak yeri olan zavi) e
ve köy, X III ve X IV ., belki de X V . yüzyıllarda oldukça parlak bir İç­
timaî ve İktisadî dönem yaşamıştır. Daha başından beri bir, Yesevî-Babaî zaviyesi olan bu zaviye X V . yüzyıldan başhyarak- Bektaşîlik’in nü­
fuzu altına girmiş ve: uzun müddet bu tarikata bağlı kalmıştır.
1256 yılında Moğol ordularının fiilen Anadolu’yu işgali ile birlik­
te zaviyenin bulunduğu bölge göçebe Moğol oymaklarının yurdu ha­
line gelmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra sıray­
la Eretna Oğulları ve Kadı Burhan’ud-Din Devleti hakimiyetine giren
bölge ve zaviye bir ara Dulkadıroğlu Beyliği’ne geçmiş, özellikle X V I.
yüzyılda Alâ’ud-Devle ve oğlu Şahruh Beyler zamanında yine parlak
bir devir sürdürmüştür. Daha sonra Osmanh hakimiyetine geçen böl­
gede Emirci Sultan Zaviyesi şeyhleri önemli bir göreve tayin edilmiş­
ler, yani bölgedeki bütün seyyid ve şeriflerin kaymakamlığına yüksel-
180
AH M ET Y A Ş A R OCAK
inişlerdir. Bu görev onların manevî nüfuzlarının artmasına yardımcı
olmuştur.
X V II.
yüzyılda Celâli isyanları ve Osmanlı-îran savaşları yüzün­
den zaviye ve vakıflarına dahil köyler sarsıntılı yıllar yaşamışlardır.
Zaviye 1826 da Bektaşîlik’in uğradığı takip sonucu öteki Bektaşî zavi­
yeleri gibi kimliğini değiştirmek zorunda kalmış ve bu tarihten kapatıhncaya kadar Nakşibendî zaviyesi olarak varlığını sürdürmüştür.
Tanzimat’ın ilânından sonra bir çok tekke ve zaviyenin vakıfları
Evkaf-ı Hümâyün Nezâreti’ne bağlandığı hâlde Emirci Sultan Zaviye­
si’nin vakıfları sonuna kadar imtiyazlarını muhafaza edebilmişlerdir.
Nihayet Cümhuriyet döneminde, 1925 yılında',- arkasındaki yediyüz
yıllık iyi -kötü geçmişiyle birlikte Emirci Sultan Zaviyesi de tarihe ka­
rışmıştır. Bununla beraber Emirci Sultan; türbesi, asıl adı unutularak
Osmanpaşa Tekkesi namıyla -yüzlerce yıl önce olduğu gibi- bugüne
kadar halk tarafından büyük bir saygıyla ziyaret edilmiş, hastaların,
çocuğu olmayanlarin ümit kapısı haline gelmiştir. Osmanpaşa Tekkesi
bugün, kendisine 26 parça köyün bağlı bulunduğu 2. 192 nüfuslu, Yoz­
gat’ın küçük bir nahiyesidir.
{Temâşâ-yı Celâl-i Hudâ yazarı Yusuf Ziya’mn, ta’lik ile yazdırıp tür­
beye koyduğu fakat bugün mevcut olmayan, Emirci Sultan’ı öven man­
zumesi (s. 22) :
Bu derğâh-ı dilârâ bârigâh-ı Mîrce Sultan’ dir,
Bu sultan bir velî-yi bâde-nûş-i ışk-ı Yezdandır.
Yek hâher-zâdesi olmak ile ol Şâh-i Kareiı’in ,
Eğer nazm-ı sakîle iftihar eylerse şâyândır.
Kemal-i hûb ü ihlas iı edeble girse bir kimse
Dua-yı müstecabı kalb-i mahzûnîde şâdândır.
Edüp' terk ile câhın, hıdmetini eylemiş tercih
Yatan nezdinde Pîr’in sütûde-paşa-yı Osmandir.
Ziya, bu firsatı fevt eyleme, geT iste maksudun
Bu pîr-i desf-gîrin himmeti her derde dermandır.
EM İRCİ .SULTAN V E ZA V İY E Sİ
181
EK : I
EMÎRCİ SULTAN’ IN SOY KÜTÜĞÜ
Satı Beğ (?)
I
•
Şeyh Kumârî Déde
Şeyh Hızır Paşa
(1240 ?)
Şeyh Muhammed
Arabşah
Saadet Hatun
I
Şeyh Osman Paşa
Şeyh Hizır Dede
Emirei Sultan '
Şeref’ud-Din İsmail
(1240)
Şeyh Ilyas Emirei
AHMET? Y A Ş A R OCAK
182
EK : H
EM lRCÎ SULTAN ZAVİYESİ ŞEYHLERİNDEN İSMAİL HAKKI
EFENDl’NÎN 1335 RU M Î (1919) YILINDA «Öteden beri mevcut
silsilenâme ve kuyûdât-ı resmiyeye müvafik olarak» TERTÎP ETTİĞİ,
ZAVİYENİN ŞEYHLERİNİN LİSTESİ*
Üveys-i Kareni
Muhammed Dostî
.
I
I. Emirci Sultan
(ŞerePud-Din İsmail)
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
Ismail Can
Emir Çelebi
Mahmud Can
Ismail Can
Üveys
1
Ali
Halid
Muhammed Sabit
Gıyas’ud-Din
Ömer Üveysî
ŞerePud-Din
Abdullah
Hüseyin
Nurullah
Şerif
Imad’ud-Din
Şerif Emin
Ahmed Can
19.
20.
21.
22.
23.
24.
25.
26.
27.
28.
29.
30.
31.
32.
33.
Cafer
Abdullah
Nurullah
Dostî
Ali
Hızır
Mahmud
Eşref
Üveys
Muhammed Ali
Dostî
Muhammed Ali
Ismail Can
Osman
Ali Osman
34.
35.
36.
37.
38.
39.
40.
41.
42.
Mustafa
Hüseyin
Ali Çelebi
Mustafa İbrahim
Ahmed
İbrahim Edhem
İsmail Halife
Muhammed Adil
İsmail Hakkı **
* Liste belgede belirtildiğine göre aynı zamanda bir «Üveysî Silsilenamesi»
olarak düzenlenmiştir.
** Listeyi tertib eden Şeyh İsmail Hakkı Efendi.
EM İRCİ . SULTAN V E ZA V İY E Sİ
183
EK ; m
EM lRGÎ SULTAN ZAVİYESİ VAKFİYESİNİN. TERCÜMESİ*
Bism’illâh’ir-Rahmân’ir-Rahîm
Övgü her şeye gücü yeten ve her şeyi,bilen Allah’ a mahşustur. Bü­
tün yaratılmışların efendisi olan peygamberi Hz. Muhammed’e,ve onun
hayırh, iyi işler işleyen ailesi ile arkadaşlarına salât ve selâm olsun. Bü­
tün yaratılmışlara yüce lutfu ile nimetler ihsan eden o Allah, düzenle­
yici kudretiyle gökleri, ve yeri yâratnüştu:,.Y^attddarına doğru, ye yüce
yolu da göstermiştir. Kâinatın düzeni ye âdemoğullannın intizamı,
onların sırrı sebebiyle sabit ve daimdir ki, her biri, hak yoluna davet
etmiş tevfik yolunu göstermişlerdir. Allah onların hepsinden razı olsun.
Bu şerefli vakfiyenin yazılmasının sebebi şudur ki: Üveys el-Karenî
-Allah onu mağfiret ve aziz sırrım takdis buyursun- Hazretlerinin temiz
sülâlelerinden Emirci Sultan, Zile kazasında Hüseyinabad Divanında
(bulunan Osmanpaşa köyünde) «Fukara ve_ Mesâkîn» için zaviye yap­
mıştır ve vakfeylemiştir. Ancak bu sahih olmadığından adı geçen, divanî
malikânenin yansım da satın alarak.mütevelli kendisi .olmak şartıyla
söz konusu zaviyeye vakfetmiştir. Diğer mülk sahipleri ise, -mütevelli
kendileri olmak şartıyla malikânenin diğer yarışım zaviyeye, bağışla­
mışlardır.
.
.
.
.
.
.
Emirci Sultan’dan sonra onun erkek evladan ve erkek evlaüanmn evladan aşağı doğru tevliyete geçeceklerdir. Erkek evladan kalma­
dığı takdirde, kız çocuklanmn evladan aşağı doğru mütevelli olacak­
lardır. Onlar da kalmadığı takdirde, erkek çocuklanmn köleleri, onlar
olmazsa kız-çocuklanmn köleleri mütevelli olacaklardır, ki bu durum­
dan Allah’a sığınırız.
.... Vakfin hududan şöyledir: :
Ösmânpaşa denen: köydeki genel yolda
? yâ kadar,
Çeşka Dağı arkasından, Koyunlu Yusuf diye bilinen yerden iki
târafh olarak doğudaki Kârâviran’ â kadar,
Oradan' Kapan Gediği ve Lök denen yere kadar,
* 8 Şaban 721 (2 Eylül 1321) tarihli olup eskidiği için
A h i Çelebi Mahkemesinde 1106. (1694.-5.) yılında-çıkarılan suret;
Sorkun kadısı
184
AHM ET Y A Ş A R OCAK
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Oradan
Ürküt Kayası’na kadar,
Körce Kuyu’ya kadar,
Bozbelen’e kadar,
Karaca Ziyaret’e kadar,
Yerce (Birce?) Kuyu’ya kadar,
Kanak Köprüsü’ne kadar,
Karakaya’ya kadar,
Elvancık’a kadar,
Gelingüllü’ye kadar,
Konak, Eğrisu ve Çataldoğu (Çatalöyük)’ya kadar,
Keşme Boğazı’na kadar, Kurucu aklan’a kadar,
Karacık Pınar’a kadar,
1
Taşlıtepe’ye kadar,
Eğrisu ki hala akar nehirdir, oraya kadar,
Peyniryemez’e kadar,
Keşme’ye kadar,
Güğümayağı’na kadar,
Güğüıhöbeği’ne kadar,
Taşğun Tarlası’na kadar,
Cemal Yokuşu’na kadar,
Güllüce’ye kadar,
Kurtbasan Tepe’ye kadar,
Doğu Tepe’ye kadar,
Taşlu Tepe’ye kadar,
Güdülbaş’a kadar,
Nalluca Ağaç’a kadar.
Bu hudutlarla çevrili bulunan arazinin içinde meyveli meyvesiz
bütün ağaçlar, akarsular, kaynaklar bütün hukuk vesair faydalanılacak
yerleriyle; adı geçen köy ve mezrealardan elde edilen az çok ,iri ufak,
büyük küçük, yeni eski, uzak yakın, taş göl, açık gizli, bina veya dere
ne varsa bütünüyle; yollan, mahzenleri, istirahat yerleri, iç ve dış, bi­
tişik ve ayrı bütün hukukuyla; mezarlık, mescid ve sebillerden başka
faydalanılabilir ne varsa, «Ulu Aziz ,şeyhlerin ve akranlarının iftiharı
SULTAN EMÎRCÎ (Allah şerefini daim eylesin) tarafından bina ve
inşa kılman bu zaviyenin işlerine vakfolunmuştur.
Ancak bunun için vâkıflar tarafından şu şartlar ileri sürülmektedir:
Söz konusu vakıflar mümkün olabilen en iyi şekilde kullanılmalı-
EM İRCİ SULTAN V E -ZAVİYESİ
185
dır. Zikredilen mezrea ve köylerden elde edilecek gelir zaviyeye ait iş­
lere, gelip geçen yolculara ve müslüman fakir ve miskinlere sarfolunmalıdır. Şayet zaviye harap olur yahut yıkılırsa fakir ve miskinlere sarfolunacak olanlar zaviyenin tamirine ve eski haline getirilmesine harcanmahdır. Eğer zamanın engelleri ve olayların akışı yüzünden zavi­
yenin eski.haline getirilmesi mümkün olmazsa, adı geçen"köy ve mezrealann geliri Zile’deki fakir ve miskinlere sarfedilmelidir.
Vâkıf bilmektedir ki (Âhirette) kurtulacak olanlar (dünyada) eken­
lerdir. «tnsan için çalışmaktan başka yol yoktur». O çalışmasının karşılığını mutlaka görecektir.» . Kıyamet gününde malını hazır olarak bu­
lacaktır. Vâkıf inanmaktadır ki yapılacak en faydah şey, güzel işler ya­
parak sevap kazanmak suretiyle Allah’ a yaklaşmaktır. Bu da Allah’ın
rızasını, hoşnutluğunu gözeterek malım yolunda sarfetmekle olur.
Bu suretle en temiz ve en doğru bir niyetle, Allah’ın rızasını kazanr
mak ümidi şiddetli azabından emin olma duygusu ve bol sevap alma­
ya rağbeti yüzünden mahm vakf ve hapsetmiştir. Allah’ın.-o azametli
gününde kendisini cehennem ateşinden koruyacağım, evliya ve salihlerle birlikte cennete koyacağım ümid etmektedir.' «Bu öyle bir gündür
ki, Allah doğrulara yaptıkları güzel işler yüzünden mükafat verecek,
zalimleri de günahları sebebiyle cezalandıracaktır.».' «Biı gün' öyle bir
gündür ki, temiz bir kalpten başka ne servet ne de evlat kişiye fayda
verir.».
\
Yapılan bu vâkıf, sağlam, yürürlükte olan, açık ve şer’î usule uygun
olarak tesbit edilniiştir. Bu itibarla satılmak, bağışlanmak, rehin veril­
mek, mülk edinmek, mahiyetini değiştirmek veya kiraya verilmek asla
bahis konusu olamaz, miras olarak ta intikal edemez, «Ta ki Allah yer
yüzüne ve üstündekilere vâris oluncaya kadar.» «O , vârislerin en hayır­
lısı ve bütün yaratıkların gerçek sahibidir.». O yaratıklardan, Allah’ a
ve âhiret gününe inanıp O ’nun heybetinden korkan hiç bir kimse -is­
terse hükümdar, sultan, kadı, vali, mütevelli yahut fakih olsun- bu vak­
fiyeyi değiştirmeye, ortadan kaldırmaya veya iptale yetkili değildir:
Kim böyle bir şey yapacak olursa, Kıyamet gününde Allah onun yap­
tığı kötülüğün cezasını vermeye yeterlidir. «O günde zalim elleri üze­
rinde sürünecek, mal ve evlat fayda vermeyecek^ suçlular simalarından
bilinecektir.». «Saçlarından ve ayaklarından yakalanıp ateşe atılacak­
lardır.». «O gün geldiği zaman kişi öz kardeşinden, anne ve babasın­
dan, evlatlarından bile kaçacaktır.». «O günde herkese ancak işlediği
iyi işle; in yaran dokunacaktır.». Allah buyurur ki: «Kim zerre miktarı
186
‘.AHM ET Y A Ş A R . OCAK
iyilik yaparsa.;mükafatınıj kötüliik^yâparsaû cezasını mutlaika.-görecek?
tir». Kim artık bıınu işittikten sonra (bu. vakfiyeyi ) değiştirmeğe kal?
karsa günah ve vebali onun üzerindedir. «Zira Allah, her şeyi hakkiyla
işitir ve. bilir». Vâkıfi mükafatlandırmak, son. derece cömert olan.Allah’a
aittir. Allah’-ıiiy meleklerin ve bütün insanların: lâneti bü'vakfiyeyi bo­
zan, değiştiren veya iptal edenlerin üzerine olsun. «Onlar,cehennemde
kalacaklar ve kendilerine bir mühlet de verilmeyecektir.».
.-Bu;vakfiye kadıya arzolummıştur. ;Q; içindekileri gözden geçirmiş,
hükümlerini kontrol etmiş, şartlanni incelemiş ve sonunda vakfin: sağ­
lam ve .usule uygun olduğuna, kanunî hiç bir engelin bulunamıyacağti
karar, ive hüküm vermiştir. Buna,, sözüne güvenilir; namuslu ve döğni
kişilerden meydana gelen bir meclis de şahitlik etmektedir. .
Bu vakfiyenin yazılışı ve şahitlik işi yediyüz yirmibir yılının Şaban
ayının sekizinde vuku , bulmuştur. .
...............
"• -Şahitlere
'
El-Hâc Davud b.- Hacı Hüşam
ElrHâc Bayram b. Ahmed
Süleyman ,b. Hâce Ömer
Süleyman b .. Şeyh Yakub b. İbrahim
Hacı Mehmed b. Ahmed
Hace Emir b.. Isa
;
..Ibrahim b. Qmer
Yusuf b. Abbas \
Mahmud b. Abd’ul?Aziz
Mahmud b. Yakub
..
ve diğerleri • :
Vakfnâiiienin içindekilere, şahitlik edenler :
El-Hâc Koca Haşan b. Polad Beğ
Mevlana rMehmed b. Ahmed ..........
Haşan b. Murad
Ali b. Hüseyin
Şeyh Ali b...Zen’ud-Din
Murad b. Mustafa
Pîr Akmed b. Hamza
Yunus b- Musa
'
Derviş Hüseyin b. Haşan
Yahya b. Muharrem
/„ “
Hacı Ahmed b. el-Hâc Haşan
Süleyman b. Veli
İbrahim b. Isa
Durmuş b. Durak
;
Mehmed b. Ali
îdris b. Haşan
Yunus b. Ali
İbrahim b. Ahmed.
Davud b. Mustafa
,
ye diğer hazır bulunanlar
.
E M tRC l SULTAN V E ZA V İY E Sİ
187
EK : IV
ZAVİYEYE A İT DİĞER BÎR VAKFİYE TERCÜMESİ*
(Baş tarafi eksik)
.....(vâkıf) Allah’a tam manasıyla yönelmiş ve görmüştür ki (Kıyamet
denen) o büyük günün korkusu Önünde durmaktadır. Âhiret yolunda
yürümek için azığa ihtiyaç vardır. Bu sebeple vâkıf iyice bilmektedir-ki,
Allah’ın mülkünde sevap ve iyiliğin devamı için en faydalı şey vakıf
yapmaktır. İşte bu amaca hizmet maksadıyla «Ziyaret Pazarı» bölge­
sindeki «Divan-ı
un.......Obasının ve bütün Akvirari Köyü’nüiı
tamamını vakfetmiştir.**
Buralarda bulunan ve adı geçen yerlerdeki bütün mekânlar, ...... ,
.... ............,araziler, nehirler, tepeler, dağlar, su kaynaklan, kuyular
vesair şeyler bu zaviyeye aittir. Bü zaviye, «eş-Şeyh’ur-Rabbânî ve’lÂrif’us-Samedânî eş-Şeyh EMİRGİ B. eş-şeyh’us-Sâlik, Upidet’ul-Meşâyih’il-Kibar ARABŞAH B. eş-Şeyh’ul-Merhum es-Sâid er-râcî ilâ
rahmetillâhi teâlâ ve gufranihi eş-Şeyh K U M A RI’ye mensuptur. Allah
onlan mağfiretine mazhar kılsın. Onların her ikisi de o kadar şöhret
sahibidirki bunu sımrlamaya imkân yoktur.
(Yapılan vakıf) sağlam ve kanuna uygun bir vakıf ve gönül rıza­
sıyla yapılmış olari bir hapstir. Satılamaz, bağışlanamaz ve miras yolu
ile intikal edemez, «Ta ki Allah yeryüzüne ve üstündeki her şeye vâris
oluncaya kadar. Çüiıkü O, vârislerin en hayırlısıdır.». Artık her kim
bunu değiştirmeye kalkarsa bütün günahı onun üzerine ¡olacağından
şüphe olınasın.
(Zaviye’ye ait bütün işlerin yönetilmesi), eş-Şeyh’uz-Zâhid el-Müttekî el-Mütedeyyin, büyük şeyhlerin halifesi, eş-Şeyh OSMAN PAŞA
B. eş-Şeyh’ul-Merhum eş-Şehıd H IZIR PAŞA (Allah onun nefesleri­
nin sayısını artırsın ve ecdadına rahmet etsin) ya havale edilmişi nazır­
lık ve miîteyellilik görevi kendisine verilmiştir. Ondan sonra mütevellilik ve nazırhk adı geçen zaviyede kendisinin yerine şeyh olan zata ge­
çecektir. Daha sonra ise bu görevler Ziyaret Pazarı bölgesinin hakimi­
ne intikal edecektir.
* 14 R ecep 793 (17 Haziran 1390) tarihlidir.
** Nokta ile belirtilen kelimeler, asıl metinde bozularak okunamaz duruma
gelen kelimelerdir.
188
AHM ET Y A Ş A R OCAK
Zaviye harap olduğu zaman ikinci ve üçüncü defa tekrar eski du­
rumuna getirilecektir. Şayet zaman ve olayların çeşitli engelleri yüzün­
den bu mümkün olmazsa, Ziyaret Pazarı mıntıkasındaki fakir ve mis­
kinlere verilecektir.
■ Yapılan bu vakfı vâkıfin (dedesinin?) kızı ifeetli ve asîl SAADET
HATUN bint.el-EMÎR el-merhum K U M ÂRÎ b, el-EMÎR el-merhum
Es-Saîd SATI BEG (?) de tasdik ve teslim etmiştir, ve şeriate uygunlu­
ğunu belirtmiştir.
Bu vakfin sağlamhğma ve lüzumluluğuna bölge hakimi (Allah
onun şanım yüceltsin) karar vermiş ve bu karara mecliste hazır bulu­
nanlar şahit olmuşlardır. Bu, (Allah onun iyiliklerini kabul etsin) vâ­
kıf şu şartlan koştuktan sonra olmuştur:
Vakıflar en iyi şekilde kullanılacaktır. Bu vakıflardan elde edile­
cek olan gelir önce vakfin kontrolü işine, ikinci olarak bizzat
imarına sarfolunacakür. Daha sonra zaviye için gerekli yastık, şam­
dan, kandil, yağ, mum, yemek pişirilecek kap kacak vesair ihtiyaçların
görülmesine harcanacaktır. Geriye kalacak olan miktar ise zaviyeye
gelip gidenlere, misafirlere, bizzat zaviyede yahut civarında oturan­
lara ve zaviyeye gelip giden fakir ve miskinlerin yedirilip içirilmesine
sarfolunacakür.
Bu vakfiye, hazır bulunan müslümanlardan bir topluluk şahitlik
etmiş olup vakfiye yediyüz doksan üç yılının Recep ayının on dördünVakfiyeyi yazan ve içindekine
şahitlik eden:
vakfa şahitlik eden: .
1) Evhad b. Ahmed el-Kayserî
2) Abd’ul-Gaffar b. Mehtiıed
3) îsfendiyar b. Ali el-Mısrî
4) Mesud b. Süleyman el-Müte'
fâkkih
'/•’
5) Şeyh Mahbub b. îsfendiyar
6) el-Hâc Halil b. Mehmed
el-Mısrî
7) Hacı Hızır b. Abdullah
8) Hacı Yahya b. Haşan (Haffaf)
9) el-hâc Mansur b. Hızır
10) el-Hâc Haşan b. Ali Paşa
(Na’al)
11) Îzz’ud-Din b. Muhy’id-Din 12) el-Hâc Rükn’üd-Din b.
Muhy’id-Din
13) Ali b. Davud b. Nizam
14) Bayezid b, HacıBeğ b. Fer(Habbaz)
had (Na’al)
EM ÎRCÎ SULTAN V E ZA V İY E Sİ
15) Yahya b. el-Hâc Rukn’udDin
17) Abd’ul-Aziz b. Abdullah
19)
21)
23)"
25)
27)
29)
31)
33)
35)
189
16) Hacı Hasan b. Mahmud
18) Şeyh Tevekkül b. Emir
Hüseyin Çelebi
Şeyh' îmad b. Alişîr
20) Kütlu Beğ b.Tanrivermiş
(Bezzaz)
22) Ahî Süleyman b. Ahî Nurul­
Ahmed Paşa b. Mehmed
(Bezzaz)
lah (Bezzaz)
>
el-Hâc İbrahim b. Ahmed ’ 24) Süleyman b. Rüstem
Muhsin b. Yunus (Muhzır) 26) Hacı Mehmed b. el-Hâc el-.
: Kayseri
28) Ahi Hüseyin b. Ahi Bahtiyar
Bahşayiş b. Aziz
30) Ahî Peyrev b. Hacı Haşan
Beşir b. Safa (Kasap)
(Kasap)
.32) Yahya b. Halil
Hâce Ali b. Yusuf (Na’ al)
34) Müsafir b. Zekeriya
İsmail b. Süleyman
36) Hacı Ömer b. llyüS
Kutlu Beğ b. Kuthışah
*
;
EK: V
İÇÂZETNÂME TERCÜMESİ
(Evahir-i Zilkâ’de 794/Ekim başlan 1392 tarihli)
(Baş tarafı eksik)
...Daha sonra herhangi bir mürşidin aracılığı olmaksızın, cezbe
ehlinden Kutb’ul-Evliya ve Umdet’ul-Asfiya ve Zübdet’ul-Ârifîn ve
Sultan’u Budalâ’il-Âlemîn Atşân’u Hazret’illahi Teâlâ Hazreti EMÎRCI
(Allah onun aziz sımm takdis buyursun) ile sohbet etmiştir. O daha
küçükken dedesi K U M ARI DEDE ona bakmış ve şöyle demiştir: «Gü­
nün birinde bu, Allah’ın marifet hâzinesinden büyük bir hisseye nail
olacak ve şeyhlerin şeyhi, cezbe ehli ve aynelyakîn sahibi bulunacaktır;
Bu küçük, günün birinde öyle bir okyanus haline gelecektir ki, ondaki
her damlanın sırrını ancak hakkıyla Allah bilir.». Delikanlı olduğu za­
man'yüz yıl süre ile insanlardan ilgisini kesip yalnızlığı seçmiştir. Onun
190
AHM ET Y A Ş A » ÖCÂK
kardeşi Sahib’us-Safve ve’s-Safâ ÎLYAS EM tRCÎ (Allah rahmet etsin)
de onunla sohbet etmiştir.
Onunla Sahib’ul-Keşf ve’l-Beyan SEHM’UD-DlN PAŞA (Allah
ona rahmet etsin) da sohbet etmiştir.
Onunla kardeşi Zübdet’ ul-Fukarâ ve Zînet’ul-Evliyâ Şeyh HIZIR
DEDE (Allah ona rahmet etsin) de sohbet etmiştir.
' Onunla Sahib’uz-Zâhir ve’l-Bâtın SEYYÎD ALI (Allah onun mezannı gufran yağmuruyla, sulasın) da sohbet etmiştir.
Onunla amcasının oğlu Ehl’ul-Kerem ve......ve’r-Rahme Şeyh
OSMAN (Şam tıpkı saf sular ve gece karanlığında doğup parıldayan
yıldızlar gibi parıldasın) dâ sohbet etmiştir. O, ahdi ve tevbeyi ve tacı
Hâzreti Sûİtan’ul-Meczûbîh EM ÎRCt (Allah onüri mübarek sırrını
takdis etsin) den almıştır. Onun ahlâkının güzelliği hareketlerinin doğ­
ruluğuna, dışının temizliği içinin de saflığına yeteri kadar delâlet et­
mektedir.
■
Bu icazetnameyi, özü sözü doğru, kendilerine güvenilir büyükler
ve salih fakir (derviş) lerden kurulu bir meclis huzurunda, gelip geçen­
lerin hizmetine lâyıkıyla baksın ve elini onlara uzatsın diye kendisine
verdik. O ahit ve tevbeyi alarak sevenlerin ve inananların tâcını giy­
miştir. Ayrıca kendisine, elini kendi elimiz, sözünü kendi sözümüz, rıza­
sını kendi rızamız gibi kabul ettiğimize dair vasiyetimizi de hatırlattık.
Nitekim Nebî (Allah’ın selâmı üzerine olsun) şöyle buyurmaktadır:
«Ümmetim bir elin parmaklan yahut bir duvar gibidir ki biri, ötekine
kuvvetle bağlıdır.». Bu da Allah’ın kitabına sanlmakla olur. Peygam­
berin bundan maksadı, takva ipine Kıyamet gününe ¡kadar yapışmak­
tır.
îşte bu, benim vasiyetim ve Allah yanında delilimdir. Bu icazet­
name, fakir (derviş) 1er ve sözü doğru kimselerden meydana gelmiş bir
mecliste tertib etmiş olup doksan dört yılı Zilka’de ayının sonlarında
yazılmıştır. Övgü Allah’ a ve salat peygamberine olsun.
Bu icazetnameyi, Allah’ın zayıf ve fakir ve hakir külu Ebu’r-Rızâ
İbrahim b. Mahmud b. Murâd yazmıştır. Allah günahlarını affetsin.
icazetnamenin kenarındaki ibarelerin tercümesi:
Bu şerefli ve mübarek icazetname, eş-tŞeyh’us-Sâlik Kutb’ul-Evliyâ
ve’l-Mürşidın SULTAN EM ÎRCÎ (Allah’ın rahmeti üzerine olsun)
E M ÎR C Î' SUETAN V E ZAV İY ESİ
İ91
daıi;?....:".ve:v...::..adıyla meşhur....;i;.. (ya intikal etmiştir)
v;.ve Dâvud b. Miskin, cezbe ehlinden.
.
'
;
Şahidılbrahim b: .¿.Ali ŞahidrAhmed.:.... Şahid:Hacı Seyyid Ahmet
;•
b. Seyyid'Talih ^
Şahid:......................
' - - Bu^şereflr ve mübarek icazetname eş^ŞeylPus-Salik, Kutb’ul-Evlfyâ ve’l-Mürşidin Şeyh ŞEREF’UD-DÎN OSMAN PAŞA (Allah onu
mağrifetine doyursun) dan Şeyh’ul-Mu’tekidîn ve’l-Mürîdîn Şeyh ŞA­
HİN el-Müştehir bi-YOL MİSKİNİ (Allah işini ıslah eylesin) ne inti­
kal etmiştir. Bu kayıt, icazetname ile aynı tarihte yazılmıştır. Övgü
Allah’ a, selam Peygambere olsun.
EK : VI
SİYÂDETNÂME TERCÜMESİ
(997/1589 tarihli)
Bu belgenin yazılmasının sebebi şudur ki: Kerem yücelik sahibi Sey­
yid Haşan b. Seyyid Tannverdi b. Seyyid Nusrat b. Seyyid Ahmed b.
Seyyid Hüseyin b. Seyyid Yusuf b. Seyyid Ilyas b. Seyyid Veli b. Seyyid
Dede b. Seyyid Mustafa b. Seyyid Beğce, doğru yola götürücü imam­
ların meşhedlerini ziyaret ettikten ve bununla cennette yüksek derece­
lere erişmeyi umduktan sonra-ki bu şerefli meşhedlerden maksad İmam
Ali, İmam Haşan, İmam Hüseyin ve ötekilerdir-, ziyaret şartlarım ve
tavafi tam anlamıyla yerine getirmiştir. Sonra, kendi eliyle sağlam bir
hüccet ve şer’î usule uygun, müslümanlann kadısı tarafından imzalan­
mış bir belge getirip takdim etmiştir. Bu belgede, dedesi Seyyid Hüse­
yin b. Seyyid Yusuf’un seyyidliğinin, şeriatın icaplarına ve sözüne güve­
nilir şahitlerin sözleriyle ispatlandığı görülmektedir. Adı geçen Seyyid
Hüseyin’in soyu, bu belgede açıkladığımız gibi, Seyyid Beğce aracı­
lığıyla, kendi halkı ve memleketi ahalisinin de bildirdiği gibi, Hz, Ali’-
192
AHM ET Y A Ş A R OCAK
nin oğlu Cafer Tayyar’m oğlu Abdullah’ Cevad’a ulaşmaktadır*. Bütün
bu adı geçenler, «Kavâidu Bahr’il-Ensâb» ve «Kavânîn’un-Nessâbîn»
adlı eserlerde geçmektedir. Böylece bu belge burada sona ermektedir.
Cumâd’ al-ûlâ yıl dokuzyüz doksan yedi.
Şahitler:
Muhamriıed b.Hasari el-Hüseyriî
(mühür)
.
Yahya b/Mûhammed el-Hüseynî
(mühür)
-
Haşan b.Ali el-Hüseynî
. (mühür)
* Metnin burasında belge, adı geçen şeyhi, Abdullah Cevad vasıtasıyla Hz.
Muhammedsin dedesi  bd’ul-Muttalib’e ve onun ida aracılığıyla Hz. Adem ’e ka­
dar bağlamaktadır. •
EMÎRCÎ SULTAN VE ZAV İY ESİ
721 (1321) târihli vakfiyenin 1106 (1 6 9 4 /5 )’de çıkarılan sureti.: '
u.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - İS
194
AHM ET Y A Ş A R OCAK
794 (1392) târihll ieâzet-nâmenin birinci kısmı.
EM İRCÎ SULTAN V E ZA V ÎY E SÎ
^
,.-,
. , , ,
195
,
^
Ä
iä
>*n
I.
“1— *■
U|!,ii >
**.V- J¿2-‘ i ***_■<_, **['•'X.>r
>
£■? •_ 1. i■İ^/
.:'.■:<
0^
. ;•-. •*
'"■ •■*
"il
i
< > 4 r,
-J
J& *tM f'¡j¿* „ X ^
% \ 0
.V ‘-s* ■ I
.v'X
.-.
V
*»? -,
¥ srt< -
,
^
„
,
^İ<A" !^
mÍ
¡ ft M
■ * •V ‘‘" * ‘ / •
•
*£s£v
‘ ’N *o<>
■
y*VC5j-¿
’ - n *4J
T C’J/Ty rt<3~\ t f -
»Aaşb. jX x.^
'«£IB®!&»,u • •• : ■'*%«,
\
^V
- i X , *,
-X"’-' -
- ,vX yi'X
.=■ u/T^r
/
794 (1392) târihli icâzet-nâmenin ikinci kısmı.
196
AHM ET Y A Ş A R OCAK
997 (1583) târihli Siyâdet-nâmenin teslim taşlan ve «Nâdi A li» yi
ihtiva eden kısmı.
AHM ET Y A Ş A R OCAK
198
997
(1583)
tarihli siyâdet-nâme’nin sQn kısmı.
Nâkîbü’l-eşrâf Muhammed el-Hüseynî’nin, Em irci Sultan za­
viyesi şeyhlerini,
B ozok
sancağı
seyyidlerine
kaymakam
tâyin ettiğini bildiren 1082 (1672) tarihli mektubu. '•
-«üav
"""Aı
if.u
hlüivji—>-»;»•
U
Ü
olİS
.f f y
Emirci Sultan zâviyesi şeyhlerinden seyyid Mehmed Nûr’üdDin’e âit 1306 (1888) târihli Nakşibendi icâzet-nâmesi.
200
AH M ET Y A Ş A R OCAK
l'&KPİ
^î?V3*
«ÜrfSc^jiSi
??■
% ■
. f . . Vi
.,
i^
k ,$ & # * A. v .i) u
Tç^HJ4*
4£i
j-W )^
liJw-i*
şSÇ* l y k i A ^ H ^ M ! ^
'|i::\5iişi'*^,'
tiS»,:ı^t
ik ^ ı» •* <^J>? r- <5>V "f
V
V S ’~'^Em*
(^¿^-«MrA* "•■'"‘
*
' * % £]
_:.■--■'■ '»«!_<*. i â ^ ^ â a d N f t
1306 (1888) târihli icâzet-nâme’nin ikinci kısmı.
!. yüzyılın
ortalarına
doğru
(1240)
Anadolu
Selçuklu
Devleti ve Babaîler
ayaklanmasını
gösterir
harita.
EM İRC l SULTAN V E ZA V İY E Sİ
201
202
AH M ET Y A S A R OCAK
Emirci Sultan Türbesinin bugünki hâli.
Emirci Sultan mezarının güney yüzü.
EM tRCt SULTAN VE ZA V İY E Sİ
203
204
AHM ET Y A Ş A R OCAK
Em irci Sultan Zâviyesi vakfına
dâhil arazide bugünkiköylerin durumu.
/*. Vilâyet merkezi,
Nahiye merkezi,
. Köyler.
Dereler.
Y ozgat - Kayseri
Karayolu.
E M tRC t SULTAN V E ZAV İY ESİ
205-
AHM ET Y A Ş A R OCAK
206
S
Türbe
M escid
Emirci Sultan türbe ve mescidinin krokisi.
1 — Emirci Sultan Şeref’üd-Din İsmail b. Muhammed.
2 — Gıyas’üd-Din b. Halid b. A li el-İsfehânî.
3 — Emirci Sultan’ın hanınuna âit olduğu söylenen sanduka (Üzerinde
kitabe yoktur).
4 — Sahibi bilinmeyen sanduka (Kitâbesi yok ).
V
EM İRCÎ SULTAN V E ZAV İY ESİ
SEÇİLM İŞ
207
BİBLİYOGRAFYA
BAŞBAKANLIK A R Ş İV İ BELGELERİ:
1 — 929/1520 tarihli, 387 nr. h tapu defteri.
2 — İbn’ul-Emin-Evkaf, 1124/1712 tarihli, 5684 nr. lı belge.
3 — Cevdet-Evkaf, 1162/1749 tarihli, 29757 nr. lı bir arîza.
E M İR C İ SULTAN ZA V İY E Sİ BELGELERİ :
1
2
3
4
5
6
7
8
9
—
—
—
—
—
—
—
—
—
10 —
11 —
12 —
13 —
14 —
15 —
16 —
171—
18
19 —
20 —
21 —
721/1321 tarihli vakfiye sureti (1106/1694-5).
Vakfiye (793/1390)..
İcazetname (794/1392).
Seyyidlik belgesi (Siyadetname), (981/1573).
»
»
(997/1589).
'
»
»
(1003/1595).
Mahkeme hücceti: (1082/1672).
Nakîbüleşraf Seyyid el-Hüseynî’nin mektubu (1082/1671).
Atâyî Beğ tahrir defterinin-Divian-ı Hümayun tarafından çıkarılan sureti (10931682). ,
r
Ahmet III ün bir buyruldusu (1124/1712).
Osman III ün bir buyruldusu (1168/1755).
Hüseyinabad (Alaca) kadı naibinin bir tezkiresi (1193/1779).
Yeniil(Hekimhan) voyvodasınm bir tezkiresi (1199/1785).
Nakîbüleşraf Seyyid Abdullah Efendi’nin mektubu (1230/1815).
Mahmut II nin bir buyruldusu (1235/1820).
Bozok müfeselliminin bir tezkiresi (1238/1823).
Emirci Sultan Zaviyesi şeyhlerinden biri tarafmdaD Divan-ı Hümayun’a gön­
derilen bir arîzanın sureti (1254/1838).
Sivas defterdarının bir tezkiresi (1254/1839).
İstanbul Bidayet Mahkemesi karan (1298/1882).
Emirci ISultan' Zaviyesi şeyhlerinden biri adına tertip edilen bir Nakşibendî
icazetnamesi (1306/1888).
Yozgat Evkaf Müdürlüğü’nün Emirci Sultan sülâlesini tesbit eden bir maz­
batası (1308/1891).
K İT A P L A R V E M A K A LE LER :
1 — A H M ED EFLÂKÎ : Menâkıb’ul-Ârifîn, nşr. Tahsin Yazıcı, Ankara 19591962, 2 cilt.
AHM ET Y A Ş A R OCAK
2 — A K D A Ğ Mustafa : Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî tarihi ,Ankara 1974, 2.
bs., c. I.
3 — Ankara Vilâyeti 1290/1874-5 yılı salnamesi, İstanbul 1291.
4 —
»
»
1300/1884-5 yılı salnamesi, İstanbul 1300.
5 — BARKAN, Ö. Lutfi : «Kolonizatör Türk Dervişleri», Vakıflar Dergisi, 2
(1944).
6 — DENY, Jean : İslâm Ansik., «Paşa» maddesi.
7 — ELVAN ÇELEBİ : Menâkıb’ul-Kudsîye, fî Menâsıb’il -Unsîye, Konya Mevlana Müzesi Kütüphanesi, nr. 4937;
8 — E V L İY A ÇELEBİ : Seyahatname, 1314-1318 İstanbul, 1-6.; ciltler.
9 — FERİD’UD -D İN A T T A R : Tezkiret’ul-Evliyâ, nşr. R . A. Nicholson, Lon­
don 1905, I. cilt.
10 — GÖLPİNARLI, Abdülbaki : Mevlana Celâleddin, İstanbul 1959.
11 — ------------------ : Yunus Emre ve tasavvuf, İstanbul 1961.
12 — HUSSEINI, A. S. : Uways al-Q_aranî and the Uwaysî Sufis», The Muslim
World, 57 (1967).
13 — İNAN, Abdülkadir : Tarihte ve bugün Şamanizm, Ankara 1972, 2. bs.
14 — K A Z V IN I, Zekeriya Muhammed : Âsâr’ul-Bilâd ve' Ahbâr’ul-îbâd, Beyrut
1960.
15 — KINNEIR, J. Me. Donald : Voyages dans l’Asie Mineure, (1813-1814),
Paris 1818. (İngilizceden tercüme).
16 — K Ö PRÜ LÜ , M . Fuat : Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, Ankara 1966,
2. bs.
17 — ----------- ------------------ : «Anadolu’da İslâmiyet», Ed. Fak. Mec., 4-6 (1922).
18 — ------------------------- : Türk Halk Edebiyatı Ansik. 1935, «Abdal» maddesi.
19 — ------------------------- : Influence du Chamanisme Turco-Mongol sur les Ord­
res Mystiques Musulmans, Istanbul 1929.
20 ------------------------- ------- : Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu, Ankara 1972,2. bs.
21 — — -------------------- : İslâm Ansik., «Ahmet Yesevî» maddesi.
» » , «Bektaş» maddesi.
22 — -------------------------:
23 — KRAM ERS, J. H. : » » , «Sultan» maddesi.
' '
24 — L Â M İİ CELEBİ : Terceme-i Nefehât’ul-Uns, İstanbul 1270.
25 — M O R D T M A N N , A. D. : Anatolien Skizzen und Reisebriefe aus Kleinasien,
nşr. F. Babinger, Hannover 1925.
26 — M USTAFA ÂLİ, Gelibolulu : Kunh’ul-Ahbâr, c. 5, İstanbul 1277.
27 — O R U Ç BEĞ : Tevârîh-i Âl-i Osman, nşr F. Babinger, .'Hannover 1925.
28 — SÜM ER, Faruk
: Oğuzlar (Türkmenler), Ankara 1972, 2. bs.
29 — ----------------------- : «Bozok tarihine dair araştırmalar», Cumhuriyet’in 50.
yılı Anma Kitabı, Ankara 1974.
30 — TU R AN , Osman : Selçuklular zamanında Türkiye, İstanbul 1971.
31 — VİLAYETN AM E-i Hacı Bektaş-ı V eli; nşr. A. Gölpmarlı, İstanbul 1958.
32 ■— VİLAYETN AM E-i Hacım Sultan; nşr. R . Tschudi, Berlin 1914.
33 — YA K U Tel-H A M E V İ : M u’cem’ul-Buldân, Beyrut 1957, c. 4.
34 — Y O Z G A T İL İ 1973 yıllığı, Ankara 1974.
35 — YUSUF Z İY A : Temâşâ-yı Celâl-i Hudâ, Kastamonu 1314.
KUZEY ASYA’D AK İ ESKÎ BO ZK IR DEVLETLERİNİN
TEŞKİLÂTI*
Masao M ori
O n s ö z
Merkezi Moğolistan olan kuzey Asya’da bulunmuş eski boz­
kır devletlerinin teşkilâtı ve toplumsal bünyesi konularına dair araş­
tırmalar yalnız, Sovyetler Birliğindeki İç Asya tarihçileri, tarafindan
yapılagelmişti. Fakat, oülaıin tetkikleri, sağlam malzemelere dayanılmamakta ve ancak F. Engels’in boş bir nâzanyesine istinat etmekte­
dirler.
!
Ben, eskiden Hsiung-nu ve Gök-Türk’lerin devlet teşkilâtı ve top­
lumu hakkında bir kaç makaleyi neşretmiştim. Bunlar, yukarıda söy­
lediğimiz boşlukları doldurmak amacım gütmekteydi; Bu makalede ise
eski bozkır devletlerinden bir örnek olarak Hsiung-üu devletini ele ala­
rak başlıca Onun teşkilâtı üzerinde durmak niyetindeyim, ilk olarak
Hsiung-nü devletini ele almamın sebebi, bana verilen sayfaların pek
az olmasınden daha ziyade Hsiung-nu devletinin teşkilâtının; GökTürk’ler, Bulgar’lar, Karahanh’lar ve saire ondan sonraki eski bozkır
devletleri ile ortak noktalara sahip olmasıdır.
Hsiung-üu’larin devlet teşkilâtı :
1) Shan-yü soyu ve onunla evlenme ilişkilerinde bulunan soylar.
M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında, genellikle kabul edilen fikre göre, M .
* Bu makale «Sekai Rekishi» adlı Derginin, T o k y o 1971, c. V I. smda yayın­
lanmıştır.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 14
210
M ASAO MORİ
ö . 209 senesinde, Mao-tun (?— M .ö . 174) tarafından kurulan Hsiungnu devleti, kuzey Asya tarihinde ilk bozkır devleti olarak kabûl edilir.
«Ch'ien Han-shu», Hsiung-nu ch'uan ve «Hou Han-snu», Nan
(Güney) Hsiung-nu ch'uan’a göre, Hsiung-nu devletinin hükümdarı
olan Shan-yü’ler, ancak Lüan-t'i (=Hsü-lien-t'i) soyundan çıkmışlar­
dır. Her Shan-yü5lerin hangi soydan olduklarım teferruatlı olarak tet­
kik edersek, netice olarak adlan geçen vesikalann doğru olduklannı,
esas olarak kabûl edebiliriz.
Bunun gibi soy ve doğum bakımlanndan görülen sınırlama usu­
lü, Shanyü’lerin eşleri, yani E-shih’ler için de geçerli idi.Çünkü, Shanyü soyuyla evlenme ilişkilerinde bulunmuş olan soylar’ın (Schwagergeschlecht), evvelâ Hu-yen ve Lan soylanna tahdit edildiği, sonra bun­
lara Hsü-pu soyu, daha sonra da Gh’iu-lin soyunun katıldığı ve bu dört
soyun «her zaman Shan-yü’lerle evlendiği» kaydedilmekte, ve örnek­
lerin hepsi bu ; kayıtlann doğru olduklannı göstermektedir, Hu-yen,
Lan ye Hsü-pu’nun «Hsiung-nu’nun aristokrat olan, soylan» denilmesi
ve bunlarla Ch’iu-lin’in «devlet içindeki soylular» denilmesi, bu dört
soyun Lüan-t'i soyu yani Shan-yü soyu ile birlikte, Hsiung-nu devleti­
nin «aristokrat soylan» (Adelsgeschlechter) m oluşturduklannı açıkça
göstermektedir.
<
■;
Hsiung-nu devletinde, «babası ölen çocuklardan her biri, keDdi
annesinden başka olan babasının karılan ile evlenebilir ve erkek kar­
deşleri ölünce de onlann kanlan ile evlenebilirdi». Bu âdetirf, etnologlann «levirate» (leviratus) diye tarif ettiği âdet olup olmadığı belli de­
ğildir. Fakat, bu âdetin, birbiriyle evlenme ilişkilerinde bulunan soylar
arasındaki bağlantıyı kuvvetlendiren vazifeyi gördüğü âşikârdır. Ve,
bunun gibi evlenmenin Shan-yü soyu ile adlan geçen dörf soy arasın­
da vuku bulduğunu gösteren delil de az değildir. Shan-yü söyu yani. Lü­
an-t'i soyu, bu evlenme şekli vasıtasiyle kendisi ile dört akraba soyu ara­
sındaki bağlantıyı kuvvetlendirebilir ve ebedîleştirebüirdi.,
Hulâsa olarak şöyle diyebiliriz: Shan-yü soyu olan Lüan-t'i soyu,
ancak «aristokrat soylan» veya «soylular» grubu ile evlenmiş, aralanndaki bağlantıyı muhafaza etmiş ve bunun vasıtasiyle Hsiung-nu dev­
leti içindeki aristokratlar ve idare sınıflannı tesbit etmeye çalışmıştır.
Bu, Hsiung-nu devletinin hâkimiyet usulünün soy ve doğum prensibine
dayamlmakta olduğunu göstermektedir.
ESKİ BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂTI
211
2) Yirmi dört çhang (başbuğ)
«Shih-chi», Hsiung-nu lieh-ch'uan ve «Ch'ien Han-shu», Hsiungnu ch'uan, Hsiung-nu devletinde «24 chang (başbuğ)» un bulunduğu­
nu anlatmakta ve onların bazılarım sıralamaktadır (Bk. Levha 1) .
Fakat, «Hou Han-shu», Nan (Güney) Hsiung-nu chhıan’da ise adlan
geçenlerden oldukça farklı unvanlar sıralanmaktadırlar (Bk. Levha 2).
Levha 1.
;
I) Tso . (Sol) ve Yu (Sağ) Hsien, (Bilge) Wang’lar = Tso ve Yu
T ‘u-ch‘i Wang’lar (1, 2)
II) Tso ve Yu Lu-li Wang’lar (3, 4)
III) Tso ve Yu Ta-chiang’lar (5, 6)
.
,;
IV ) Tso ve Yu Ta-tu-wei’ler (7, 8)
V) Tso ve Yu Ta-tang-hu’lar (9, 10)
VI) Tso ve Yu Ku-tu-hou’lar (11, 12)
Levha 2.
A) «Ssû Chiao (Dört Boynuz veya Köşe)»
Ï. Tso Hsien Wang. 2. Tso Lu-li Wang. 3. Yu Hsien Wang.
4. Yu Lu-li Wang.
Ş) «Liu Chiao (Altı Boynuz veya Köşe)»
5, 6. Tso ve Yu Jih-chu Wang’lar. 7, 8. Tso ve Yu Wên-yü-ti Wang’­
lar.
’
9, 10. Tso ve Yu Chan-chiang Wang’lar.
C) «Başka Soylardan çıkan Ta-ch'ên’ler»
11, 12. Tso ve Yu Ku-tu-hou’lâr. 13, 14. Tso ve Yu Shih-chû Kutu-hou’lar.
Ben, eskiden bu iki levhayı karşılaştırdıktan sonra özetle şöyle de­
miştim: «Levha 1, M .Ö. 97 yılından evvel, Hsiung-nu devletinde bu-
212
M ASAÖM Ö RÎ
lunan unvanlan sıralamıştı. Buna mukabil, Leyha .Ş’deki (B)’Liu Chiao (Altı Boynuz veya Köşe) isë, M .Ö. 97 yılından sonra vukua gelen
olayların neticesi olarak yeniden , meydan a getirilen, unyanlan . göster­
mektedir».
. . . . .
Prof. Dr. O. Pritsak, Benim fikrimi tenkit etmişti. Prof, Pritsak,
Jih-çÎıu Wang unvanının «Çh'ien Han-shu», Hsi-yü. Çhhıan’da daha
M .Ö.' 1.76 şıraİannda görüldüğünü, öne sürmüştü. Bundan başka,.İki
üç delile dayanarak Levha l ’ deki (III) Tso ve Yu Ta-chiang’lar (5,6)
ve (IV) Tso ve Yu Ta-tu-wei’lerin (7,8), Levha 2’deki (B) Tso ve Yu
Jih-chu Wang’lar (5,6) ve Tso ve Yu Wên-yü-ti Wang’lann (7,8) Çin­
ce tercümeleri olduklarım söylemiş vé Levha l ’deki unvanlar ile Levha
2’dekilerin aym olmaları gerektiğini ileri sürmüştü.
Burada, Prof. ’ Pritsak’ in1iddia ettiği görüşleri Yeferriiath olarak
tenkit etmeğe lüzum görmüyorum. Yahiı^, oiiün «Chtién Han-shu»,
Hsi-yü Ch'uan’da görünen Jih-fchu W ang ile ' ilgili kayıtların yapışım
tamamen ihmal ettiğini söylemekle iktifa utniek isïèririï: :
Asıl olarak, «24 chang (başbuğ)-' «könûsunda ortaya^ koyduğum
fikrin doğru olduğuna inanmaktayım. :
■ '
3) Tso yu wang chiang (Sol ve Sağ’daki Kral ve General’lar) ve onların ayrı sahaları
Tso ve Yu Hsien Wang’lar, Tso ve Yu_Lu-li Wanglar, Tso ve Yu
Ta-chiang’lar, Tso ve Yu Ta-tu-wei’ler, Tso ve Yu Ta-tang-hu’lar ve
sonra meydana gelen Tso ve Yu Jih-chu Wang’lar, Tso ve Yu Wên-yüti Wang’lar ve Tso ve Yû Chan-chiang Wang’lar -—bundan sonra «Tso
yu wang çhiang» diye.özetlemek. isterim-r-,örneklerinin hépsinden an­
laşıldığına göre, Shan-yü soyu yani hükümdar soyuna mensup, idiler.
Bu bakımdan, «Hou Han-shu», Nan Hsiung-nu ,Chcuan’da'«Ssû Chiao
(Dört Boynuz veya Köşe)» ve «Liu Chiao (Altı Boynuz veya Köşe)»
konularında görülen «(onların) hepsi Shan-yü’nün oğulları veya-küçük
erkek kardeşleri (yani Shan-yü’nün ¡akrabaları) olup, ,sırasıyla Sfıan-yü
tahtına çıkarlar» yolundaki kayıt, doğru olarak kabûl edilebilir, .,
«Shih-chi», Hsiung-nu Heh-chcuan ve «Ch’ien Han-shu», Hsiüngnü chhıan’da «Tso (Sol) ’dâki Wang vé Chiaög’lar, .'doğiı taraf, Shangkü’ daU döğu’da Wei-moikabileleri ve Koretye’ kadar ¡uzanan sahalarda
ESKÎ BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂ TI
213
bulunmaktadırlar,. Yü (Sağ) ’daki, W ang ye Çhiang’lar ; ise.7batı taraf,
Shapğrchün’dçn. bati’da, Yüeb-shih, Ti- ve Ch’iâng kabilelerine kadar
uzanan' .sahalarda- bulunmaktadırlar. Ve Şhanyü’nün {hükümdarın-)
karargâhı, Tai ye; Yümchung’nun:kuzey tarafında. bulunmaktadır- On­
ların hepsi.ayrı saha’ya hâkim olmakta ye su ve otlan-takip, ederek'göç
etmektedirler» denilmektedir;. Yani Tso( Şol)’ daki Wang ve Chiang’1ar, Hsiung-nü devletinin dogu kısmında, Yu: (Sağ)’daki Wang ve Çhi­
ang’lar, . onun batı, kısmında kendilerine mahsus «ayn sahalara»- sahip
idiler. Ve; Shan-yü yani; hükümidamı karargâhı ise, onlânn Ortasında
bulunmaktaydı.
•;
r
Fakat, burada şu iki noktayı gözden uzak tutmamalıyız.
1) Yukanda zikredilen kayıt, Hsiung-nu devletinin en parlak ve
en kuvvetli devrine dair kayıttır. Han hânedâm Wu-ti (Wu imparato­
ru) nin çok defa sefer heyetlerini göndermesi üzerine Shan-yü; kendi
karargâhım Gobi çölü’nün kuzey tarafiha naklettirdi. M.O; 119 sene­
sinden sonra «Hsing-hu’ lâr1uzak yerlere kaçtılar vb çölün güneyinde
önlârin karârgâhı yok-oldii» ve nihâyèt M iÖ. 105 senesinden sonra ise
«Shan-yü, gittikçe baü-kuzey tarafa kaçtı, sol (doğu) daki âskerler Yünçhung’un .kuzey tarafinda ve sağ (batı) daki askerler ise Chiu-ch'üan
v,e Tun-:huang’ın kuzey tarafinda bulundular». Fakat, genellikle, doğu
sahalarda, Tso (Sol) Hsien (Bilge) Wang, güney kısmında, Tso. (Sol)
Lu-li Wang, kuzey kısmında bulunmuş, ve batı sahalarda ise, Yu (Sağ)
Hsien (Bilge) Wàng, güney kısmında, ve Yu (Sağ) Lu-li Wang, kuzey
kısmında bulunmuşlar. Bunların dışındaki başbuğların «ayrı sahaları»
nın nerelerde olduğu hiç belli değildir.
2) «Ayrı sahalar», binaenaleyh onlara hâkim olan, başbuğların
mevkileri ve unvanları, her zaman babadan oğluna, miras olarak geçmezlçrdi. «Hou Han-shu», Nan (Güney) Hsiung-nu, ch'uan’da, Levha
2’de, göründüğü gibi, . «İ)ört Boynuz veya Köşe» olarak 1) Tso ..(Sol)
Hsien (Bilge) Wang, 2) Tso (Sol) Lu-h Wang, 3) Yu (Sağ) Hsien
(Bilge) Wang, ve. 4) .Yu- (Sağ) Lu-li Wang sıralandıktan sonra «Altı
Boynuz veya Köşe» ye ait Wapg’lar gösterilmekte, ve «buqlann hepsi,
Shan-yü’nün oğullan veya küçük erkek kardeşleri (yani erkek akraba­
ları). olup, sırasıyla Shan-yü tahtına çıkabilirlerdi» denilmektedir.. Ve,
«Shih-chi», Hsiung-nu lieh-ch'uan ve «Ch'ien Han-shu», Hsiung-nu
ch'uan’a göre, «Tso (Sol) ve Yu (Sağ) .Hsien Wang’lar ve Tso. (Sol) ve
214
M ASÀÔ MORİ
YuT(Sağ) Lu-li Wang’lar, başbuğlardan en büyükleri idiler», ve «veli­
aht^ daima Tso T cu-chci Wang ( = Tso Hsien Wang, Sol Bilge Wang)
oldu». Yani, hiç olmazsa «Dört Boynuz veya Köşe»ye gelince, Yu (Sağ)
Lu-li wang’dan Yu (Sağ) Hsien (Bilge) Wang’ a, ondan Tso (Sol) Luli Wàng’ a ve ondan Tso (Sol) Hsien (Bilge) Wang’ a, sırasıyla terfi eder
ve nihayet Tso Hsien Wang’dan Shân-yü mevkiine geçerlerdi. Halbu­
ki, bu terfi usulünün fiilen ve her zaman uygulanmadığım gösteren
delil pek çoktur. Fakatj bu usule göre, terfi etmiş olan başbuğlar da yok
değildi. Meselâ, Fu-chu-lei Shan-yü (M.Ö. 31-—M.Ö.20)’nün üç kar­
deşi, Levha 3’te gösterilen şekilde terfi ettiler.
Levha 3.
.
Fu-çhu-lei Shan-yü
Tso (Sol) Hsien (Bilge) Wang — Shan-yü
Tso (Sol) Lu-li Wang — Tso Hsien Wang — Shan-yü
Yu (Sağ) Hsien Wang — Tso Lu-li Wang — Tso Hsien Wang
— Shan-yü
,
.
Bundan başka, doğu ve batıdaki başbuğların «ayrı sahaları»,; mîevkileri ve unvanların babadan oğluna miras olarak geçmediğini göste­
ren örnekler de pek çok bulunmaktadır. Özet olarak, doğu ve batida
bulunan başbuğlar, Shan-yü’lerin değiştiği zaman, çeşitli sebeblerle,
bir «ayrı saha»dan başka bir «ayrı saha»ya göçetmişlerdir, diyebili­
riz."'Kat’î olarak söyliyebilirim ki, tek bir nokta vardır, o da böylelikle
Hsiung-nu devleti içinde bir «ayrı saha» dan başka bir «ayrı saha» ya
göçeden başbuğların, resmen Shan-yü soyuna mensup olmalarıdır, Bu
manada, Hsiung-nu devletinin ülkesini Lüan-ti soyunun (Shan-yü soyünun) «aile malı» veyâ «ortak mülkü» zannetmek de imkânsız de­
ğildir.
«Shih-chi», Hsiung-nu lieh-ch’uan ve «Chcien Han-shu», Hsiungnu ch.uan’ a göre, devletinde, Lüan-ti soyuna mensup olan Tso ve Yu
Hsien Wang’lar, Tso vé Yu Lu-li Wang’lar, Tso ve Yu Tachiang’lâr,
Tso ve Yu Ta-tu-wei’ler ve Tso ve Yu Ta-tang-hu’ lardan başka Tso vé
Yü Ku-tu-hou’lar da bulunmuşlardır* Fikrimce’ aşağıda kısa olarak
bahsedileceği üzere bunların dişında Tso ve Yu Ta-chü-ch’ü (Büyük
ESK İ BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂTI
215
Chü-ch’ü) unvanı da bulunmuştur. Bunların arasında «Tso ve Yu Kutu-hou, (Shan-yü’nün) idarelerine yardım ederlerdi». Bu göz önüne
alınırsa, Tso ve Yu Ku-tu-hou’nun Çin’ deki «ch'êng-hsiang (vezir)»
ile aşağı yukarı aynı mevki olması muhtemeldir. M.Ö. 59 senesinde,
bir isyan bastırmak için Shan-yü tarafından gönderilen «Yu Ch'enghsiang», «Yu Ku-tu-hou» unvanının Çince tercümesi olsa gerekir.
Oysaki, «Shih-chi», Hsiung-nu lieh-ch'uan’da, doğu ve batıdaki
başbüğlann altında «Ch.ien-chang (Binbaşı), Po-chang (Yüzbaşı),
Shih-chang (Onbaşı), Pi-hsiaö Wang (Küçük Wang), Hsiang, Fêrig
(?), Tu-wei, Tangrhu ve Chü-ch’ ü»nün bulunduğu gösterilmektedir.
Bunların arasında «Fêng» kelimesinin manası hiç belli olmadığından
dolayi bu unvam bir yana bırakacağım. Yukarıda sıralanan üıivanlar
içinde Ch'ien-chang (Binbaşı). Po-chang (Yüzbaşı) ve Shih-chang (On­
başı)’ın «Chiang» yani bir nevi subay olduğundan hiç bir şüphe yok­
tur. Bunu nazarı itibara ahrsak, Hsiung-nu devletindeki doğu ve batı­
da bulunan başbüğlann «ayn sahalan» içinde a) Pi-hsiao Wang (Kü­
çük Wang), b) Chiang (Subay), c) Tu-wei, ç) Tang-hu, d) Hsiang ve
e) Chü-ch’ü bulunmuşlardır, diyebiliriz. (Levha 4).
Burada, önce gösterdiğimiz Hsiung-nu devletinin bütün sahasım
idare ettirmek için doğu ve batıda bulundurulmuş olan başbüğlann
unvanlanna bakahm. Onlar, a) Tso ve Yu Hsien Wang, Tso ve Yu Luli Wang, b’) Tso ve Yu Ta-chiang, c’) Tso ve Yu Ta-tu-wei, ç’ ) Tso ve
Yu Ta-tang-hu, d’ ) Tso vè Yu Ch'êng-hsiang (=T so ve Yu Ku-tü-hou),
ve kanaatımca, e’) Tso ve Yu Ta-chü-ch‘ü idiler. Bunlann arasında, a’ )
Tso ve Yu Hsien Wang ve Tso ve Yu Lu-li Wang, «başbuğlardan en
büyükleri» yani Büyük Wang idi. Ve b’ ) Ta-chiang, c’) Ta-tu-wei, ç’ )
Ta-tang-hu, d’) Ch'êng-hsiang ve e’) Ta-chü-ch'ü, sıraya göre, Büyük
Chiang (Büyük Subay, General) Büyük Tu-wei, Büyük Tang-hu, Büyük
Hsiang (vezir) ve Büyük Chü-ch'ü (Büyük Subay, General) anlamlannaı gelirler (Levha 5).
Levha 4. Başbüğlann «ayn
sahalan»nda bulunanlar.
a)
b)
Pi-hsiao Wang
(Küçük Wang)
Chiang (Subay)
Levha 5. Başbüğlann unvanlan.
a’)
Büyük Wang
b’)
Büyük Chiang (Büyük
Subay)
¿16
' c)
ç)
d)
e)
M ASAO M ORÍ
Tu-wei
'
Tang-hu
Hsiang
Chü-chcü
c’ )
ç’ )
d’ )
e’ )
Büyük Tu-wei
Büyük Tang-hü
Büyük Hsiâng (vezir)
Büyük Ghü-ch'ü
Bu iki levhayı birbiriyle karşılaştıracak olursak, Hsiung-nu dev­
letindeki doğu ve batıda ibulunan başbuğların «ayrı sahâlan»nın idare
teşkilâtının, Hsiung-nu devletinin idare teşkilâtını daha küçük bir şe­
kilde örnek tuttuğunu anlıyabiliriz. Başbuğların «ayrı sahalan»na ara
sıra «devlet» denilmesi de bundan ileri gelmektedir. Shan-yü soyuna
mensup olup doğu ve batıda bulunan başbuğlar, yukarıda açıkladığimız gibi şekilde kendi «ayrı sahaları» içindeki kabileler ve devletleri
siyasal ve İktisadî bakımlardan idare etmekteydiler.
4)
. .
en’ler
(Shan-yü soyundan) başka soylardan çıkan Ta-eh
;;
«Hou Han-shu», Nan Hsiung-nu ch.uan’da, C) «(Shan-yü soyun
dan) başka soylardan çıkan Ta-ch.en’ler» olarak Tso (Sol) ve Yu. (Sağ)
Ku-tu-hou’lar ve Tso ve Yu Shih-chu Ku-tu-hou’lar sıralanmaktadır.
«(Shan-yü soyundan) başka soylar», Nan Hsiung-nu ch'uan’ a göre,
«devletin soylulari»m, yâni, «her zaman Shan-yü soyu ile evlenme iliş­
kilerinde bulunan» Hu-yen, Hsü-pu, Ch'iu-lin ve lan soylarını göste­
rirler' Şu halde, «(Shan-yü soyundan) başka soylardan çıkaıî Ta-ch.en’ler», Shan-yü soyu ile evlenme ilişkilerinde bulunan soylardan çıkan
Ta-ch’ en’ler anlamına gehr. Kanaatımca, Tso (Sol), ve Yu (Sağ) Tachü-ch'ü’ler de, Tso ve Yu Ku-tu-hou’larla aynı olarak «S (Shan-yü .so­
yundan) başka soylardan çıkan Ta-ch‘en’ler»den biri idi, Çünkü, bir
Shan-yü’nün karısının babası ve küçük erkek kardeşi, Tso ve Yu Tachü-ehcü mevkiinde, ve Yu Ku-tu-hou Hsü-pu Tang’in — Hsü-pu so­
yundan olan Tang’üı — oğlu olan Hsü-pu She, gene Ta-chü-ch’ü mev­
kiinde bulunmuşlardır. ..
Yukarıda zikredildiği gibi, «Tso ve Yu Ku-tu-hou, Shan-yü’nün
idaresine yardım eder», ve önce bahsedilen Yu Ku-tu-hou Hsü-pu
Tang, «Hsiung-nu’larda devlet işlerini yapan Ta-ch’eri» idi. Bunu göz
önüne ahrsak, Ku-tu-hou’nun — ve belki Ta-chü-ch’ü’hüıi de — Shanyü’ye doğrudan doğruya tâbi bidunan bir çeşit memur olması muhte­
meldir. Ku-tu-hou ve Ta-ch ü-ch'ü’nün, «asdzadeler»den biri sıfatıyla
ESKİ BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂTI
Shan-yü’ye çeşitli nasihatlarda bulundukları, Shan-yü’nün tahta otur­
masına-karıştıkları, Shan-yü’nün maiyetinde bulundukları ve Shan-yü’nün elçisi olarak diplomasiye ait ve ticarî işlerde çalıştıkları, yukarıda­
ki tahminin doğru olduğunu göstermektedir. Şu halde, Ku-tu-hou’lar,
başka başbuğlar gibi «ayrı saha»ya sahip olmamışlardır. «Shih-chi»,
Hsiung-nu lieh-ch'uan ve «Ch'ien Han-shu», Hsiung-nu chu'uân’da,
«ayrı sahalar»a sahip olan» «Tso ve Yu Hsien Wang’lardan sönrâ (Ta)
tang-hu’lara kadar : bulunan» başbuğların, ve «Hou Han-shu», Nah
Hsiung-nu ch'uan’da, «Dört Boynuz veya Köşe» ve «Altı Boynuz veya
Köşe»nin Tso ve Yu Ku-tu-hoü’lardan ayrı olarak sıralanmaları, bun­
dan, ileri gelmektedir. Bu durum, Ta-chü-ch'ü’ler için dé geçerli olsa
gerekir.
•
. •
y«Hou Han-shu», Nan Hsiüng-nu ch'uan’da, Shan-yü soyu ile ev­
lenme ilişkilerinde bulunan soylar, özelhkle Hu-yen, Lan ve Hşü-pu
soylanmn vazifesinin «yargıçlık» olduğu söylenilmektedir.
Burada dikkati çeken hâdiseler şunlardır: Jih-chu Wang Pi (sonrâ
II. Hu-han-yeh Shan-yü oldu)’nin Shan-yü’ye ikiyüzlü olduğu zaman,
Shan-yü, Tso v e ’ Yu Ku-tu-hou’lan göndererek «Pi’ nin idaresi altın­
daki, askerleri göz altına aldırmıştır». Bu Shan-yü’ den sonra tahta geçen
bir Shân-yü. öldüğü zaman,: tahta geçememiş olan Pi’nin,1yeni’ Shanyü’ye' kin besliyerek M.S. 47 senesinde Hou Hân hanedanına boyun
eğmek istemesi üzerine Tso ve Yu Ku-tu-hou bunu, Shan-yü’ye duyur­
muştur. Bunu bilen Pi’nin, kendi askerlerini toplayıp, «iki Ku-tu-hou’nun dönmesini bekliyerek» onları öldürmek istediği zaman, Ku-tuhou’lâr, «onun entrikasını sezip, hafif techizath atlarla kaçarak -bunu
Shan-yü’ye bildirmiştir». Bu hadiselerden, Ku-tu-hou’nun, Shan-yü
tarafindan Jih-chu Wang Pi’nin «ayrı sahası»na gönderilmiş olduğunu,
orada oturduğunu ve ona nezaret ettiğini biliyoruz. Bu nezaret hakkı
ile birleştirilen yargıçlık, Ku-tu--hou’nun görevi idi.
: . .‘Biırada bize biraz tuhaf gelen, Shan-yü soyu, yâni hükümdar so­
yuna mensup olan başbuğların ,Shan-yü soyu ile evlenme ilişkilerinde
bulunan soylara âit Ku-tu-hou tarafindan nezaret edilmeleridir. Bunu
açıklamak için, Shan-yü soyu ile evlenen soyların yargıçlıkla uğraştı­
ğını anlatan kayıtların, M .Ö . 97 senesine kadar vukua gelen hadiseleri
nakleden «Shih-chi», Hsiung-nu lieh-ch'uan ve «Ch'ien Han-shu»,
Hşiunğ-nu ch'uan’da görünmediğini ve buna mukabil aşağı yukarı M.
Ö. 96 senesinden sonraki hadiseleri anlatan «Hou Han-shu», Nan Hsiung-nu ch'uan’da gözüktüğünü nazarı itibara almak gerekir.
218
M ASAO MORİ
Yukarıda bahsettiğimiz üzere, Hsiurig-nu devletinin bütün sahalan, Shan-yü soyu, yâni Lüan-ti soyunun «aile mali» veya «ortak mül­
kü» mahiyetindeydi. Fakat, zamanla, Lüan-ti soyu, bir kaç sülâleye
parçalanmış ve sülâleler arasında hükümdarlık mücadeleleri bâşgöstermiştir. Bu hükümdarlık mücadeleleri, I-chih-hsieh Shaiıyü’nün tahta
geçişinde (M.Ö. 126), Ghü-ti-hou Shan-yü’nün ölümünde (M.Ö. 96),
Hu-Lu-ku Shan-yü’nün ölümünde (M.Ö. 85), ve Hsü-lü ch’ üan-ch’ü
Shân-yü’nün ölümünde (M.Ö. 60) vuku bulmuştur ve nihayet W oyen- chü-ti Shan-yü, intihar etmiş, (M.Ö. 58) beş tane — daha doğ­
rusu sekiz tane — Shan-yü bağımsızlıklarını ilân etmiş ve Hsiung-nu
devleti, Doğu Hsiüng-nu ve Batı Hsiung-nu olmak üzere ikiye parça­
lanmıştır. Jih-chu Wang Pi’nin, M.S. 48 senesinde Hou Han haneda­
nına boyun eğdikten sonra «Shan-yü tahtına geçerek kendisini Huhan-yeh Shan-yü olarak ilân etmesi» üzerine Hsiung-nu devletinin
Güney Hsiung-nu ve Kuzey Hsiung-nu olmak üzere ikiye parçalanma­
sının nedeni de hükümdarlık mücadelesiydi. Bunun gibi Shan-yü soyu
içindeki sülâleler arasında meydaiıa gelen hükümdarlık mücadeleleri,
Han ordularının Hsiung-nu’lara saldırışları, karın çok yağışı vé kıtlık­
tan neticelenen İktisadî sıkıntılar, sonra bahsedeceğimiz idare edilen
kabilelerin idareci sınıflara karşı ayaklanmaları ve bağımsızlıklarına
kavuşmalarının neticeleri olarak «Hsiung-nu’ 1ar, pek zayıflamışlardır».
Bunun gibi durumlarla karşı karşıya gelen Shan-yü, kendi sülâle­
sine karşı çıkmaya meyil gösteren başka sülâlelere mensup olan başbuğ­
ların hareketlerini iyice bilmek için, kendi soyu ile evlenen soyların yar­
dımlarım istemiş ve bu soylara ait olup, Shan-yü’ye doğrudan doğruya
tâbi bulunan Ku-tu-hou’lara nezaret ve yargıçlık haklarını vermiştir.
Önce söylediğimiz gibi, Shan-yü soyu ile evlenme ilişkilerinde bu­
lunan soylar, Shan-yü soyu ile birlikte Hsiung-nu devletinin başlan­
gıcından beri bunun bir çeşit «aristokrat soylan» sıfatıyla idare sınıf­
larım oluşturmuşlardır. Fakat, bu soylara ne zamandan beri, yukarıda
bahsettiğimiz gibi daha büyük kuvvetin tanınmaya başlandığı belli de­
ğildir. Bü meseleyi açıklamaya yardım eden, Hsü-lü-ch’üan-ch’ü Shanyü’nün (M.Ö. 68 — M.Ö. 60) karısının babası Yu (Sağ) Ta-chiang
mevkiinde bulunmasıdır. Daha evvel söylenildiği üzere, Tso (Sol) ve
Yu (Sağ) Ta-chiang’lann mevkiinde, asıl olarak, Shan-yü soyuna men­
sup olanlar bulunmaktaydılar. Bu Yu Ta-chiang olarak Shan -yü soyu
değil, onunla evlenen soyun üyesinin tâyiiı edilmesi, Shan-yü soyunun,
ESKİ BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂ TI
219
onunla evlenen soylara yavaş yavaş teslim etmeye başladığım göster­
mektedir. Ve bu durum ile, önce değindiğimiz gibi, Shan-yü’nün, ken­
di sülâlesine karşı çıkmaya meyil gösteren başka sülâlelere mensup olan
başbuğlar kontrol altında tutarak, soylar arasında ki evlenme ilişkilerine
önem vermekteydi. Bu, hükümdarlık mücadelelerinin şiddetlenmeye
başlandığı M .Ö. 1. yüzyılın birinci yarısında — fakat, aşağı yukarı M.
Ö. 96 senesinden sonra :— vukua gelmiştir diyebiliriz.
Böylelikle, Hsiung-nu devleti içindeki Shan-yü soyu ile evlerten
soyların ehemmiyeti, günden güne artmıştır. Fu-chu-lei Shan-yü ile
Wang Chào-chün arasında doğan Yün adlı prensesin kocası olan Hsüpu Tang — Hsü-pu soyuna mensup olan Tang — , Yu (Sağ) Ku-tu-hou
mevkiindeydi ve onun «Hsiung-nu’larda devlet işlerim yapan Ta-chcén» olarak, Yün ile birlikte devletin içişleri ve dışişlerinin yürütülme­
sinde büyük ölçüde rol oynaması ve Wang Mang tarafından Hsü-pu
Shan-yü unvamyla Shan-yü tahtina oturtulmuası, Shan-yü soyu ile
evlenme münasebetlerinde bulunan soyların öneminin, artmasıyle
ilgili olsa gerekir.
Ondan sonraki zamana gelince, Kao-lin Wên-yü-tu Wang, Yu
(Sağ) Hsü Jih-chu (Kuzey Hsiung-nu), Tso (Sol) Hu-yen Jih-chu Wang
(Güney Hsiung-nu) ve saire gibi unvanlar zikredilmektedir. Bunlar ara­
sında, «Kao-lin» adı, Shan-yü soyu ile evlenen soylardan birinin adı
olan «Ch’iu-lin» ile aynı kelimenin Çince karşılığı, ve «Hsü Jih-chu»
ise «Hsü-pu Jih-chu Wang» unvanının kısaltılmış şeklidir. Şu halde,
yukarıda söylendiği üzere zaten «Shan-yü’nün oğullan veya küçük
erkek kardeşleri»nin tâyin edilmesi gereken Wên-yü-ti Wang (Wênyü-tu Wang) ve Jih-chu Wang olarak, Shan-yü soyu ile evlenen soylar,
Ch’iu-lin (Kao-lin), Hsü-pu ve Hu-yen soylan da tâyin edilmeğe baş­
lamışlardır diyebiliriz. Ve, nihayet, kuzey Hsiung-nu’lann, Hou Han
hanedanının ordulanna yenilip^ «kaçarak nerelere gittiği bilinmediği»,
M.S. 91 yılından sonra da, 123 yılı sıralannda Hu-yen Wang unvanım
taşıyan bir Wang, P’ u-lei Hai (P‘u-lei Denizi : Barkul Gölü) il e Ch'in Hai
(Ch'in Denizi: Aral Gölü) arasında göç ederek «Orta Asya’ya hâkim ol­
maktaydı». Bu Hu-yen Wang, Shan-yü soyu ile evlenen soylardan biri,
Hu-yen soyunun başbuğudur. Böyle durum göz önüne alınırsa, Hsiung-nu
devletinde «aristokrat soylan»m oluşturmakta olan soylardan, kuzey
Asya ve doğu Türkistan’da en sona kalan, Shan-yü soyu yâni Lüan-ti
soyu değil, onunla evlenen Hu-yen soyunun bir mensubu idi denile­
220
' M ASAO M O R İ.
bilir. Bui da Hsiung-nu devleti içerisinde, .Shan-yü soyu ile evlenme-iliş^
kilerinde bulunan soyların ehemmiyetinin artmasının sonücudür. v
. 5) Lung-ch'êng’deki toplantı
Hsiung-nu devletinde hükümdar yâni Shan-yü’nüh karargâhına;
«Lung-ch'êng» veya «Lung-t'ing» adi; verilmiş, Hsiung-nü’lar, orada
senede üç defa (birinci ve beşinci aylar, ve sonbahar) toplanmış, bir
ççşit «şamanizm» âyini ve törenini icra etmiş, ahalinin ve hayyan,sü­
rülerinin sayısını kontrol etmiş ve «kabileleri toplayıp, devlet işlerini
damşmış»lardır.
.
H
:c
Bu «Lung-ch'êng’deki toplantı»ya, stratejik meseleler,. Han hane^
dam arasındaki dışişleri konulan, Hân’dan gelen elçilerin e yapılacak
muameleler, yeni Shan-yü’nün seçimi ve saire gibi mühim devlet -işlerini müzakere etmek amacıyla, olağanüstü olarak çağırılmıştır..
; Hiç olmazsa Tso (Sol) ve Yu (Sağ) da bulunan, başbuğlar ve Tso ve
Yu Ku-tu-hou’lar, bu toplantıya katılmak zorundaydılar ve buna iş-:
tirâk. etmediği takdirde ikiyüzlü veya isyankâr olarak, kabûl edilirlerdi.
Bunlardan başka, Hsiung-nu’larm hâkimiyeti altına girmiş olan
kabile .Veya devletler’in .— sözgelişi, Wu-şu’lar’ın gibi
başbuğu yeyâ
kralı da buna iştirak etmeliydi ve Hsiung-nu devletine boyun .eğdikten
sonra Wang olarak tâyin edilen Çinlilerim t— meselâ, Wei .Lü ve :Li
Lirtg gibi -— de bu toplantida bulunduğunu tahmin, etmek de mümkün­
dür. .:
•
..
Shan-yü, lâik hükümdar olmakla birlikte, «Gök-Tann’mn tahta
oturttuğu Hşiung-nu’nun Büyük Shan-yü’sü» veya «G ökT ann ve YerTann’nm doğurduğu ve Güneş ve Aym tahta çıkardığı Hsiung-nu’üun
Büyük Shanyü’şü» unvanını taşıyarak, kendisini kutsal yâni dinî hü­
kümdar olarak telâkki etmekteydi. Fakat, Shan-yü’ler, çök defa, «Lungch'êng’deld toplantı» da varılan kararlara veya buna katılânların sözlerini dikkate alıyorlardı. Şu halde, Shan-yü’nün kudreti, bü toplantı
da, hiç değilse buna iştirak eden Shan-yü soyu mensuplan olan Tso ve
Yu başbuğlar ve onun akraba soyları mensuplan olan Tso ve Yu Kutu-hou’lar; tarafından tahdit edilmiştir.: Bunu nazan itibara alırsak;
Shamyü.’yü müstebit bir hükümdar zannetmek .yanlıştır diyebiliriz> ı?
Buna benzeyen toplantılar, daha küçük ölçüde,' doğu ve batıda bu­
lunan başbuğların «ayn sahaları»nda da görünmekte idi.
ESKI BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂTI
22İ
6) Kabileler birliği devleti
Bıiradai, yükâhda söylediğimiz «soylu ve idareci sınıflarca —- Shauii-yü soyu, ve onunla evlenme ilişkilerinde bulunan soylara İ— karşı,
«sıradan vè idare edilen sımflar»ın ne şekilde tâbi oldukları meselesi
ile kârşı karşıyayız.
’
.. Maortun, doğudâki Tung-hu’lar ve batıdaki Yüeh-shih’lere. sal­
dırmış, Ordos bölgesindeki Lou-fan ve Po-yang kabilelerini hâkimiyeti
altına alınış, kûzèldeki Ting-ling’ler (Türük’ler?) ve yukarı ,Yenisey
ırmağı civarındaki Chieh-k'un’ları (* Kırkın. > çoğul şekli: Kırkız)
fethetmiş, Yüëh-smh’leré yeniden hücum edip, onların karargâhını ili
ırmağı taraflarına naklettirmiş ve onların hâkimiyeti altında bulunmuş
olâri Altay dağlarındaki Hu-chieh’leri (Wu-çhieh’leri), Cunğarya ve
doğu T ‘ieh-shan dağları (Tanrı dağları)’pm kuzey eteğindeki Wu-şun
ve başta Lou-lan olmak üzere Tarım çukurovası çevresindeki vâha şçhir- devletlerini zaptetmiştir.
‘ . ... Bunlardan, .merkezi Moğolistan olan bölgelerdeki kabilelerine ge­
lince, onlar, kendi «Wang (Kral)» ınâ sahip olarak Hsiung-nu’nun doğu
yp batidaki .başbuğlarına tâbi bulunmuşlardır. Ordos’taki Lou-fan ye
Po-yang kabileleri, Mao-tun .tarafından fethedildikten sonra da.. Loufan Wang ve Po-yang Wang vasıtasıyla Yu (Sağ) Hsien (Bilge) Wang’m hâkimiyeti altındaydılar. Ve, bügünkü Kan-su vilâyetinin batı böl­
gesinde,, doğu kısmındaki Wu-wei civannda Hsiu-tcuW ang ve. batı kıs­
mındaki Ghang-yeh ve Chiu-ch'üan civannda ise Hun-yeh Wang (K ‘un-yeh Wang) oturmaktaydılar. Kanaatımca, Hsiu-t’u ve Hun-yeh
(K'un-yehh ikisi de kabile ismiydi ve Hsiu-t'u Wang ve Hun-yeh Wang
(K’un-yeh Wang) ise bu kabilelerin «Wang (Kral) lan» idiler. Prof. Dr.
Ö. Pritsak, Hun-yeh Wang (K cun-yeh Wang)’m Yu Hsien Wang ile aynı
W ang olduğunu iddia etmişse:de, bu fikir yanlıştır. Bu W angj Hsiu-tcu
Wang iİe birlikte Yu Hsien Wang’in hâkimiyeti altında idi. Daha sonra
8 tane Shan-yü’nün bağımsızhğım ilân ettiği zaman, onlardan biri olan
«bah taraftaki Hurçhieh Wang», Hu-chieh Shan-yü olmuştur, Bu Hurchieh Wang,.Mao-tun tarahndan fethedilıniş plan Hu-chieh (Wu-chieh)
kabilesinin «Wang (Kral)»ı idi. Onun Lu-li Wang’ a. tâbi olduğnuu
tahmin edebiliriz.
,.
Böylelikle,: Lou-fan, Po-yang, >Hsiu-tcu, Hun-yeh (K'un-yeh) ve
Hui-chîeh (Wu-chieh kabileleri, kendi «Wâng»lanna sahip olmakta ve
222
M ASAO M ORÍ
onlar vasıtasıyla, Lüan-ti soyu (Shan-yü soyu)na mensup olan dogu ve
batıdaki başbuğların «ayrı sahaları» içinde bunlar tarafından idare edil­
mekteydiler. Burada ki «Wang»lar ,adlan geçen kabilelerin, «aristok­
rat soylan» veya «idareci soylar»ın hâkimiyeti altına girmeden önce
sahip olduklan başbuğlar olup, eskidenberi başbuğ sıfatıyla haiz olduklan salâhiyetini ve kendi kabileleri arasında bulunmuş olan ilişki­
leri bozmaksızın, yeniden kurulmuş Hsiung-nu devletinde «Wang» ola­
rak tâyin edilmiş olsa gerekir. Çeşitli «Wang»lan içine alan «Ta-cn'ên»
lerin, «Ta-jên» yâni «başbuğ» kelimesiyle de gösterilmesi, buna bir delil
sayılabilir.
',
Oysa ki, mahiyeti itibariyle, bunlardan farklı «Wang»lar dâ bu­
lunmuştur: Yâni, Ting-ling Wang ve Tung-hu Wang gibi.
Hsiung-nu’lar, Mao-tun zamanında Ting-Hng kabilesini fethet­
miş, ve Wu-ti (Wu İmparatoru) ’nin hüküm sürdüğü zaman Wei Lü
Çin’den Hsiung-nu’lara kaçınca, Shan-yü, onu Ting-ling’lere Wang
olarak tâyin etmiştir. Wei Lü, ondan sonra Çin elçisi olarak Hsiung-nu
devletine gelen Su Wu’ya şöyle söylemiştir: «Aziz Bay Su! Bendeniz,
biraz önce Han devletinden ayrılıp, Hsiung-nu’lara itaat etmiştim. Be­
reket versin, Hsiung-nu hükümdarının sayesinde «Wang» unvanım
aldım. Benim idare etmekte olduğum halkın sayısı onbinlercedir. Ve,
benim sahip olduğum at ise, dağ dolusu halindedir. Keiıdim, bu ka­
dar zenginim». Bu sözler içindeki «halk» ve «at», Ting-ling kabilesine
âit olmalıdır.
"
‘
"
Bundan başka, Mao-tun, doğu bölgede bulunan Tung-hu kabi­
lesine saldırıp, onun halkı ve hayvan sürülerini yağma etmiş, ve M .Ö.
195 yılında, Lu Wan Çin’ den kaçarak Hsiung-nu’lara itaat edince, onu
Tung-hu’lara Wang olarak tayin edip, kendi memleketinde kalmakta
olan Tung-hu kabilesini — daha ziyade Tung-hu’ lann torunları sayılatı Wu-huan kabilesini — idare ettirmiştir. Lu Wan ölünce, onun to­
runu Lu T ca-chih, Tuhg-hu’lara Wang olmuş ve M .Ö. 145 yılında Han
hanedanın a boyun eğmiştir.
Ting-ling ve Tung-hu — belki de Wu-huan — kabileleri, kendi
kabile teşkilâtım muhafaza ederek Wei Lü, Lu Wan ve Lu T'a-chih
tarafından idare edilmiş ve onlar vasıtasıyla Luan-ti soyu (Shan-yü
soyu)nâ mensup olan başbuğlar veya Shan-yü’nün hâkimiyeti altında
bulunmuşlardır.
Wei Lü’ den başka Ting-ling Wang’ a dair, ve Lu T ‘a-chih’nin Han
ESK İ BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂTI
223
hanedanına itaat etmesinden sonra Tung-hu Wang’ a dair kayıtlar yokttır. Kanaatımca' Ting-ling ve Wu-huan kabileleri, tıpkı yukarıda söy­
lediğimiz Lou-fan, Po-yang, Hsiu-t'u, Hun-yeh (K'un-yeh) ve Huichieh (Wu-chieh) kabileleri gibi, eskidenberi haiz oldukları kabile teş­
kilâtım bozmaksızın, Shan-yü Soyu tarafından idare edilmekteydiler.
Wu-huan, «Hsiung-nu’larm hâkimiyeti altına girdikten sonra, her
sene sığır, at ve koyun derisini Hsiung-nu’lara göndermiş ve gönderme
zamanı geçince onların karıları ve çocukları, esir olarak tutuklanmış­
lardır» veya Hsiung-nu’lara «at ve saire hayvanlar, deriler ve kumaş­
lar» veya «deri ve kumaştan ibaret olan vergileri» vermiştir. Wu-huan’lardan başka olan idare edilen kabileler de, bunun gibi vergileri, ya
kendi «Wang» vasıtasıyla, ya da doğrudan doğruya, doğu ve batıda­
ki başbuğlara veya Shan-yü’ye vermekteydiler.
Hsiung-nu devleti içinde idare edilen kabileler, yukarıda söyleni­
len şekilde, «aristokrat veya idareci smıflar»a tâbi bulunmaktaydılar.
Bu fikir kâbul edilirse, Hsiung-nu devleti, «aristokrat soyları» Shan-yü
soyu (Lüan-ti soyu) ve onunla evlenen soylar (önce Hu-yen, Lan soy­
ları, sonra Hsü-pu ve Ch'iu-lin soyları) olmak üzere, onların altında,
onlar tarafından idare edilen kabileler olarak, kendi kabile teşkilâtla­
rım muhafaza eden Lou-fan, Po-yang, Hsiu-t'u, Hun-yeh (K'un-yeh),
Hu-chieh (Wu-chieh), Ting-ling, Wu-huan ve saire kabilelerin bulun­
dukları «kabileler birliği devleti (Konföderation von Stämmen)» ma­
hiyetindeydi denebilir.
7) Hsiung-nu’lann toplumsal teşkilatı
Hsiung-nu’lann toplumunda kölelerin bulunduğu. bilinmektedir.
Meselâ, «Shih-chi», Hsiung-nu lieh-ch'uan ve «Ch'ien Han-shu», Hsiung-mu ch'uan’da, «Onların (Hsiung-nu’lann) savaşlarında, . . . elde
ettikleri ganimetler, onlara verilmiştir. Eğer insanlar esir edilirseler, nu
ve pei (erkek ve kadın köleler) hâline düşmüş olurlardı. Bu nedenle,
(Hsiung-nu) insanlan, kendi menfaatlerini arayarak, seve seve savaş­
lara giderlerdi» kaydedilmektedir. Yâni, esirler, Hsiung-nu insanlanna -— savaşçılara ve sıradan göçebelere — verilip, onların «erkek ve
kadın köleleri» haline getirilmişlerdi. Ve, «Ch'ien Han-shu», Hsi-yü
ch'an’da, «Hsiung-nu devletinin batı kısmında bulunan Jih-chu Wang,
T'ung-p'u Tu-wei’ e Hsi-yü (Orta Asya, özellikle Doğu Türkistan) böl­
224
M ASAO MORÎ
gelerini idare ettirmekteydi»: kaydı bulunmaktadır. Buradaki: «T bingi
p'u Tu-wei», Doğu Türkistan’daki devletlerden vergi ve haraçları al­
makla birlikte, oralardaki ahaliyi «thmg-p'u» yâni köleler olarak top t
lamak vazifesini görmekteydi.
Fakat, Sovyetler Birliği bilginlerinden, S. P. Tolstov’iın ileri sür­
düğü gibi, -Hsiurig-nu’ların toplumunu, «kölelere sahip olan (rabovladel’ ceskij)» toplum olarak zannedebilir iniyiz? ■
Bıurâdâ, şu hadise ile karşı karşıyayız:
.1. Hu-han-yeh Shan-yü, Han hanedanının Yüan İmparatoruna
bir mektup göndererek, kendisinin «Shang-^ku’ dan batı tarafa, T'un^
huang’ a kadar uzanan» smıriarda muhafızlıkla uğraşacağından do­
layı, «sınırlarda oturan Çinİi askerlerin kaldırılmalarmı» rica etmiştir;.
Yüan İmparatoru, bu meseleyi danıştığı zaman, herkes buna razı ol­
duğunu söylemiştir. Yalnız, sınır meselesinde üstat olan Hou Ying,..10
tane sebeb. göstererek buna karşı çıkmıştır. Hou Ying, buna, karşı çık­
tığı sebeblerden biri olarak şöyle söylemiştir : «Bizim sınırlanınız içende
yaşayan köleler pek sıkıntı çektiği için, (Hsiung-nu’lara) kaçmak istiyenlerin sayısı çoktur ve onlar* Hsiung-nu memleketinde insanların
ıztırapsız ve zahmetsiz yaşadıklarım duyduğunu, fakat, sınırlardaki
bekçi teşkilâtının pek sıkı olduğundan dolayı Hsiung-nu topraklarına
kaçamayacağım söylüyorlar. Fakat, buna rağmen, onlar, sık sık sı­
nırlarımızdan dışarıya kaçmaktadırlar». Bu sözler, Hsiung-nu memle­
ketindeki insan yaşayışının, Çin’in «sıriırlârı içinde yaşayan köleler»
inkinden «ıztırapsız ve zahmetsiz» olduğunu, yâni, Hsiung-nu toprak­
larına- kaçanlar -veya oradaki göçebelerin, Çin’in x<sınıı;lari içinde
-yaşayan köleler»den daha hür olduğunu açıkça göstermektedir.
«Shih-chi», Hsiung-nu liehch'uan ve «Ch'ien Han-shu», : Hsiungnu Gh'uan da, «onların (Hsiung-nu’lann)- âdeti şöyledir: Barış v e 1ra­
hat- olduğu zaman, onlar, hayvan sürülerini takip etmekle ve yabanî
-hayvanlan avlamakla uğraşıyorlar. Buna karşılık, savaş ve gergin, ol­
duğu zaman ise, insanlar, savaşçı olarak saldırılarda bulunüyorlar. Bıî,
onlârin yaradıhşıdır» denilmesi, Hsiung-nu’lann tophımunda asıl üre;tici ve yetiştiricilerin, «köleler» olmayıp, «(hür) insanlar» olduklarını
bildirmektedir. Bunlari nazan itibara alarak, Hsiung-nu devletindeki
«kolelennn çoğu, özellikle Shan-yü’nüri doğrudan doğruya idare et-
ESKI BOZKIR DEVLETLERİNİN TEŞK İLÂTI
225
tiği bölge ve doğu ve batıdaki başbuğların «ayrı sahaları» içinde çift­
çilik, zanaatçılık, hayvan yetiştiricilik ve saire gibi işlerle uğraşan «aile
köleleri» veya «üretimlerin ancak yardımcılarından öteye geçememek­
teydiler kanaatindeyiz.
* Halbuki, önce söylendiği üzere, Han ordularının Hsiung-nu’lara
karşı saldırıları gittikçe muvaffak olunca ve Shan-yü soyu mensuplan
arasındaki ihtilâflar şiddetlenince, idare edilen kabileler, «aristokrat
ve idareci smıflar»a — Shan-yü soyu ve onunla evlenen soylara — kar­
şı muhalefet ve savaş etmeğe başlamışlardır. Daha M .Ö. 121 yılında
Hun-yeh Wang (K'un-yeh Wang)’m Hsiu-t'u Wang’i öldürüp, Han
hanedamna boyun eğmesi, bir çeşit muhalefet hareketi mahiyetindey­
di. M .Ö . 87-M.Ö. 78 yıllannda doğudaki Wu-huan’lar, isyan alâme­
tini göstermiş ve M .Ö . 71 yılında ise, Wu-sun’lar, Han ordulanyla bir­
likte «batı taraftan girip », Hsiung-nu’lara, özellikle Yu (Sağ) Lu-li
Wang’ a taarruz edince, «Hsiung’nu’lar, bu durum karşısında zayıfladıklan için, Wu-sun’lara karşı kin tutmuşlardı». Aynı yılın kış mev­
siminde, Hsiung-nu’lar, Wu-sun’lara yaptıkları saldırılardan dönerken,
pek çok kar yağıp, «(Hsiung-nu’lann) insanları ve hayvan sürülerinin
soğuktan donarak öldükleri ve memleketlerine dönebilenlerin, ancak,
10 da l ’i geçemedikleri hale geldikleri zaman, Ting-ling’ler, Hsiungnu’lann zayıflamalanndan faydalanarak onlann kuzey tarafina sal­
dırmış, Wu-hun’lar onlann doğu tarafina girmiş ve Wu-sun’lar ise on­
ların batı tarafina taarruz etmişlerdir. Bu üç devlet, onbinlerce inşam,
gene onbinlerce atı ve çok sayıda sığır ve koyunu öldürmüşlerdir. Üs­
telik kıtlıktan ölenler de çok olmuştur. Yâni, insanlardan 10 da 3 ü ve
hayvan sürülerinden 10 da 5 i ölmüştür. Hsiung-nu’lar, çok zayıflamış,
onların hâkimiyeti altında bulunmuş olan devletlerin hepsi bağımsız­
lıklarına kavuşmuş ve saldın ve hırsızlık hareketlerinde bulunmuşlar­
dır». >M.Ö. 61 yılında ise, «Ting-ling’ler, 3 sene arka arkaya Hsiun-nu’lara taarruz edip, binlerce inşam öldürmüş veya götürmüş ve başta
atlar olmak üzere hayvanlan çalmışlardır». Bundan sonra da, Tingling’ler, Wu-huan’lar, Hsien-pi’ler ve saire gibi idare edilen kabilelerin,
idareci sınıflara karşı isyan ve savaşlar yaptılan kaynaklarda görünmek­
tedir.
Bunları göz önüne ahrsak, Hsiung-nu’lann toplumundaki asıl
rekabetin, «köle sahipleri» ile «köleler» arasında değil, soy sülâlesi ve
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. -15
226
M ASAO M ORI
doğum usulüne dayanan, «aristokrat ve idareci sınıflar» — Shan-yü
soyu ve onunla evlenme ilişkilerinde bulunan soylar —- ile idare edilen
kabileler arasında bulunduğunu söyleyebiliriz.
'
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLANGICI*
V.L. Ménage
H.
Onuncu (M.onaltmcı) yüzyılın başlangıcına kadar Osmanlı ede­
biyatının bütün dalları Iran tesirine maruz kalmıştı: nümûneler tedkik
edilmiş ve dil, yazarların eserleri için amaç edindikleri tantana ve ince­
likle, İran’ın şâir ve nesir yazarlarıyla yarışabilecek bir seviyeye getiril­
mişti. Tarihçilikte dönüm noktası Idris-i Bitlisi ve Kemalpaşarzâde’nin
eserlerinde temsil edilmektedir. Bunlardan ilki, Osmanlı tarihinin, Fars­
ça’da diğer hanedanlar tarihinin kaydedildiği zerâfet ve tumturakhhk
içinde yazılabileceğini, İkincisi de artık Türk dilinin ayni belagat hüner­
leri için elverişli olduğunu göstermişti.
Daha önceki yüzyılın tarihî metinlerine gelince, bunların edebiyat
olarak câzibesi, çoğunun yazılmış olduğu açık ve kuvvetli üslûbta yat­
maktadır. Bu, zevkin değişmesiyle koybolmamış, halk edebiyatında de­
vamlı kullanılagelmiş, fakat saray ve âlimler çevresi için yazan ¡ve ekser
riya öncelikle ifâde şekline değer veren, sanat yönü olan tarihçilerin hor
gördükleri bir üslûb olmuş, kenara atılmıştı.
Bu ilk metinlerin tarihçi için önemi âşikârdır; ayrıca, Osmanlı dev­
letinin ilk iki asır tarihi için, ya doğrudan doğruya yahud dolaylı olarak,
daha sonraki müelliflerin dayandıkları asıl malzeme olduklarından ta­
rihçilik ile uğraşan araştırıcıları da ilgilendirmektedir. Söz konusu me­
tinlerin büyük bir kısmı zamanımıza kadar gelmemiştir; bu sebeble, ade­
* 1958 Yılında Historians o f the Middle East (Ortadoğu’nun Tarihçileri) üzerine
Londra Üniversitesi’nde düzenlenen sempozyumda sunulan ve 1962’de de ayni isim ile
B.Lewis ve P.H.Holt tarafından yayınlanan eserde «T he Beginnings o f .Ottoman Histo­
riography» başlığı altında neşredilen (s. 168-179) bu tebliğ Salih Özbaran tarafından
tercüme edilmiştir. Aradan yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen değerinden birşey kay­
betmeyen bu araştırmanın türkçesi müellif tarafından kontrol edilmiş ve metin içinde*
işareti, notlarda köşeli parantez içinde belirlilen bazı ekler yapılmıştır. Dergimiz yazı
kurulu, gerek Profesör Ménage’a ve gerekse Londra Üniversitesi’ne bağh The School oj
Oriental and African Studies otoritelerine lütfettikleri izin için teşekkür eder.
228
V .L . M ÉNAGE
ta bir kumaşta imiş gibi, müteakib müellifler tarafından birbirine örül­
müş daha sonra da sanatkârane yazılmış metinlerde süslenmiş olan
çeşitli ipleri-menkıbe, an’ane, vekayinâme, medhiye iplerini-izlemek
mümkündür.
Şatafatlı yazılmış bir nesir metnin daha sadakada aktarılabileceği
düşünülürse, üslûbun değişmesi modern tarihçi için büyük bir avantaj
niteliğinde sayılmalıdır. Bir kafiyeli kelime veya bir cinas ekseriya iyi bi­
linmeyen bir özel ismin dahi deformasyonunu önlüyordu; ve böyle bir
metnin müstensihi, metne ilâveler yapmanın veya onu değiştirmenin sa­
nat değerini bozabileceği hissiyle, metinde değişiklik yapmaktan çekini­
yordu. Bu itibarla eldeki bir yazmanın, müellifin orijinal eseri mi yoksa
kendisinin sonradan tashih ettiği eser mi (ki birçok metinler müellifleri
tarafından bir defadan ziyâde tadilâta tabi tutuluyorlardı) veyahud da
yaptığı ilâvelerle kendisini müellif durumuna getiren bir müstensihin ye­
ni bir redaksiyonu mu olduğunu anlamak çok defa imkânsızdır. Sâdece
bu gerçek - bir metinde nakil esnasında beklenilibilecek bozukluklar bir
yana - böyle eserlerin İlmî bir şekilde yayınlanmasını o kadar zorlaştır­
maktadır ki, çağımız âlimlerinin gayretlerine rağmen elimizde onbeşinci yüzyıla âit tamamiyİe tatminkâr bir metnin edisyonu yoktur denilebi­
lir. Böyle metinlerin tek bir yazmamn faksimilesi şeklinde yapılan yayın­
lama usûlünün faydası yalmz ucuzluğu değildir, zira okuyucu, çeşitli re­
daksiyonların karmakarışık okunuşlarıyla meydana gelmiş bir edisyona
nazaran tek bir yazmadan daha iyi rehberlik görebilir.
-j ''
Bu inceleme mükemmel olma iddiasmdanda değildir; mevcudiyeti
bilinen bütün eserleri kapsamadığı gibi, hasılmış olanların da hepsini ih­
tiva etmemektedir. Umumî Osmaniı tarihi yazmamış olmalarına rağ­
men kendilerinden sonrakilere birhayli tesirde bulunmuş bâzı müellifler
(özellikle Yazıcı-oğlu Ali ve Dursun Bey) de dahil edilmemiştir .Bu yazı,
onbeşinci asra âit bâzı tarihlerin karakterinin ve müverrihlerin metodik
vasıflarının bir taslağından başka birşey değildir.
Bahsedilmesi gerekli ilk müellif olan Ahmedî, tarihçi değil şâir idi.
Takriben 1330 yılında Anadolu’ da doğdu. Öğrenimini Mısır’da görür­
ken İslâmî ilimlerin bütün dallarında bilgi sâhibi oldu. Anadolu Selçuk­
lu Sultanlığının vâris-devletlerinin: en güçlü ve en medenîlerinden olan
Germiyan Oğullan’mn merkezi Kütahya’da uzun zaman kaldı; ancak
bir ara, büyük bir ihtimâlle Germiyan Beyliği’nin bir kısmının Osmanh egemenliği altına girdiği 1380 sıralarında, kuvvetlenen Osmaniı hane-
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLANGICI
229
danının hizmetine girdi.* Timur’un Anadolu’ dan çekilmesinden sonra
Edirne’ de Emir Süleyman’ın sarayında Emir’in himayesini gördü ve şüp­
hesiz, I.Mehmed devrini de idrâk etti. Meşhur eseri Iskendernâme'sıâiv.
Eser Büyük İskender menkıbesi olaylarım vesile yaparak felsefe, ilâhiyat,
tıb ve târih üzerine konuşmalar serisi olarak hazırlanmış 8000 beyiti aş­
kın uzun bir mesnevi türündedir (Hammer, şiiri haklı olarak ayni za­
manda bir Lucanus’un ve bir Lucretius’un kaleminden çıkmış bir esere
benzetmektedir). Bütün eserin dörtte bir kadar kısmı, efsanevî Keyûmars
zamanından itibaren dünya tarihini oluşturmaktadır. Ahmedî buüu
büyük bir ustalıkla sanki İskender’i hocası Aristo’ya tarihi kendi zama­
nına kadar anlatmasını sordurarak hazırlamıştır; ve hikâye sonradan ne
olacağın kehâneti şeklinde devam etmektedir. Bazı yazmalarda bu kehâ­
nete âit kısım Hülagü’nün Bağdad’ı yağmalamasıyla biter; bazılarında
da Ahmedî’nin kendi devrine kadar gelir. 340 beyit civarında olan son
bölüm Ertuğrul’ dan Emir Süleyman’a kadar Osmanlılar’ın hikâyesini
anlatır ve ona methiye ile son bulur.
•
Şiir, oldukça basit, dinî yönden öğretici mahiyette oluşu sâyesinde
çok rağbet gördü. Çeşitli redaksiyonları olan birhayli yazması bulunmak­
tadır. Şurası muhakkak ki şiir, kendi şâiri tarafından müteâkip hamile­
leri için, ithafim değiştirmek ve târih kısmım zamamna kadar getirmek
suretiyle birkaç defa değiştirildi. Ancak değişikliğin safhalarım ortaya
koymak çok zor ve belki de lüzumsuz bir iş. Elimizdeki Osmanh tarihine
âit bölüm, Ahmedî’nin Emir Süleyman’ın himâyesi altına girdiği zaman
hazırlanmış olmalıdır. Yazılmış olduğu üslûbtan anlaşılacağı üzere, be­
yitler ardında, Ahmedî’nin manzum hâle getirdiği ve türlü istitradlarla
süslediği sâde bir nesir kronik yatmaktadır. Bu kaynağın hangi noktada
sona erdiğini tesbit etmek kolay değildir; belki de I.Beyezid devri ortasmdadır, zirâ Ahmedî’nin metninde Bayezid’in Niğbolu’da kazandığı
meşhur zaferinden bahis olmadığı gibi Timur’un istilâsından da kısaca
söz edilmektedir.
Bundan sonraki aşağı yukarı kırk yıllık bir devre içinde kronikler
te’lif edilmiş ve daha sonraki kaynaklara aktarılmış olmalanna-ve muh­
temelen Ahmedî’nin kullandığı kaynaktan bâzı bölümler ihtivâ etmele­
* [Tunca Kortantamer’in önemli çalışması Leben und Weltbild des altosmanischen
Dichters Ahmedi, Freiburg im Breisgau, 1973’mtenkid ederken (BSOAS, 38,1975,161)
şimdi bana daha tatmin edici gelen, Ahmedî'nin 1390 yılinda A ydm ’da Emir Süley­
man’ın hizmetine girdiği fikrini ileri sürmüştüm.]
230
V .D . MÉNAGE
rine - rağmen elimize hiçbir târihi eser geçmemiştir. Ahmedî’den sonra
gelen ve elimize orijinal sekliyle geçen ilk kaynak, ’ Saray Takvimleri’ di­
yebileceğimiz kısa metinler manzumesidir ki bunlardan bilinen üç tanesi1
şüphesiz Saray için hazırlanmıştır, ilk ikisi 848/1444 ve 850/1446 da II.
Murad için yazılmış almanaklarda görülmektedir. Bu almanaklar Adem
’ den. itibaren peygamberlerin ve Abbasî halifelerinin kronolojik listeleri
ve Selçuklu, Osmanh ve Karaman hanedanlarının önemli olaylarıyla
başlamaktadır; sonra da içinde bulunan yıl hakkında kehanetler, rüya
tabirine ait prensipler ve benzeri konular ihtiva eden astronomik ve ast­
rolojik bölümlerle devam eder. Aşağı yukarı ayni şeyleri içine alan üçün­
cü almanak İstanbul’un fethinden bir yıl önce II.Mehmed için yazıl­
mıştı. Takvim kısımları kısa ve özlüdür; yine de yer yer önemli tafsilâtı
ihtivât etmektedir. Meselâ üçüncü almanak, II.Murad’m culûs talebine
karşı çıkıp tahtta hak iddia eden «Düzme» Mustafa’mn gerçekte, Ankara
muharebesinden sonra kaybolup gitmiş olan I.Beyezid’in oğlu olarak kabül edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Almanakların muhteviyatı kadar önemli olan tarafı da onların, bu
ilk kayıtların nasıl yapıldığına ışık tutmasıdır. Olaylar vukubulduklan
hicrî yıl içinde değil de, her yılın kaydı «— eldenberü...yıldur» şekliyle
verilerek, almanağın tanziminden şu-kadar yıl önce olmuş biçimde tarihlenmiştir. Osmanhlar’la ilgili ilk kayıdlar çok kısa olup sâdece sultan­
ların doğumları ve cülûslanyla önemli fetihleri kapsıyor; ancak daha ya­
kın yıllara âit bilgiler çok daha tafsilatlı olup her yılın maddesinde
çeşitli olaylar yer almaktadır; bir kısmı oldukça ayrıntılı anlatılırken
bir kısmı da falanca vâki”a şeklinde geçmektedir. Daha yakın zamana âit
1 Şimdi bu sayı beşe çıkmıştır. O.Turan’m yayınladığı II. Murad devrine ait tak­
vim (Paris ve Oxford yazmaları) ile ilk olarak H . İnalcık tarafından kullan ılm ış olan
(bkz. Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, Ankara 19541 ve sonradan İstanbul Ens­
titüsü Dergisi’rân Ill.cildinde tam metni ile Ç.N.Atsız tarafından neşredilen 856/1452
takvimi (Topkapı Sarayı, Bağdad Köşkü 309 numaralı yazma)’inden başka Nûr-i Os­
maniye kütüphanesinde 3080 numarada da bir takvim bulunmaktadır. Nûr-i Osmani­
ye’deki bu yazma 858 yılma ait olup metin itibariyle Bağdad Köşkündeki takvim ile
çok yakın benzerlik göstermektedir. Chester Beatty kütüphanesinde (402 numarada)
bulunan bir yazma kısa bir Osmanlı takvimi ihtiva etmektedir. Bu yukarıda adı geçen­
lerden daha eski ancak muhteviyat bakımından daha fakir görünmektedir(krş. A Ca­
talogue o flh e Turkish Manuscrips and Miniatures, V.Minorsky (Dublin, 1958), s. 3).
[Ç.N. Atsız tarafından üç tane daha yayınlanmıştır : Osmanh Tarihine âit Takvimler, I, İs­
tanbul, 1961. Bunlardan ilki 824/1421 yılına ait olup farsçadır; 835 tarihine ait İkincisi
Chester Beatty metninin aynidir ; üçüncüsü de 843 yılına aittir.]
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLAN GICI
231
maddelerde diğer İslâm devletlerinde geçen mühim olaylar da kaydedil­
miştir. Şu ana kadar bilinen üç almanağın muhtevası (ayni olmamakla
beraber) birbirlerinin benzeridirler. Açıkça müşahede edilmektedir ki,
her yıl saray müneccimi tarafından yeni bir almanâk hazırlanıyor; eski­
si ya mahzene kaldırılıyor veya saraydan dışarı çıkarılıyordu. Esas ola­
rak müellifin yaptığı şey, herbir maddenin sonundaki rakama «bir» ilâ­
ve ederek eski almanağı istinsah etmek ve «-berü...bir yıldur» şeklinde
sona eren bir önceki yılın hâdiseleriyle ilgili bir son paragraf eklemekten
ibaretti. Bu sebeble, ilk bakışta almanaklarda sıralanmış olayları bir cet­
vel hâline sokmak, almanakların âit oldukları yıllardan lüzumlu çıkar­
maları yapmak ve tutarlı bir târihler dizisine varmak kolay görünebilir.
Ama gerçekte bu o kadar kolay bir iş değil: her müellif bâzen birer yıl ek­
lemeyi unutmuş, tenakuzlar çoğalmıştır. Ve bu yüzden de yakın geçmişe
ait kayıtları bile birbiriyle telif etmek zor olmaktadır.
Bu Saray Almanakları ve başlangıçta ayni usûl ile ’İzafî’ târihler he­
sap edilerek hazırlanmış diğer popüler almanaklar, gerçek değerleri dı­
şında târihçi için ayrı bir kıymet taşımaktadır. Zira bunlar mûahhar ede­
bî kaynaklara da dercedilmişler, ekseriya kelimesi kelimesine alınmışlar­
dır; bâzen de müellifi kronolojisini uygun düşürebilmek için malzemesini
yenider tasnife götürmektedir. Bu sebeple daha sonraki eserlerde verilen
tarihler ihtiyatla kabûl edilmelidir. Takvim mahiyetindeki bu kaynakla­
rın asıl kronolojisinde herhangi bir hata ihtimali dışında, rakamları hicrî
tarihe çeviren müştensih veya müellif tarafından yapılabilecek yanlışlık­
lan da göz önünde tutmalıyız.
Bu mülâhaza bilhassa, yazmalan Avrupa ve Türkiye kütüphanele­
rinde sık sık bulunan, kısaca Tevârih-i Âl-i Osman başlığını taşıyan, muh­
teviyat bakımından pek çeşitlilik gösteren fakat esasta birbirine bağh
olan popüler anonim tarihler için muteberdir. Bu kron ik lerin hepsi de
ayni olayla, yâni Süleyman Şah’ın Anadolu’ya gelişiyle başlamakta fa­
kat türlü hâdiselerle son bulmaktadır: bugünkü mevcut şeklini II.Bayezid devrinde almış olduğuna dâir deliller ihtivâ eden bir gurup yazma,
aşağı yukarı 900/1494’ e kadar gelen olayları hikâye eder; diğer bir gurup
ise 957/1550’ye kadar devam ederken bâzı yazmalar da 11/17. yüzyıla
değin uzanmaktadır. Maamafih bu kroniğin nüvesi, II.Murad devrinin
ilk yıllarında hazırlanmış olduğu belli olan çok daha eski bir kronik ol­
malıdır. Nüve, oldukça tutarsız bir üslûbta yazılmıştır: çoğu, mahiyet
itibariyle menkıbevî hikâyeler kolleksiyonudur. içinde yıl kayıtları var-
232
V .L . MÉNAGE
dır, ama yine de kuru bir kronikten ziyade bir hikâye kitabı niteliğinde­
dir. Sonra, II.Murad’m culûsuyla beraber üslûbta birdenbire bir deği­
şiklik ortaya çıkmaktadır. Sonraki 20 kadar yıkn olayları, üslûb itibariy­
le (anonim kroniklerin her yıl'kaydının bir hicrî tarih ile sona ermesi dı­
şında) Saray Almanakları kayıdlanna pek benzemeyen, kısa, özlü kayıdlar serisi şeklinde yazılmıştır. Maamafih metinde, bu yıllıkları veren
bölümde «İzafî tarihleme» usûlünün daha önce kullanılmış olduğunun
izleri vardır: meselâ 836 kaydı, «Müslümanlara hades vaki olaldan berü
hicretin 836 yılında» demekle bir gramer uyuşmazlığı ile son bulmakta­
dır. Burada münderic olan kaynak* içindekiler birlıayli farklı olmasına
rağmen şekil itibariyle, açıkça, Saray Almanaklarına benzemekte­
dir. Metin, Varna muhaberesinin tasviri ile beraber tafsilatlanır, fa­
kat ardından, birkaç mühim olayın detayh anlatımı dışında, yine kısa
yekayinâme usûlüne döner.
Bu anonim kronikleri redaksiyonlara tasnif meselesi çok karışıktır.
Mukabil pasajlarda II.Bayezid devrinde telif edilmiş metin, I.Süleyman
zamamnda eklenen ve yeniden telif edilen metinden daha tafsilatlıdır.
Birincisi fazla hikâyeler ihtiva etmekle kalmayıp Ahmedî’nin tskendemâTKi’sinden uzun iktibaslar yapmaktadır. F.Giese ondört yazmadan kro­
nikler neşrettiği zaman II.Bayezid metninin orijinal ölüp olmadığı, do­
layısıyla Süleymen metninin bunun kısaltılmış ve ekler yapılmış bir met­
ninin bulunup bulunmadığı veya II.Bayezid metninin, sadece sonraki
metinde muhafaza edilen, ashnda kısa bir metnin genişletilmiş şekli olup
olmadığı hususunda karar vermek zorundaydı. O birinci şıkkı tercih et­
ti. Lâkin, bu kroniklerle yakından ilgili bir metnin yazmalarının ortaya
çıkışı, Giese’nin yanhş bir seçim yapmış olduğunu, edisyonuna esas aldı­
ğı yazmamn, sonraki redaksiyonda aslına nisbeten sadık kahnan daha
eski bir metnin tadilât görmüş nüshası olduğunu meydana çıkardı. Ama
yine de Giese’nin tenkidli çahşması sayesinde diğer metni bütün ayrın­
tılarıyla ortaya çıkarmak mümkün olmaktadır.
Bu kroniklerin birbirleriyle olan ilgilerini nisbeten vuzuha kavuştur­
muş, ancak, bir bakıma, daha çıkmaza sokmuş olan metin, Oxford ve
Cambridge Üniversite kütüphanelerinde bulunan iki yazmadan basıl­
mıştır. Tafsilattaki küçük, fakat bâzen önemli farklar bir yana, anonim
nüshalardan ayırt eden özelliği, yazarı veya müellifi Oruç b.Âdil’in is­
* [Yakın zamanda açıklanan bir yazma bu kaynağın bozuk bir nüshasını ihtiva
edebilir; bkz. benim «T he Annals o f Murad II», BSOAS, 39, 1976, 570-84.]
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLANGICI
233
minin yazılı olduğu bir giriş kısmının mevcudiyetidir*. Oxford nüs­
hası daha iyi ve daha bütün görünmektedir; fakat Cambridge nüshası
899/1494 yılı hâdiselerine kadar gelirken, bu, 872/1467-8 olayları ile son
bulmaktadır. Oruç târihinin değeri, genel bir ifâde ile, Süleyman metni­
ni eksiz, yâni Giese’nin II.Bayezid metninin kısaltılmış şekli sandığı
metni vermesindedir. Ayrıca, bu kronik, ashnda II.Mehmed’in saltana­
tı zamamnda yazılmış olduğunu ve bu sebeble de bütün Giese yazmala­
rının istihraç edildiği esas nüshaya daha yakın bulunduğu gösteren delil
1er ihtivâ etmektedir. Öte yandan, Oxford nüshasımn birdenbire H.872
’ de kesilmesi olayı üzerinde belki biraz fazla duruldu; ashnda her iki nüs­
hanın da H.899’ a kadar gelmiş olduğu hakkında şüphe yersizdir. Hak­
kında hiçbir şey bilmediğimiz Oruç, herhâlde II.Bayezid devrinde ano­
nim malzemeyi tanzim etmek ve genişletmekle meşgûl idi**. Paris’de
bulunan iki yazma daha Oruc’unkine çok yakın metinleri ihtivâ etmek­
tedir, ancak H.908 yılında kadar- gelmektedir. Esasında daha pekçok
nüshamn tesbit edilmek ve açıklanmak üzere beklediği muhtémeldir***.
Bütün bu kronik malzemeye ortak hazine gözüyle bakılmış ve herbir
müstensih veya redaktör (ki bu bahiste bu terimler birbirinin sinoni­
midir) metni arzuladığı gibi değiştirmekte ve genişletmekte sakinca
görmemiştir. Böyle nüshalarda kayıtlı tarihî olayların değerlendirilmesi
büyük bir dikkat ve ihtiyat gerektirmektedir.
II.Mehmed devrinden üç târih, zamanımıza kadar gelmiştir; bun­
lardan hiçbiri şumullü değildir. Sadece üçüncüsü özellikle Osmanlılar’m
bir târihidir. Diğer ikisi, Ahmedî’nin eseri gibi, müelliflerin olayları ken­
di zamanlarına kadar getirmek sureytiyle Osmanh hânedam hakkında
bölümler ilâve ettikleri kâinat tarihleridir. Bunlar üslûb itibariyle bir­
birlerinden çok farklıdır : birinci oldukça açık bir farsça nesir, İkincisi pek
ağır türkçe şiir ve üçüncüsü de ihtimamla yazılmış arapça nesirdir.
* [Maamafih bu giriş onun kendi telifi değildir, bkz. BSOAS, 30, 1967, 331-2].
** [Edirne’de 905/1499-1500 de kurulmuş bir vakıftaki kayıt Dr.Irene Beldiceanu
-Steinherr («U n legs pieux du chroniqueur Uruj», BSOAS, 33, 1970, 359-63) tarafın­
dan ortaya çıkarılmış ve yayınlanmıştır.]
*** [Oruç meselesinin en yeni hülâsası R . F. Kreutel tarafından Der fromme Sul­
tan Bayezid, Graz-Wien-Köln 1978’in giriş kısmında verilmektedir. Bu çalışma, Oruc’un
868-908 yıllan kayıtlarının notlarla birlikte almanca tercümesini ve II.Bayezid devrine
hasredilen Leunclavius’un Historiae Musulmanae (bkz. aşağıda s. 240) ’sından parça ver­
mektedir. Historiae’run bu parçasından latin ceye çevrilen türkçe metnin hüviyeti halâ
tesbit edilememiştir.)
234
V. L. MENAGE
Birincisinin müellifi Şükrullah, I.Murad’m saltanat devri sonuna
doğru dünyaya gelmiş ve yirmi iki yaşında Osmanlı hizmetine girmiş­
tir. Ulema smıfindandı ve II.Murad tarafında çeşitli diplomatik; hizmet­
lerde görevlendirilmişti. Târihe âit eseri Behcetüt- Tevârih’ı 861-3/1465-8
yıllan arasında, tekaüd olduktan sonra, Bursa’ da yazmış ve vezîr-i âzam
Mahmud Paşa’ya takdim etmiştir. Onüç bölümlük bu eserinin sâdece
son bölümü Osmanlılar ile ilgilidir. Eser, çok geniş devreyi içine alması­
na rağmen oldukça kısadır ve ekseriya hükümdarlann listeleri, tahta çı­
kış ve ölüm tarihleri ve saltanat sürelerinden ibarettir. Şükrullah mukaddemesinde kullandığı kaynakların listesini vermektedir, fakat Osmanlı
devresi için kullandığı hiçbir mehazdan bahsetmez. Osmanlılarla ilgili
kısım II.Murad’m cülûsuna kadar oldukça detayh bilgileri ihtivâ etmek­
te, ancak bu târihten sonra pek az muhteva vermektedir. Şükrulllah’m
târihinin ana vasıfları, onun kronolojiye olan ilgisi ve sultanların fazilet­
lerinin ve hayratının hikâye edilmesidir.
Enverî hakkında yegâne bilgimiz onun çeşitli seferlerde Mahmud
Paşa’ya refakat ettiği ve kâinat tarihi Düstûrnâme'sini 869/1467 de bitir-,
bitirmiş olduğudur. Eseri yirmi iki kısa bâb’ a ayrılmıştır ve bunların ilk
onyedisi esas olarak Beyzavî’nin Nizâmiît- Tevarifi’inin nazımlaştırılmış
tercümesidir. 18.bâb Aydmoğlu Umur Bey’in yiğitliklerini, 19.bâb da
hânedamn menkıbevî başlangıcından II.Mehmed’in cülûsuna kadar Osmanhlar’ı hikâye etmektedir. 20.bâb II.Mehmed’e (868 yılma kadar)
hasredilmiştir. 21.si Enverî’nin hâmisi Mahmud Paşa’mn zaferlerinin
nakli olup 22.bâb ise Paşa’mn evkafını listelemektedir. Enverî’ye göre
bütün eserin telifi bir aydan fazla sürmemişti: bu da gösteriyor ki, Osmanh kısmı da dahil, elinde bulunan herhangi bir. metni nazım hâline
getirmekten başka birşey yapmamıştır. Üslûbundan anlaşılacağı üzere,
yukarıda açıklanan takvim tarzında tertip olunmuş bir almanağa dayan­
dığı aşikârdır; ancak kendisinin katıldığı bâzı seferlere âit bilgileri, tec­
rübesine dayanarak, ilâve etmektedir.
II.Mehmed’in ölümünden sonra İstanbul da baş gösteren kargaşa­
lıklar esnasında öldürülen vezir-i âzam Karamanî Mehmed Paşa, arapça
mensur kısa bir târih bıraktı. Bu eser iki kısımdan ibarettir: birincisi II.
Murad’m ölümüne kadar Osmanlı târihini, İkincisi de II.Mehmed devri
olaylarım hikâye etmektedir. Bu târih de, birhayli târih düşürülmeleri­
nin ve kafiyeli cümlelerin eklendiği basit bir almanağın arapçaya tahvil
edilmiş bir şekli olsa gerekir.
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLANGICI
235
Buraya kadar bahsedilen tarihler gösteriyor ki, bunların hepsi de
esas itibariyle popüler hikâyelerden ve takvimlerden derlenmişlerdir; üslûb ne kadar dikkatli hazırlanmış olursa olsun, bir isim ve târih listesin­
den bir hikâyeye aktarılmış olduğunu ve sonra da bir listeye dönüldüğü­
nü gizleyememiştir. Yine bu müelliflerden üçü - Ahmedî, Şükrullah, Eriverî - Osmanlı târihini kâinat târihine sadece ek olarak telâkki etmişler­
dir. Tamamen Osmanhlara hasredilmiş, kendine has hususiyeti açıkça
görülen, bir bütün olarak elimize ulaşan ilk eser Aşıkpaşa-zâde’nin ta­
rihidir. İsminden de anlaşılacağı üzere mutasavvıf şâir Aşıkpaşa âilesinden gelen müellif 1400 sıralarında doğmuş, muhtemelen bir asır boyu ya­
şamıştır; böylece de hayatı, ele aldığımız onbeşinci yüzyıl boyunca uzan­
maktadır. II.Murad’m saltanatı süresince ve II.Mehmed devrinin ilk yıl­
larında Rumeli’ de Hıristiyanlara karşı yapılan akınlarda ve büyük sefer­
lerde gâzi beyler yanında bulunmuştur. Târihini İstanbul’da emekli
bulunduğu yıllarda, hayatının sonuna doğru yazmıştır.
Bu kadar uzun ve faal bir hayattan sonra Aşıkpaşa-zâde,' görüp işit­
tiklerini mükemmelen yazabilecek evsafa ulaşmıştı; anlatımındaki usta­
lığı ile de birleşen şahsî tecrübeleri kitabım canlı ve çekici yapmıştır; çoğu
muhavere şeklinde meydana getirilmiş kısa bölümlerin sonu bâzen soru
- cevap ile bitmektedir ; sanki yazar bir dinleyici kitlesi önünde eserini
okurken dinleyenlerin soru ve itirazlarına cevap vermektedir. Eser daha
ziyâde bir popüler tarihtir; müellif hiç kimseden çekinmeksizin şahsî hü­
kümlerini saklama lüzumunu da duymamıştır. Sultanlar umûmiyetle
kritik dışında kahrken devlet adamları ve kumandanlar, yeri geldiğinde,
hayli dokunaklı tenkidlere uğramaktadır. Aşıkpaşa-zâde tarihinin ikin­
ci kısmı müellifin şahsî tecrübelerine veya silah arkadaşlarından duymuş
olduğu birinci elden rivayetlere dayanmış olmahdır. Kendisi kitabım
seksenaltı yaşma geldiği zaman yazmağa giriştiğini söylüyorsa da eseri
uzun zaman önce telife başlamış ve zamanla da üzerinde düzeltmeler ve
ilâveler yapmış olmahdır. Eserin ilk yarısı, yukarıda anonim kroniklerin
‘nüvesi’ olarak bahsedilen kısımlarla harf be-harf ayni olan malzemeyi
ihtiva etmektedir; metinler arasındaki uygunluk nüvenin sonu tahmin
edilen yerde kesilmektedir. Aşıkpaşa-zâde çocukluğunda Orhan’ın
imamı Ishak Fakih’in oğlu Yahşi Fakih’in evinde hasta yatarken Yahşi
Fakih’ten duyduklarına dayanarak Osmanh hanedammn MenâkıVvm
I.Bayezid’ e kadar anlattığım söyler. Bu cümle bazı tefsircileri, Yahşi Fa­
kih’ten menkûl olanların, anonim kroniklerde ve Aşıkpaşa-zâde’de
236
V .L . MÉNAGE
müşterek maddeler olduğuna inandırmıştır. Gerçek, büyük bir ihtimal
ile, bunun tersidir: müşterek malzeme 1420 lere kadar erişmiş yazdı bir
kaynaktan gelmektedir ve Aşıkpaşa-zâde’ye has bilgilerin bir kısmı veya
hepsi daha önce Yahşi Fakih’ten duyduğu hikâyeleri temsil etmektedir*.
Her ne ise, Orhan devrine, yanî 150 yıldan fazla öncesine giden bir za­
mana ait hikâye ve geleneklerin onbeşinci yüzyıl sonundan kalan bir
metinde yalnız iki ravî vasıtasıyle nakledilmiş olması kayda değer.
: Aşıkpaşa-zâde’den kısa bir müddet sonra eser veren Neşri hakkında
hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bursa5da müderris olduğu,
orada I.Selim zamamndâ öldüğü söylenmektedir. Kendi ifadesine da­
yanarak bildiğimiz tek gerçek, II.Mehmed öldüğü zaman Osmanlı ordu­
gâhında bulunmuş olmasıdır. O sırada vezirlerin hayret içinde bulun­
duklarının ve ardından îstanbuPda vukubulan karışıkların tasvirini verir.
Elimizdeki tarih, Neşrî5nin telif ettiği dünya tarihi Cihannümâ5mn al­
tıncı ve son kitabıdır. Bu son kitabım II. Bayezid5e ayrı eser olarak tak­
dim etmiştir. Eser üç bölümden meydana gelmiştir: Oğuz Han’ın nesli,
Selçuklular ve Osmanhlar. Bunlardan sonuncusu en uzun bölümüdür.
Metindeki bazı atıflar, mevcudiyetinden henüz haberdar olmadığımız
ilk beş kitabın muhteviyatı hakkında bazı ipuçları vermektedir.
Neşrfnin Osmanlı tarihinin en ilginç tarafi, hiçbir yerinde yazıh bir.
kaynaktan bahsetmesine rağmen, kullanmış olduğu üç kaynağı tesbit et­
mek ve kaynaklan kendi metni ile karşılaştırmak suretiyle de çalışma şek­
li hakkında fikir edinebilmemizdir. Esas kaynağı Aşıkpaşa-zâde5nin ta­
rihidir. Ona çoğu bölümüyle harfiyyen tekabül etmektedir; bir kelime
veya bir cümle bazen değiştirilmiş, Aşıkpaşa - zâde5nin metnini süsledi­
ği nazım parçaları çıkarılmış veya nesre çevrilmiş, ‘soru ve cevaplar5 hikâyeleştirilmiş ve otobiyografik referanslar terkedilmiş, ancak orijinal
metnin açıklığı ve gücü örtülmemiştir. Neşrî5nin yaptığı en dikkat çeki­
ci değişiklik, Aşıkpaşa-zâde5nin devlet adamlan hakkındaki k afi yar­
gılanın sık sık hafifletmesi veya metinden çıkarmasıdır: meselâ Aşıkpaşa-zâde5ye göre, hemen hemen bir aşır boyu devlet işlerini yürüten Çandarlı ailesi nefreti mucip iken Neşri bunu yumuşatmıştır. Neşri daha tem­
kinli okuyucular için yazmakta ve Çandarh ailesinin son mümtaz simasi îbrahinfe teveccüh besleyen II.Bayezid5in hamiliğini elde etmek iste­
mektedir.
* [Beni böyle bir sonuca götüren delillerim BSOÂS, 26, 1963, 50-54, de sunul­
muştur.]
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLANGICI
237
Neşrî’nin kullanmış olduğu diğer bir kaynak, Saray almanakların­
dan biri idi; kullandığı metin yukarıda adı geçen (856 tarihli) üçüncüye
pek yakın olmasına rağmen tamamiyle ayni değildir. Aşıkpaşa-zâde’nin
bablan umumiyetle bir tarih ile son bulurken, Neşrî’nin takibettiği usûle
göre söz konusu yılda almanakta mevcut olan bilgi bab sonuna eklen­
miştir. Neşri bazı tafsilatı verirken, meselâ «Düzmece» Mustafa’mn ger­
çek Osmanh şehzadesi olması hususunda, Aşıkpaşa-zâde’nin metninialmanaktaki malûmata uydurmak için değiştirmiştir.
Neşrî’nin kullandığı üçüncü kaynak, bir yazma nüshası Oxford’un
Bodleian Kütüphanesinde 2 mahfuz bulunan ve ismi bilinmeyen - bel­
ki, biyografi kitaplarında Şevki olarak adı geçen - bir kâtib taralından
II.Bayezid için yazılan türkçe bir Osmanh tarihi metnine pek benze­
mektedir. Bu tarihin önsözü çok özentili inşa üslûbu ile yazılmış, ta­
rih kısmı ise açık ve düzgün hikâye tarzında verilmiştir. Neşri, Aşıkpaşa-zâde’nin söylediklerine ilâveler yapmak için bu metinden birhayli ak­
tarma yapmıştır: sadece Ankara muharebesinden sonra zuhur eden iç sa­
vaşların uzun tasvirini ve muhtelif fasılları değil, ayni zamanda Aşıkpaşazâde’ nin eseri içine ustaca yerleştirdiği tek tük cümleleri, sözcükleri, hatta
isimleri de almıştır. I.Bayezid devrini anlatırkan basit bir derleme ile ye­
tinmeyip Aşıkpaşa-zâde’nin tarihim, olayların Bodleian metninde an­
latıldığı kronolojiye uygun düşürmek için, tamamen yeni baştan tertip
etmiştir. Bunu öyle mükemmel yapmıştır ki tenakuzlar ancak çok dik­
katli bir analizden sonra ortaya çıkarılabilir. Üç kaynağın ekseriya bir­
birine uymayan kronolojilerini telif eden Neşrî’nin hünerine hayranlık
duyarken onun muhtemelen tarihî gerçekleri birhayli tahrif ettiği de
göz önünde tutulmalıdır; tarihinin daha sonraki tarihçilere esas kay­
nak teşkil ettiği düşünülürse bu durum daha da ehemmiyet kesbeder*.
Bütün metodik hatalarına rağmen, bir tarihçi için gerekli meziyet­
lere, olayları doğru olarak tesbit etme arzusuna sahip olan Neşri gerçek
bir tarihçidir. Ayni hüküm, Osmanh hanedammn faaliyetlerini açıkça
övmek için II.Bayezid’in emri ile yazılmış, Vassafve Cüveynî tarihleri­
2 Marsh 313. Bu yazma ekseriya, tarihi onunla çok benzerlik gösteren Ruhî’ye
atfedilmektedir; ancak daha erken bir yılda (889/1484 de) son bulmakta ve Ruhî’nin
kendi eseri olmaktan ziyade onun kaynağı durumundadır.
* [Neşrî’nin, kaynaklarım kullanması meselesi benim Neshri’s History o f the Ottmans.
the sources and development o f the text, London, 1964, adlı monografimde ele alınmıştır. Bu
konu üzerinde Profesör Halil İnalcık tenkidimde kıymetli fikirleri ileri sürmüştür (Bel­
leten, 29/116, 1965, 667-72.]
238
V. L. MENAGE
ni model almış Heşt bihişt müellifi îdris-i Bitlisi için kolayca verilmez. Ger­
çi îdris hâlen kaybolmuş durumda olan önceki kaynaklardan topladığı
bazı bilgileri muhafaza etmiştir amma tarihinin muhteviyatı baştan başa
tahlil edilseydi - ki bu, çok gecikmiş bir iş sayılmalıdır - esere bir tarihî
kaynak olarak fazla kıymet verildiği, belagat unsurları sıyrıldıktan sonra
esas hikâyenin, birbirine zıt gelenekler arasmda ahenk sağlamak düşün­
cesiyle yapılmış bazı tahrifler bir yana, Neşrf nin anlattığı hikâyeden pek
az farklı olduğu görülürdü.
İdris’in çağdaşı olan Kemalpaşa-zâde’nın bir tarihçi olarak değeri
henüz anlaşılmağa başlamıştır: zira tarihinin külliyetli yazmaları çok ya­
kın geçmişte tesbit edilebilmiştir. Kemalpaşa-zâde türkçe, ama Idris
kadar süslü bir üslûbta ve îdris’in Heşt bihişf ine özenerek yazmıştır.
Çok uzun ve tafsilatlı tarihinin ilk sekiz defteri II.Bayezid’in emri üzeri­
ne telif edilmiştir. Kendisi çok yönlü bir kişi idi; hayata asker olarak baş­
ladı, sonra ilim ile meşgûl oldu ve Kanunî Sultan Süleyman devrinde
şeyhülislâmlığa yükseldi. Yakın zamanda faksimile* ve transkripsiyon­
lu olarak neşredilmiş II.Mehmed devrine ait defteri muhtevasından an­
laşılacağı üzere, Osmanh tarihçiliğine yepyeni bir görüş getirmiş, geç­
miş hadiseleri, farklı üslûblanna rağmen Anonim kroniklerin, Aşıkpaşa-zâde, Neşri ve hatta İdris’in metodu olan birbiriyle ilgisi olmayan
bir olaylar dizisi olarak değil, birbirine bağlı bir hadiseler zinciri şeklin­
de anlatmağa gayret etmiştir. Casus belli den de öteye giderek okuyucuyu,
anlatılmak istenen durumu meydana getiren öncekiivakalardan haber­
dar etmek suretiyle olayların gerçek sebeblerini ortaya koyma çabası
içindedir. Hemen hemen bütün seleflerinin yaptıkları gibi Hıristiyan
devletleri sadece ‘kâfir’ olarak isimlendirmekle yetinmeyip, mevzuu,
olaya sahne olacak ülkenin kısa bir tasvirini vermek suretiyle başlatır 3,
kaynakların seçiminde titizlik gösterir ve aralarında önemli simaların
da bulunduğu görgü şahitlerinin ifadesine müracaat eder. Kısacası, bir
devlet adamı davranışı içinde alaylarda ortak taraf arar ve istikbaldeki
siyasete yön vermeğe çalışır.
* [Faksimile olarak yayınlanan (Ş. Turan,Ankara, 1954) V II. defterin yazması
(Fatih 4205) müellifin kendi hattı iledir: hlsz.BSOAS, 23, 1960,250-64. Profesör Turan
daha sonra ilk defteri de yaınlamıştır (Ankara, 1970).)
3 En azından bu vasfım T ıırsnn Bey’in Târih-i it bu’ l-Feth'inden aİmiştu . Aynı id­
râkin Kemalpaşa-zâde tarihinin diğer defterlerinde ne derece bulunduğu ileride or­
taya çıkacaktır (Kemalpaşa-zâde’nin defterlerinin neşrini Türk Tarih Kurumu deruh­
te etmektedir).
OSMANLI TARİHÇİLİĞİNİN BAŞLANGICI
239
Gerçi yukarıda adı geçen müelliflerin çoğu - bilhassa Şükrullah ve
Neşri - umûmiyetİĞ münevver tabaka için yazarlarken büyüklerin tevec­
cühünü arayan ulema-tarihçiler, eserlerinin devlet adamları ve hüküm­
darlar için pratik faydalan olduğunu iddia ederler. Onlara göre tarihin
ki fazileti vardır: ilahiyata yardımcı olmak ve hükümdarlara adaletli yö­
netim yapmalan için kılavuzluk etmek. Kemalpaşa-zâde’nin eserinin
getirdiği yenilik, seleflerinden bazılanmn hedef aldıklanm hayal ettikleri
ikinci amaca gerçekten hizmet edebilecek nitelikte olmasıdır.
Onbeşinci yüzyıl tarihçilerini yazmağa teşvik eden gerçek amiller
pek açıkça izah edilmezse de belki daha samimî olarak hissedilmekteydi,
ilki, Anmedî’nin Iskendemâme’
meşhur pasajında temsil edilen din­
darlık motifidir; orada Moğollann gaddarhklanndan ve kötülüklerinden
söz ettikten Sonra âdeta bir ferahlık içinde «iyi Müslüman ve âdil» olan
ve kendilerine mahsus meziyetleri ile durmadan cihadda bulunan Osmanİı beylerinin faaliyetlerini anlatmağa başlar. Bu konu daha sonraki
tarihlerde de hep böyledir. Birçok seferlerin Müslüman devletlere karşı
yönetildiği gerçeği, onların ya Osmanlı topraklarına basit akınlar yap­
mak veya Hıristiyan düşman ile müttefik olmak suretiyle gazayı engelle­
dikleri gözü ile bakıldığı için mevzu dışıdır: bu sebeble Balkanlardaki yü­
ce görevin aksamadan yürütülebilmesi için Sultan onları tenkil etmekle
mükelleftir. Ve kâfir ile savaş Allahın emrettiği vazife olduğuna ve ken­
dilerini buna adamış sultanlar ve muhariblerin evliyalık mertebesine yük­
seldiklerine göre, onların faaliyetlerini de yazmak kutsal bir görevdir ve
yazar, onlar gibi ahiretteki saadeti için okuyucudan bir fatiha bekleye­
bilir.
Bu motifin hemen yanında açık olarak eğlendirmek arzusu da var­
dır. Oruç, önsözünde, Ahmedî’de görülen telakki ile Osmanh hüküm' darlarının faziletleri üzerinde durur; ancak bu sultanların hikâyelerinin
«kısas-ı enbiya...şahnâme...acayip hikâyeler...Afrasiyab...Rüstem-iZal»
m hikâyeleri mertebesinde yazılması lâzım geldiğini belirtmekle başlar
ve Anonim kroniklerin bir redaksiyonunun girişinde «Tevârih-i Âl-i Os­
man ve gayri acayip hikâyetler kim ilerü zamanda vaki olmuştur» ihtiva
ettiği haber verilir. Böyle eserleri halis «tarihî metinler» olarak tasnif
edersek, o devre uymayan bir hükme varmış oluruz. Bunlar o devir hal­
kının eğlendirici ve ahlakî edebiyatının bir türüdür. Anonim kronikler
gibi görünüşte verimsiz bir takım kayıtların değeri, bunlara benzer Ânglo-Saxon Chrotıicle adh metin hakkında kullanılmış kelimelerde açıkça ifa­
240
V. L. MÉNAGE
de edilmiştir: kronik tarzımn ilkel faydası «geçen yılları, her yılın kendi­
ne ait alâmet ve işaretiyle karekterize etmek idi; böylece de o yıllan ya­
şayıp faaliyette bulunanlar geçmişi hatırlarken yıllann kanşması önlen­
mekteydi...kronikler gelecek nesillere sadece, söz gelişi bir savaş alammn
veya bir kahramanın adı gibi birkaç isim bırakırlar; ancak çağdaşlanna
yoldaşlık, hayatlan boyunca hatırlayıp canlandırmaya adet edindikleri
binlerce hususiyetleri telkin ederlerdi. Bize kısır ve yavan gelen bir
cümle, onlar için bütün bir kış gecesi sürecek bir muhavereye bais
olabilirdi» 4.
Son olarak, yukanda bahsedilen onbeşinci yüzyıl metinlerinde ka­
yıtlı tarihî geleneğin Avrupa’da uzun yıllar bilinip takib edildiğini be­
lirtmek yerinde olacaktır. Hieronymus Beck, 1551 de Viyana’ya Anonim
Kronik’in muahhar redaksiyonunun 956/1549 yılına kadar gelen bir nüs­
hasını getirdi. Yazmanın J.Gaudier’in yaptığı almancca tercümesi 1567 de
Frankfurt’ ta, Hans LoeLenklau (Leunclavius)’un yaptığı latince tercü­
mesi 1588 de basıldı. Leunclavius son derece muktadir bir mütercim idi
ve kullandığı yazma (ki sonradan kaybolmuştur) elimizdeki yazmalardan
çok daha eski olduğu gibi, muahhar redaksiyona ait olmasına rağmen
yazmalarımızda temsil edilen rivayetlerden daha eski rivayet nitelikleri­
ni bazen muhafaza ettiği görülmektedir. Leunclavius’un Historiae Musulmanae Turcorum (Frankfurt 1591)’u iki türkçe yazmadan telif edilmiş­
tir: birisi Anonim Kroniklerin başka bir redaksiyonu olup diğeri Neşrî
Tarihinin Osmanlı kısmının ekseriyetini de ihtiva eden bir derlemedir.
Historiae'ma. ilgili kısımları Neşri’nin yeni basılan metinleri ile karşılaş­
tırılınca, ardlannda kalan yazmamn, Neşrî’nin eserinin ilk meydana
gelen metnine ait olup, daha sonraki müstensih-musahhihlerin yap­
tıkları hataların çoğundan belli olur*. Esasında, bugün şarkiyat­
çı olmayan batılı araştırıcılar, onbeşinci yüzyıl Osmanlı metinleri­
nin tercümelerini ararlarsa, 1600 yılında Generali historie of tke Turkes ad­
lı eserini hazırlayan Knolles’ tan pek fazla avntajh durumda sayılmaz­
lar.
4 Charles Plnmmer’in bıı hükmü, The Anglo-Saxon chronicle (tercüme eden
G.N. Garmonsway, Everyman serisi. London 1953)ın girişinde (X V III) iktibas edil­
miştir.
* [Bu mesele de yukanda (s. 237) adı geçen monografide ele alınmıştır.']
TW O LETTERS OF D O M ÁLVARO DE NORONHA
FROM H O RM U Z
Turkish Activities along the Coast o f Arabia: 1550-1552*
Salih Qzharan
When Father Josef Wicki S. J. published in; Documenta Indica1 some
parts o f a letter written on 25th November 155Ó by the Portuguese go­
vernor (capitao) o f Hormuz, Dorn Alvaro de Noronha, to the Ring of
Portugal he left out the most interesting and much revealing pages of
it, i.e., the Turkish activities along the coast of Arabia, their penetration
into the Persian Gulf, and the Portuguese reaction to them2. Father
Wicki achieved his purpose since he was dealing with religious history.
To give the full letter, however, would make it easier for us to undertand better the military, economic and political history of the -Indian
Ocean in the middle of the sixteenth century, during which the two great
empires, the Portuguese and the Ottoman, were strongly interested
in those parts o f the world, through which was linked the richness of
Asia to the coasts of the Mediterránea. On 31st October 1552, D. Alvaro
wrote another letter3, this time to his gouvernador o f India, immediately
* I am grateful to Dr.A.M .Dias Farinha and his wife for checking my transcrip­
tion with the original text. They are by no means responsible for mistakes which might
occur in this article. I am equally grateful to the authorities o f the Arquivo Nacional da
Torre do Tombo for giving me permission to reproduce the letters.
1 See vol. II (Romae 1950), pp. 111-116.
2 The letter is preserved in the Arquivo Nacional da Torre do Tombo o f Lisbon, Corpo
Cronológico, la Parte, Mago 89, Documento 105.
3 See Corpo Cronológico, la Parte, Mago 89, Documento 9. Under this reference
number there are in fact two more letters, one by the guazil (i.e., vezir or the native ad­
ministrator) o f Hormuz and the other by BastiSo Lopez Labato, describing the siege o f
Hormuz. They are all copies (¡reliados) from their originals brought from Hormuz to Goa
by capitao FernSo Farto whom the viceroy had earlier sent to Hormuz with letters confum ing that the aid against the Ottomans would soon arrive (cf.Diogo do Couto, Da
Asia (Lisboa 1778), Decada VI¿ Livro X , Capitilo V ). For an English translation o f the
letter ofth e guazil Nur al-Din see S. Ozbaran, «T h e Ottoman Turks and the Portu­
guese in the Persian Gulf, 1534-1581», in Journal o f Asian History, 6/1 (1972), pp.
79-82.
Tarih Enstitiisü D ergisi: F. - 16
242
SALİH Ö ZB AR AN
after the siege of Hormuz by Pîrî Bey, then the commander of the Otto­
man fleet for the Indian Ocean {Hind Kapudani) . There he gave a vivid
description of the Turkish campaign, the most threatining since 1538.
It is aimed here, therefore, to publish with a short introduction these
two very interesting letters.
When Süleyman Pasha, the Ottoman governor (beylerbeyi) of Egypt,
undertook a campaign against Diu in 1538 he left a strong impression
on Portuguese minds that the Ottomans, with their naval forces at Suez,
could very well share the profit that the Portuguese had been enjoying
since the beginning of the century as they, to a great extent, controlled
the spice trade to the Red Sea. It was .necessary for the Lusitanians to
keep watch on the Turkish navy now free in action in the Red Sea. In
1541, a Portuguese fleet under the command o f Estevâo da Gama sailed
to Suez in order to destroy the Ottoman galleys stationed there, but
with no success. The négociations, carried out between the two empires,
also failed. The Ottomans took Basra in 1546 and in the following year
sent an ambassador to Hormuz; clearly they wanted the flow of trade
open. Aden, an important spot at the entrance o f the Red Sea was regai­
ned by the Turks in 1548 after a short lived occupation by Ali b. Sulei­
man Tawlaki. The Ottomans were making themselves more and more
felt in the Indian,Ocean; the spice trade through the Red Sea had been
reviving4. It was about this time that D. Alvaro de Noronha, the son of
Dom Garcia de Noronha, became the governor {capitao) o f Hormuz5,
and wrote to his king, D. Joâo III, the first o f the above-mentioned
letters.
D. Alvaro starts his letter by giving the news which he obtained
from Gonçalo Vaz Coutinho whom Jorgé Cabral, the gouvernador of In­
dia sent, in the beginning of February 1550, with five ships to the Red
Sea (o estreito de Meed) in order to learn about the state of the Ottoman
fleet and if.it was coming against certain Portuguese fortresses in the
Indian Ocean: «[Vaz Coutinho] sent me a lettef in which he wrote
that he had known for sure thet the Turks {os turquos) would come to
4 This is not the place to cite all the works concerning the R ed Sea spice trade. F.
Braudel, C:R. Boxer and V.Magalhaes Godinho are among the names to whom one
•can always refer.
5 Cf. Couto, D ec.V I, L iv.V III, Cap.V.
TWO LETTERS OP DOM A LV AR O DE NORONHA
243
lay siege to this fortress o f Hormuz in Septembèr with a great ârmada» 6
However, the Portuguese capitao assures his King that he woüld never
let such an important place to the enemy who now stays very near, in
fact at Basra, preparing themselves in order to take further steps towards
ds Hormuz. After describing the fortification o f Hormuz and the pre­
paration against a possible Turkish attack he writes about the Turks
now at Basra. He says that a certain muslim (mouro) told him that the
Ottomans at Basra numbered about two thousand, and had already
built a-fortress at Kurna7. D. Alvaro believed that the Turks would have
no dif ficulties to keep the Basra passage under control. Baghdad was
near and all the help could easily be provided. On the Ottoman rela­
tions with the Arab tribesmen he says : «the same mouro told me, and
also through some other people I knew that theyizares had already made
peace with the Turks» 8.
In his letter D. Alvaro continues to inform us about the Turks, this
time he writes to his King on Katif, a coastal town which’ linked thé
Lahsa district of Arabia with the Persian Gulf: «...with the news which
came from Bahreyn I learned that [the Ottomans] wanted to take Katif
(catifa), a place that belongs to the Kingdom o f Ormuz». It was this
news that made the Portuguese capitao send D. Francisco de Almeida
with four ships carrying sixty men to keep watch on the Arabian coast'.
Sometime later D. Alvaro heard further news from the guazil of Bahreyn:
6 See below, p. 247. Couto informs us that at this time there were twenty five gal­
leys in preparation at Suez: «G onçalo de Tavora... foi demandar o Estreito e en trou
dent ro, onde tomou algumas gelvas (i.e., a sort o f a small boat) com alguns Mouros, de
quern soube que em Suez se faziam prestas vinte e sinco gales, mas que nao sabiam
pera onde» (D ec.V I, L iv.V III, Cap.V).
7 See below, letter I, fol.5b. Kurna, in a nahiye status in h. 961 (see Ba§bakanlik
Arpvi (Istanbul), Maliyeden Müdevaer De/terler, no. 17642, p.717) under the Beylerbeylik
o f Basra, was taken by the Ottomans in 1546 (For the Ottomon penetration into the
Basra district see Ozbaran, op.cit., pp. 50-56).
8 See below, letter I, fols. 5b-6a. In 1549 the tribesmen o f Jazayir district (yiza- .
rat in Alvaro), consisted o f many islands with their forts and villages and situated in the
waters o f the Tigres, the Euphrates and in the delta region known as the Shatt al-Arab
under the leadership o f Ali ibn Ulayyan cut all the routes leading to Basra. The Otto­
man forces from Baghdad under Ali Pasha, however, marched against him and made
him agree to pay 15 sikke (i.e., an Ottoman coin) o f gold each year to the Ottoman
government and to rebuild certain forts, including Kurna (cf.Matrakçi Nasuh, Süleyman-nâme, Arkealoji Library, Istanbul, M S. 379, fol.170).
244
SALİH Ö ZBARAN
«After all that I have written above to His Highness (V. A.) there came
to me a letter from the guazil o f Bahreyn, in which he wrote that the
Turks had already come to Katif and besieged it. [The letter] says that
they came from Basra in fourfustas, and does not estimate them at more
than two hundred» 9. The fresher news thathe had from Bahreyn revealed*
however, that «Katif was already taken by the Turks...: [the guazil of
Katif] delivered the keys of the fortress without any fight or resistance
...Dom Francisco arrived at the harbour after it had been taken, already
ten-twelve days. Since he found it taken he wanted to do as much da­
mage as he could; he burnt all the ships which the Turks had at the har­
bour, loaded with goods» l0. During the close fight, however, many Por­
tuguese were killed and D. Francisco returned to Hormuz wounded.
About the Basra-Hormuz trade and the Ottoman interest in it D.
Alvaro writes: «They [i.e., the Ottomans at Basra] sent many letters
here to Dom Manuel; and since my arrival, there has come another
letter from the Turk, which [D. Manuel] has already sent to His High­
ness, in which he [i.e., the Turk] was intending that this trade should
remain open; and for that he was giving great assurances»11. It is
known that D. Manuel gave no response to this demand. The Por­
tuguese policy was still, the same in the time o f D. Alvaro although he
himself highly estimated the profit from the trade to Basra12*
9 See below, letter I, foI.8a.
10 See below, letter I, fol.lOa.' In a letter dated 24 November 1550, one day
earlier than that o f D.Alvaro, Thom e Serrao, ouvidor (i.e., crown-judge) at Hormuz
wrote to his King that the Turks went to K atif with 200 men in six fustas and with
500 men on land (see As Gavetas da Torre do Tombo, vol. V (Lisboa 1965), pp. 38-40.
11 See below, letter I, fol.9a. For the amicable approach that the Ottomans
made, in 1547, through Bilal Mehmed Pasha, the first beylerbeyi o f Basra, see Ozbaran,
•op. cit., pp. 71-79.
■'
12 In his above-mentioned letter Thom e Serrao writes this: «Pêro visorei Dom
Joa od e Castro que Deos temestava defesa que nenhua pessoa de qualquer nasam sob
graves penas e fiquarem cavitos nao fosem a Ba^ora. E agora pero govemador Jorge
Cabral foy confirmado o mesmo decraramdo que nao fosem nem viesem per nenhua
maneira nem pera la mandasem fazemdas nem as trouxesem». This is not, however, to
suggest that the route to Basra remained blockaded. Father Gaspar Barzeu, who visited
Hormuz in 1550, wrote from Goa that Hormuz was a great trading town for all the mer
chandise coming -from Persia, Arabia, Turkey, Mesopotanaia, Venice: «H e grande escalla de todas as mercadorias assi de Percia como d ’Arabia, Turquia, Mizopotamia,\Veniza e da casa de M eca e assi Tartaria Maior como Menor. Verdadeiramente, se algu-
TWO LETTERS OF DOM Á LV AR O DE NORONHA
245
As the Turkish threat to the Portuguese presence .in the Indian
Ocean grew on both sides o f Arabia13 D. Afonso de Noronha, the Gover­
nor of India (1550-1554), saw.the circumstances as a.real danger and
and quickly organised a campaign against the Turks in. the following
year. To besiege Katif, he believed, would help to keep the Ottomans
at least pinned down. Katif was indeed destroyed by D. Antonio de No­
ronha, but his proceeding to Basra ended with no success to his creditH.
To follow the story o f the Turks for the following year, 1552, we
have the other letter of D. Alvaro de Noronha l5. It is dated 31st Octo­
ber 1552, one day later than that of Ra’is Nur al-Díñ and somehow more
informative.
What really made the Turkish admiral abandon the siege? «There
is no doubt» says D. Alvaro «that if they carried on with the bombar­
dment they would bring the whole wall down» 16. Was it the shortage
o f munitions and goods or the Portuguese resistance that made him
lift the siege? On this the Portuguese capitao comments:
«...finally they raised the siege because we had put them to
somuch labour that they risked defeat, and also because they were
so short of munitions, gunpowder and other war meteríais (artificios
de guerra), a great quantity of which they had lost in a gallion which
had sunk17 while passing the strait18».
ma Babilonia outra avia no mundo, esta era,., (see Antonio da Silva Rego (éd.), Docu
mentaçaopara a Historia das Missoes do Podroado Portugûes do Oriente, vol. 7 (Lisboa 1952),
p.74. On Hormuz see the well documented work o f Jean Aubin, «L e Royaume d ’Ormuz au Début du X V Ie Sièecle», in Mare Luso-Indicum, 11(1973), pp. 77-179.
13 According to Alvaro (see below, letter I, fol. 6b) the Turks attacked Kalhat
and captured two catures which he had sent to Ras al-Hadd.
14 For the full story see Couto, Dec. V I, L iv.IX , Cap. X V . Cf. also the letter o f
R a’is Nur al-Din (Reis Nordim) to the King o f Portugal, dating from 5 October 1551
(Corpq Cronológico, la Parte, M aço 87, Documento 2).
15 See below, letter I I ; and also above, note 2.
16 See below, letter II, fo l.lb . 17 Here D.Álvaro does not specify the place. Seydî Ali (in his Mirat al-Memalik, p.
12) mentions that, owing to the misty weather, the ships parted from each other o ff
Shihr, and one barça was torn to pieces.
18 See below, letter II, fol. 2a. Professor C.R.Boxer kindly supplied me with a
copy o f a letter o f Simao Ferreira, secretario do Estado da India, dating from Dio, 19 De­
cember 1552, in which Simao Ferreira reveals that during the siege, there were in the
fortress o f Hormuz more Portuguese than the besiegers : «mais portugueses avia na
forteleza segumdo de laa escrevem do que avia Rumes».
246
SALİH ÖZBARAN
Apart from the Turkish campaign against Hormuz itself D. Alvaro
informs us about the earlier part of Piri Bey’s life. This should be con­
sidered important since the life of this famous Ottoman seaman and
geographer remains obscure for the years before 1547 19.
The Arabian. Littoral in the 16tt Century
19 Cengiz Orhonlu has published certain number o f Turkish document, preserved
in Turkish archives, relating to Piri Bey and his campaign against Hormuz (see «Hint
Kapudanligi ve Piri Reis», in Belleten, vol. X X X I V (Ankara 1970), pp. 235-254).
There he says that the life o f Piri is not known for the years o f 1525-1547.
TWO LETTERS OP DOM A LV A R O DE NORONHA
247
LETTER I
From.Dom Alvaro de Noronha to D. Joao III .
(Ormuz, 25 November 1550) *
Senhor
Depoys que a V.A. escrevy de guoa em margo me pártj pera aquj
pera ormuz ha tomar pose desta ffortaleza de que V.A. fez merge. Depbjs
do guóvernador jorge cabral ser em guoa e saber dele que me nao avya
mjsterpera servjr V.A. em outra cousa senao nesta em que ho estou
servymdo. Emtreguou me esta ffortalleza dom manoel a vjmte dias de
junho por neste tempo acabar.- Aguora darej comta a V.A. dé como ma
emtregoú e de como ffica e asy do mays que socedeo nesta terra depojs
de eu nela ser.
,
-Item. Vymdo-aymda pello mar em mascate veyo ter comjguo hua
flusta .que gorigalo vaz coutinho que ho guovernador tinha mamdado
ao estrejto’ha saber novas dos turquos como todos os anos mabdam os
guovernadores; mamdava com hüa carta;pera mim em que me escrevya
que soubera no estrejto de certa, certeza que os turqos vynhao ha por
gerquo sobre esta ffortalleza .em setembro com hüa grosa armada e qué
diso me maodava avysar que estivese prestas para se caso ffose que vyesem que me nao tomasem des apercebydo. Gomffeso a V.A. que pera
ha yemte com quem me emtáo [Ib] aguy achey de fidallguos cryadós
de V.A. e soldados yemte toda muy lympa que todos tomáramos por
partido se ca. ouverem de vir em allgum temgum tempo que vyeráo;
emtáo; por que com ha comfiamga que todos tinhamos em Deus e deseyos de seryyr V.A. bem. crreo que lhe fora muj mal da vymda he que
por vemtura os desbarrataramos e destroyramos de maneira que elles
perderáo ha saudade de tomar-ca mays. Neste tempo se acharáo aquy
lluys ffigueira capitáo mor de hüa armada que ho guovernador máo* It is regretted that the press on which this article has been printed lacks
some o f the diacritical signs used in the Portuguese. T he facsimiles annexed to this
article should in some part compensate for this deficiency.
24¿
SALÍH ÓZBARAN
dou aquj amdar neste estrejto de que elle ya tera escryto a V.A. E asy
mays gil ffernandes de carvalho que taobem aquj emvernou com mujto
guasto e despesa que teve emquamto aquj esteve com mujtos homés que
tinha ha que dava de comer em sua casa. Qertefiquo a V.A. que he
home de que me parege que sé V.A. mujto pode servir e por que ysto
V.A. podera saber de mujtas mays pessoas que por mim e que sejam
de mays credjto com V.A. que’ eu. Nó guasto njsto mays palavras que
estas que me pareceo que heráo de mjnha obryguagáo por ser aqui capitao no tempo que elle ffez este servygo a V.A. Luys ffigueira ffoj com
esta armada em que ho o guovernador aquj maodou vyr de vymte ve­
las ate barrem e amdou por este estrejto todo ate se rrecolher aquj a
esta gidade. Foj este favor negesaryo a esta térra por os mujtos anos
avya que ca nao vyera armada nhüa cousa que ya daquj por dyamte
por os turquos estarem em bagorra he aquj mujto negesaijo. E V.A.
asy me parege que o deve de mandar a os guovernadores que ho fagáo
e mandarem ymvernar sempre aquj allgüa guarnjgao de yemte. Ha ar­
mada podera ser menos que esta, por que neste estrejto nom tem ca
com quem peleye, ysto escrevo tudo ao goavernador da Imdya pera
njso ffazer ho que lhe pareger mays servjgo de V.A. Parege me que asy
o ffara como aquj diguo a V.A. e lho eu escrevo por que perage asj [2a]
muj negesaryo. Lujs fiqueira servyo tambem V.A. aquj nesta yornada
mujto bem e ffez em tudo nela ho que devja de fazer. Veyo aquj mays
ymvernar dom francisco dalmeyda ffilho de dom pedro dafrneyda que
haquj ha de ficar nesta fortalleza por me asy pareger servydo de V.A.
He homé que depoys que se lluys fiqueira daquj ffor pode aquj amdar
neste estrejto com ha armada que aquj ficar servymdo V.A. e eu asy
ho-detrymyno de fazer.
Item. Dom manoel me emtreguou esta fortalleza ffejta toda de novo
da bamda da térra e ffallo por este termo a V.A. por que me parege e
asj me diserráo que V.A. a tinha ya la debuxada e desta maneyra emtemder me ha V.A. da maneira que lhe dixer que ma emtreguarao e
ffica. Tem ésta ffortalleza da bamda da térra hü lamgo de muro que
sera ha terga parte de toda ha rredomdeza. Este lamgo de muro deixou
dom manoel de todo ffejto he acabado nos cabos deste lamgo de muro
estam dous balluartes cada hü em seu cabo hü que he da bamda do ponemte por nome Samtiaguo fficou acabado de todo. Deste balluarte
ej de mamdar aguora ffazer hüa courraga que va emtrar no mar, e no
TW O LETTERS OF DOM A LV A R O DE NORONHA
249
cabo della hu balluarte do qual ha de sajr hü rreves que deffemda parte
deste balluarte porquamto ho rreves destoutro da bamda do llevamte
ho nao pode alcanzar. Ysto he obra mujto negesarya e esta courraga
aymda mujto majs por quaoto por francisco pirez nóm meter este bal­
luarte no mar se podya pasar por amtre elle he o mar yemte que pódese
ffazer noyo ha ffortalleza da bamda do mar e desta maiieira nóm fica
ha.fortaleza com mays combates que os da bamda da térra. E deste
balluarte Samtiaguo deixou mays ffeito dom manoel hü lamgo de muro
pequeño que corre ao lomguo do mar que chegua ate hü balluarte que
eles ca chamao ho do guazil, o qual lamgo de muro com ho [2b] muro
velho que fica da bamda de demtro deste, ffazem ambos de dous hua
gram cisterna a guál ffiquou por fazer somente com esta desposysao que
diguo de se nela poder ffazer. Agora mamdo por as máos nella. Espero
em Noso Senhor de ha acabar e ela acabada ffiqua esta fortalleza com
aguoa que lhe bem abaste pera hü gramde gerquo. Estoutro balluarte
que ha V.A. dise que he da bamda do llevamte por nome ■Samtamdre
Este fficou ffejto em muj bom lluguar que fficou metido nó mar de maneira que por amtre elle he ho mar se nao pode pasar, ficou este ballu­
arte allevamtado de todo da bamda da terre e da bamda do mar com
hü lamgo de muro pequeño que dele vaj ao balluarte da ygreja, fficaijam as duas partes por fazer com ho erntulho delle. Esta he obra que
se aguora acaba te lo ey ja ffejto ate home (sic) meio e ya fforá acabado,
e eu asy ho cudey que quamdo stprevese a V.A. que asy lho stprevese,
mas ho guovernador jorge cabrral mamdou aquj pello vedor da ffazemda sjmao botelho que haquj veyo por seu máodado paguar ha homés
que estaváo na ymdya pasamte de tijmta mjl pardaos, e o majs dinheiro
llevou ho vedor da fazemda pera ha Imdja per honde ficou esta feytorya
sem nhü dinheiro e ho esta aymda aguora e esta he a causa, por que este
balluarte no he ja de todo acabado. Ysto ffoj mal oulhado do guover­
nador e do veador da fazemda. Eu lho dise muj tas vezes, mas elles como
tem ho poder nela por V.A. fazem ho que lhe bem parege por vemtura
lhe paregerya que asy comprya a servygo de V.A. Mas a mim nam me
parege que o cumpre tirarem em tal tempo como este dinheiro desta
ffejto ja per homde se esta ffortalleza deixa dacabar cousa que tamto
rrelleva ao servygo de Deus he de Vosa A. e bem de toda a yamdya.
Trabalharej quamto poder de por allgüa vya aver dinheiro pera se esta
obra acabar.
250
SALİH Ö ZBARAN
[3a] Item. Depoys dacabar este balluarte e de fazer a courraca he
balluarte que a V.A. arriba diguo que ey de mamdar fazer e asy ha systema detijmino de mamdar fforteficar esta fortaleza da bamda do mar
domde em allgüs lluguares esta muj iraca e baixos os murros com lhos
emgrosar mays e alteallos. E isto tudo ffolguaxja eu de poder acabar no
meu tempo e nisso trabalharej quamto poder senao temo que pola obra
ser mujta nao posa ser por que ysto depojs dacabado ficara esta fortalleza muj forte e asy he nefjesaryo que ho seya poys tem tays ymiguos como
sao os turquos tam perto os quaes mujto diz que desejao esta térra que
lhe Noso Senhor numca dara. Mas que sera sempre de V.A. com outras
mujtas que V.A. com ha ayuda de Noso Senhor ca guanhara e desta maneira me emtreguou dom manoel esta fortaleza a qual tem mays hüa ca­
va da bamda da térra que toma de mar ha mar. No esta aymda acabada
de todo depois que ho for e ho mar poder emtrar por hü cabo e sajr
pello outro, ficara hüa fermosa cousa ysto taobem espero de fazer com
ha ayuda de Noso Senhor he cóm hüa pomta muj gramde per homde
se saya da fortalleza e emtrem que sera hobra muj ffermosa e que may s
paíe$era de ytallya que da ymdya. As mays mony$oes que me dom ma­
noel emtreguou nao ñas escrevo a V.A. por ser cousa mujto meuda allgüas seram mays mjster das que haquy estam mormente poluora que aquj
ha muj pouquá. Ca ho stpreverei ao guovernador e V.A. lhe deve de
mamdar déla que tenha gramde cudado de prover esta ffortaleza de tudo
ho que lhe he necesaijo, por que se V.A. ysto nom fizer por v^mtura se
esquegeráo ca dysto dom manoel tem servydo V.A. mujto bem nesta tér­
ra e deixou ffejta esta fortalleza da maneira que ha V.A. digou com llevar
nyso mujto [3b] trabalho he eu soo ho poso bem julguar pello que
agora levo nestoutra obra que mamdo ffazer dyno he de V.A. por ysto
lhe ffazer mujta merge e homra e dar lhe diso gramdes agrade§imemtos.
Item. Eu achej quamdo aquj cheguej a esta cidade ho alcorrao dos
mourros tapado que mestre guaspar e dom manoel taparáo, he os mouros
muj queixosos disto de lhe parecer que lhe queijamos tifrar a lley
em que veuyao sem ser por sua vomtade e seqüdo ffuj emformado mujta
yemte yda desta cidade por esta causa asy que todo ho povo amdava com
gramde alvorrogo e a térra toda hallevamtada. Depoys que fuy capitao
me fez el rrej hua pitigáo cuyo terllado he ese que hay mamdo a V.A. e
asy lhe mamdo mays o terllado da rreposta que lhe rrespomdj com com-
TW O LETTERS OF DOM A LV AR O DE NORONHA
251
selho dos ffidalguos e cavalleiros que se aquj achara que ha todos parejeo
bem e a mim com elles rremeter se este caso a V.A. como na mjhna rreposta V.A. vera. N5 me parejeo bem pasar este nequogio sem ho V.A.
saber e mamdar nyso ho que for seu servygo e posto que nao me paregese
bem tamto comtra vomtade dos mouros cerralo nao me paregeo rrezao
mamda lo destapar nem ffazer nyso nada sem ho V.A. de la mamdar.
Ysto sao cousas de Noso Senhor'e estar ele tapado nom parege mal nesta
cidade pojs he de V.A. asy que estas duas cousas tem por sy pareger bem
estar asy como agora esta, tem tambem ffazer V.A. merges he homrras e
dar ofigios aos mourros que aquj vyvem nesta cidade e mamdar V.A. que
asy lho fagáo os seus capitáes he gouvernadores por homde jsto deste alcorráo he para elles gramde escamdallo e agravo, asy que jsto desta. maneira pasa e desta maneira esta aguora. A mjnha temgáo na rrepósta foj
hapracalos [4a] com as pallavras que lhe rrespomdj e com lhe dizer que
escrevirya ysto a V.A. e que Vosa A. mamdaija njsto ho que ffose yustiga polos nao desesperar de todo e por que emquamto ho neguogió ffose a
V.A. e vyese ho mesmo tempo ho currase. Elles estáo em stprever a V.A.
e asy me diserráo que o avyao de fazer V.A. vera aguora ho que lhe pa­
rege mays servygo de Noso Senhor e seu e yso se fara com el rrej dormuz e
com hos homrrados deste rrejno bem se podera ysto pasar, mas temo que
o xatamaz com estes senhores aquj comarcaos tomem ysto em gramde ofemsa e que ha amizade que ha V.A. tem com o xatamaz e com elles que
por vemtura se quebre por aquj allgüs delles me tem ya stprito sobre ytos
e nao ya o xatamaz. Eu lha rrespomdj que de V.A. avya de vir ha rresposta e que njso V.A. ffarya tudo ho que fose justiga, nao me tornarao
mays a stprever; Vera V.A. o capitolo que lhe nesta stprevo sobre o xata­
maz e vera o que fez e me stpreveo sobre outra cousa tal como esta, e emtao mamdara em tudo va ho que lhe pareger bem e com tudo se elles escreverem a V.A. sobra este neguogio e lhe a V.A. pareger bem mamdar
lhe destapar o seu alcorrao no lho deve de stprever a elles senáo ha mim
ou ao capitáo que aquj estiver por que por vemtura de tal maneira pode
ca estar o neguogio que maodaodo o V.A. seja mays seu servygo nao no
fazer e elles mjlhor nao no saberem que o V.A. mamda.
Item. V.A. sabera ya por cartas do gouvernador Jorge cabrral deste
ano piasado como tinha mamdado por embaxador amrrique de magedo
ao xatamaz o qual eu ya no achej aquj nesta gidade quamdo cheguej por
ser ya partido, cheguou áo xatamaz e depojs de lhe dar sua embaxada co-
252
SALİH ÖZBARAN
mo me elle stpreveo [4b] por hüa carta que me aquj a esta çidadé mamdou
por hü amtonio memdez dolyveira moço da camara de V.A. que com el­
le ffoy ho quai somemte me mâodou aquj com esta suá carta he ñela me
dizia que depoys de como aryba diguo chegar ha falar ao xatamaz cheguara day a dias a sua corte hü mouro que daquj ffoj dormuz que elles
tem por paremte de mafemede e em que tem gramde credjto e a que o xa­
tamaz faz gramde homrra por esta rrezâo, o quai mouro veyo ter a esta
cidade de chaul e trazia comsyguo hüa moura por molher taobèm da sua
casta, a quai moura se fez aquj christâ por sua propia vomtade sem se lhe
nisso ffazer nhua fforça segumdo me diserâo, por que ysto nom foj em meü
tempo he aquj acasou mestre guaspar com hü portuges home homrrado
este mouro ffoj fazer disto gramdes queixumes ao xatamaz, neste tempo
que a V.A. diguo que amrrique de maçedo la chegara dizemdo lhe que
ha ffizerào aquj christâ por força e que lhe tomarâo mujta dinheiro de
que segumdo amrrique dé maçedo diz na sua carta se ho xatamaz mujto
escamdâllizou e diz que loguo lhe mamdou dizer pellos seus despachado­
res que me stprevese loguo hüa carta per hü home dos que com elle fforào
em qué me mâodase dizer que loguo lhe màodase esta molher quer ffose
christâ quer nào e que mays lhe mamdou dizer que senâo avya de vir de
la sem lhe de ca mamdàrem esta molher, e asy que loguo màodôra fazer
hüa carta pera mim que aquj veyo ter a esta çidade a quai me hü seu cryado trouve em çompanhya do mesmo amtonjo memdez dolyveyra em
que mâodava dizer ho mesmo que dixerào ha amrrique de maçedo he ho
gramde mal que se fizera em ffazerem está molher christâ e que lha mamdase loguo [5a] e senâo que elle mamdava a estes seus capitâes que aquj
comfinào com as terras dormuz que me fizesem crua gerra he que ha nem
màodara loguo fazer por amor do embaxador que la estava mas que se
esta molher lhe nô màodasem que logo mamdava que ma fizesem como
de ffejto mamdou e asy mo diz amrrique de maçedo na sua carta que pasou pera yso seus mamdados pera os capitâes que aquj diguo. Depojs de
tomar ho pareçer das pessoas que se aquj acharâo co que me pareçeo que
devja de praticar este neguoçio me pareçeo bem por amor do embaxa­
dor que la estava por este neguoçio nom vyr em rompimento que serya
pera esta terra gramde perda rrespomder lhe como esta molher nô hera
ya aquj como de facto eu'ha mamdej loguo yr desta cidade e como a fizeram christâ por sua vomtade e nâo da maneira que o la diserra seu ma­
rido e asy mays lhe lembrej as amizades que V.A. com elle tinha e os em-
TWO LETTERS OF DOM A LV AR O DE NORONHA
253
baxadores que lhe la tinha maodado e asy por esta rrezáo como por outras que lhe dey que me paregeo fazeram ao caso lhe pedya que despa­
chase ho embaxador de V.A. que la na sua corte estava e com esta rreposta e com outras que rrespody aos capitáes a que elle mamdava que me
fizésem gerra que todos me stpreveráo sobre este caso, tornej ha mamdar
o mesmo amtonjo memdez com hü presemte pera ho xatamaz por que
sem ysto sao ca nesta térra as cartas muj mal rregebjdas he os negocios
muj mal despachados. Amtonjo memdez agejtou de muj boa vomtade
tornar la por aver que niso fazia servjgo a V.A. como lhe eu dise que ho
fazia e fello elle de tam boa vomtade que me obryguou stpreve lio aquj a
V.A. E alem destas djlligemcias que eu fiz, fiz aquj fazer outras ha elrrej
dormuz e aos mourós homrrados desta térra de por [5b] sua¡ parte stpreverem ao mesmo xatamaz e elles que ho fizeráo boa vomtade pola gramde perda que virya se ho xatamaz nos fizer guerra. Este trabalho e outros achei nesta térra os quaes a V.A.- comtarej e neles fiquo aymda ha fejtura desta. Espero em Noso Senhor que delles me tire como cumpre a seu
servygo e ao de V.A. e este neguogio damrrique de magedo que venha a
bem por que me parege que foj de mim mujto bem avyado e despachado.
Item. As novas que ha fejtura desta tenho de bagorra sao estarem co­
mo estaváo ay os turquos, e poderao ser douz mjl homes por todos tem ya
fejto ha fortalleza que todos estes anos pasados trabalharao sempre por
fazer na coma, dixe me aquj hü mouro ha pouquos dyas que elle avyra
ffejta ate ho prymeiro sobrado me dava ele memgáo. Pergumtej lhe se era
gramde e forte dixe me que da gramdura serya como hü ballüarte he ffe­
jta dadobes que naquelas partés no ha outra pedra dos que se fagao, pa­
rege que pera aquela yemte dos yizares que nao avera mays mjster que
ésta fortalleza que elles tem ffejto por que nao na querem para mays segumdo ffuj emformado que para deféderem ho paso que no cabo destás
ylhas dos yizares se faz com a térra da bamda da persya que diz que he
tao estrejto que de hüa parte e da outra se pode fazer noyo aos navyos que
por elle pasarem e por que elles tem gramde trato de bagorra pera babyllonia he de babyllonia lhe vem todo o socorro quamdo lhe he necesarjo
de yemte e de mamtimemtos e munjgoes por homde parege que tamto ha
desejarao de ha segurrar este paso para poderem yr e vyr segurros. Este
mourro mesmo me dise e por outras [6a] pessoas ho soube taobem que os
yizares tinhao ya feyto pazes com os turquos e que foráo aguora comtemtes de se fazer esta fortalleza com tamto que hü capitao que esta em zaqu-
254
SALÍH OZBARAN
ya que he da bamda da persya fose ho que o gouvernase. Parege segumdo dizem que he por estarem elles comtemtes delle por ho terem por bo
homé ou sera de ya nao poderem al fazer e nom querrerem mays rresystir ao que ate aguora rresystiráo. Mays me dixeram qeu quamdooturquo
de ca se fora da persya este ano pasado que os yizares com temor de ho tur
quo mamdar algüa yemte sobre elles por pasar por perto de suas térras
comgertaráo pazes com ho capitao de bagora e hoferesyráo se lhe a darém lhe de trybuto vymte mjl cruzados. E dizem que depoys de ho turquo pasar e de se elles verem desasombrados dele que nao qujserao estar
pello comgerto nem paguar nada. Agora depojs desta ffortalleza da corna feyta torriarráo ha querrer pazes he ho capitao de bagorra lhas nao
ageytou semho fazer a saber ao turquo e dizem queja lhe acrecemtaváo
mays ñas pareas he trebutos se os turquos fosem diso comtemtas. Destas
pazes dos yizares nospesoucamujto por que erao gramdes seus comtraryos e daváo llhe mujto que fazer e aguora sem esta hopresao poder nos
am dar mays trabalho. Este neguocio de bagorra he neguogio de gramde
ymportamgia por que guanharem os turquos este portó de mar ca nestas partes foj mujto ou se ho nom foj ho que mo a mim nao parege parege
ho ca a esta yemte toda desta térra por que quamdo os turquos estaváo
em babyllonya que nao he mujto lomye de bagorra por nom ser porto de
mar como bagorra he falava se nelles como por emcomemda aquj nesta
térra, e aguora por terem este porto de mar sémpre nos parege que os te­
mos comnosquo. Este ano neste mes doutubro tive aquj por novas de ha­
rem [ 6 b] como queryao eles vyr tomar catifa, hü lluguar deste rrejno dormuz qué esta alem de barem pera elles V.A. pela pratica ya deve de ter
desta térra sabera a homde he. Mamdej dom francisco dalmeida que
aquj se achou nesta fortaleza quáodo me esta nova veyo a socorre la com
quatro navyos em que mamdej sesemta homés e ysto nom fiz tamto pello
lugar por que nelle nos no vay tamto como foj pellos estoruar que nao vyesem guanhamdo mays térras para nos e com ysto madej emtreguar este
lluguar de catifa ao guazil que esta em barem por me pareger que por ser
mays poderoso e ter mays yemte de gerra ho défemdérya mjlhor que ho
que nelle estava. E depoys de ter estas novas e de lhé mamdar este socor­
ro tornej a ter a outras que os turquos nao vynháo ya, asy querrera Nosso Senhor que seya que nem aguora nem numca ca venhao e que se vyerem que jrao destroydos e desbaratados, poys sao ymiguos de sua samta
fe. Elles desejao mujto abryr se este trato daquj pera bagorra como V.A.
TWO LETTERS OF DOM A LV AR O DE NORONHA
255
vera por hüa carta que dóm manoel lima que aquj veyo ter do turquo em
que lhe jsto dizia. A-mim ate agora nom me mamdarao nhü rrecado mas
sej que ha dóm manóel mamdarao mujtos e que ho desejáo elles müjto,
nysto se faz ho que V.A. tem mamdado por que nao se tem com elles co­
mercio nhü nem trato.
Item. As novas que a V.A. no prymcipio desta carta lhe stprevó
que tive pola carta de gongalo vaz de os turquos vyreni em setembro aquj
ha órmuz, soltarao se em vyf hüa gualleota e duas ffustas de turquos a es­
te estrejtó emtrarao ho cabo de rrosalguate e derráo em callayate e rroubarao no, tomarao mays dos catures que eu tinha mamdado ha amdar no
cabo de rrosalguate vygiando se vjnhao des ou nao e elles tomarao somente quatro homés por que os outros sayráo se em térra [7a] e tiverao
tempo para se rrecolher este salto fizeráo he tornaráo se ha recolher. Prazera a Nóso Senhor que nos vygaremos delles esera ho mays cedo que eu
poder asy que neste estrejtó he aguora posta toda sua temgao segudo pa­
rece defemder nos ha Noso Senhor delles e eu he os que a quj.éstamos ser­
viremos V.A. no que virmos que ho de vemos de fazer. Das gualles de Su­
ez nom temos ca nhüa nova. Parege me que com esta vymda do turquo
ha persya he yda desbaratados e com mujta yemte morta que ysto fez no
se falar nelas nada nysto e no al tenho toda avygia que poso ter para ho
que me aquj compryr e avysar ho guovernador da ymdya do que me pareger necesaryo faze lo, e ñas Cousas desta térra nom tenho ao presemté
aguora que mays stpreva a V.A. todas Noso Senhor trata a bom fim.
Item. Por no ter mays em que falar a V.A. das cousas de seu servjgo
lhe quero fazer hüa lembramga de mim e sera com tam pouquas pallavras
como ho eu sempre fiz a V.A. quáodo lhe em mim ou em minhas cousas
fallava. Tomey esta fortaleza de que me V.A. ffez merge sem a mor parte
dos provejtos que os outros capitáes amtes de mim nela sempre tjveram
por que ho trato de bagorra era hü dos mores provejtos que os capitáes aquj
tinhao, este nom tenho eu aguora. He a térra esta no al táo destroyda e
tomada de tamtas hopresoes he gerras que gertifico a V.A. que todo o
tempo guasto em acudir as opresoes e trabalhos que socede de tudo o al
esta tam falta como ha V.A. la diráo se por yso pergumtar e desta maneira estou nela servymdo V.A. com tamto guosto e comtemtamento como
se jsto nom fora asj prazera a Noso Senhor que déla me levara com deixar ter [7b] servjdo V.A. nela táobem como hó eü desejo de fazer he fa■ygo e V.A. espero que me faga merge qúe lhe por yso mereger.
256
SALÍH ÜZBARAN
Item. Jorge lopez homé mogo da camara de V.A. que em mjnha copanhia veyo do rreyno serve aquj V.A. nesta ffortalleza de alcaydemor
por Iho dar o gouvernador pedimdo Iho eu pera elle por me pareger que
serya V.A. delle bem servydo neste carguo como ho he ele ho serve muj
homrradamemte e he homé pera este carguo e pera qüalquer outro em que
ho V.A. emcareguaro qual carguo no he aguora neste tempo de tam pouquo trabalho e cudado que nao seja para se emtregar senáo ha hü homé
mujto homrrado e de mujto comfiamga pelo servygo que elle aquj faz
a V.A. lhe deve V.A. de fazer merge e despacha lo pojs que dese rrejno
veyo sem nhüa merge e despacho de V.A. a servj lo nestes partes he popre he casado e alem da obryguagao em que lhe V.A. ya he de lhe ffazer
merge polo ter servydo fara V.A. por esta rrezáo quediguo gram servygo
aDeus.
Item. Por que me parege que esta he mjnha obriguagáo emquamto
aquj servir V.A. neste carguo, de stprever a V.A. qué ho aquj nesta térra
bem serve ho fago, ho ligenciado tome serráo que aguora aquj he ouvidor
por V.A. ho serve aquj muj bem neste carguo e alem de bem servyr V.A.
nelle e de fazer muj ymteiramemte yustiga as partes he mujto pera elle e
ysto he tamto e guanha V.A. tamto em seu servygo em isto asy ser que lhe
deve V.A. por yso de fazer merge.
Item. Do padre mestre guaspar tjnha mujto que dizer a V.A. e ser
ho ffallar anelle ho derradeiro capitolo desta carta que a V.A. stprevo
[ 8 a] parege que veyo por Deus por que asy quer elle ser ho derradeiro de
nos todos os que aquj estamos e pior tratado e vesljdo semdo ho prymeiro e mays homrrado e mjlhor homé de todos. Verdadeirrámente que pa­
rege que Noso Senhor ho trouve aquj por ver quamta necesydade dele
aquj avya. Qertifico a V.A. que tem feito nesta cidade he térra tamto
fruto que nom pode mays ser. A sua vyda he muj estremada de todos os
outros da sua profisam a meu parecer e este neguogio de edicicar vertude
nesta térra meneo com mujto syso e com mujta prudemcia de maneira
que com nos a todos amdar rrepremdemdo inuj asperamemte do que em
¡nos ve mal feito. Todos lhe queremos muj gramde bem e de todos he muj­
to amiguo, cousa que no sej como pode ser senáo com lhe Deus pera yso
dar mujta graga. Faz aquj hu rrecolhimemto ou ygreja que se chama Sao
-paulo e nesta obra e em outras mujtas mujto vertuosas que cada djáfaz
ocupa ho tempo. V.A. Iho deve déla mádar llouvar mujto por que quádo
pera elle nom for necesaryo se lo ha para nos pera sabeimos que de tam
TWO LETTERS OF DOM Á LY A R Q DE NORONHA
257
lomye tem V. A. tamanho cüdade de lóuvar tal vertude como esta. Eleme dise que stprevya a V.A. ho que pasava nesta térra sera agerqua da
sua profisáo e por yso ho nom stprevo eu a V.A.
Item. Depojs de ter stprito tudo ho que ariba digo a V.A. me chegou
hua carta do guazil de barem em que me escrevja que os turquos eráo ya
chegados ha catifa e que a tinháo cercada e diz que vyeráo de ba^orra em quatro ffiistas, nom comta serem mays de duzemtos turquos mas
que com elles se ayumtarao muyta yete outra da térra que eráo da, sua
bamda e desta maneira me escreveo que ficava o socorro que lhe eu madej como a V. A. digo no capitolo em que lhe fallo em ba^orro parece pel­
los dyas em que me na sua carta dizia que os rrumes chegaráo sobre catifa que day ha muj pouquos dyas poderya ser com elles e parece que co­
mo chegasem os farya allevamtar se mays no eráo que os que [ 8b] me ho
guazil stpreveo. Loguo tornej aprover com rrecado ha dom francisco do
que devja de fazer e asy stprevy ao guazil que logo lhe mádaija majs so­
corro estou esperamdo cada dya por llujs figueira que he cá destoutra
bamda do estrejto pera ho cabo de rrosalgate se vyer e me parecer necesaryo y líos ha socorrer com toda ha armada que trouxer. Prazera a Nosso Senhor que o socorro yrya a tal tempo que os farya alevamtar. Epojs
elles ya vyeráo ha catifa e tambem me afirmáo que a sua tamgáo he tomarem barem depojs de catifa he chegarem se para nos quáoto poderem.
Quero aquj dizer a V.A. ho que deixej de fázer no capitolo em que lhefalley nelles e em ba£orra como estava, he no deixej de ho stprever a V.A. no
capitolo deijba senáo por que me pare<jeo que as novas delles virem a cátifa que no seryáo mays que novas e que no vyrjáo nem sayráo tam azinha de bagorra pera ca pera nos. E tambem ayumtey a ysto averem os capitáes dormuz tamto por partes neste neguogio de bagorra de dizerem
que perdem mujto em estar $erado que me parejeo que se ho comtrayro
disese a V.A. que ho mesmo me averya por parte neste caso.Por gerto que
no he asj nem tal se deve de eudar, verdade esta qué elles perdem mujto,
mas náo se deve de crér que se no estar bacorra tapado, vay tamto ha
ymdya como V.A. tem asemtado e os guovarnadores ca que se hü capitáo nom emtemder que cumpre a servj^o de V.A. ho cotrayro o diga por
seu proveito. Este neguocio de se abijr bagorra ou náo. Mujtas depojs de
eu ser aquj nesta térra me parejeo bem fazer se e alguas outras nao. para
hüa cousa e para ha outra achava rrezoes hüas em comtrayro das outras nao. Para hua cousa e para ha outra achava rrezoés huas em comtráyTarih Enstitüsü D ergisi: F . -17
258
SALİH ÖZBARAN
ro das bütras e sempre por derradeiro me vjnha ha pareger mjlhor níada
lio V.A. destapar posto que allgüs emcomvjniemtes achava a ysto ya di­
go. Mas erao emcomvyniemtes de ser mjlhor no estarém os turqúos em
bagorra nem em babyllonja nem iíos aver no mumdo ho que no pode ser
pojs Noso Senhor permjte que os aya, quem tratar de no ser bo jrem ellés
e virem a ormuz e este comergio lhe no dar ousadja a vyrem se meter [9a]
comnosco nesta cidade, no ha ha ysto que rrespomder senáo que mjlhor
serya no ser. O que táo bem aymda que o mesmó trato tivessemos com
■elles no pode ser ysto desta maneira por que nao esta ysto asy que posa
asj ser. Este he hu dos emcomvyniemto que lhe ca poem ,e outro he que
podem com ho noso trato pagar a yemte de gera que tem em bagorra e
estarem allj tao abastados que com ha abastamga nos posáo yjr a fazer no­
yó e ystó tudo mujto mjlhor fora no ser que asy ho condeso. Mas nao sao
estes tamanhos emcomvyniemtes a meu pareger como os de lhe tolher•mosho trato totalmente. Ellés stpreveráo aquj mujtas cartas a do mannoel e depojs de eu aquj ser lhe chegou hüa cárta do turqtío que elle la amos­
trara a V.A. em que lhe madava dizer que este trato se abryse e pera ysto
dava gramdes seguros. Finalmente ele cometía estas pazes cousa que dizem que ele pouquas vezes comete e para V.A. ver como ho que abaxo
direj esta claro. Emquamto lhes paregeo que se poderya abryr este trato
e ter éste comergio com bagorra nom bolyrráo numqua comsiguo mas em
tudo nos queryáo fazer gremdés mjmos e amizades, e como elles virao que
dom manoel lhe nom agejtava as pazes que lhe ho turquo madáva pedir
loguo deiijminaráo de vyr sobre catifa e barem como agora vyeráo he a
tem gerquada e ysto nom parega a V.A. poüqo por que quelqueer rrebate destes allevamta muj'gramdemente esta térra e faz nelA gramde onjáo
e no bastáo todalas fomfaryces que home faz pera lhes pareger que lhe po•demüs valler. E como de fejto he asj que ha ydja hetamanha, e tem hü guovernador tamtas cousas ha que acudir nela que mujto male Com grao
tfabalho pode todolos anos socorrer ca hüa cbusa destas. Digo euque
pojs ysto asy he que perderya V.A. em aver pbr bem yr se daquj pera ba­
gorra, e de bagorra pera aquje estar ho trato como estava damtes por que
se asj fose estimao elles tamto este trato ora seja pello que guanhao nelle
ora por darem evazáo he sayda as mercadaryas de sua térra e rregeberem outras que lhe de ca yaó por este porto da ymdya ou pelo qué quér
que for que pollo [9b] asy sosterem nos nao avyao de querrer vir fazér
nhü noyo em nhü lugar deste rreyno dormúz ném fazerem cousa por que
TWO LiETTERS OF DOM Á liV A R O DE NORONHA
259
lhe parepese que lhe podyamos tirrar este trato por.que os que dizém que
por aquj querem elles- tomar a ymdja por este estrejto, nao no dizem
senao pello-que elles agora fazem nesta vymda de catifa e qué se
poderao pouquo he pouquo vir semhpreamdo deste estrejto ho que Noso
Senhor lhe na mostrara e que senhpreado delles que. poderáo aquj ter~ha
sua armada he fazerenos a gerra a ymdya de mays perto e sé esta he por
vemtura ha sua detryminapáo e nao virem como ya vieráo com armada
grosa ha ymdya por esta rrezam que aryba digo a V.A. de se lhe abryr
este camjnho os evytamos mujto disto por que como ya tenho djto a V.A.
nao nos faráo por nao perderem este trato, e tambem nom crap eu que
se elles detrymjnao de vir a ymdya e ho podem fíazer e tem armada pera
yso que ho deixem de fazer com a sua armada e que o que yráo porca co_meter com tamto vagar como am mjster perá se senhoréarem deste estrejto todo, pera depojs dele senhoreado nos fazerem gera mas amtes me pá­
rese que no vem agora sobre estes litigares nem virao sobre outros deste
rreyno senao que. como homes magoados de lhe nom querrermos comper
der este trató nos querem fazer esta gerra he bem lhe podera ysto depois
vir a servir do que ya tenho djto mas ao presemte ysto me parepe que os
move mays que nhüa outra cousa per homde a rrezáo que a Vt.A.. dou
me no parepe mal. He estar ysto ysto (sic) desta maneira no lhe esta por
ysto mays emtrege do que esta agora por que da propria maneira qü'e se
de maneira que o mesmo rrisquo que emtáo podemos eorrere se corremos
agora, e verdadeiramemte que asy mo parepe como e V.A. digo é.este he
ho meu pareper. Este camjnho esta muj tapado e eu tenho niso gramdysima vigia e por elle nom yra cousa vjva que cu posa estorvar que nao esr
trove ate V.A. mandar ho qua lhe mays pareper seu servypo. . •
Item. Rejx nordjm que aquj serve V.A. agora de guazil nesta cidade
serve muj bem seu carguo, e asy no dalfamdigua domde vaj despachar por
[ 1Oa]. seu pay pello V.A. asy aver por bem. Fez mujto nelle ó tempo que
la airidou me parepe a mim, elle se mostra mujto grato das merpes he
homrras que lhe V.A. la fez e.nas cousas de servypó a todos acode muj
bem com mujta vomtade.e desejos de nellas servjr V.A. parepep me rre­
záo stprever ysto a V.A. pera lho della mádar haguardeper.
Item.. Depoys de a V.A. ter stpreto tudo ho que aryba diguo estamdo para perrar esta carta me cheguou hüa carta do guazil de barem ciii
que dizia que catifa era ya tomada dos turquos e ffey desta maneira parepe como, seya aguora descobre que amtre o guazil de catifa e os-túrquos
260
SALİH ÖZBARAN
avya algu trato para lha aver demtreguar tamto que elles chegasém por­
que dizem e ásy ho comta dom francisco que eü la tinha mädado a socor­
re la como a V.A. ya atras dyse que aquj he ya cheguado a esta cidade da
maneira que a V.A. abaixo direj que tamto que os turquos chegaräo a
sorgir no porto de catifa em quatro ffustas em que vynhäo e dous navyos
gramdes os ffoy o guazil de catifa regeber ao mar e lhes emtreguou as cha­
ves da fortalleza sem nhiia peleja ne rresistencia e desta maneira tornarao pose déla e a tem agora. Dom francisco chegou ao porto depoys della
ya ser tomada, avya dez ou doze dyas e como a achou tomada quis lhe
fazer todo o noyö que lhe pódese ffazer, quejmou lhe todas as naos que
tinhäo no porto carreguadas de suas fíaZemdas e depojs de lhe fazer este
noyo por nesta parte em que este lluguar de catifa esta sytuado esprayar
o mar hua gramde distamcia, segumdo comtao que pode ser de meia legoa ou mays com tres frustas com que se emtäo ally achou por nao fficarem em seqo de fromte do lluguar se rrecolheo a hu pogo dagoa que neste esprayado este por ya a este tempo ser a märe täo vazia que de todo
senäo pode sajr ao mar alltö no qual pogo sorgem os navyos que a este
llugar va o ho qual he täo pequeño em sy segumdo comtao que casy com
a proa dos navyes de hua bamda e comapopa da outra tocam em térra.
Aquj os vyeráo cometer os turquos que no llugar estaväo Com mujto yemte [ 1 0 b] da térra ya casy noute com os quaes dom francisco pellejou ate
a mare vyr que se pode deste lluguar tirrar e como bom caitáo e yemtil
cavalleiro se lljvrou delles semdo mujtos e se sayo com hua árcabuzada
que lhe derráo abaixo da azelha da brago dirreito que lhe sayo a outra
bamda das costas, tomaräo lhe dos tres navyos que com elle neste lluguar
estaväo hu delles do qual lhe mataräo ho capitäo com vymte homes que
nelle yao, estava tam perto de térra e ho lluguar era täo estrejto que se
nom pode afastar chegaräo os turquos com mujta espimgardarya e frechas e emtraräo nos pellejamdo elles mujto vallemtememte os mataräo
todos e lhe tomaräo a fusta como aryba digo e dom ffrancisco sayo da ma­
neira que taobem diguo a V.A. e desta maneira chegou aquj a esta for­
talleza oye vynta tres dyas deste mes de novembro e se fica curamdo des­
ta arcabuzada de que eu espero em Noso Senhor que fique sao e que nom
fique sao e que nom fique alleyjado. Fez este neguogio como de seu pay
e neto de seus avos he ho que devya a Deus e ao servygo de V.A.
Item. Os turquos íficao ya agora com catifa e pello pouquo que se o
guazil de catifa delles defemdeo e allgüus lhe asacäo ou mujtos que elle
TWO LETTERS OP DOM Á LV A R O DE NORONHA
261
foy em comsemtimento delles virem a ella e comtemte de İha emtregar
mujto temo que barem faça outro tamto segumdo ha aquj rroys novos
delle nesta cidade de se cartear com os turquos de baçorra e rreçeber del­
les dadyvas e mamdar lhas e comtudo aínda me pareçe que ho ño fara
pello medo que elle e todos os mouros deste estrejto tem dos turquos por
que bem sabem e asy ho comfesao que os turquos como lhe emtregaré a
térra que nao ao elles de ser meys senhores do seu. Pello que estou espe­
rado por Uujs ffigueria domde ya dise a V.A. que hera pera como chegar
segumdo as novas que mays tiver destes negocios maoda lio socorrer pareçer mays necesarjo e servyço de V.A. por que ao presemte aymda ate
agora senao descobryo poder detryminar nada açerqua deste negoçio de
catifa. Noso Senhor a vyda e rreal estado de V.A. acreçemte por mujtos
anos. Dormuz a xxv de novembro 1550.
beijo as reaes maos da vosa alteza
Dom Alvaro de Noronha
262
SALİH Ö ZBARAN
LETTER II
From D. Alvaro de Nóronha to D. Afonso de Noronha
,
,.
(Hormuz, 31 Óctobre .1552)
:
,
Trellado de carta de dom Alvaro
que veyo por fernáo farto
.Senhor
A vimte dous deste mes doutobro cheguou a esta cidade e fortalleza
fernáo farto e me deu a carta da V.S. e novas que em bagaim soubera do
navio que ahy viera ter de mogambique edo rreino muito boas como elrrey noso Senhor e rrainha e primgipee inffamtes ficavao todos de saude e
o rreino pagifico e asy nos deu tambem novas de V.S. ficar bem desposto
que foy grao cotemtamento pera todos os que nesta fortalleza estamos.
Beijo as máos a V.S. por tal socorro como foy o de fernao farto fizemos delle mil manjares. Ha peribeque nao se tornou logo a partir tamto que che­
guou por me parecer bem levar dele a gerteza de peribeque pera omde
hia he partido da Ilha de queixume e partió omtem domiguo trimta
deste mes doutubro, de demtro da Ilha domde estava e esteve tddo o tem­
po pera fora parege me pelas novas que tive que oje se sahira de todo della vay pera bagora, segumdo tive novas e se fernáo farto os nao acha) daquj ate por certas se devem de ter tambem me dixeram que hum dia des­
tes pasados lhe chegara rrecado de bagora e que lhe escrevia o baxaa' que
se fose com mor brevidade que pudese para laa por quamto tinha delle
laa necessidade. E isto pasa depois que fernao farto aquj cheguou ate sua
[Ib] partida o que socedeo depois de Ruy lopez partido ate que fernao
farto cheguou quero cotar a V.S.
Per Ruy lopez escrevy a V.S. todallas novas do que me tynha acotecido co os turcos despois que se pedro fernandez de carvalho partió ate
sua ida, que foy domimguo vimte cimquo dias de setembro a segumda feira e terga puseráo os turcos mais quatro estamcias dartilharia de tresbazaliscos e hum espalhafato que co tres que tinham postas quamdo se rruy
lopez partió, eram sete e co todas sete nos bateram o paño do muro da
TWO LETTERS OP DOM A LV AR O DE NORONHA
263’
terra per hüa bombardeira domde juguavahum liâo que loguo eeguarào,
e asy nos bateram o balluarte sàtamdre nestes dous luguares era a.¡sua bar
taria posto que todo o muro e balluartes apallpas.em, fizeram nos no mu-;
ro bem de nojo e tinham já delle boa parte quebrado sem lhevaller ser
de gesso que he material para estas paredes muj forte mas pelo, que ago­
ra se vio pareçe que mais fortes sao ajnda bazaliscos. Nao ha duvidá que
se mais duraram co a força da bataría que nos davao que levaráo de todo
o muro. A :hüas casas que he aposemto dos capitaes omde eu pousava tiravao tambem muitos e foram tamtos que as derribarao todas. Co as pedras dellas e co muy gramdes quâtos que délias çahiam e asy co os pellouos que despois de darem nellas cahiam na fortalleza nos fizeram muito
nojo, e feriram e mataram allgüa gente. Era cousa de que a gemte rreçebia gram temor e que nos a todos muito afromtava per esta ordém bate­
ram ate segumdo feira seguimte e a terça tprnaram allevamtar a artilharia e embarcada e neste tempo que nos bateram nos tinham cercado e to­
mado o mar todo de maneira que nhüa cousa nús podia qua emtrar e nisto tinham muy grao vigia. [2a] Asy que nos daváo muy graó trabalhp e.
fadiguá asy nà terra como pelo mar. Nos lhe fizemos muj gramde iiójo por;
que tpdallas mamtas e bastiaes que püseram e ármaram todaslhe quebra-,
mos e disfizemos co lhe matarmos muita gemte e della hamrr,ada em que
emtrou hum seu mestre de campo e hum codestabre e ásy lhe arrebemtamos hum dos seús espalhafatos o mayor finalmente lhes demos tamto traf
balho e os pusemos em tamto rrisquo dese poderem perder que hor esta
rrezao e por lhe faltarem as muniçoes polupra e outras artifiçios de guerra
que de muitos que traziam se lhe perdeo a mor parte dellles.nü guâliâO)
que atravesamdo do estrejto perà qua se Ihes.foy ao fumdo os consramgio
e obriguoii à Uevamtarem se.
. Nao coto a V.S. os gramdes trabalhos que neste tempo pasej asy em
deffemder a fortalleza como em deffemder quoremta e tamtas vellas que:
aquy.'estavam neste porto co os navios de rremo que aquj estam de S.A.
tudo espero em Noso Senhor e pera emtâo o deixo de cotar a V.S. .neste.
estrejto omde estamos esperamdo que V.A.venha ter co todo o podor da
India a desbaratar estes Jmiguos e tomar baçora é por que sobre este càsd
eu tenho esprito ja larguo a V.S. o nào faço aquy.
Os turcos tomarào máscate como la tenho esprito a V.S. que se di-;
zia que era tomado. Nüca o pudemos saber de certeza senào quamdo se
elles quiseram ir que no lo. mandaram dizer hua noite por hum bombarr
264
SALİH ÖZBARAN
déiro que em máscate tomaram portugués e o neguocio pasou desta
meñeira'tamto que a armatda foy emtrada do estrejto para demtro
lóguo peribeque co ella toda [2 b] veyo cercar a fortalleza de má­
scete. Teve a sete dias cercada ao cabo delles pelos pecados de Joao
de Lixbóa e dos que demtro estaváo que todos dizem que heram ho­
mes de rruym viver se emtreguaráo cimquoemta portugueses co joao de
Lixboa aos turcos sem pauto nem cocerto nhü, fizeram tamanha fraquez'a que bem parege que permitió Noso Senhor que desta maneira os castiguasem por seus pecados e malíes, tomou peribeque a artilharia que ahy
estavá e seis pipas de poluora que lhé foy ajnda boa ajuda pera cotra nos.
Porque me pare$e que V.S. folguara de saber a origem de peribeque
e o proceSso de sua vida me parejeo bem da maneira que o pude saber
espreve lió a V.S.. Este capitao mor desta armada do turco haa por íiome
peribeque, he ávido por gráode homem do mar e de guerra, he feitura de
barbarroxa, e aguora faz por ele Rostáo baxaa gemrro do turco o come50 de süa vida foy ser cosairo no mar de levamte;foy cativo segumdo delle cota dos de Rodes e esteve nove anos cativo, quamdo o turco tomou
rrodesficou livre, e despois per sortes que fez o foram fazemdo capitao de
gualles amdava dalexandria pera chipre guardamdo aquele mar e daquj
o mamdou vir o turco para cayro para dar ordem as gualles que se faziam em xuez por elle ser homem que diso emtemde muito e lhe deu titulo
de beque que amtre os turcos he pouco abaixo de baxaa, finalmente o fez
o turco aguora capitao mor desta armada, Dizem que sera homem de sesemta anos, traz cosiguo hum filho, homem, IstÓ he o que desta armada
e do seu capitao mor pude saber. Tambem dizem que o turco tem mamdado vir gemte e ba^orra e que esta [3a] armada vay la pera esta gemte
vir nella a tornar a cobater esta fortalleza. Noso Senhor a vida e estado
de V.S. acregemte por muitos anos. Beijo as máos a V.S.. Dormuz a xxxj
dóutubro de 1552 anos.
Eu mamdej a allgüs homes que aquy tinham nesta cidade cavallos
queremdo os pasar a bamda dallem amtes que os turcos viesem que os nao
pasasem por quamto eram aquj necessarios pera se vigiar a Ilha como todallas noytes mandava fazer pelos mesmos donos delles pela qual rrezáo
os nam pasaram e o mesmo mandey aos homes que aquy tinham mullas
de moer. Quamdo os turcos chegaráo a esta cidade asy os cavallos como
m u lla s se materam demtro nesta fartalleza e por despois de nella estarem
me pare§er e ser asy que gastavam muita aguoa mandey a seus donos que
TWO LETTERS OP DOM A LV AR O DE NORONHA
265
os matesem. Eu comecey primeiro que mamdey matar quatro meus que
valliam muito dinheiro. Os homés tambem mataram os seus e os das mul­
las as suas mullas a todos tinha pasado gertidoes de como mamdey huam
cousa e outra por me asy parecer servido de S.A.. Elles vem co ellas rrequerer a V.S. pagua de seus cavallos e mullas V.S. he o que nisto pode
despamsar e mandar lhos paguar da fazenda de S.A. a mim fara V.S. nis­
to muj gram merge e parece ser justica e rrezáo que pios lhos mataram
por servirem S.A. neste tempo que S.A. lhos mande paguar.
Aservigo de V.S.
Dom Alvaro de Noronha
' SALİH ÖZBARAN
266
^¡0^'
f o S * —fiiruidMşti J 2«jut«,i
j-'^J-Wle ~Jvgtt*p^^a^¿n^£*4(fva£- ç*a&vâ***’2 f*t‘
^’ass?«‘*2 _ ■»
1—r..--V' f-y ı '
V « ,-n
«v
jÿ«<3jf*f* Ü~
•£*■■&%*£*■V <JÎ--' &$md-•- ^
/M»y->wA*/ -—#ı> íng».
.Îôtÿiitainivi?, ¿¿■'Oj-mfr JimC -Jk^
’ wfexomvj. W
,.^-g
£ \ » /ö¿tur** ,'-4£v<*‘
e)nt-fiee2ro K¿t\* /iffä
^A/- V
t
-c
*”
' „i; iif ,
• * ......."' ■*“ •“■1■■"■; -’í'c > w A-; sf
Z> * V
$4-
”»
^
" ~
f vC£jfH'^
X ;
L'¡£ -rpA^ ^ , ^ ' i
-v'- k(n ¿ 0
4
W
Lvg^£l'‘n«V!4t> ^Í"
.. ».**>
.' «¿«A «*
^r^-ÖÖNjÄ «Ju* 3**«-“
' ' “«J
- '
~*
7->^‘
•■•■■~-y~:':■■•’“ £>.. ✓VtSV, ./’Li ;■-.' ¿3¿1m'¿4/V*^L :V**V
SV-k*1¿a >i_
V v- Í C ^
r##.
Letter I, fol. 1 a.
TW O LETTERS OF DOM ÁLV AR O DE NORONHA
—
¿ g ğ p S S -
, , ^ f t. ^ ÍM? ^ W*v ö v « V » -+**?*
r * * f * <fH< k ¿* o - £ » 1 , ^ 6
?**—
■ Víw^** ’^'¿vf¿' ír<'j*¿A*tiímíé £2*.W?«.*y3*m¿¿. «5^ ^ “■
^>ni¿i*9^J>A S a*¿*i£ -%X~l~er «ai cu n ^ ÿe ■~/ •hX¿'%-'-/<
."
■■■'■?,-
%
■¿—h*#: ÚQyuaak *t4yy¿ltut■<**Vÿi*6 JjeZiJt aui-hni L
..
>A«»r>t/i-;,i?^ gy-ti CA^S-y, cn icßju* ^yg- /?./~~Ç
^S ¿m <y¿i: n c?j'h>:\cotí S>’!ft- tjiu.iu.
V:|
■
-;
-----^
s ^ ',.:' V
-
¿
¿
S
' «
(jVWcju.ímcy.A'Wofo
í
—C***
^ >
W
-V^1*"*.. .’• ’_./
JA
JcS Z ^ a ,
■.ji.i-JjiT^n, *A5>Î7 físVftw» ' CÛ«,m^-fo ffu<idh¡ -L*^.™, ,. >—
*
3 V * . / . * h
■*
.
- ^ ^ K lt ’ -
'
' —' :~:
i
.;•-4%T
í,/ n
¿
^
■.
í.y
s a s a s a f S *
SSgKSS
Letter I, fol. 1 b.
269
TWO LETTERS OF DOM ÁLVARO DE NORONHA
SALİH ÖZBARAN
268
, ..
r¿- Ílu-M b*n,r -1hc/ ¿ J’a£-«»A. ■¿eJ ü h v jM t:
Ş r /
m
^ .L « r > .Ç -Î " *
:%•»*
,
.-^ ^ İ T ^ v y 1 ^
’ S'i W®m
1 IJ .P
Î &
•
A 'vffttt j,»rf ¿tai*, ^P.(, kn»•« ,;C^u<»£ —
ffb jn a tí- W
- '’5 ^
Ü
,>
_AVv ^e\ç-<ujxyü:^>t t u ik ^ ^ b « j ı 5 ^ t » « u
•>»d»t>í<! ^^bm a2o »>««
t n , n o
£a g £ y
- :£ - ¿ .y
h,Cx'&*r*nj*>—i ". : ‘
¿t&.(;aac*<ia2>o-- —f h ^ -vó b jİ^ U Û !^ .
.^^>
. a afa^í ^
V
'v*£ *-¿k $ * i>‘
w
->• G 4 h » h ^ 6k& *„ ¿■ ‘e‘~ J íf'H
l—
‘S oJÛ'-âvS* Í fu e ic5 ítfa m ¿ a v S ft .V a m / í’ ^
i .,:
■
fcC
(W
? (fKVjwá* v J? (?♦
««*-Sr
n
-4=^‘fa
*nc@ m hisw ı*
^
Ja.UarwV S»*- £“ £■(&&* f
OV>£k-fa.i»e ...
v
pj^m vjiaStt
^ r ° ?#:|-
— A «« 'yj k Qa.&ua.'itt
Ja-G**,ja
. « a ¿ ir A m « . JrrKwai, ^<sia««‘
" wJrKj-j.»
n
•^ 2 2 ^
7
*.' -j^V^ii-5
V^:
-to^
^ : .■!.?S
•>C ^ .^.Mı»**4Çofi c ¿v^«táxfUffttA.
,^İJ J « P% b ~\.bbot»rm, ^ y o . —fan*
*>-**►»***
-r
*. T~ * , r *’
¿*«¿.2»
zM *$& -w ■■f“ ? 3* ■¿ftty’fS'' ^
â i5 -m « ^ v r .
!-' ^ - , « ^ « 5- y’ ^&CA&e J& k
'
'- Ş
’-
kv6)*IJ¿fl*«- &dfttíO*éC/J
i«** ««*•*? ^
;v 7 —&-*&*■
¿¿Î&
•t¿<» -—
™ ^ r ¡? g ¡? £ l
y z y*£+s ı2*z~
& û + c .^ * t +
9
-
-4 ¿ * h > A . ~ ^ V ^ r “
,y g * ^
' ' 'V.'
^ « -s > ,^ r ¿ v y
' S j.if.7^)kli1o ;cfut b#qv-J Xio-ct A_
JO^U y %
„ ^ fr m e c S * * *
jf-
r a fiti \#w J jÇ
a • . ,,,
'
.
¿ W ^ í!U _ '_ •
Y :1 & --
«ó »* * * ?* * "?*
‘
£ *v £ n * » < » ''h -'&
»■
>*»«.
«r
/v
» ” ,»ît*2îS?
“
‘ -mıh'-vö^ bc»m*-<- vfilo-k y u p o J S ' -rp fcb ^ M J * *J^L_ _ .. ^
LJi^^nl
^
*/.
*V</7
l F
’ C'' \*'’ '
■
3,tĞ
;,'^‘1
^
4” 'u>m¿ r r* ^
l?*\ P~
,/ < T v 1'
,
/. c^
ö,w
íty
ct-ğfrkG < } i « á<«»2 ¿ .Sa-f.*1 /"¿ŞjP1^¿İö*«u»v4<L':tVİ
^
. •'»
/ ^ ,^h*/uîui JÉ-***
t l , ^
-»
5“^ * 5¿t^
m y
*p *• ^
;>3
İ 7 - tn ^ p y »* «, mt'3C^„v
' ■'‘‘i'«“ e •
Letter I, fol. 2 a.
C :.
.
-
y j« « /
?
S
*
cvvvvfc 3-SJ&*. ~ f ^ ^ ^ b ^ 3 c ^ y € U
'. -*víváy» jp Agv.^í* v * < ^
M í-,,,.,.., ■....
f e ; r '. :
. . ,. -'.
: : : '"
;
.
'
..■.■ ■
:^
:İ ; I;
; ; : . ^
-? ^ c ^
ş
269
TWO LETTERS OF DOM ÁLVARO DE NORONHA
SALİH ÖZBARAN
268
, ..
r¿- Ílu-M b*n,r -1hc/ ¿ J’a£-«»A. ■¿eJ ü h v jM t:
Ş r /
m
^ .L « r > .Ç -Î " *
:%•»*
,
.-^ ^ İ T ^ v y 1 ^
’ S'i W®m
1 IJ .P
Î &
•
A 'vffttt j,»rf ¿tai*, ^P.(, kn»•« ,;C^u<»£ —
ffb jn a tí- W
- '’5 ^
Ü
,>
_AVv ^e\ç-<ujxyü:^>t t u ik ^ ^ b « j ı 5 ^ t » « u
•>»d»t>í<! ^^bm a2o »>««
t n , n o
£a g £ y
- :£ - ¿ .y
h,Cx'&*r*nj*>—i ". : ‘
¿t&.(;aac*<ia2>o-- —f h ^ -vó b jİ^ U Û !^ .
.^^>
. a afa^í ^
V
'v*£ *-¿k $ * i>‘
w
->• G 4 h » h ^ 6k& *„ ¿■ ‘e‘~ J íf'H
l—
‘S oJÛ'-âvS* Í fu e ic5 ítfa m ¿ a v S ft .V a m / í’ ^
i .,:
■
fcC
(W
? (fKVjwá* v J? (?♦
««*-Sr
n
-4=^‘fa
*nc@ m hisw ı*
^
Ja.UarwV S»*- £“ £■(&&* f
OV>£k-fa.i»e ...
v
pj^m vjiaStt
^ r ° ?#:|-
— A «« 'yj k Qa.&ua.'itt
Ja-G**,ja
. « a ¿ ir A m « . JrrKwai, ^<sia««‘
" wJrKj-j.»
n
•^ 2 2 ^
7
*.' -j^V^ii-5
V^:
-to^
^ : .■!.?S
•>C ^ .^.Mı»**4Çofi c ¿v^«táxfUffttA.
,^İJ J « P% b ~\.bbot»rm, ^ y o . —fan*
*>-**►»***
-r
*. T~ * , r *’
¿*«¿.2»
zM *$& -w ■■f“ ? 3* ■¿ftty’fS'' ^
â i5 -m « ^ v r .
!-' ^ - , « ^ « 5- y’ ^&CA&e J& k
'
'- Ş
’-
kv6)*IJ¿fl*«- &dfttíO*éC/J
i«** ««*•*? ^
;v 7 —&-*&*■
¿¿Î&
•t¿<» -—
™ ^ r ¡? g ¡? £ l
y z y*£+s ı2*z~
& û + c .^ * t +
9
-
-4 ¿ * h > A . ~ ^ V ^ r “
,y g * ^
' ' 'V.'
^ « -s > ,^ r ¿ v y
' S j.if.7^)kli1o ;cfut b#qv-J Xio-ct A_
JO^U y %
„ ^ fr m e c S * * *
jf-
r a fiti \#w J jÇ
a • . ,,,
'
.
¿ W ^ í!U _ '_ •
Y :1 & --
«ó »* * * ?* * "?*
‘
£ *v £ n * » < » ''h -'&
»■
>*»«.
«r
/v
» ” ,»ît*2îS?
“
‘ -mıh'-vö^ bc»m*-<- vfilo-k y u p o J S ' -rp fcb ^ M J * *J^L_ _ .. ^
LJi^^nl
^
*/.
*V</7
l F
’ C'' \*'’ '
■
3,tĞ
;,'^‘1
^
4” 'u>m¿ r r* ^
l?*\ P~
,/ < T v 1'
,
/. c^
ö,w
íty
ct-ğfrkG < } i « á<«»2 ¿ .Sa-f.*1 /"¿ŞjP1^¿İö*«u»v4<L':tVİ
^
. •'»
/ ^ ,^h*/uîui JÉ-***
t l , ^
-»
5“^ * 5¿t^
m y
*p *• ^
;>3
İ 7 - tn ^ p y »* «, mt'3C^„v
' ■'‘‘i'«“ e •
Letter I, fol. 2 a.
C :.
.
-
y j« « /
?
S
*
cvvvvfc 3-SJ&*. ~ f ^ ^ ^ b ^ 3 c ^ y € U
'. -*víváy» jp Agv.^í* v * < ^
M í-,,,.,.., ■....
f e ; r '. :
. . ,. -'.
: : : '"
;
.
'
..■.■ ■
:^
:İ ; I;
; ; : . ^
-? ^ c ^
ş
270
SALİH. ÖZBARAN
¿e*î-
.
İ fa
•-
>;•$
$ 4 * 0 $
~ n îr^ « ^ - » »» -»¿jw J ä aotâWi. iw^'-JLJo.
r r '. tf Ä
’ : •::r ; ;
svv,
' V f^ Ç T ^
■¿,,„0 $ ¿ ¡ + 6 ¡U1.JU46
! *••■
•
S J Ä ^ * ' *'‘* r « S < ™ .* * 'f > x e J < V-<0.
p g ÿ s g fe ^ Â
¿ .w
........
-•■
*
y t ¿ > '» > ‘ s * j & ¿
mtÀ -^t>m>&i-^9u< m ^ iW
2 < g k & j* ‘jU cïô^ fn ljA -/a s K a ÿ s
ty .em f^ - mAt^
<s>*$m *j(,:ÿ& ^..> A tf^ İA *£ *7 -X m^w^
4 < 5
¿f*y.j>* » é f ^ ' < v 4
- r-€&[ $•
¿cmarixS**l -£úx 'ğ irn^tguto^Îr ru3,»¿j
... ^ ^ ¡ ¡ » ^ c ' J I ' - ^ - b Ge* m¿UV- > J ^ ^ „ 'l1
¡5^ítl ; !.
:;<.-"i'|^-'fo^3 ‘t ’&***<*?*jut-¿).dy> -Jt.¿Cgú* •«**»ÖV3 «*.IL'
JfcH??*'**''--'-' '
ï3ÿÇ»->-'
Letter I, fol.. 3 a.
’i.r
271
TWO LETTERS OF DQM ÂLV AR O DE NORONHA
J?
a So ( T c ^ ^ a t
<**•
/ ¿
& fJ fa X r y f* -
•¿UJflA5.*^‘ »'C2)K»í; ——'
•■-* ¿ * ¿ ^
, <. . . . '
-.-
23*
r
^ ?G *.< u -ç.cj,*«»,.?, ^ < \ d ''S ^ y ¿u¿(U .fiU & J, ¿ a¿c*p!>. j
£ / 1*<>«»Jw6 -4 * jmÍí yu *%tí
.jŞf j,^ in¿¡t¿„¿
:' j M6” W l,í " T 2 ^ 0 ^ ^ d * 1 })* 1 ’*-tíer
-* * ! if ^ *vt ÇT£
I
■-:?
.
1
|¡¡
i" fi,
<**&1'>®*«í7*> ¡O * <S*v f>*x S ,‘¿ X fe n K & J r y s g ^ ' ¿ e ,'
in,h fa ^ .C K ih 'd ^ d û h* Ciİ<U&'
r^6f**'** ^-rnİA-u-A. CipiijUtp\2c J^C\3ajtjcra
-~~f~p3*J>.*££.i\s*nhuS<1 V'it ^
6
y^ j C y o d d ?
--
IK«?.. <^tyo <Sv£í«2ú ¿ c
:
3*6
J ^ ^ k S iC ^ a -.X .rtiO fcr?
■ c*«u nAp » 'b *
•
,;
csştJZ+İ
^
2*
'íKil^S.^Jí.A^ít.CjvT. ¿iv
&j?e£hí y ,t n¡£ mejpsuccSi<lJ * &^Cön»'Kf«.\soirviit<
?i Jtfgnw^ö ^ 4 .¿ i
rní^ ¡ „ B
diia’^ ¡a^sS-éhj>^ -«5,
d-Şar%a2« '^ l,0 S ¡Z f! . ~
;^ + y
~ ^
'1
ip£U ,S £ _ « * /¿ ^ c -^ s o s £ l > W w ,-< i a L 2 " *
1* * * * * , , * £ ^ U c $ A¿ t .
^
^ ^ ;- ~ ^ f ^ S j ^ . ¡ í ^
^
v
í
^
S¡ Z
A¿ W + .Ş / * £ « s s U * ^ ^
4
'i
.
^ ß m f r * 0: w ^ y ? & « * * y * 4 h n ¿ * }c z ~-£*¿r>,S*t.-yi> \U é«?-&
f& k â ğ p jk
d
*
>
£
*
<&A
&;*&*** .*£*. * * M h .
¿ ¿¿S*
Letter I, fol. 3 b.
-
h ¿ h ¿ ¿ '
x c d Z iJ ä g 'd '* -'
272
SALİH ÖZBARAN
Ş ^ t <1‘ lÛ
Î
Î
*P '
Î
#
- • w a t H Í a ^ A i ^ ^ í¿ ' ^ £?ŞiSşj
*<J«f- -ffcS S 'j ¡W$**» jprte£ »¿J ¿,C*-5 '*Tj*Cn.+ı. ■*£-£)&>JŞ
- ^ S r
^ L ^ £ T Ş t> & *'}'*£ ' '-& & *
: "r - - ,
.
'
✓' ’
,
; -è t ^ g ÿ -
^
* '< $ ■ V i u ı
ÿ i p + u * : m A y « - ^ v ^ ÿ < ÿ ¿ í i w S * S m i« _>s <$T* ■j ¡ j £ So
< ¿ ^
.
rf;,:*-
ío m p * J ó 6 & &
<CT»tt>1^ ' ^ £ / ^ <r1' " ’0 ' ^ Ä £>
é
',--
c*»t* ¿le S S < n Íf''
j \ jLÍfactt»**c**6 ~ 4 - 6 l * < m & * t n 3 t <rfiaSa.' / f l ^ A
/
^*->3 a »ß-tf)*J t- A*, cjç, oy^U -m ^ Jy o 5 -UÏ^ {^"V u^JiX v»
-
¿ £ £ . Se£ j ¿ ~
JH« * « > * '
*
^ M
S s P ir P t-1 ? &
í
^
*
¿
‘j ^ T
i «
* *
?
.
•
-
A'"^
< *** 4M
*
j s v ^ T t T ^ V „■•
j UC<* ¿ u ? ’ v ^ X á í ^ - i o ^ V l o r t - V í í j j h ^ * • A j - ;
-JÉ *
•
‘ÿ^ÿî^A
?! iPi.
%í^iSé
•»*»«|f».«W~~.... .
••'■^?tW^-5PS^¡?
A
\ S^StlA^a ' *p.exJrLÇ¿O ^Jar^tL¿éft*.£ J&Æf ^ 0 ‘*^á
m¿tnj*2t>
é*ív*Sn
^ 2 ,
|4^v
TWO LETTERS OF- DOM Á LV ÁR O DE NORONHA
273
ifts,
*
^
' -.-*•
„
*v „
^
*<k **&%%•
p, ~VT^A
vs *-flV J.
’} á v k i
„
*3»
‘V T ffy & ir r
*
js
w tfy-.
'- »V■ #jy
•>**
^ f1 /- ^ ¿r* ~<*3 r
g * m * t gT J* t4 e
fc-r^
o***"'/'* p ^ 'v o r t l
4„ ^
&%**
c Ct Í^ a S ' 5< r£ á *C Jt> /u » }i¿ « « - $ ?
¿c^i ¿aSuo CnUjh
"Q w n f i e f U
A % p « -^ í^ -*
w i
*%,/*
*A
**4**
*'
*¿
¿«Í
m^tv-io';
ffo jS V fy
if-
J^(
acjaj
tm y S
1 ^ . '
'. (fupit^am-eít^vt.w '¡fxrejiugáh
^ ( ¡Y .:* c * fo *
3 c* 4 ¿lft«* 3
* />
/ * f ú t ¿ t t , p ó ¿ *C ¿& -
-S u y o
L > A fl5¿{raj - * < f^ \ é e j£ r'to*C£¡Q
* -5 v2-t **5<s.& ¿
^ <0%-^{*nt **-2 totfb « V Ztyu* «Vjv *»3*
^VJ p<u S «*«*f* ^ya^)CaJzím.a¿ mb},U (^6c¿mS¿~ '
J&¿¿ K f& s»*&
p y O te ÍWO
t ¿*vtí - ^
f *¡*r cv ^ O > -ff^ M> &v>
, ít,
^
&
»-<£}<> Hj.tmfl.mJiu J v ^ -jufl «vSa-V^u
¿ „ V p m ./* ^ ^
J F S » cz ¿ 6 h tu u r
~
'¿ ¿ i$ £ * !& $ 9 r
^ s
' '***
^ ‘
^"-V
y?¿¿f¿hn. ^ C u *3*JL~
0^
^
e w U m 's t'Z & u * .^
lí ¿'-"31'-«*“5,ífl fl«®
^ í’Mrtflfáo ¿i« ‘íxm
5.
\&V>
xíhtnt^ ?¿jtz»?«-te
Vi?«
_ <S .<?=
Letter X, fol. 4 b.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 18
% - '~*& os>¿„Ja
,'.—
j'. .
—
X
Z p i* * * *
^ « » w y w u t ïf y r ^ X S c ’g
W 3^\vu jp p O'Cèu'-jl-v^jç0oé-\S\vıj.'npvç?~'J —'•
IST^^■vSbcC'st^-.
pq-vppup p<¡yíkc(Cj
~-
¡âf%vL^.-yç
}%ZffP?&P eçr™ *a\c) J Z d ^ ^ ^ ^ p .g J İn v£ür>.r»l> >
- V h’
7 ■" V-V? ^ ? « r - ‘■¿•V? w } . r O ^ W - h j Q ^ i-u ^ í»« s r 1'! íí
;~7s^<V-oí>
i>h¿5
e,,-.«-*,/*
,
j^ajub, jcwwrf
,
/ « T *n t>■
•
:
v
_
■
■
-A
—
‘
' rf?xT
)Lî.ftgeç* ¿-f u/js?"Yÿ ¿-y
~íi.
Í¡j^:í¿-~¿¿£~' <PX? ^ vH'n^vy
SjU
ŞJf'iyJl i~0 j fof*>nÍ> - s ^ f y ^ vi'f^ “¿tf"' '
- ,,» ^ ^ ’y ^ ß jy ^ 'i p
f r. '
^'.■^iuítrí5‘- v*~Ş -\P •Jcj.¡-£jy*urS‘'í^ ? í ¿ i w i ^ - * íV1,2 , ‘V ?
'
f-^dac^ ¿j-y*
■i'- '
vsjŞvv
.pu-u»jr*« y¡&tdp¡*d *\<l<ü<t <*wffagV%+-’
-<& »çıpçed^.
-
jw íw j j f í V
*0*C et'ÿfà^vtpjnb gvS^eugr* jg. -
hß0^'£Z‘$
: ' ¿g» c
‘
»n{j' ^uio^ıÇ
.yC iyŞ
-
_
*? “ o f» ^ « 4 ß z i t - '
r -ñ c fa S ^ ***
r
r
°
l
' j f & t r r b r * « 6 « S ■**$*”
w a " í ^
r \
¿
,
r *
*
*
#
-
'
* t f ' C
o < g ¿¿^ •
’Í ^ T
*1[
•¿ i; - " "
t ^ p P vjyz/ ~ .'
¿ ).
J fu n v tß ^ g jß
V,a ç ı< ^ u l
8
Ç y , ■ * # ^ V- Ç '
,
Wv.«■*■>.4-*4'
S¿2
VHNOHOH HQ OHVATtY K O Q AO S H H i iH l O M I
"Bg ’ioj ‘i
s --!
¡sHCfizfî^—jPnhv & f~"■/ f/Tñ\7nii $%ñj
j f eOy r-n í-t.fyy-^ -j-p '. nfv£¿tp s
.
.
f
c
^
*
<vM\A4&«x£V-< -
z
n
’ «"* «■
h
i
'*
'
r
'
*
*
j
ä s IIL
r
-
*
i
~
r
•(>
v cijp f’.jvw jnyi'9 ^ ^
Op/J.'M*
Ju ’ ' w .ti«ı<3^^!’X^<’Ç v ^ , ^ <a ?jx 4 ^ cj ‘3«3 .
*u^Ÿ‘ ^f:p7 W X!P°5
Ş ^ $ $ f* * fk :> .]f ?c*ç - V
-
'^ V f Í ^ ' í r f
|5$sís*r y & ıfe 'v * 9 9 ç r r » ç * & -'* 1 }* lÇ- •’’ "
f&.&'f.f
:W f y á í
fa ?* f Vİst ğ ^ '
f
■vnt^tf-K. trjr ir ipçvXTyj) W p^ií*o>
¿ißt*C -f'vjT-j'VzAlÇ pfh>Ç->* i? ' «OíV*¿^ífe^.-:
U*^ ^ 'yx%
. Y1^- vT*flCıfl* il.L --./ /■ / _
^
*S¿~í>fÍ?n
*^vrw>vrtJtJu pp*»T»w<
^
üi-
n
'^X
Y* w**»
^v^Urfwi<vt« ft«^'ÚMí>V<
t*îrH
4*t£
~i
c¿v'tí^¡y4^^^
M
.JÇ- <H«PJ> / W J V f -^ -VTifTIii» : f n » f W v ^ f,fe :
^ S vf
,^
.
*'UK>*,^í
u ^ fm n^5>\'->S¿ gviK
V'1^""v,i^ **-]O^ Ijùkv xpci. x^i^J '■■!■■' CHil? CQ
ï ’C f^ '' • ^ '^ ' *-V <h>?J^y~wm6 .: <««iu>ç^-[ $■&<tt*j ?,i»»ijitv^-'
l3 rv>’>"^ firVÿ*<4 Wj 0
- 9->£?^-ï> » m ifw e w
* *
1
•*
^
'
'
* J '
-
>Nsâ
NVHVHZQ H iT V S
\ '" ''
*
*4
^
ï-iZ
SALİH Ö ZBARAN
f
j t
A
s ~ * .jr + Y t
7 ^ * 3 * . İ * * » r ljt S > * i
* i2
İj^ f^ y ^ r n ^ c ^ > v ^ , ,^r._.
■•:.=■ <st.f<Spy>$M S .ce^kmın. â
;;r;;
,
~ r n‘~’~~jJ *
L A A
A A S
-v,»
/ « ;.v -A/A^r':
_
v
.
.--Çi'vgr, Ç rt^ J n tttsk u tZ y ^ , ■
^Tr^A^ç-f ~ ^ T *
în*j A»
2 ^ •^ ¿ L jitc r iö .
;. ;':VÎ50At«, <f6<-4^^&
SA- eri«-. ^ fl^ -^ ın -'k ,—k z * Sfk<J-{-^ ’
® ^ A p * î? ¥ .
...
TW O LETTERS OE DOM A LV A R O D S NORONHA
■ ■--S;
'A
:.:
¿¿¿’ o “"^vc
u -..■■ ■*- . ./^■•'>k’ ,A ‘.-:.-P -.r _■••.:;•
«cl>A Xa■_ _» ■■*. <
>
In I* «1
^
27T
•fu£,3S'-. - .}
-. y ^ . V’
__ V ^ “.:
>.. / \
'I
jnCkmi&vj
* g
if a
jf r '
y < y j,U t n U
«> **
y — - A 7J ^
6 ^
^
»
, : , ^
-
'
V P ^ A S «^ ^u**A><*m¿»»n*y6 '~4~tG^ -M d - J ^ a z g fo ^ j fv ^
>
£fe^ w'^
-*'^5« ^
*^
' T o ^ « i v ^ v o ^ í u i ' ';
2 1
J v i v * í
\
^
{ < 3 S K w . í p w .6 n ^ >
y j* A > o *
d ^
J ^
S j
t f i u - p ^ a ; t u S ¡ > '$ &
.u t> ^ % ? ^ s^ si.c^ : ^ 3i5G r ^ é 5< ^ 6 * - ^ ¿ ¿ — :
■ \ k í ' vj
-A & g * - S *
,<* *
* > e J @ a C °Y * -- C ¡ » ^ - " V5 < ff
’^
'\ £ l c - - h & f o ^
p
J ^
y
\ -. ~
.0 .
y z * - < W * -" ^ V _ S n , W «rm > y f » , v
<¡wp*>‘*''^rsw'«»
a'*«* iyj,v-4ft«So' Wft6
w & m i^ my-hp^/a ^<<L,eJV-5 ^ 0-V^w M M ^^glP~»
¿V&íl i*<$ >
» J J ' pnefiu»**'
*
CnJTXít^ v^jíT
T'
’ -.-■» JV '
-3 i
^
<3 ¿ b ¿ Jl•M.fryrnripi*. ¿v¿l*if*4,
^
- 4 £ ^ &
-3 c ° 6 ^
f t
> *«>
’•
S ^ h ^ ^ S ^ fS .'^ r h«* ¿vuC^U Á j a^ \ , „
^
** r r & * h « a s & c z 4 .U ^ , C
t n
c e ^
í'
j^
^
u
&
ú
Z
M
ij.Sei’uo k ' <^'W<</fM3iomf« |ffjfvíjMf<j6 ^yn.b-06 Sdw^S
Letter X, fol. 6 b.
y
f o v á
Z
'
-
SALİH ÖZBARAN
278
4 fi>
^
f * ğ * s^ jv tto
S a£4*
K m - 'V ^ î t
e k i? * «
jk^ '
vt*Lt>Ç.
J * §vı<* ijOm<yrf «¿<»
^>.tirt.J A-Şj 9h Ü .
J^ ^ r ^ n ‘n0Ğh^r^>S ‘> &m<n â ı& * 6 ,j!ı YK
“İ Ç İ /
• v ^ k ’” ' » « - « ^ " ' ’" ^ 6 > > '< $ •
<^Syt.Ci ^y'
''
S <***& *'
*
^ 7 V3i 'İ »’ ‘ '»g
tV®’v^' *V& &*S )\OTX/*m^3& rv^>wAivJ"î>a.
l ’ — f a ' l '* .
^ V " 3*
^ « ^ 5 « -------
İ f l M ^ j » » ı 3 / » ' 5 « < î * e w <jf><ne<v>. n i ^ - S ^ ' o . —
***
Ç^ b U ^ 'n * ™ ^
¿jd>
F " Ş ^ İ j^ o S -
-W *
C ^ ^ -^ T V
'
i *
f ^ - ^ t 'j^ n a#
^ S t n u k -jL & un * ( ¿ m^ GJ $ Q o «_
^
•.ç3=‘i<#-®n‘S'S» StroA -b-a-'t-* ’•^JliVbJp*}
•¿¡l-“^ îut ck*-Tni£i&*?>
-**B d l
-Şag ce*^J&.6\ ^ ^ S « t Gyi\jtv
'İ~ f pp A ğ y > r~~~fyitl h » * & 2 & * r » * * 2>tT$ J*6>ui<s»>t«1i>j36vyu «.j'
<? ,r^
$£¿23* *&'-'Sİ
•*» tiv&‘p ı f — —A s
“ S=
~
-W « $ *
^ va jı^ o^ ı Ctoğ*
. / - 4 o » n
j '
^
ı& ‘ ~ f c ? ^ J t P b
¿sflk«96)9? '^ e °*1^ i FlCr -=<*»**« vP*y W V &*,]3n.c ¿jJUntrj p r^ j- .
¿4^ '“*} Ğ e r k * ^
> v ö *S ff*’
Q ^ b v Sp6 J » < ^ - f x « V g p f o £
¿ j„ ,^
v
\^-*~ju£’li^ * -^ <J'y'*',,k'*»'İ>®f■-■"VO*n-ant-ifn^i vw <Mjv,nol. ■i» g>
<JıwM&Koy3*
/»maSit
^
^
^
^ Ş
~
U
^ ¿ ■ M t,
M
İ , ^
* » « • f***
S &
'< # -
^ « ¿ p * S » ' W --------- M
* -& * < © *
■
ıtO S a J b te < r*rS e* 3 Îl_
¿ K t f 'v A « - - c i» & — f i ^ M ^ ro w » l , * . V < # -
w &
^ ry
Î B î»
”2 T ^
U «,
Î^ sm o
■Si
Letter I, fol. 7 a.
^
v
/ ^
^
; v
#
î
TWO LETTERS OF DOM A LV AR O DE NORONHA
^
r*?=S">A''
r-
’'
'•
^
^ f A^
-■■
v ' o — -f —
< zr§t
v?
**&*
w*** ~
/
V-.
‘■"i ",
*■*"*#•*«£ 1 W * b ty r iU ¿G s » * £ ^ ^ i l i t p
■ ’V ^ - **(k ,*«■$*?
r ~ > ' -■«• ¿ « i w
r t .„ _
Letter I, fol. 7 b.
j ? 3 » 2 3 ; - '. g
279
280
SALİH ÖZBARAN
TWO LETTEES OT « «
w
f & u ..
»
.
281
« ■ --4 -4 -
s*sk e
¿J-*-
r ,*~--~<z tn*y S ]}tv<-fut}t . / “ iŞS'jjırfv jsim rS'i-ioâ«; -
■*
DE NORONHA
° tr İ7%>^
.
Sı^Tct?» Km*,
^
vU >
SV^ . ^ * 3^
v7“*'f'’
ii6 « * « £ ■ * « J ^£««
^
J ^ v jk ^ v
-* Ji •y> uyimvj b fnitiitticia
^«<{V
i
- -* ~
* 3 ”
U h a ^ k A^ hatnco^g ‘ V
yjy, ¿. M ” ■V ~>:’*&'b
î
o£~y«^W X e w e J L ?
' ~
«"?
¿*4 ?*m g v, * * /y £ y > w
• ' 'JfeLf*™ 1* *6 r*ajtfvı*i'4f>>j4 ¿ ? h İ 4 e t,*miif o w ^ *
ö'htflj Co^K C ^rv«- fi
—
t * " n j r ^ r * ' - * '-'= * '
jiK iC iv ^ b -*- --tr ^ e w b a & ^ u + c , .^ jhl
T ^ î» o* ? * ! * *
s
»
^
< yr
. “~ r°
J
, - j > , H ^ :.vr * z s g £
~'
'- 5 aÎ’'\»ü6
4-*0»-J?.
^ S îL a * £*~~J
4" ~~
^ 3i rtn^-vA» y^&nuSıjZ ¿flÇ fen ' ¿ v j , _.tfn~—
‘ % *»
? ‘ \ s :ir .
2
■
>
r
, ‘
t , ) , , , .'J1
' ' c y ¥ k P O * VS
r P
-m * * > - J t - - b
^
■
^
*~
'
~4r6y»J>2P 3*>
:y h ^
••
~ .£ 2 » ? - *
•
■*«>***?**■ ^ y U u * ■/ f,* J Z '< 3\
Sa/h ^
^ »n u h J ^ X h ^ V rt,9 ^ w
>
0 ,5 * “ r ® * ^ •
c * y * & & » y H„ u & »«ik Z Z L ,
■ 4<y*2<K'h- *}«f ĞSr«K*.ot<kh.A
U ^0
?»/»#* ¿ıjsı* Opxtöt> -^-iAtBH-S
~î" ^•:?»>«{ Pia»i«f6 A'V*1İ>tf
^
t t f * & *"*■ * w
^ i« > j» S r j'S '*
y *«
m« 3 * yOJ^ A
<£V? A*» —ff^ î^ C .^ ^ ^jjT* gvv^ ^
.'
f
-
'
*,
’4 ‘-
$ ? v ^
1
' 4 ei>
S<r&”{-**¿¿£1 <p>f$ *
(CVı Con-vföt? y j ! .,^ f . _. r+J ?
Letter . I, fol.. 8 a.
Letter I, fo ı. 8 b;
-
280
SALİH ÖZBARAN
TWO LETTEES OT « «
w
f & u ..
»
.
281
« ■ --4 -4 -
s*sk e
¿J-*-
r ,*~--~<z tn*y S ]}tv<-fut}t . / “ iŞS'jjırfv jsim rS'i-ioâ«; -
■*
DE NORONHA
° tr İ7%>^
.
Sı^Tct?» Km*,
^
vU >
SV^ . ^ * 3^
v7“*'f'’
ii6 « * « £ ■ * « J ^£««
^
J ^ v jk ^ v
-* Ji •y> uyimvj b fnitiitticia
^«<{V
i
- -* ~
* 3 ”
U h a ^ k A^ hatnco^g ‘ V
yjy, ¿. M ” ■V ~>:’*&'b
î
o£~y«^W X e w e J L ?
' ~
«"?
¿*4 ?*m g v, * * /y £ y > w
• ' 'JfeLf*™ 1* *6 r*ajtfvı*i'4f>>j4 ¿ ? h İ 4 e t,*miif o w ^ *
ö'htflj Co^K C ^rv«- fi
—
t * " n j r ^ r * ' - * '-'= * '
jiK iC iv ^ b -*- --tr ^ e w b a & ^ u + c , .^ jhl
T ^ î» o* ? * ! * *
s
»
^
< yr
. “~ r°
J
, - j > , H ^ :.vr * z s g £
~'
'- 5 aÎ’'\»ü6
4-*0»-J?.
^ S îL a * £*~~J
4" ~~
^ 3i rtn^-vA» y^&nuSıjZ ¿flÇ fen ' ¿ v j , _.tfn~—
‘ % *»
? ‘ \ s :ir .
2
■
>
r
, ‘
t , ) , , , .'J1
' ' c y ¥ k P O * VS
r P
-m * * > - J t - - b
^
■
^
*~
'
~4r6y»J>2P 3*>
:y h ^
••
~ .£ 2 » ? - *
•
■*«>***?**■ ^ y U u * ■/ f,* J Z '< 3\
Sa/h ^
^ »n u h J ^ X h ^ V rt,9 ^ w
>
0 ,5 * “ r ® * ^ •
c * y * & & » y H„ u & »«ik Z Z L ,
■ 4<y*2<K'h- *}«f ĞSr«K*.ot<kh.A
U ^0
?»/»#* ¿ıjsı* Opxtöt> -^-iAtBH-S
~î" ^•:?»>«{ Pia»i«f6 A'V*1İ>tf
^
t t f * & *"*■ * w
^ i« > j» S r j'S '*
y *«
m« 3 * yOJ^ A
<£V? A*» —ff^ î^ C .^ ^ ^jjT* gvv^ ^
.'
f
-
'
*,
’4 ‘-
$ ? v ^
1
' 4 ei>
S<r&”{-**¿¿£1 <p>f$ *
(CVı Con-vföt? y j ! .,^ f . _. r+J ?
Letter . I, fol.. 8 a.
Letter I, fo ı. 8 b;
-
282
SALİH ÖZBARAN
rltmlkSĞtaKÎ.. .'/
ÎSÜ+#tJ» i^ O 1*" 7 "
JJ2AJh*âHBSBfe&l3
~
^/
ı^ V * *
^ u u £ î» b k y
„.
Sa^^hü
y & }» J ı£ A 4 '
¿¿¿»«„i
- .£■* J^ik'4* *'* *»'tikj& r
&* »¿ t o
v £ jL ‘,*mrk* '&*<> »».V 6
f
^ V e* î^ '? S6e~İr*~< ^
'2'^r^h-Ji^^y 'Jt'-y*cvm* h °js <ı£*y%<>
_yî tü^T-ö^-î v«I7.
'-i..
':"■
'J*
Y ^ * İ**
iL-^'ıVV
- .
imt/fv «
~' '
*^
i1ji 4 >
& & * * »* »"*»K tJ ■
J* 6>'>&*****4*'%>i> feiHtİS&C&iPf,JietfU^
t'jÂîfcs* ™ Sf>l¿ ¿ ¿ ^ "^-Şgsbc -7ii^ e2 / ^ Z ‘-iZ ^
*foî*r*y>lh£*<f}t*^?**1<yJ9
bw v ^7k'h« . ^(«-^^4
^
J> -ŞfrClGtU*)
tn^t-u *■
Letter I, fol. 9 a.
“
¿.-5a
TW O LETTERS OP DOM Á LV AR O DE NORONHA
w
4 " ^
c*#*1«**-&&(’>■&&**&!**•
/.Adv-f¿tf V*V
_¿^'‘^-»i)(A£*¿fl vCfit« Cjur
J^yt*
283
’ ¿ z »¿a«»*»
: *':
SfrtwT h¿cS$
' ’'*
^vjj^SMrt «T-yn^tL-L^gf^*^: '
^'b,tjJ^\)cn>hi,yA
.<)^A-—
Pvjnt!, •ñUc'O^JSa^M
/ v-^vjtffl,
»V/«Íjtf ^é^OV¡)..í^itii.i56
a íi
, . /» -
— *■'
- ■ * . .•^y*
^
t m^ n í f L r
:
jjtíJ«flS^JfVA-M pí^vrtílV
^n^VA-Vw. «cyw^sA
.
e#i!0. Sv-* *-ui*Sa J i^uc^p¿ ^ jr^ ~ ~
■<■■■■^ C **G t^ y*& '^ 7 fa i.y>*.*3+,~-. CttM.6% *g$*ug>A'sr'SeJu&y-*
■Ul»£¿pg-&j>fl<i*.tci¿ Ght^ruá}* tu ií-£ ^ y- ■<%
)kaí^h 6
Sc&l&ti a Z jfZ .
r
5 1^ , 3* ki&
t?mM t) v .tn n v > ¿ 4^ £ ?
'**,^4, ílv«,rtC £díW.rtfj5n. ,Vft Mf«¿TufJ*4a.lit
« * * .«. a <W W h “ i
.>!*'< '*- A.'
■.;' '¿■^t*?*S;V4;'
b*y
Mtpi
^W ^VjüaS«
^H**Vkín». ^ h ^ -J J .
Wjy ^ f <l/U'\ &**- gy f£ ?ei
:—.
',
'
9*5*36 > <■ 4-~'> .
~
-, ~
^
■*■"»
-
Letter I, fol. 9 b.
a
P ■
r
■
,
- ^
y*2*— »
« ¿ r
SALİH Ö ZBARAN
284:
ZjK'
£4*^
'
-.
N< ^ vttS A /
KÚC^
!^ ¡V r*t*¿ r ^ v C e j^ u İ 1^ j
V
‘^
~f e~*f
^
—
% ( W » . «¿á rí***«*»-' ‘-©^SiswGSS^jU** * * * 5 * * Í* ^ \ » 1 ^ 6 *
w & cJ t'H ifi -£ o o ^ * ‘>■*£?* « ¿ £ 3 * fc - %
fcfcsWÍ? ^
<m^ |(1|1j j IMí 4 b9\ vt¡\0t*
* 0 ? * -/? ‘15g,i»irt>!>hs—
^
>JS~ j ^ »
^ é ^ -T -'
¿ÍXVJJ»
^¿yüAÖe¿p&fkLCİ&âif Ja»««»:tyuca&:&~-rt£Avifa9*nXf ■%'ï ?
4t(f M'y ~2^ \r^* *
-~% ~ .
* - >•/^
j . İ t#
-? V¿*V* flu*c«*W-»w!ß ’ ^ 5 » ^
Á.-.
jSsjjfc.* ,f^™ V¿í?--^í^í>>I^S?>‘'5i:^ « ^ ár6 *e-J*c'Zg¿v&
- r í H o ^ ívt„ - í^ c« « i' ^ <c'm
j§ J > ¿ V
fy ’í s' ; r f M
ovf¿/2 >¿V § * « J - -----P z ftp ,* '* «* i ^ l _ ¿ - .
cp^n*
~^u
«¿^ v -
¿ § í K r tfVv" m^ w l»"V
' « > *L.
' uL-faiftcS»*; ß^-%
£»>>f«> í)»un^5y ¿^.¿Æy-ù>'^j>
^ » 6
—fw
£ 'fiÁjrÜi ¿**n>f'^f'juijurß-ttyiit. v£7jnwj^tstj
^
Letter I, fol. 10 a.
/
«Sf
•
.
TW O LETTERS OF DOM ÂLV AR O DE NORONHA
, J Î(
'S*
***j >~Liuf4dmJ>e’
«* (
r tfiv jv h ;* à 'W ÿ X L j
S
j
K
t jk fë «
*****
-/?'W ‘
/tT -V^ty
s 9a5^
i,« Æ * \ W ^
*'ZTpnCto&i ■*•$&“
S & 4
,^c<tf£tc3
' ~ ^ ^ ,<s“ f‘'i -J£>k> SVg-UhO»3 ^ “ 4V /&gg,Îjw\>a-« '
tp- c**'k"- iit^eShn^ü 2 ^ af t , ( g / t e a ^ 4
-^ 3 * s * v «
•i ? * n 7
^
6
»
— ^
m^
m«*
* ««» y^ i^ b cd& ¡b '^ h tg ^
«*V<’ S W A0tfvv
¿'¿p*'3 <# <3%*** ' 3 ?a C0»*0
::
h*r£?^
6
Letter I, fol. 10 b
(with Alvaro’s Signature)
■'
286
SALİH ÖZBARAN
287
TWO LETTERS OF DOM Á LV AR O DE NORONHA
1^
«
Ç j-£ vn *r* -fnJU
■
^
?**’ íí*-
£*?«^
<*
¿,
^*'~ V ^ C
•>"* ”
¿Sb-j. Jv2a£Z*~f <*,t*mg hn
j*
•*•^
/ j
^><w«M »r^nmÿr'A9j*3 « ¿ . j
*v^~ /
ftw 'iM
*r£~âtvtfsi tn*,'4r <0àÂ
-a*»¿íí*iÍA jk-<A^-t éVj >tô3*ir».r
- -ÿ m
Q *
^
■J
J v r ^ £ >
— s*a«^7
ÿ a f% « X .
¡JV&-
‘fM K A ï & ir r
% £ y r
£ o
«
6«/)<*£> J-
>
'^>o<»jéÓ^'¿viLlİ5<g*flp» y jk W W i 1
Caj jt/Xï^ÂJfiA^^^^rÎ1 yluD Ça. C^MwiifS' • tfK'Mtatf'âiiıi
*y^rtùMu5
w
~
? * .-îsf a * ^ * - w r ^ v
v:rJ"Xr0ZP9^^m*^*m
^T*r*v*'*'*r f+jxw- «hp#9 /
.•¿»wir*. rijÿ
.jit^. •?Át^Oí^/^rtyé^ <fvn%¿$
«m
SALÎH ÖZBARAN
288
Mi
JîtJ
9 > '1
%
■ 4 n*rw iJâ J ı 5 « i •
-
y n ír tf s <v««-¿5-_^o S ^ g ^ ¡jJ ffn n r ¿ rïr.-gy* ,y ' y j . '
ín « U ? * l't m * -t
S Ğ & * - < < § * lB p * L $ * .
..* • $ J
f- i '■
0 3 <>S
a t ó <¿3.¿ ÍW /u ^ j/o V ó -¿«¿vw«. ^ yOj*-:<&¿?
i ? Jw n fi* * ’^
y
( » »
( ~ í 'e > T .
« í lM
* - - jy i- C Q n V s )
'-—jimS* /.
A
y i j '4
« J
ü
f9ní)^i^v^p.J¡ií^J^a,v' A£í!^^¿e-'^gM
',/ít, i».;.*.’: ,' •
-*A}'_f - ix 'JlamSz-i Jji&Á&f¿r£/jr w¿~3>"
*2 s c / ÿ t v n *
^
v.
-: ;
f i f t h s $p£ Á *S& i- • fa í^ -J ^ L .^
e .£ C " - 6
İS
i.7 :
-' • .
m r t íl
TS^j A -ÿ -? S j^ T n S c-i.
?î
_
^
^
i? '
*u ¥ ? j
Y¿¿S<>
3 ^ ^ /°
Jj
¿p *-p ¿£ j>Se¿T5* S¿C3«íU ■.*»^»' •
'Cs^XwnS^ ^ T V
JknSn%ri•»í^
^ S e j Ä V t^ O ^ ,
f o
~*Ç%r C **o § V £ *& »
W
f
~
^
1 3 ',
^
*
<
<
, ^
< /> ín o ^
G
t *
jJ ^ k ’ d ’ -
. V ’O V '
‘
r ^ i » . 5 » p ^ í» /
°
**
ívhv/
» n «
’■
, ¿
■' • ■ ^
•*
<yvnO
«<-•»£««* Q p y^ ^ '1■ iwví'' ■- 0
,f ı r W ? Ş ^ W A l
Ci* >£¡te¿|» ^*^~rrJX*
iiÉ
0
t f i
Better n , fol. 2 a.
' --•
" V V -^
.
f f' r,,J
TWO LETTERS OF DOM ALV AR O DE NORONHA
'
‘ V M /' m<vi. A -fiO fe*?*
-
,><■ r
vfcSt^tfVÍM O*
^ 5.Ä- •HUnS J*^m -£.€?.£a*«iSj t»?
v* i'
» J'-(
✓"! - «' * -
.-
-' V\ - .**£- s « «& »i?
*$g
~
^
^
- ^
7
.*X> “ ~
'
^ z ^ te E S ? 1 '
.•
^*. — fiíí } )ni •juvicf*'’/j'ííN»' J •
JJcipcySi*
*
G^* f'vít <f»i5^W^v **^WN*‘i -’•
:.'.^»~i,-#J^AsirTi*ıy^ ^+ ehsıre Jİ-AA f > r £ ' h * m ^ ¡ \ T.aVJ| ^ 1
'v-íY'-;-w,,' * ^ , ^ ''r','í '
V
~ r' v '
V**-’ cvay 'n*
/J&y
a^ ’ ^*(^rí,,,ff :-3c4F^c-*¿5^>iO>Ttc^w\r«. '■«♦í“’ “ J'*Trr
s.x
/♦
AííS
.Am&wy'-
«i3 w v
~ÇyÇ<
.ù ¿*At»
;t<-
«ir
■¿Li^ıpukie**/]
? J «
Pi
l
1
« M
>
^
/ ’ ^ <
(v t J h Æ w
(prt-^ı»*?
í> « V
lJ Á
ff i«
^
* * n L _ S < A 3 -^ '-< /* m ^ S -
l u
7
í &
' ^
^
t ó
p
í Í ' . W
Q
¡r>»?J«cjnwi / í¿**2 «^ »jm ^ >-/ra
^ ( s î # .- ..'« : fc/íw y
a
~* *
i j
f 'g w
í U
z * -
 ^
3
. I Î
1 1
^
.
t
«> T 1 > ? A
/ JfajQ*.
a
& Z £ í¿ * $ * x £ ^ J fo J ty A
Tarih Enstitüsü Dergisi : E. -19
RAT.ÎFt Ö ZBARAN
290
-►••
/*S
A*V
/WÍ fÄ<nA.
J}iLrf7l/L. 4
J?<
«ertf
aA
Iiin
b^V»
O M 0M
“,
*5&
3&
rafc*^
^v*
# -S u n 1 u’/ 1
r¿-
f -~ 1
è«■*3Í&>
, ” «'<•- f - / »7»«* >
PH^^«!«-S!
Sgfi&i^;niV :;t;.s
_ %*JjJ
..........
ua^r ruD Şti&vıj?)J 3-O" ')» !''>
TrodH-vX ISTMIA. / ^íumuS*
&vi+r< -rjcsjnti** '*x¿3rvrv-J„
Jl<y J< ışıu^M rorrw «f i»)A ^ X J «fle^ *«¡íU W ¿5 ^ jív --.í
jUj££í^»>-/./“ fcyv3*^!«W
>SfyneSif^^é^a^rríxl ftiitcrvu^gYZX
■
£
\
&
'
“y p
f
Q
'\*
‘ .*-«,
tfK-í. raMSÚi.
z c
^«n«& ^.e-*
"n & ß
J td ffJ rnJ^vz^i -a-e>
,^ T~^
C n& SîS,
, .-.-YÍÍtt^»,<W7 ^Álí«<>
- y fy w tf* !'. .PiÂ’y‘ 5*- ^ %3pß> ’f'r^
le t t e r Hi fol. 3 a.
^ ..
TW O LETTERS OF DOM A LV AR O DE NORONHA
dom
Al v a r o
d e n o r o n h a ’n i n
Hü r m
291
ü z ’d e n î k i
MEKTUBU
Arabistan Açıklarında Türk Faaliyetleri, 1550-1552
Rahib Josef Wicki, Documenta Indica (cilt II, Romae 1950, s. İ İ l ­
i l 6 ) da, Hürmüz’ün Portekizli vâlisi (capitao*su) D. Alvaro de Noronha’nın 25 kasım 1550 de kralına gönderdiği bir mektubun bazı kısım­
larım yayınlarken Osmanlı tarihi için pek değerli sayılabilecek diğer
bazı kısımlarını neşretmemişü. Hint Okyanusu’nun Osmanlılarla bağ­
lantısını bizlere daha iyi tanıtabilecek bu yayınlanmamış kısımlarla
birlikte mektubun tamamım ve ayrıca D. Alvaro’nun 31 ekim 1552 de
Hindistan genel valisine gönderdiği ve Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatması
ile ilgili diğer bir mektubunu (bkz..Lizbon’da Arquivo Nacional da Torre
do Tombo, Corpo Cronológico, la. Parte, Maço 89, Documento’ 9) - konu­
nun çeşitli ülke ve milletleri ilgilendirdiği göz önünde tutarak - İngiliz­
ce bir giriş ile neşre hazırladım. Tarih Enstitüsü Dergisi yazı kurulunun,
haklı olarak, söz konusu mektupların, kısa da olsa, Türkçede de ta­
nıtılması gerektiğine dikkatimi çekmesi üzerine aşağıdaki açıklamayı
yapmayı uygun gördüm.
Mısır beylerbeyi Süleyman Paşa 1538 yılında Hindistan’da Diu
üzerine sefer yapıp ardından Yemen’de- kısmen de olsea - Osmanlı hâ­
kimiyeti kurunca Portekiz’in Asya temsilcilerini gerçekten kuşku içinde
bırakmıştı. Osmanlılar Hint Okyanusu’nda büyük bir gövde gösteri­
sinde bulunmuşlar, Portekiz menfaati için bozulan Okyanus-Levant
baharat ticâretine ortak olabilecek, bu ticâreti eski rayına oturtabile­
cek güçte görünmüşlerdi. Luzitanyahlar, Kızıldeniz’de tam bir hare­
ket serbestisi bulmuş Osmanh donanmasım kontrol etmek zorunda idi­
ler. 1541 senesinde Estevao da Gama kumandası altındaki bir Portekiz
donanması Süveyş’i basıp Osmanh kadırgalarım yakmak istemişse de
teşebbüs başarısız kalmıştı. Bu arada iki imparatorluğun Hindistan
yolu üzerinde pazarhğa oturup baharat ve buğday ahşverişinde bulun­
ma istekleri gerçekleşememiştir. Osmanlılar 1546 yılında Basra’yı ala­
rak bu kez Hint Okyanusu’na ayrı bir yoldan ulaşmışlar, Basra Körfezi
yolunun tam işlemesi için Hürmüz’e elçi dahi göndermişlerdi. 1548 yılın­
da, bir ara Osmanh nüfuzundan çıkmış olan, Aden’in tekrar kontrol
altına alınmasıyla Okyanus kapılan Osmanlılara açık görünmüştü.
292
SALİH Ö ZBARAN
îşte 1550 de Hürmüz’ e capitao olan Dom Âlvaro de Noronha, aynı yıl
içinde, söz konusu ettiğim ilk mektubunu kralı III. D. Joa’ya gönderdi.
D. Alvaro mektubuna, Hindistan genel vâlisi (gourvemador) Jorge
Cabral’m Osmanlı hazırlaklanndan haber getirmesi için Kızıldeniz’e
gönderdiği Gonçalo Vaz Coutinho’dan gelen haberleri vermekle baş­
lamaktadır: «Vaz Coutinho bana bir mektup gönderdi; mektubundea
Türkler (os turçuos) eylülde büyük bir donanma ile bu hürmüz kalesini
muhakkak kuşatmağa gelecekler» derken öylesine önemli bir mevkii
Osmanlılara. bırakmayacağım, bu konuda kralına tam teminat verdi­
ğini bildirmektedir. Hürmüz tahkimatından da söz ettikten sonra D*
Alvaro, Osmanhlann Basra Körfezine inişlerini anlatmaktadır. Bir nriislüman (mouro) dan aldığı bilgiye dayanarak Osmanlılann Basra’ da
2000 civânnda olduklanm, Şattülarab’da Kuma’da bir kale inşa ettik­
lerini, Cezayir’in Arab emirleriyle anlaştıklarım kaleme aldıktan sonra
Katif üzerindeki emellerine değinmektedir: «Zât-ı Âlîlerinize yukarıda
yazdıklanmdan sonra Bahreyn hâkiminden bir mektup, geldi; orada
Türklerin şimdiden Katif’i küşattıklanm yazmaktadır». Alvaro ,daha
sonra gelen bir habere göre, Türklerin Katif’i âldıklannı, her hangibir
zorlukla karşılaşmadıklannı bildirmektedir. Bu arada Osmanhlann
Basra Körfezinde işleyen ticaretten yararlanabilmek için Hürmüz vâlisine sulh teklif ettikleri de kaydedilmektedir.
îkinci mektup, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasından hemen sonra
yazılmıştır. Orijinalinden kopya edilmiş bu mektupta Alvaro, «Hiç
şüphe yok ki...Türkler kuşatmaya başladıkları gibi devam etselerdi sur­
ları tamamen yıkabilirlerdi» demektedir. Ancak Pîrî Reis’in kuşatmayı
kaldırma sebebi olarak ta şunları yazmaktadır: «...sonunda onları
[Türkleri] öyle zor durumlara soktuk ve öyle tehlikelerle karşı karşıya
bırakük ki kaybetmeleri mukadderdi. Bu sebeble ve levazım, barut ye
harb malzemesi azlığından - daha gelirken bir kalyonun Babülmandeb
boğazından geçerken batması-...onları kuşatmayı kaldırmağa zorladı».
Kuşatma bir yana, D. Alvaro’nun bu mektubu Pîrî Reis’in bilinmeyen
hayat hikayesine ışık tutması bakımından da ayrıca değer taşır.
Türkçe kroniklerin az konuştuğu, Türk arşiv malzemesinin henüz
bollaşmadığı 16. yüzyılın ortalan için söz konusu mektuplar - diğer
birçok Portekizce belge gibi - Osmanlı tarihineHint Okyanusu’nda yeni
ufuklar açacak, Osmanhlann Hint Okyanusu pohtikasinda yeni değer­
lendirmelere sebeb olacak niteliktedir.
SADRIAZAM KÖPRÜLÜZÂDE (FAZIL) AHMED PAŞA’NIN
ERSEKL1JVÁR BÖLGESİNDEKİ VAKIFLARI 1664-1665*
T' .
Josef Blaşkoviç
. . .
Budin’in zaptından (1541) sonra Osmanlı Türkleri çok geçmeden
Estergon’u (Esztergon) (1543) ve Tuna’mn öteki yakasındaki Kakat ad­
lı köyü aldılar1. Bu köyün etrafinı bir palanka ile tahkim ettiler ve Giğerdelen-palankası adım verdiler2. Bu küçük müstahkem yerde daha son-;
ra halk da yerleşti, ki bunların camileri, okulları vardı3.
Estergon’un işgali ile Türk baskım gittikçe artti ve Ipoly, Garan,
Zsitva ve Nyitra vadisinde hücumlar çoğaldı. Bu sahada Estergon arşevekliğinin geniş arazisi vardı ki buraların savunması konusunda,
Estergon arşöveki Vârday Pal Niyitra nehri sol kıyısında yeni bir pa­
lanka inşasım uygun gördü ve bu yüzden buraya kurucusuna izafetle
Ersekujvâr denildi. Türkler Uyvar, Almanlar Neuhâsel, Slovaklar Nové
Zámky tesmiye ettiler4.
* Bu mekalenin giriş kısmı M acarca ashndan Prof. M . Tayyib Gökbilgin
tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
1 Palânk (palanka) Sık ve derin bir surette yere çakılan kazıklar üzerine toprak
ve çamurla yapılmış müstahkem bir mevki. Macarcadaki «palânk» sözü İtalyanca «pa­
lanca» dan alınmıştır ki, bu da latinee «phalanx» kelimesinden o da grekçe phalanx
(çardak) dan türemiştir. (Bk. Vasmer M . ,Russisches etymologisches W örterlurchl-III
Heidelberg 1950-58, II, 304).
2 Ciğerdelen parkanı : Öyle bir kale ki buradan düşmanın ciğerini delmek üze­
re saldın yapılır, yani düşman memleketine akın edilir (bk. Lûtfi Paşa, Tevârih-i Âl-i
Osman / 1554 / s. 105; Evliya Çelebi, Seyahatname, V I, 278-280; Karâcson Imre, Ev­
liya Çelebi Török Vilagutazó magyarországi utazasai 1660-1664 évhen, Budapest
1904, 284-286) Bu türkçe isimden, kalenin ilk macarca adı çıktı. Csekerdény, daha son­
ra diğer adı Párkány. 1948 den itibaren Sturovo. (bk.makalelerim: Preco nie Parkan?
Nedela adlı dergide, Bratislava 1949, 19. sayı, n s.8; Ein Schreiben des ofener defter­
dar Mustafa, Ghristeria Orientaba, Praha 1956, 60-71).
3 Evliya Çelebi, V I., 278-286; Karâcson 284-286.
4 Matunâk M ., Ersek- Újvár alapitâşi éve, Századek Budapest 1896, 338; Fábián j., Az esztergoni Ersekség Újvára 1545-1580, Estergom 1896, 37.
.
JÓSEF BLAŞKOVtÇ
Çok geçmeden anlaşıldı ki, böyle bir palanka müstahkem mevkii
büyük askeri kuvvedere karşı koymağa muktedir değildir. Gittikçe ar­
tan Türk akınlan ile bu yeni müstahkem mevkiin stratejik önemi ve
Viyana’mn savunacak ilk kale olmak niteliği anlaşılınca Viyana’daki
askerî konsey, bu palankayı yıktırmağa ve bunların yerine Nyitra neh­
rinin sağ sahilinde taş ve tuğladan yeni bir ideal kale yaptırmağa ka­
rar verdi. Yeni müstahkem mevkiin plam altı köşeli yıldız şeklinde idi
ki, bu, o devrin stratejik icaplarına en iyi cevap veren bir hususiyetti.
Yapımına 1573 de başlanan bu kale 1580 de ikmâl edildi, ancak, te­
ferruat inşaatı, kulelerin ve kale duvarlarının tahkimatı, tadilat, ta­
mirat v.s. 1663 tarihine kadar devam ettis.
Bu esnada 1662 de6, Bâb-ı Âlî, Nemçe imparatoruna karşı7 sa­
vaşa karar vermişti8. Zira, andlaşmayı ihlâl ettiğini kabul ediyordu9.
Padişah Türk ordusunun başına serdar olarak, genç, kültürlü Sadrazam
Köprülü-zade Ahmed paşa’yı getirmişti ki, Türk tarihi kendisini Fazıl
lakabı ile tanımaktadır. Serdar 18 mart 1663 de İstanbul’dan Edirne’ye
hareket etti, ordu burada toplanacaktı. Orta Avrupa’ya karşı sevkedilmiş orduların en büyük ve 10 en iyi teçhiz edilmişlerinden biri olan bu
ordu 1 nisanda Edirne’den hareketle 17 haziranda Budin’e vasıl oldu11.
5 Kocis L., Nové Zámky V minulostía Sucasnosti, Nové Zámky 1967, 14-18.
6 Kasım 1662 de sadrazamın A pofi Mihály (Erdel prensi)’e gönderdiği mektup'
bunu doğruluyor, (bk. Acsády Y ., Magyarország torténete (Macaristan tarihi, I. Leopold ve I. jozsef dévri 1657-1711, Budapest 1898, 169).
*
7 Türk tarih edebiyatında bu sefer Uyvar seferi olarak bilinir (bk. 14 ve 15. not1ardaki eserlere)
8 Habsburg hükümdarlarım, Türk kaynaklan Nemçe çasarı olarak tesmiye edi­
yorlar.
9 11 Kasım 1606 da akdedilen Jitvatorok anlaşmasını ve 12 eylül 1627 de ya­
pılan Szöny barışım 1649 ve 1651 de Istanbuld’a yenilediler ve yeniden 20 sene uzat­
tılar (Uzunçarşılı, Í.H. Osmanlı Tarihi III/2, 1954, 198-199). 1661 de Zrinyi-Ujvâr
kalesinin yapılışını ve 1662 de Székelyhid’ in ve Kolozsvâr’m AvusturyalIlar tarafından
işgalini Türkler barışm ihlâli gibi telâkki ettiler (Uzunçarşılı, ayn esr. 201). IV . Mehmed’in A pofi Mihály’a mektubu için bk. Asian and African Studies II. (1966) Bratislava 111-113).
10 Osmanlı ordusunun mevcudunu 70.000 piyade ve 80.000 süvari olarak tak­
dir ediyorlardı. Ordunun 225 topu vardı.
11 Acsády, ayn. esr. 171; î. H . Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi
I-IV , İstanbul 1947-55, III., 430-431; Mehmed Necati, Uyvar seferi, Topkapı
Sarayı, Revan ktb. N o: 1308, vrk. 2-3. Bu değerli yazmanm tarihi 20 Cumade’l-âhir,
1076=28.XII.1665.
F A ZIL AHM ED P A Ş A 'N lN V A K IF LA R I
295
Bu seferin amacı Viyana’mn alınması idi. Ancak, Türk ordusunun yolu
üzerinde ilerlemesine engel olabilecek üç müstahkem kale vardı: Zyör
(Türkçe: Yamk-kale), Komârom (Türkçe: Komaran, Komorn) ve Ersekujvâr. Uzun müzakerelerden sonra Sadrazam ye serdar, önce, Ersekujvâr’m zaptına karar verdi; zira, zengin çevresi büyük ganimetler
sağlayacaktı ve sonra Viyana’ya doğru yol açılacaktı12.
Osmanlı ordusu 18 ağustoz 1663 de Ersekujvâr’ı muhasaraya baş­
ladı. Çok uzun ve şiddetli muhasara 24 eylülde kuşatılan kuvvetlerin
beyaz bayrak çekmeleriyle son buldu ve Ersekujvâr kumandanı Forgâch
Âdam 26 eylülde serbestçe çıkıp gitmek koşulu ile kaleyi teslim etti.
Bu seferin tarihini, Ersekujvâr kuşatmasım Türk ve Macar tarih­
çiler13 bütün ayrıntıları ile yazdılar. Osmanlı ordugâhın da muhasara­
dan önce ve sonra cereyan eden olaylardan tafsilâtlı olarak Evliya Çe­
lebi ve Rozsnyai David14, hadiselerin şahidi sıfatıyla bahsederler ki,
bunlar, bu sırada Türk ordugâhında bulunuyorlardı15. Kalenin işga-;
linden sonra, Fazıl Ahmed Paşa kale surlarım tamir ettirdi ve gerekli
düzene soktu. Bu işler kasıma kadar sürdü. Bu arada Türk ordusunun bir
kısım akıncı kollan, özellikle, Kırım Tatar birlikleri ganimet almak üze­
re Vâg vadisine, Trencsdn ve Nagyszombat şehirlerine kadar uzandılar.
12 Thury J., Az 1663-64 evi hadjârat Raşit Efendi nyomân (Raşit Efendi’de
1663-64 seferi) Haâtört. Közl. Budapest 1890, 373.
13 Yerli Kaynaklar: Acsâdy, ayn eser, 165-181; Matunâk M ., Ersekujvâr a tö- ■
rök uralon alatt (Türk hakimiyetinde Uyvar) Nyitra 1901; Kocis, aynı eser 21-27;
Haiczl K ., Ersekujvâr multjâbpl (geçmiş zaman içinde Uyvar) Ersekujvâr 1932; H oman Szekfü, Magyar Törtemet IV . Budapest 1938; Ortelius redivivus et continuatis,
Frankfurt 1665; Türk kaynakları: I.H . Uzunçarşılı, aym eser, III. 413-418; Mufassal
Osmanlı tarihi IV . İstanbul 1960, 2112-2115; Evliya Çelebi, Seyahatnâme V I. 1318,
303-386; Raşit tarihi, I., 33-48; Karacson ve Thury,- ayn eser; Karâcson I., Evliya!Çelebi magyarorszâgi utazâsânak folytatolagos kırâsa az 1664-1666 evekhöl (Evliya Çelebi’nin 1664-66 senelerine ait Macaristan’daki seyahatinin birbirini izleyen tasvirleri) ■
Budapest 1908.
''
14 Rozsnyai David (1641-1718) 1663 den başlayarak Erdel beyi Apafi Mihâly5ın (1661-1681) hizmetinde tercüman olarak bulundu. Apafi, sadrazamın çağrısı üzeri-1
ne Uyvar kalesi altma geldi ve 18 ekimden 14 kasıma kadar orada kaldı. Rozsnyai’üin
tarihî yazılarını ve hâl tercümesini, Szilâgyi S., «Monumenta Hııng. Uist. II. Seriptores V III. Pest 1867»de «Rozsnyai azutolsoâ török deâk törteneti marad-vânyai» (Son
Türk diyakı Rozsnyai’nin tarihî nitelikteki yazılan) başlıklı makalesinde yayınlandı. 15 Bu konuda yeni keşfedilen iki yazma eser bilgi vermektedir: Mehmed Necati,
aym eser, aym yerde; ve Mustafa Zühdi, Tarih-i Uyvar, İstanbul Üniversitesi kitap­
lığı, T Y . N o: 2488 (Mikrofilmi elimizdedir).
JOSEF BLÂŞKOVÎÇ
Nyitra ve Zaram vadilerini de tamamen tahrip ettiler ve ö kadar bir
korku yarattılar ki, küçük kaleler mukavemete kalkışmadılar ve hemen
teslim oldular. Ayni senenin sonbaharında Galgöc, Nyitra, Ldva, Nögrâd Scecseriy ve Palârik Türk hakimiyeti altına girdi.
-Kasim sönunda Sadrazam, tahkim edilmiş Ersekujvâr kalesinde1
kuvvetli bir muhafiz birliği bırakarak ordusu ile Vâc ve Budin yolundan
Belğrad’a hareket etti ki;örada kışı geçirecek ve gelecek ilkbaharda sa­
vaşa devam edecekti.
• •Müteakip senede ise savaş alanı Tuna ötesine kaydı 30 haziran 1664
de Türkler Zrinyi-uyvar’ı işgal; ettiler, fakat 1 temmuzda Saint-Götthâr’dâ büyük bir yenilgiye uğradılar. Kuzey sahasında da savaş kaderi
Türkler aleyhine dönmüştü. İmparatorun bu cephedeki komutanı daha
mayıs başlarında Nyitra’yı geri aldı, ZsatnÖca civarında Küçük Mehm'ed Paşa’mn ordusunu bozguna uğrattı, haziranda LCva’yı geri aidi,
temmuzda Szent-Ben'edek Ali Paşa kuvvetlerini mahvetti. Ancak bu
askerî Osmanh hakimiyetini sarsamadı ve Ersekujvâr’ı zaptetmekle Cide
ettikleri büyük zafere bir nakîse getirmedi16.
‘
Bu büyük sefer Vaşvâr andlaşması ile sona erdi, ki bunu 14 ağustosda Sadfazain İmparator’un murahhasları ile' akdetmişti. Bu aıidlâşmaya göre, her iki taraf da savaş sırasında elde ettiği araziyi muhafaza
edecekti. Böylece Lugos, Karânselus, Nagyvârad, jenö, Zrinyi-ujvâr,
Ersekujvâr, N ögrâd Osmanh hakimeyeti altına girmiş oldu. Vaşvar andlaşmiası Ersekujvâr ve'bölgesinin kaderini 22 yıl için çizmiş oldu'. Bu
20 seneden fazla zaman nisbeten başka koşullar altında geçti. Yurtlarım
bırakıp kaçan halk köylerine döndüler ve barış içinde yaşadılar17. Türk16 Acsâdy, ayn. eser, 194-200.
..; ;17 Türk hakimiyeti arazisinde halkın yaşayışının nasıl olduğu hakkında tarihî .
kaynaklar, kesin ve güvenilir ve objektif bilgi vermemektedirler.. Bunda Türk kaynak­
larım, da dikkate almak gerekir. Bu konuda bir hüküm vermeğe Türk kronikleri de
kifayet etmemektedir. Daha ziyade değerli ve objektif bilgiyi tarihî belgeler, vergi ka­
yıtları ve arşiv malzemesi vermektedir. Bu arşiv malzemesinin araştırılıp değerlendiril­
mesi- en önemli bir iştir. Bu konudaki çalışmalar başarılı bir şekilde başladı. Macar
türkologlarııun çok değerli eserlerinden başka bizde de (Çekoslovakya) bir kaç makale .
yayınlandı. Kâbrda.J. «Turecke pramene vztahujuce sa na dejiny tureckeho Panstva
na Slovensku, Hist. cas, IV . Bratislava 1956, 156-169»; Kabrda J., «Kanunnâme novozameckehö ejâletu,. Hist cas. 1964, ÖL.2 .» ; benim aşağıdaki makal.eleıim: «Listiny.Vysokej porty yo .veciobsadenia Kpşic, Koeickej a sedmohradskej dane, Bratislava 1949,
1-212»; <<Ein Schreiben'des ofener defterdar Mustafa» (Gharisteria Orientalia, Praha
1956, 60-71); «Some Notes on History o f the Turkişh occupation o f Sloyakia, Açta
F A Z IL AHM ED P A Ş A ’N IN V A K IF L A R I
297
er egemenlikleri altma aldıkları bölgeyi çabucak kendi idârî taksimat­
ları gibi örgütlediler. Tuna’mn beri tarafındaki bütün bölgeyi tek bir
idârî bölge, yani, bir eyâlet haline getirdiler ki, bunun merkezi Ersekujvâr oldu. Eyaletin başında padişahı temsil eden vé aynı zamanda eyâ­
letin en büyük askerî kumandam olan bir paşa bulunuyordu, ilk beyler­
beyi Mehmed paşa idi.
Bu Uyvar eyâleti şu yedi nahiyeye (sancak) bölünmüştü ki,; bunlar
aşağı-yukarı Macarlar’m vârmegye dedikleri idârî bölgelerle aynı de­
mekti. Nyârhid (Nârhid), Komaran (Komorn), Bars, Hönt Nyitra,
Zsabokrck ve Selle18. Bütün eyâlet tek bir kadılık bölgesi (kazâ) sayıhrdı, bu Uyvar kadısı Hacı Mehmed idi.
Uyvar eyaletine bağh küçük kasabalar, köyler, çiflikler v(Puszta)
sayısı 758 idi19. Osmanh imparatorluğunda bütün arazi devlete âit
sayıhrdı20. Bütün topraklar, köyler, gelirlerinin büyüklüğüne göre üç
katagoriye ayrılntuştı. Senelik geliri 100.000 akçeden fazla topraklara
(latifundium) 21 dediler, 2 0 .000- 10 0.000 akçe olanlar zeamet, 20.000 den
aşağı olanları timar olarak tesmiye etmişlerdi. En fazla geliri olan has­
lar padişah, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, paşa gibi yüksek dereceli
kimselere, zeâmetler alaybeyi, subaşı ve mahallî memurlara, timarlar
ise atlı sipahilere tahsis olunuyordu. İşgal edilen bölgenin aşâğı-yukan
1/25 kısmım22 vakıflara, dinî ve sosyal tesislere ayırıyorlardı.
Ziraata elverişli toprakların adaletli bir şekilde dağıtılması kanunla
belirlenen vergiler, resim ve baclann saptanması ¿onusunda işgal edilen
bölgenin bütün vergi mükelleflerinin menkûl ve gayrı menkûl varlık­
larının, köylerde çifliklerde yaşayanların bir an önce yazılması gereki1
Univ. Carol. Orient. Prag I. Praha 1960, 41-57» Rimavska Sobota pod tureckyin panstvom (Kapitoly z dejin prirody a okresu Rim. Sobota, Bratislava, 1968, 25-70)»; «Türkische Hıstorısche Urknnden aus Gemer» Asian and African Studies V I 11., Bratislava
1972, 71-89); «Rimavskâ Sobota v case Osmanskotureckého pantsava 1974, 1-364»
ve daha başka makaleler.
18 Defter-i mufassal’a göre.
19 Defter-i mufassal’daki bilgiler, bk. «Turecky danov Supis Nitranskej zupyz roku 1664 (Agrikultura 10, Bratislava 1971, 29-37).
20 Daha tafsilâtlı bilgi için bk. Fekete L. « A török birtokrendszer a h’ odolt
Magyarorszâgon» (Türk hakimiyetindeki Macaristan’da mülkiyet sistemi), Budapest
1940.
21 Akçe, en küçük değerdeki Türk gümüş parası (asper, oszpara). X V II. yüz
yıldaki rayiç fiyatı: 1 flo rin = 100 dinar=66 akçeidi.
22 Uzunçarşılı, aynı eser, III/2, 307-308.
_
298
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
yordu. Buna şu bakımdan da ihtiyaç vardı ki, devlet ve dirlik sahipleri
bu dirliklerden elde edilecek gelirlere bir an önce kavuşabilsinler.
Ersekujvâr eyâletinde Osmanh idaresi daha 1664 de, bütün ahalî
ve varlıklarım tafsilatlı olarak deftere geçirdi. Bu defter 60x23 cm büyük­
lüğünde idi. Ayrıca, cizye defteri, hâzineye âit diğer vergiler defteri, ev­
kaf defteri gibi bir çok defterler de hazırlanmıştı23. En fazla bilgiyi
mufassal denilen defter ihtiva ediyordu24. Bu defterler binlerce objektif
bilgiyi ihtiva ettiği cihetle Osmanh hakimiyeti devrine ait, tarihî önem­
leri bir çok bakımdan fevkalâde büyük olan defterlerdir.
Bu makalede, başlığı <cDefter-i evkaf der eyâlet-i Uyvar» olan bir def­
teri bahis konusu ediyorum. Bu vakfi Sadrazam Köprülü-zade Fazıl
Ahmed Paşa tesis etmişti25.
Uyvar’ın zaptından sonra Sadrazam Padişah’tan fethedilen yeni
bölgenin kendi hissesine düşen ve hakkı bulunan belirli bir kısmım ih­
san ve temlik etmesini istemişti. Padişah bunun üzerine kendisine bir
mülknâme vermişti ki, buna göre Komzât ve Sorâny kasabaları (Ujvar
bölgesinde) ile bunlara bağh köyler temlik ediliyordu. Sadece toprak
değil, aynı zamanda onun geliri, şer’î ve örfî hukuku, resim, vergi, öşürü,
bu mıntıkada yaşayan reâyâ Veziriâzam mülkü oluyor, hepsine istediği
gibi tasarruf ediyor, isterse satabiliyor, hibe edebiliyor, ya da vakıf ola­
rak tesis edebiliyordu. Sadrazam bu mülkünün vakıf olmasına karar
vermişti.
Sonradan bir ihtilâf çıkmaması için, vakfedilen toprakların hududlannı bir ehl-i vukuf inceleyerek sınır taşlan ile tesbit etti, hududundaki
tepeleri kesildikle belirledi ve bunları deftere geçirdi. Bundan sonra bu
deftere göre divan-ı hümâyun kaleminde vakfın sımrnâmesi yazıldı, bir su­
reti de deftere kaydedildi. Uyvar bölgesindeki bu vakfın defteri 60x23 cm.
büyüklüğünde ve 12 varaktır. 1, 2, 14, 23, 24 sayfalan boştur. Son dört
varak nemlenmiş, bozulmuş ve yazüar güç okunur durumdadır, 4-13
23 Tanıtması için bk: «Vakfy v novozâmockom a nitriaskom okrere» (Hist.
studie X V III., 265-75 Bratislava, 1975.
24 Uyvarla ilgili beş defter tanıyoruz, bunlar İstanbul’da Başbakanlık Arşivin­
de bulunmaktadırlar: I. Defter-i mufassal-ı eyâlet-i Uyvar, Tapu defteri 115/698. II.
Cizye defteri, n o: 4016; III. Maliye defteri, no: 1037; IV . Defter-i evkaf der eyalet-i
Uyvar, Tapu defteri no: 653 (?); V . icm al defteri N o: 356. E.B.
25 Fazıl Ahmed Paşa’nın babası Köprülü Mehmed Paşa Nagyvârad (Varadin)
ve Tamşvar sancaklarında birer vakıf tesis etmişti. Karâcson I., Sımmamesini macarcaya tercüme etti. (Török-Magyar okleveltâr, 247-272, Budapest 1914).
F A ZIL AHM ED P A Ş A 'N IN V A K IF L A R I
299
sayfalardaki mekin siyakat yazısı iledir. Her sayfada 15 satir bulunmakta
her satırda 5 isim vardır. Diğer sayfalardaki (16-22) metin divanî yazısıyladır. Her sayfada 34-37 satir vardır. Resmî yazılar (4-15) da divanî
ile yazılmıştır. Üçüncü sahifede IV. Mehmed’in tuğrası bulunmaktadır.
Yazıların, özellikle siyakat ile yazılmış yer ve şahış isimlerinin okunuşu
çok defa güç oluyor. Siyakat tipi yazı, harflerin iyice bozulmuş, şeklini
değiştirmiş bir tür yazıdır ki, sesli harfler çok defa gösterilmemiştir. Bu
sebebden bir kaç türlü okunmaları mümkündür. Meselâ elif harfi a,e,i ve
bazan ü sesini vav harfi o,ö,u,ü, ya d a v sesini, h ( * ) harfi h veya e
sesinin işareti olabilmektedir. En büyük güçlüğü doğuran şey diakritik
noktaların yerlerine konulmaması olmaktadır. Bu sebeple ( û t ) ,
( j n), ( u b ) ( v P ) harfleri aynı şekilde yazılmaktadır. (, ¿ h ),
( £c), ( ^ ç) harfleri de birbirinden farksızdır. ( j k) ve ( J f)
arasında nadiren farklılık vardır. Bu ve buna benzer özelliklerden do­
layı siyakat yazı tipinin gizli yazı karakteri mevcuttur. Bu tür yazı Osmanh devlet teşkilatında maliye dairelerinde vergi rakkamlannm ve,
çeşitli maliye konularının yazılışında kullanhrdı26. Paleogrâfya güçlük­
lerinden başka türkçedeki bazı telâffuz güçlükleri de okunuşu etkilemek­
tedir. Kâf-ı fârisinin belirlenmesi buna bir örnek gösterilebilir. Bütiin bu
nedenlerle siyakat yazıdan, büyük tarihi değerlerine rağmen, yakın za­
manlara kadar, araştırıcılar tarafından istifade edilemedi, çünkü oku­
nup anlaşılamıyordu27. Buna ancak son 30-40 sene içinde muvaffakiyet
hasıl oldu28.
26 Fekete L., Die Siyagat-Schrift in der türkıschen Finanzvenvaltung I-II,
Budapest 1955.
27 Pek çok araştırıcı, siyakat ile yazılmış bir metnin okunuşunu tecrübe etme­
miştir. bk. Kabrda J., «Kanunnâme novozâmeckeho ejaletu», (Hist. Casapis X II,
186-214, Bratislava 1964). Kabrda J., «Kanunnâme Szecsenyskych râja, Slovenska
archivistika II, Bratislava 1967, 48-63».' Yahiıtda yanlış ve hatalı bir şekilde okumtışlardıi: bk. Rypka J., «O tyri turecke listiny z Dolniho Kainence, Prudy X I., 335-365 a
471-482, Britislava 1927»
28 Fekete L., «A z esztergomi sandzsâk 1570 evi adoörse irâsa, Budapest 1943»;
Fekete L., «A hatvani szandzsâk 1550. evi adoösszeirâsa, Budapest 1968»; Fekete L.,Kâldy-Nagy-gy., «Rechnungsbücher türkischer Finansztellen in Buda 1550-1580, I-,II
Budapest 1962»; Kaldy-Nagy gy.«Baranya megye X V I . szâzadi törökadoösseirâsai,
Budapest 1960»; İnalcık, Halil,» Hicrî 835 tarihli suret-i defter-isancak-i Anravid, An­
kara 1954»; biraz eskimiş olmakla beraber bu konuda ilk yol gösterici eser: Velics
Antal, «Magyarorszâgi török kinestâri defterek I-II, Budapest 1886,1890»; Bayerle
Gustav, «Ottoman Tributes in Hungary, The Hague-Paris 1973.
300
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
Uyvar vaHflanmn tarihi konusunda, defterde geçen dört tarih bizi
aydınlatmaktadır: Padişah temliknâmesinin tarihi (17. sahifede) evâhir-i
zilkade 1075= 26 mayıs - 4 haziran 1665 Resmî yazı tarihi (15.sahifede)
23 zilhicce 1075 = 7 temmuz 1665.Tastik yazısı tarihi (4. sahifede) 3
muharrem 1084= 20 nisan 1673.
i
Fazıl Ahmed Paşa nın Uyvar’daki evkafına iki kasaba (Koinjât,
Surâny), dört köy (Tartoskedd, Kisvârad, Nagykdr, Kiskdr) 1 1 hâlî
arazi, bir kaç dükkân kalede bir at değirmeni, Nyitra nehri üzerinde
iki değirmen ve kale dışında bir arsa girmektedir. Bunlardan başka
kale yakınında bulunan tarla ve bahçelerde dahildi ki, bunlara, kale
muhafizı zabitler ye erler, bakıyorlardı. Defterde mülknâme ile smırnâme kayıth bulunmaktadır.
Köylerin yazılması, köy ve eyâlet adı ile başlamakta ve köyde ya­
şayanların sıralanması ile devam etmektedir. Ancak aile reisi erkekler
ile erginliğine yetişmiş bekâr erkeklerin adları yazılmıştır. Kadınlar,
çocuklar, yaşlılar vergi vermedikleri için yazılmamışlardır. Erkek isim­
lerinin yanında müzevvec anlamına gelen ( ¡t c), bekârlarda mücerred anlamına gelen ( f m) vardır; böyle bir ayırım yapmaya, beri­
kiler hâne vergisi vermedikleri için, ihtiyaç vardı.
Bu evkaf tahrîrinin bundan sonraki kısmı vergi çeşitlerini ihtivâ
etmektedir. Birinci vergi hâne vergisidir ki, hâne başına 50 penez (dinar) .
idi29. Tabiî bu sayıya mücerred yazılanlar dahil değildi. Daha sonra, aynî
ve nakdî resim ve vergileri göstermektedir. Mahsûlden öşür veriyorlardı.
Osmanlı hakimiyeti altındaki topraklarda öşr (öşür) mahsûlün*onda biri
idi. Bu 1/10, buğday, buğday-arpa mahlûtu, arpa, nohut, mercimek,
yulaf, kendir, meyve gibi mahsullerden alınırdı. Hububatı keyl ( J-f”)
ile ölçüyorlardı ki, bir keyl, Macar topraklarında 8 okka, 10.28 kg. idi.30
29 Dinar, Türk parası adı, küçük gümüş para, X V I. ve X V I I . yüzyıllarda bü­
tün Avrupa’da tedavülde bulundu. Rayiç değeri 100 din ar= 1 filorin=66 akçe idi.Daha •
fazla tafsilât için bk. Blaskoviçh, «Peniaze a miery pauzivane na rzemi Slovenska okupovanom Turkami» (Hist. studie X IV . 208-213, Bratislava 1969).
30 Okka, Osmanlı İmparatorluğunda kullanılan ağırlık ölçüsü= 1,282 kg. Ok­
ka 400dirhem idi; Bir dirhem 3,205 gr. Keyl-kile, hububat ölçüsü olarak en yaygın
bir ağırlık ölçüsü. En çok kullanılan kile İstanbul kilesi idi ki 20 okka ağırlığındadır.
Macaristan’da daha çok 10 yada 8 okkalık, kileyi kullandılar. (10,26 gr.) Macaristan’
daki yerli ağırlık ölçüsü merö idi. Pozsony (Bratislava) «inerö»sü 26,498 litre, Budin
«merö»sü 93,747 litre idi. Bir litre iyi cins buğday ağırlığı 0,80-0,82 kg. gelirdi. Buna
göre Pozsony «merö»sü 51,28 kg., Budin’in ki 76,875 kg. tutuyordu. Bu takdirde bir
Budunmerösü tam 3 İstanbul kilesine (60 okka) denk dekmektir.
F A Z IL AHM ED B A Ş A ’N IN V A K IF L A R I
30İ
Bu öşürden, yani onda bir mahsulden, bütün senelik mahsul yakûnunu
çıkarmak mümkündür. Zirâi mahsullerin. fiyatım da belirtiyorlardı,
çünkü, Türk dirlik sahipleri öşrü her zaman nakit olarak hesap edi­
yorlardı.
Bir kile buğdayın fiyatı 20, mahlût hububatın, arpanın ve yulafin
10, nohut ve mercimeğin 20 akçe idi. Şırayı pint denilen sıvı ölçüsü ile
ölçerlerdi. Bir pint 1,415 litre idi ve bir pint şıranın fiyatı 5 akçe idi.
Bal kovanları için 4 akçe ahmyordu. Diğerleri içinde çeşitli resimler
vardı. Bir koyun, bir keçi için 1 akçe ödemek gerekti. Sığır ve atlar için
aynı vergi konulmuyor, bunları koruma resmi, yâni,
)deştibânî ödeniyordu. Bu resim önceden tesbit edilen bir miktarda idi. Or­
manlardan faydalanma vergisi olarak her hâne dirlik sahibine bir ara­
ba odun, bir araba kömür verecekti. Bu mükellefiyeti de nakde çeviri­
yor bir. araba odun ve kömür için birer florin (forint) 31 ödetiyorlardı.
Resm-i hınzır, her büyük domuz için yılda 4 akçe idi. Tarla ve bahçe
için dönüm başına. 4 akçe alınırdı.
•
Bu vakiin kalede daha bazı binaları ve dükkânları vardı, fakat ev­
kaf defterinde bunların kiralan (niyabet) kaydedilmemişti.
Yer adlanmn açıklanması:
Bazı köyler ve çiftliklerin adlan, kadastro arazisinin sınırlan bü­
yük ölçüde bugünkülerle aynıdır. Yer adlannı macarca yazılışlarına
göre yazdım, fakat V II. yüzyıldaki türkçe söyleniş şekillerini de be­
lirttim. Meselâ: Egyhâszeg / Egyhâzszeg, Csomak (Çornak) / Csörnok,
Fedimös (Fedimöş) / Föddmes, Nadszag (Nadseg) / Nagyszeg, Szenmihâl (Senmihal) Szent-Mihâly, Keszöi (Kesöi) / Keszin Tardos Kedi,
Cetöni, Keszöi yer adlanmn sonundaki (I) takısını Türkler Macarcadan
31 Flören (Forint) Bütün Avrupa’da kullanılan para birimi. Aslmda altundan,
X V II. yüzyıldan şonra’da gümüşten Floransa’da (Florentis) basmışlar ve adım da
buradan almış idi. Daha sonraları Almanyada, Avusturya’da ve Macaristan’da bun­
ları bastılar. Ferdinant I’in emri üzerine (1559) bütün Habsburg imparatorluğunda
resmen tedavül eden ödeme vasıtası oldu. Gümüş florin Avrupa’dan başka bütün Osmanlı imparatorluğunda yayıldı. Çeşitli yerlerde ve zamanlarda basılan bir çok nevi­
leri ve muhtelif değerde olanları vardı. Gümüş florin Türklerce kara Kuruş tesmiye
edildi, çünkü zamanla kullanılmaktan kararmıştı. X V II. yüzyılda bu Macar florin
ile aynı1değerde idi. Rayiç değeri bir florin=100 dinar=66 akçedir. Bir taller (talor)
= 2 ,5 florin (bk. Rimavskâ Sobota v case Osmanskoturerecke ho panstva, Bratislava,
1974, s. 312).
302
JO S E P B IiA Ş K O V ÎÇ
almışlardır; meselâ Tardoskeddi hududa, Kiskeszöi’deki çiftlik, Cétényi
deresi gibi. Zira bu kelimelerin sonundaki (I) takısının asıl kelimeye
dahil olduğunu sanmışlardır.
Alsó Csomok (Aşağı Çornok), Çiftlik, bugün Ğernik nahiyesi,
macarca Csornok, Komjât’m 4 km. doğusunda. Daha 1570 tarihlerinde
Alsó Csornok adı ile tanınmıştı (Fekete 52, Sİ. 65. Majtan 390).
Andró, çiftlik, bugün Ondrochov (Sİ. 65). Surâny’ın 4 km. ku­
zeyinde 1960 da Malomszeg ile birleştirdiler ve Lipová adım verdiler
(Majtán 1415). Mufassal defterde Nagy Andró adı ile kayıthdır.
Bán bk. Kis Bân
Bân Keszöi, çiftlik, bugünkü Báriovska Kesa (G K ), 1948 den son­
ra Bánov (Maplex), Uyvar’ dan 6 km kuzeyde 1113 de bir köy idi. Nyvn
49; 1570 de Bânkeszi şeklinde kayıthdır(Fekete 187).
Bana, çiftlik, bk. Kis Bân. Çetin, Çetini dere, slovakça Cetinka,
macarca Cétényke. Nyitrá ırmağımn doğu koludur. Alsö Kereskény
(Dolné Kreskany) civarında ikiye ayrılır ve Kis Várad civanndâ tek­
rar ana kol ile birleşir.
Csornak, Csomok, bk. Alsó Csornok ve felsö Csomok.
Egyhâszeg, çiftlik, bugünkü Kostolny Sek (G k) macarca Egyhâznagyszeg, Surâny’dan bir km. uzakta. Daha 1264 de Szeg adı ile, 1379
da Eghâzaszeg Nagyszeg (Nyvm 50) adı ile tamnmış bir iskân merkezi
idi.
Esztergon, Uszturgon, bugünkü Esztergom Fedinös, köy, bugünkü
slovakça Ulany nat Zitavon, macarca Zsitvafödemes, Uyvar’m 14 km.
kuzeyinde (GK). 1570 de Fedinos adı ile tammyordu (Fekete 279).
Felsö Csornok, çiftlik, bugünkü Ğernik (GK), macarca Felsö Gsornok (yukarı Çornok), Komjât’m 4 km. doğusunda. 1570 de Csomok adı
ile biliniyordu (Fekete 52).
Gyarak, çiftlik, bugünkü Kmetova (S 1.65) macarca Gyarak, Kojât’m takriben 10 km. doğusundadır. Gyrak adı ile 1570 de kayıthdır
(Fekete 135). .
Jató, çiftlik, bugünkü Jatov çiftliği, Nagy Kér’e bağlıdır (Milanovce) Komjât’m 4 km. günéyindedir (G K ).
Kis Bân, köy, Maña (Maplex), macarca Kismánya, Surány’m
8 km. kuzeyindedir. Daha V III. yüzyılda biliniyordu. (Nyvm 52),
1570 de Kis Mânya (Fekete 308).
FAZIL. AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
303
Kis Ker, köy, bugünkü Milanovce (SL 65), daha önce Maly Kiar
(EK), macarca Kis Kâr (Majtân 1628). ...II. yüzyılda biliniyordu.
1570 de Komjâdi Kis Kâr adı ile (Nyvm 52, Fekete 221).
Kis Keszöi, çiftlik, bugünkü Kis Keszi, slovakça, Malâ Kesa (GK),
1948 de Ban Kesöi ile birleştirilerek Bânov adı verildi. (Maplex) Uyvar’m 8 km. kuzeyindedir.
Kis Vârad, köy, bugünkü 1948 teşkilatından Nyitriansky Hradok
(Maplex), macarca Kis Vârad, Surâny’m 2 km. güney doğusundadır.
1570 de Vârad adı ile tanınmakta idi (Fekete 226).
Komjâtin, şehir, bugün Komjatice (GK), macarca Komjât, Uyvar’ın 16 km. kuzeyindedir. 1256 da Komjati olarak (Nyvn 52-53),
1570 de Komjât olarak (Fekete 370) kayıtlıdır.
Malom Szeg, çiftlik, bugünkü Malomszeg, slovakça Mlynsky Sek
(GK), 1948 den beri Lipova-;(Maplex) Surany’m 4 kin. kuzeyindedir.
1274 de Zig, 1379 da Molmusegh olarak biliniyordu. (Nyvn 53).
Mezö Keszöi, köy, bugünkü Mezökeszi, slovakça Polny Kesov
(Maplex), Komjât’m 9 km. batısmdadır. 1570 de Mezö Keszö adı ile
tammyordu (Fekete 377).
Nadszeg, çiftlik, tarihi köy, Malomszeg ve Egyhâzszeg arasında ve
Nyitra kıyısmdadır. Orjinal şekli Nagyszeg’dir. Tarih boyunca Egy­
hâzszeg ile ve Egyhâznagyszeg adı ile birleştirilmiştir. Bugün Egyhâznagyszeg, slovakça Kostolny Sek’in bir kısmı Nagy Andro bk. Andrö.
Nagy Falu, köy, bugünkü Nagyfalu, slovakça Velka Ves, 1948 de
Branç nahiyesi ile birleştirdiler. Komjat’m 8 km. kadar kuzeyine düşer.
1271 de (Nyvn 98) ve 1570 de (Fekete 231) Nagyfala şekliyle bilinmek­
tedir.
Nagy Kâc, köy, bugün 1948 denberi Milanovce, daha önceleri
Velky Kyr, macarca Nagy Kâr (Majtan 1628), Konjat’m 3 km. kuze­
yindedir. Daha 1113 tarihinden tanınmaktadır (Nyvn 55), 1570 de Kom­
jâdi Nagy Kâr (Fekete 220).
Nagy kezöi, tarihî köy, X V II. yüzyılda; kayboldu. Kadastro ara­
zisi Tardoskedd, Nyârhid ve Kis Keszöi kadastro arazileri arasındadır.
Surany’in 5 Km. kadar güney batısında bulunmaktadır.
Nârhid, Narhida, Nyârhid, tarihî köy, Nyitra ırmağının sağ sa­
hilinde Uyvar istihkâmları yamnda idi. Bugün Ersekujvâr’m bir parça­
sıdır, adım Nyârhidi malom (Nyârhid değirmeni) ve Nyârhidi majör
(Nyârhid çiftliği) adlarım muhafaza ediyor. Nyitra-palânk-Nyitra kalesi.
304
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
Szenmihál, köy, bugün Michalmad Zitavou (SL 65), macarca
Szentmihályúr, Komját’m 9 km. kadar kuzey doğusundadır. 1353’de bile
varlığı bilinen burası 1421 de Szent Mihâly Ur olarak kayıtlıdır (Nyvn
.55), 1570 de Szent-Mibâly-ur olarak tahrir defterinde görülmektedir
(Fekcte 331).
Surân, şehir, bugünkü Surâny, Uyvar’ın 12 Km. kadar kuzeyindedir. Daha 1221 de mevcuttu, 1457 de ise Molnossuran (Nyvn 48),
1570 de Surâny (Fekete 185), 1863 de Nagysurâny, 1920 de Velké: Su­
râny adları ile bilinmektedir (Majtân 2612).:
Taran, çiftlik, bugün Stefanovicova (Maplex), Komját’m 4 Km.
kuzey batısındadır. Homy a Dolny Tarán (Ais ó ve Felsö Tarany) 1948
de birleştirilerek meydana gelmiştir. ;
Tardos, Tardos Kedi, köy, bugünkü Tardoskedd, slovakça Tvrdösövce (1948 den beri), Surâny’dan 8 Km. kadar batıdadır. 1570 de
Tardos Kedi adı ile mevcuttu (Fekete 364).
Uyvâr, kale, bugün Ersek Újvárj slovakça Nové Zámky.
Usturgon, bugün Esztergon
¡
'
Vág, slovakça Vah ırmağı
Zsitva, slovakça Zitava deresi
■ ,
Kısaltmalar
.
Fekete, Fekete Lajos, Az esztergoni szandzsâk 1570 £vi adöösszeirasa,
(Estergon sancağımn 1570 vergi tahriri) Budapest 1943.
GK-Genaralkarte 36°-48° Komârno Vojensky Zemejsisny Üstav Praje
Praha 1922 Majtân-Majtân, Milan, Nâzvy obcina Slovenska za Ostâtnych dvesto rokov, Bratislava 1972.
Maplex, Mapovy Lexikonobci CSSR 1:200.000 Praha 1968.
Ny Vm-Sziklay Jâmos-Borovszky Samu, Nyitra V a;megye. Budapest
1898.
SL 65-Statisticky Lexikon obci CSSR 1965. V Praje 1966.
F A ZIL AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
305
Defter-i evkaf der eyalet-i Uyvar, Başbakanlık Arşivi, Tapu Defterleri
No. 653.
/Tuğra/: Mehmed bin İbrahim Han muzaffer daima
Sahh
Düstur-el-amel olmak üzere defterhane-i âmirede hıfzohnub ik­
tiza eyledikte sûret verile deyü buyunldl
3 muharrem sene /10/84
Defter-i evkaf-ı destur-ı ekrem sadrâzam hazret-i Ahmed Paşa
der eyalet-i Uyvar bermucib- temlikname-i hümayun ye tahrir-i
cedid.
Varoş-ı Şuran tâbii nahiye-i Narhid
Zemin der yedd-i Yahya ağa-ı farisan-ı kale-i Şuran, bahçe
dönüm 3
Zemin der yedd-i Mustafa Ağa dizdar, bahçe dönüm 5
Zemin der yedd-i Mustafa serbölük el-mustahfiz,
bahçe dönüm 3
Zemin der yedd-i Şaban Çavuş el-mustahfiz, bahçe
dönüm 4
Zemin der yedd-i Mustafa seroda-ı farisan, bahçe
dönüm 3
Zemin der yedd-i Hüseyn seroda-ı farisan, bahçe dönüm 4
Zemin der yedd-i Mehmed seroda, bahçe dönüm 3
Zemin der
yedd-i Ömer farisan, habçe dönüm1
Zemin der
yedd-i Yusuf serbölük el-mustahfiz,bahçe
dönüm 2
Zemin der yedd-i Yusuf farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der
yedd-i alemdar-ı farisan, bahçe dönüm1
Zemin der yedd-i Mehmed seroda, farisan, bahçe dönüml
Zemin der yedd-i Mehmed efendi, bahçe dönüm 5
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - S0
306
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
Zemin der yedd-i Ahmed çavuş-ı farisan, bahçe dönüm 2
Zemin der yedd-i Mustafa farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Haşan farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Mahmud farisan, bahçe dönüm 2
Zemin der yedd-i Süleyman el-mustahfiz, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Mustafa farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Abdülbaki farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Osman farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Kasim farisan, bahçe dönüm 1
Zemin der yedd-i Ömer serbölük el-mustahfiz, bahçe
dönüm 4
Gebran-ı varoş-ı Şuran
Kun
îştvan
c
Kesöyi
Benedik
c
Pal
veledeş
m
/3a/ Gaji
veledeş
m
Varga
Andraş
m
Bodoki
îştvan
c
Morvayi
Mihal
m
Bak
îştvan
m
Yakab
îştvan
c
Török
Pal
c
Kakaş
Andraş
c
Ferko
Mikloş
c
Sabadoş
Mihal
c
Şipöş
D’örd’
c
Radoyi
îştvan
c
Segin
Balaş
c
îmre
Koçi
veledeş
Yanoş
m
c
Agustín
Ferenc
M ihal.
veledeş
c
m
Andraş . Daşaniş
veledeş
îştvan
c
c .
Levai
Harvat
Kelemen
Yanoş
m
m
Koçi
Bak
Mikloş
Yanoş
m
c
Yanoş
îştok
Gergöl
veledeş
c
m.
Fedimöş
Daniş
îştvan
Yanoş
c
c
Soga
Boldişar
Marton
îştvan
m
c
'
D’örd’
Yanoş
c
Balayi
Ferenc
c
Daniş
Yakab
c
Tot
D’örd’
c
D’örd’
Yanoş
riı
Harvat
D ’örd’
c
Daniş
îştvan
c
Kovaç
îştvan
m
FA ZIL AHM ED P A Ş A ’N IN V A K IF L A R I
Tot
îştvan'
ç
’
Gimeşi
îştvan;
c .
•
Kerekeş
Petör ;
c
Farkaş
Gergöl
c
/.
KovaşMarton
c,- ■.
Koca
îştvan
c . ..
îştok
veledeş
m , ;
Biro . :
D’örd’
m ■:
Gaşi
veledeş
m ..
Nad’
Ferehc
m
Mesaroş
Marton
Ç :
Gödör
Gergöl
C
Yekûn nefera 69
Hasılat:
Tök:.
: •! Füli
Haynal
: îştvan
D’örd5:
Yanoş
c
c■
C
Molnar
Mihal ■
Solga
îştvan
veledeş
Gergöl
c
m
m
Feytö ■
Feytö
Solga r
îştvan
Yanoş
Yanoş
c
;
m .
C'
Palko
Hulli
Harvat
îştvan
Ferenc
Yanoş
c
c
m;
Pal
Şanda
Kadar
îştvan.
îştvan
Lörinc
c
■
C ' .
c
Yanoş;
Kiş Biro
Yanoş.
veledeş
fayatal/fiatal/.
c : : ''
c
/ .
hane 46 fi 50 paha .................................. 2300
öşr-i hınta keyl70 paha ......... i.'.............. 1400
öşr-i mahlut keyl 60 paha
600
öşr-i erzen keyl 40 pâha ..........
400
öşr-i kevare paha
.................
900
öşr-i mercimek keyl 3 paha ....................
60
öşr-i keten ve kendir paha ........1.............
50
âdet-i deştbani ve resm-i otlak paha ..... 675
bid’at-i hanazir paha ..........
328
resm-i hıme ve giyah paha
................ 200
resm-i bahçeha dönüm 50 fi 4 paha ..... 200
asiyâb kıt’a 1 harab
yekûn
7113
3,08.
JOSEF; B L,A§K OVlg
/3bI Varog-i Komyatin tabi-i nahiye-i Nitra
^
Toapa
Haynal
Varga;
Qizmadiya Ga§par
Andrag
Igtvan.
Igtvan
Mihal
Mihal
m .
c •'
c c Kovag
Bugani
Koyag
Varga,
Bodo,
yanog.
D ’ord’
D ’ord’
Yanog
Andra§
;;
6
. . ;
c
C:
m y
Barad
Nad?..
Barad
Varga
Sabo
Yanog
Yanog
Yangi
Pal
Yano§
c ,: .
C j
m
:m ■c ■.
Nimet
Monar
Yangi
Bpmorok
Tot
Yanog
veledeg
Petor
An drag
Mihal
C
•:
.m
&■
c
o..
Marton
Tot
Andrag
Lantog
.Ferko'
Yanog
veledeg
velede§
Ferenc
D’ord’
c
m
HI
•;
c
C
Monar
D ’urga
Pop
Igtok
Koca
Mihal
veledeg
Miklog
veledeg ,
Yanog
c
m
m
c
;
■
Nad’
Varga
•
.Tot.
:
Bugani
Bu5 ani
Igtvan
Igtvan
Yangi
Mihal
Petor
p, .;.
-c •
c
m ,
:m
D ’urga
Tot
Solga
D’urga
. . §eregil;
Yanog
solga,
Mihal
Igtvan
Yapog.
c
m
m
. ; m . ;,
m
Igtok
Kotai .
;t§t°k
Tot
Baripog. ,
Igtvan
biradereg
D’urka . , Ga§i.
Yanog
c
c , .
c
m
m
Nad’
Lpnihan
Nad’ ..
Barad
SeU
Ferenc
Matiag
D ’ord’ , ' Yanog ,
Miklog
c
m .
e
c
. C;, Koca
Mesareg
Mesarog
TOt:
.Koca
Igtvan
Yangi
.
,
Marci
Igtvan
D’urga
c
m
c
c
c
Takag
Barmog
,-Mihal
Barad
. ,-Tot
Yanog
Yano§
Marton
Ferko
veledeg
F A Z IL AHAÉED •P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
Mayiiâl
Yakap
c
Soga
Iştvan
m
Hantoş
Ferko
m
Köçi
Iştok
c
Palotaş
Petör
in ’ '
îştok
veledeş
in
Çizmadeya
, iştvan
c
Sabo
Yapçi.
m .., .
Balog
Alberd
c
Kovaç
D’örd’
c
Bögi
Balint
c
Dimitre
Pal
c
Irşek
Çiziriâdeya Sabo’ ;
Für:;
Takâç
Mihal
iştvan
Matiyaş
Mihal
c
m
.•c- •
c •
Harvat
Hanatoş
.-Köndfa
Mahal
Andraş
Gergöl
Gergöl
Yanaş­
c
c
•• , ; C ;
ın •
Kerekeş
îştok
Fiçapi
îştok
yanoş
veledeş
1
D’örd’ •
Veledeş
c
m
• e •'
Sabo
Vh*àk
‘Salai D’urga
D’örd’
; Yanoş
İştvan
biradereş
m
:m
■■ e
•
m
Brindzik f Yançi
- Takaç '
Palko
D’örd’
: veledeş ’
i Gergöl . '■ veledeş
c
m •
" 'fc' ' ■ - < c
Mesaröş
Koşa
Tot■ Pıişkaş
D’örd’
’ Yanoş • ' Mikloş - Yanoş
c
c
in £
c
Segö
îştok'
. : • Madaraşi
Soga
İştvan
veledeş
D ’örd’
Mikloş
c
m
c
m
Baboş/Petöş/ Domani ; Pastor . Pastor
îştyan.
D ’örd’
Yanoş
Yenci
c. .'V.'
c
ni
ç , ",
Bakoş
Andöraş
Sabo
Dönbay
Gergöl
Yanoş
Andraş
Yanoş
c1
e
m; .
c
Matiaş
Harvat
Ÿânçi
Seli '
veledeş
Yanoş.
veledeş
iştvan
m
.
c
m
c
Ferko
Mesaroş
Fodor
Barad
veledeş
Marton
D’.örd’
Lukaç
c
c
Hi .
m
Bak
Lend’el
Töt •
Tâkaç
D ’örd0.
D
’örd’
iştvan.
D’örd’
■' •
. 1i
c .
c :
c
“i
Vayda
Kobar
Gimoşi
Gonda
310
JOSEF BDAŞKOVİÇ .
Mihal
c
Berec
Berec '
îştvan
Pal,
C
Mesaroş
Mesaroş
Yanoş.
MiKal
C
r.;. Mihal
C
■
T)’örd’!
c :V
J
; . .
■
...
.
■
>*■; •
Yekûn neferat 127
•V
Hasılat:
'.
-
. ' '■
/4b/
4560
öşr-i hınta keyl 228 paha .
950
öşr-i mahlut keyl 95 paha
....... ; 100
öşr-i erzen keyl 1 0 paha
öşr-i şa’ir keyl 43 penüz .
430
. 60
öşr-i mercimek keyl 3 p a h a .....
f.
•
:
•
öşr-i şirâ pinte 300 ' paha ..
. 1500
1400
öşr-i kevare paha .............
âdet-i deştbani ve resm-i otlak paha ...... 600
10.80
resm-i hime ve giyah paha
200
bid’ at-i hanazir paha ........
asiyab harab, kıt’ a 1,, bab 4
yekûn .
'
14830
Karye-i Tardoş Kedi tâbi-i nahiye-i Nitra
Tot
Alberd
c
Bayçi
Yakap
c
D’urga
veledeş
m
Ese
îştvan
c
Fodor.
Mihal
c
Farkaş
D’ örd’
c
Yançi
veledeş
m
Nimet.
îştyan
c
Nad’
îştvan
c
Nad’
Yanoş
c
Nad’
Petör
Mihal
veledeş
c
m
Öşaroj
Petö
Mihal
Yakap
c
c
Kovaç.
Gala
îştvan
Iştvan
c
ç
Tot
Nad’
D’örd’
Gergöl
c
c
D’uro/D’ürö/ Mikloş
Andraş
veledeş
c
m
Seder
Mihal
c
Goloiii
Marton
c
Boroş
îştvan
c
Beşe/Pise/
Yanoş
c
Yançi
veledeş
m
FA ZIL AHM ËD P A Ş A ’NIN V Â K IF L A R I
Mişka
veledeş
m
Mâtiaş
veledeş
m
Nad’
Yanoş
CYuhas
D’ örd’
c
Pogran
Yanoş
c:
Nad’
îştvan
m
Kunoş
Yanoşc
Sari ■
Balaş
c
BöHn
Yanoş
c
Kasan
Petör
c
Nimet
Yanoş
cr
Tot
D’örd’
c
Yançi
veledeş
m
Daroci
îştvan
c
Kunoş
D’örd’
c o
Cucor
Andraş
c
. îştok
veledeş
m
Çig'a
Matyaş
c
Çizmadeya
Yanoş
c
Baÿçi
Marton
c
Salayi :
Yanoş
o •
îlliş
Yanoş :
c
Kolaçay
Gergöl'
c
Mihot
c
Bölin
Mihal
c
Bako
Balint
C '
Ed’ed
Yanoş
c " ......
Marton
veledeş
m
Nad’
Yanoş
c 7'
Pâp’ ;
Gergöl
m ~ 7
Mesaroş
Andraş
c•
Mesaroş
îştvan
c
Sabo
Yanoş
c
Petö
Yanoşc
Bayçi
Mikloş
c
Mesaroş
Yanoş
c
Doja
Yanoş
C "
Botoj/Şutor/
Yançi ■
C' ""
Botoj /Şutor/
Ferenc
c
Yekûn neferat 64
Hasılat:
â li
hane 48 fi 50 paha
2400
öşr-i hınta keyl.60 paha .................V...T200öşr-i mahlut keyL 50' paha'
.........
500
öşr-i erzen keyl 30 paha ..............
300
âdet-i ağnam paha
........
250
öşr-i kevare paha
..............
200
resm-i hime ve giyahpaha ....................... 700
âdet-i deştbani ve resm-i
otlakpaha .. 150
bid’at-i hanazir paha ................................
50
yekûn ............... 5250
312
J O S E F B L A Ş K O V İÇ
Karye-i Kiş Varad tâbi-i nahiyei- Nitra
Paiş
c
Tot
Miklöş
c ■
Tot
Yanoş
m
Matyaş
veledeş
m- ?
Bator
Mihal
c
Daniyel
îştvan
c
Çanda
D’örd*
c
Yekûn
Nad’
c
Söç
Yariöş
c
Harvat
•Tomaş
c[
Sillö
îştvari
c
Peteş
Mikloş
c
Pap
Ferenc
m
Çanda
Pal
c
Mikloş
m
Sabo
Yanoş
c
Sinçek
Yakap
c
Hantoj
îştvan
c
Manoş
îştvan
m
Bakder
Yanoş
m
Çanda
Andraş
c
Söç
c
Kerek
Yanoş
c
Bodoki
Pal
c
Kerek
Andraş
c
Daniyel
Yanoş
c
Kerek
Yanoş
m
Doboşi
îştvan
c
îştok
m
Andraş
veledeş
m
Varga
Anbruş
c
Söç
Yanoş
c
Doboşi
Mihal
c
Kerek
îştvan
m
Doboşi
Andraş
c -
neferat 35
Hasılat: hane 24 fi 50 paha .......
1200
öşr-i hınta keyl 25 paha .......................... 500
öşr-i mahlut keyl 20 paha ..........
200
öşr-i mahlut keyl 20 paha ........
200
öşr-i erzen keyl 5 paha
.....................
50
öşr-i kevare paha
250
100
5b/
resm-i hime ve giyah paha ...........
âdet-i deştbani ve resm-i otlak paha .......
80
.
yekûn .....
2380
İ
F A Z IL AHM ED P A Ş A 'N IN V A K IF L A R I
313
Karye-i Nad 5 Ker maa Kiş Ker maa mahalle-i Apat Faluya tâbi-i
nahiye-i Nitra
Daniçovi
Ferenc
m
Kovaç
Balaş
•’ ı ■
C
Bötöj
Mikloş
c
Hamar
îştvan
c
Mişka
veledeş
c
îştok
veledeş
m
Rac
Matyaş
c
Şagi
îştvan
c
yançi.
veledeş
m
Töt
îştvan
c
Lorand
Marton
c
Lörinc
Palotaş
îştvan
solga
m
c
Çolka
Tot
Yanoş
Andriş
c
m
Hoynal
Vayda
Mihal
D’örd’
c
c
Şagi
Şagi
Mihal
Yanoş
c
c
Pap
îştok
îştvan
solga
c
m
Bodi
îştok
Mikloş
veledeş
c
m
Yançi
Varga
veledeş
D’örd’
m
G
Palko
Tot
îştvan
veledeş
m
c
Göböş/D’öpöş/
Monar
Mihal
Mihal
c
c
Tot
Filarik
Marton
îştvan
c
c
Mesaroş
Kantor
îştvan
Mişka
c
m
Tot
îştvan
c
Paykoş
Lukaç
c
Andriş
veledeş
m
Yançi
veledeş
m
Polatayi
îştvan
c
Bodor
Mihal
c
Balla
Andriş
c
Andriş
veledeş
m
Vayda
Yanoş
c
Varga
D’örd’
c
îvaniş
Pal
c
Santo
Balaş
c
Kovaç
Yanoş
c
Vayda
îştvan
c
Koca
Mihal.
c
Koca
Yanoş
c
îştok
veledëş
m
Kovaç
Yanoş
c
Benedik
Yanoş
c
îvaniş
Andraş
c
Vayda
îştok
m
Varga
Yanoş
c
314
6a
JOSEF BbAŞKO VİO
Iştok
veledeş
m
Idöş
Yanoş
Uyvari
Yanoş
c
Vereş
Mati
c
Segi
Gaci ■
m ,
Mod
Mihal.
c
Yekûn
Hasılat:
Varga
îştvan
c
Bodor
îştvan
c
Harvat
Yanoş.
c ■ •
Tar
îştvan
e .
Monar
D’örd’
c '
Veröş
Pal .
m
Farkaş
Yançi
c
Bögö
Pal
c
Varadi
Mihal
c .
....
Tomaş
c.
Ferko
solga
m
Palatoş
Yanoş
m
'
Ferko
veledeş
m
Sorad
Gergöl
c
Mesaroş
îştvan
c
îvaniç
Yanoş.
c
Mayor
İştvan
c
r
Tot
Yançi
c
Çjki
îştvan
c
Koca/Bodza?/
. Matyaş
c
Monar
Yanoş
m
Palko
Yanoş,
m.
Bayçi
îştvan.
c
neferat 84
hane 60 fi 50 paha ........
öşr-i hınta keyl 234 paha .
öşr-i mahlut keyl 60 paha
öşr-i erzen keyl 6 paha ...
öşr-i şa’ir keyl 13 paha ,
öşr-i ades ve gırah keyl 2 paha v .....
öşr-i şira pinte 400 paha .
öşr-i keten ve kendir paha
resm-i hime ve giyah paha
resm-i keVare paha
........
3000
3680
600
60
130
40
4000
20
1200
750
Mezraa-ı D ’arak tâbi-i Nitra der kurb-ı varoş-ı Şuran hâli ez raiyyet hâsılat 200 i
Mezraa-ı Ed’hazseg tâbi-i Nitra der kurb-ı varoş-ı Şuran hâli ez raiyyet, hâsılat 150
Mezraa-ı Kiş Kesö tâbi-i Nitra der kurb-ı varoş-ı Şuran hâli ez raiyyet, hâsılat 160
F A ZIL AHM ED :P A Ş A ’NIN- ' V A K IF L A R I
315
, Mezraa-ı Nad’ Andr/o/ tâbi-i Nitra;der. turb-j varoş .Komyatin hâ. . .
,
li ez raiyyet, hâsılat 140 .•
•
Mezraa-ı Nadseg tâbi-i Nitra der kurb-i varoş-ı komyatin hâli ez
••
:: raiyyet, hâsılat 120
/
-’
Mezraa-ı Felşö Çornok tâbi-i Nitra der kurb-ı varoş-ı komyatin, hâ- li ez raiyyet, hâsılat 150 ■:
Mezraâ-ı Malomseg tâbi-i Nitra der kurb-i varoş-ı Şuran hâli ez ra­
iyyet, hâsılat 120
Mezraa-ı Ban Kesö tâbi-i Nitra der kurb-ı varöş-a Şuran hâli ez
raiyyet, hâsılat 180
Mezraa-ı Alşo Çornok tâbi-i Nitra der kurb-.ı yaroş-ı komyatin hâ­
li ez raiyyet, hâsılat 100
Mezraa-ı Yato tâbi-i Nitra hâsılat 1500
,
Karye-i Fedimöş tâbi-i Narhid hâli ez raiyyet
hâsılat 1500
,
Defter-i evkaf-ı dekkâkin der enderun-ı kale-i Uyvar mucip
temlık-name-i hümayun:
„
Niyabet, kale-i mezburda vaki’ cami-i kebirin sağ. tarafinda
meydana nâzır dükkânlar ardında mimar zira’ ile tulen
130 ve arzen 588 zira’ ile mahdud oda-yı evvelde: hane-i
mükemmel aded hamiş 5 kârgir maa sade dükkân
aded seman 8
Niyabet, kale-i mezburda küffar zamaniyle defter hidmetinde
plan zimmî hanesi köşe-i meydana nazır tarik-i ’amm
ile mahdud mimar zira’ ile tulen 130 ve arzen 88
oda-yı sâni: hane-i mükemmel 1
Niyabet, zikrohnan hane-i mezburenin mukabelesinde cami-i ke­
bir meydanına nazır dükkânlar üzerinde ve ardında
vaki’ mimar zira’ ile tulen 130 ve arzen 88 oda-yı salis:
hane-i mükemmela ded hamiş 5 kârgir maa sade dek­
kâkin aded seb’ a 7
316
JO S E P B L A Ş K O V ÎÇ
Niyabet, kale-i mezburuiı ortasında meydana nazir etmekçi dekkâkin ardında Vâki’ miri buğday vazobnan anbann
, önünde mimar zira’ ile tulen 128 ve arzen 88 zira’
oda-yı râbi’de: hane-i mükemmel aded hamiş 5 kârgir
ve sâde dekkâkin aded seman 8
Niyabet, kale-i mezburda vaki’ cami-i şerifin sol tarafinda mey­
dana nazır malûm el-hudud harabe arsa-ı haliye mi­
mar zira’ ile tulen 130 ve arzen 86 zira’ oda-yı hamiş:
fevkani oda aded isnan 2 dekkâkin aded ahad aşer 11
salhane aded 1
Niyabet, cami-i şerifin canib-i yesannda vaki’ dükkân-i berber
kıt’ a aded 1
Niyabet, kale-i mezburda malûm el-hudud olan değirmen-i esb
bab aded 1, göz aded 3
Niyabet, kale-i mezburda câmi-i kebirin sağ tarafinda otuzıncı kış­
lası altında dükkân maa mahzen-i bakkal aded 1
Niyabet, kale-i mezburda miri anbar köşesinde dükkân-i bakkal
aded 1
Niyabet, kale-i mezburun varoşmda vaki’ değirmene* ve değir­
mene müteallik olan arsa-i haliyedir
Niyabet, kale-i mezburun Estergon tarafına cari nehrin iki ga­
yetinden vaki’ asiyab, kit’ a isnan 2 göz aded isnan
aşer 12
Zikröhrian değirmende ve değirmene varınca ve bedende su
kâvuşduğı mahalle varınca ve o mahalden değirmene varınca/ cevanib-i erbaası sabıkda bağ ve bahçe yeri olub değirmene müte­
allik olmağla ve bundan maada kale tarafından mürur/ edecek
beş dönüm mıkdan zemin dahi değirmene vaz’ ohnmağla tahrir
ve hudud-ı bahçe-i mezbura ve. bostan tasarruf edinelerdir
7a
Zemin der yedd-i Mehmed Paşa mirimiran-i Uyvar, bahçe dö­
nüm 8 1/2 bostan dönüm 11
F A ZIL AHM ED P A Ş A 'N IN V A K IF L A R I
31T
Zemin der yedd-i Abdi bölükbaşı bahçe dönüm 4
Zemin der yedd-i İsmail şorvacı-ı yeniçeriyan-ı dergâh-ı âli, bahçe dö­
nüm. 8
L.
Zemin der yedd-i Salih efendi bahçe dönüm 2
Zemin der yedd-i Mustafa ağa-yı gönüllüyan-ı Uyvar bahçe dönüm 3,
bostan dönüm 5
Zemin der yedd-i Hüseyn farisan-ı salis bahçe dönüm 3
Zemin der yedd-el-Hacı Mahmud kadı-ı kale-i Uyvar bahçe dönüm
5 V2
Zemin der yedd-i Ahmed ağa-yı yeniçeriyan-ı Uyvar bahçe dönüm 8
Zemin der yedd-i Yakub Çavuş cebe-i dergâh-ı âli bahçe dönüm 3
Zemin der yedd-i Ömer mülazım bahçe dönüm 4
Zemin der yedd-i İbrahim-halife bostan dönüm 2 1/2
Zemin der yedd-i Kara Mehmed Çavuş bostan dönüm 2,
Zemin der yedd-i Mahmud Çavuş, kethüda-i çavuşan-i Uyvar bostan
t dönüm 2
Zemin der yedd-i Bektaş şorvacı-ı yeniçeriyan-ı Uyvar bahçe dönüm
2 7i
Zemin der yedd-i İbrahim topî bostan dönüm 2
Zemin der yedd-i Ramazan yeniçeriyan-ı Uyvar bahçe dönüm 2
Zemin der yedd-i Haşan şorvaçı bahçe dönüm 3
Zemin der yedd-i Mehmed çavuş-ı yeniçeriyan-ı Uyvar bahçe dönüm 4
Zemin.der yedd-i Mehmed şorvacı-ı yeniçeriyan-ı Uyvar bahçe dönüm 3
Zemin araz-ı hâli bostan dönüm 80
Yekûn bahçe dönüm 63 72 bostan dönüm 97 1/2
Kale-i Uyvar’m Üstürgon kapusmda müceddiden bina ohnan cami-i şerifin önünde nehrin üzerinde vaki’ / cisre varınca
olan tarik-i âmmın sağ tarafında mimar zıra’ile on beş zira’ ze­
min ve yine / cisr-i mezburdan Üstürgon kapusımn önünde vaki’
tarik-i âmme gelince zikrolunan. tarikin dahi sol / tarafında on beş
zira’ arziye karşu karşu dükkânlar bina ohnmak içün vakıf ve
temlik ohnmağla tahrir olindı
JOSEF- B3UA.ŞKOVİÇ
318
7b 0
8a
8b
'
' •.
:Defter emini 64/ efendi hatta hümayun-ı saadet-makrunla
olan mülkname ve smurnamenin Nişancı beğin hattıyla olan
suretidir defterhanede hıfzolınub . iktiza eyledikte sûret verile
deyü buyurlıdı. ;
ı . 23 zilhicce sene 1075 / = 7 Juli 1665/ .
/Sünurnâme-i hümâyûn/
Nişân-ı hümâyun oldurki çün hazret-i sultan bi-vezir-i me"
mâlik-i fesihat el-fezâyı menşur-ı lâmi’ en-nûr-ı saltanat ve ikbâl
-i ebediyy-el-ittisalimi tuğra-ı gurra-ı behçet efzayı «inna-l-arda
lillah yütihâ mân yaşa’ 66/ «ile mevakka’ ve hudavend-i ni-nâzır-i
avalim-i vasi’ at el-ercayı fitre ve ihtira’ â tac mevris el-ibtihac-ı hi­
lafet iclâhmi leâli ve gayali-i kiranbehayı ve «atâkum mâ lam yü’ti
; ahadaiı min al-’ âlamlna»; ile murassa ve; muharrer siın’-ı-/5/
ezeli çar dıvar-ı kasr-i Keyvan esas-ı devlet-i ruzefzunumı ki­
tabe,-i zernigâr «Innâ ca’lika li-nrnâs-imamen»
..
ile tahrir ve musavvir lem-yezelı tâk ü revâk Farkad mümasini kâfiye-i haşmet-i ebedmakrununu. me’mul rüb’ el-ebed-i
hasanat mustakarren ve makamen ile tasvir eyledi fİlâcerem feh­
vayı mü’ ciznümayı ve <<lâ-in şakârtıim la-zid-annakum» mu­
cibince ber ni’mat-i mütevaliyet el-feyzamn icrayı merasim-i şükr
lâzım el-eda ve mefzayı tereci zidayı bi-l-şükr tedevvüm en-nâ’am
muktezasmca bu mevhibet-i mütetabi’at el-cereyamn ibka-ı le­
vazım hamd-i vacib el-kazası içün «Rebbi avzi’ini an aşkura ni’
mataka alti /10/, an’amata ’ alla va’ ala. va vahdayya» manika­
sının edameti zimmet havh rütbet-i şahaneme emr-i mühimm ve
: «Rebbi va hab li mulkan li-ahdin miri bâ’di» mâsdukasımn
ikameti umde-i himmet ve illa behçet-i padişahane farz ve mütehattin olduğuna binaen âleddevam reşhat-i sehab müdara-i’ta
ve ihsammla nihal-i âmâl-i sükkân-i aktar ve eska’-ı rüb’-i mes­
kûn ser sebz ü ter lâmiat-i âfitab-i faiz el-envar cevd Ve imtinammla
zevaya-ı kâşâne-i âmâl-i kâttan ve einsar ve erba’-i kevn ve hamun
ruşen ve münevver ohgelmişdir.
Hususen razî’ı devlet ve rebib-i ni’metim olub ve sair hidemat-i /15/ sedde-i seniye-i felek ihtişamımla meratib-i âhyeye
FAZIL. AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
319
irtifa’ve netayic-i tertib-i Sidre ihtiramımla menasıb-ı çelileye
i’tila eden vüzera-ı izam ve vükela-ı kiramımdan hüsn-i feraset ve
mezid-i kiyaset ile hail ü akd-ı ümur-ı din ve devlet ve retk üfetk-i
meham-ı mülk ve milletde sarf makdur ve kemal-i necabet ve nihayet-i celadet ile.hıfz-ı hudud ye şügur ve ref’-i şerr ü fesad-ı a’
da-ı din-i pür sürurda cehd-i mevfiır ve himayet-i muziyyet-i islâmda bezl-i mühec ve ervah ve mu’arek-i pürmehalik-i a’dayı
liyamda ser ü sinelerin siper ve rimah .eden
erkân-ı devlet-i kahire ve a’yan-ı salta.n,at-i. bahiremin /20/
matayayı murad ve fevvadlar emti’ a-i inayet-i istina’imla giranbar
va avatıf-ı husrevane ve avarif-i mülukanemden behredar ol­
maları âdet-i me’lufe-i şehriyari ve kaide-i ma’rufe-i tacdariden
olmağın
hâlâ vezir-i âzamim ve vekil-i mutlakım olan işbu râfi’-i tev­
ki’-i refi’-i ferhundefâl müstevcip el-iclal ve nâkıl-ı yarhğ-ı beliğ-i
menşur lâzım el-itaat ve-1-imtisal destur-ı ekrem müşir-i efhem
nizâm el-râlem nâzım-ı menazim el-ümem müdebbiri ümur-i cum­
hur bi-l-fikr es-sakib mütemmim-i hemamm el-enam bi-r-rey es
-saib mümehhid-i bünya ed-devlet ve-1-ikbal, müşeyyid-i erkân es
-saadet ve-l-iclal mükemmil-i namus es-saltanat /25/ el-’uzmâ mürettib-i meratib el-hilâfet el-kübrâ fersset-şiar-i kiyasetâsâr el
-mahfuf bi-sunuf-ı avatıf el-malik eî-’âlâ
Ahmed Paşa /26/ adama Allah tealâ iclâluhu ve za’afa iktidaruhunun kemal-i sadakat ve istikamet ve vesile-i silah ve sedad
ile uğur-ı hümayun-ı zafer ;meşhunumda zuhur eden hidemat-i pesendidesi ziya-ı hurşid gibi nümayan ve.savaif-i mücahedat-i gü­
zidesi mir’at-i mücellayı zamir-i münirimde dirahşan olduğundan
gayrı vaki’ ola.n sefer-i nusret-maaşirimde küffar-i duzah-karin ve
a’dayi din ve mütemerridin ve ehl-i fesadın gûşmal ve istihlakmda
ve sair ümur-i din ü devlet ve Nemçe tarafi ile müceddiden mün’aldd /30/ olan sulh ü salâhm temşiyed ve istihkâmı, ve itmamında ve
mehamm-ı izam-ı saltanat-i aliyemin tensik ve intizamında sudur
eden mücahidat-i tam ve mesa’i-i mâlâkelâmı müstelzem-i iltifat-i kimyasıfat-i mülukane ve .müsteycib- inayet-i iksir-simmat-i
husrevanem olub hakkında hûşid-i âlemtab-ı ,âtıfet-i firavanem
dirahşan ve ’ummân-ı güheryab-ı re’fet-i bi-payamm mevczen
ve nümayan olmağla bi-inayet-i Allah taalâ ve feth ve teshiri
320
9a
JOSEF BLAŞKOVİÇ
müyesser olan Uyvar kalesine tâbi’ varoş-ı Şuran ve varoş-ı Komyatin nam kariyelerile zikrolınan kariyeler kurbunda vaki’ Çornak ismiyle müsemma iki kıt’ a mezraalan kendüye hibe ve tem­
lik olınmak babında /9a, 1/ istid’ayı inayet ve istircayı âtıfet eyledüğin rikâb-ı kâmyabıma arz ve telhis etmeğin
hâliya riıezid-i inayet-i aliye-i husrevane ve meziyyet-i re’fet-i
seniyye-i mülukânemden hatt-ı hümayiın-ı saadet-makrummla zikrohnan kariyeler ile mezraalan müşarünileyhe /3/ hibe ve temlik
edüb işbu berat-i saadet ayat ve behçet-gâyân verdüm
ve buyurdumki ba’delyevm zikrolunan varoş-ı Şuran ve varöş-ı Koriıyatin nam kariye ile Çornak namiyle müsemma iki kıt’a
mezraalar ve hududlan dahilinde olan/5/ tillal ve cibal ve arazi
ve mezari’ ve merati’ ve bağ ve bağce ve mar’alan ve arusı ve kunsı ve bayın ve çayın ve sair tevabi’ ve levahiki va ra’iyyet ve ra’
iyyeti oğullan ve haymana ve âşâr-i şer’iye' ve rüsum-i örfiye
ve bâdıhava ve tapuyı zemin ve cürm ve cinayeti ve bilcümle cüzvi ve külli âyid ve raci’ olan ebvab mâhsulati ve rüsum-i ispence
ve mecmu’ tayyaratı ile «Mima zikura va lam yazakkur ve hurrira lam yuharrir» vech-i meşruh üzere müşarilehyin mülk-i mahzı
ve hakk-ı sarfi olub «ila ann yurişa el arzı ve min biaynihâ ve huva
hayr el-vârisin» enva-yı vucuh-ı mülkiyet üzere keyfe ma-yaşa
ve yahtaru sair emlak sahihleri gibi /10/ neslen ba’d nesi ve mer’en
ba’d asi vücuh-ı mülkiyet üzere mutasamf olup dilerse sata ve
ister ise bağışlıya mürad ediyorsa vakf eyleye.
Olbâbda cevahir-i eşrak-i hilafet kâmrâni ve kevakib-i bürc-i
saltanat-i cihanbani ve üsul-i seçere-i Keyani84/ ve füru’ el-vech-i
osmani olan benim evlad /ve/ emcad-ı devlet nejad ve ensab-ı ’ukâb-ı saadet-mutadımdan ve vüzerayı izam ve vükelayı fiham zuyi
-1-ihtiramdan ve ümerayı namdar ve sudur-i azim el-iktidar
ve defterdaran-ı emval ve erkân-ı muadelet-âsâr ve a’yan-ı kâmkâr ve sair newab-ı âsitan müşteri mertebet ve hiccab-ı bârgâh-i
siper-mezilet ve zümre-i afazıl ve ekâbir ve cümle âli ve esafil ve
mübaşirin ve ’ummal ve çerehordan87/ ve sühreden ve hisar yapmakdan ve tekâlif-i örfiye ve şakkenin cümlesinden min küll el-vücuh muaf ve müsellem-mefruz el-kalem ve maktu’ el-kidem ser­
best olub
F A ZIL AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
321
Olbabda /17/ efrad-ı aferideden bir ferd mâni’ ve dâfi5 ve
menazi’ olmaya ve bevech min el-vücuh dahi ve taarruz kılmıya
her kim tağyir ve tahvil ve tebdil ve ta’til eder ide «fe-men baddalahu ba’da ma sami’ahu fa-innama ismuhu ala llezîn yabaddaluna» fehvayı saadet ihtivası üzere «and Allah al-malik al-mu’in ’ adad mahramin»dan ola şöyle bileler. işbu nişan-ı müvahibet nişam tuğrayı gurrayı /20/ cihanbani ile muanven görenler
mazmunun musaddak tutub alâmet-i şerife i’timat kılalar.
Tahriren fi evasıt-ı şehr-i receb el-mürecceb sene hams ve
sab’in ve elf..
Ma-huva el-mastur fi-l-kitab vaki’ bila irtiyab.
Namakahu el-fakir Ahmed Paşa ed-defteri.
Ma-huva el-muharrer fi-l-kitab sahih bila irtiyab
Namakahu el-fakir Ömer et-tevki’i.
Ma-huva el-muharrer sahih ve mukarrer
Namakahü el-hakir Ali el-kadı bi-orduyı hümayun.
Be-meştayı Belgirad
/Sünurname-yi hümayun/
Çün hazret-i Hudavend-i vahib el-mevahiv ve cenab-ı müfis en-neval ve-l-meratib- «Humida şa’nuhu ve ta’âlâ va’amma ihsânuhu va tavâlâ»- /2/ kemal-i lûtf ve inayekt ve fart-ı cûd-ı adim
en-nihayetinden zat-ı şevketmeâbım- «înnâ ca’ alnâka halifatan
fi-1-arzı»- teşrifine mahsus /3/ kılup lâmi’ en-nur-ı devlet ve
ikbal-i ebedi el-ittisalimi tuğra-yı gurra-yı behçetefza-yı- «inna-1
-arza li-llâh yûrişuhâ man yaşa’»- ile mevakka’ ve tac bais el-ibtihac hilâfetimi leâli-yi gavali ve - «Atâkum mâlam yu’ti ahadan
min al-’ âlamîna» - ile /5/ müzeyyen ve murassa’ eyledi- «Zâlika fazlu-l-lâhi yu’tîhi man yaşa’ va-llâh zû-1-fazl al-’ azim» -lâ
-cerem ber-mukteza-yı fehva-yı muciznüma-yı- «La-in şakartum
la-azîdannakum»- /6/ ve mevahib-i cehle el-feyzamn eda-yı
merasim-i şükr ü sipas ve ifa-yı levazım-ı hamd-ı /7/ bi-kiyası içün
zimmet-i himmet-i mülukane ve şan-ı münevver-i nişan-ı Hıdıvane
lâzım ve mütehattin olduki
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 21
322
9b
JOSEF BLAŞKOVlÇ
hidemat-ı din ve devlet ¡8/ ve mühimmat-ı levazım-ı mülk ve
milletim hususunda sadakat ve istikamet ile hail ü akd-ı ümur-ı
cumhurda bezl-i makdur ve sarf-ı cidd-i /9/ mevfur eyleyen erkân-ı
devlet-i fâhire ve a’yan-ı saltanat-ı bahirem olan vüzera.yı i’zam
ve vükelâ-yı zu-yı ihtiramım /10/ haklarında daima bihar-i lûtf
ve ihsanım mevczen ve kişt-i zâr-ı âmâllerine hurşid-i cûd-ı firavanem pertev-efken olub ¡ 11/ hemişe riyaz-ı ahvalleri sersebz ve
zaman ve gülzar-ı amalleri daima cûd ve efzalım ile hurrem ve
hândan olmak alâmet-i /12/ hasene-yi şehriyari vikayetimden müstahsene-i cihandâri olmağla
binaenaleyh zikr-i bilfiil vezir-i âzamim ve vekil-i mutlakım
olan /13/ destur-i darende-yi tevki-i refi’-i hümayun-ı meserret
unvan-ı tâcdari ve nümayende-i yarlığ-ı beliğ-i şevketmakrun-ı
mütehayyir nişan-ı bahtiyari /14/ destur-ı ekrem müşir-i efhem
nizam el-âlem nâzım-ı menazım el-ümem müdebbir-i ümur el-cumhur bilfikr es-sakib mütemmim-i mehamm el-enam /15/ bi-r-rey es-saib mümehhid-i bünyan ed-devlet ve-l-ikbal müşeyyid
el-erkân es-saadet ve-1-iclâl, mükemmil-i namus es-saltanat el-’uzmâ /16/ mürettib-i meratib el-hilafet el-kübrâ el-mahfuf bi-sunuf-ı ’ avatıf el-malik al-âli, vezir-i âzam ve serdar-ı ekrem Ahmed
Paşa, adama /17/ Allahü teâlâ iclâlühuya, bi-inayet-i Allahü teâlâ feth ü teshiri müyesser olan Uyvar kalesine tâbi’ varoş-ı komyatin ve varoş-ı /9b, 1/ Şuran nam iki pare kariyeler kuramda vâki’
Çornak ismiyle müsemmâ iki kıt’ a mezraalar hattı-ı hümayun-ı
/2/ saadetmakrummla kendüye hibe ve temlik ve inayet ve ihsa­
nım olub
tuğra-yı gurra.yı cihanârâm ile muanven mülkname-yi hüma­
yunum /3/ vermekle müşarileyh dahi Uyvar kalesini haricinden
müceddiden bina eyledüği cami-i şerifin vuku’ı olmak üzeree şart
ve tayin /4/ edüb mahallinde hudud süniırlan bi-garaz müslümanlar ve ehl-i vukuf kimesneler marifetleriyle tahrir ve tayin ve vaz’-ı
alayim ohnub ¡5/
mütehayyir olan mahall ve sünurlan keşf ve tebyin ohnmak
bâbmda sadir olan em-ri şerifin mucibince Uyvar beylerbeyisi olan
emir /6/ el-ümera el-kiram' Mehmed - dama ikbalühu - ve kıdvet
el-kuzat ve-l-hükkâm Uyvar kadısı Hacı Mâhmud, zide fazluhu, ve vakf-ı mezbur mütevellisi Ali, zide /7/ kadruhu, ile zik-
F A ZIL AHM ED P A Ş A ’N IN V A K IF L A R I
323
rolman kariyeler ve mezraalann cevanib-i erbaası ve hudud sünurlan tayin ve tebyin ve vaz’-ı alâyim ohnmak içün bi-garaz
/8/ müslümanlar ve ehl-i vukuf kimesneler ile Uyvar nahiyesine
tâbi nehr-i Nitra kurbmda vaki merkum Komyatin nam kariyeye
varmaları /9/
kariye-i merkumdan ibtida Nitra palankasına doğrı Bitra
nehrinin sağ canibinden değirmen yerinden bir mıkdar /10/ sol ta­
rafına meylederek bayır başında vaki olan bağhğa doğn gidüb ve
bayır eğilimine geldikde sağ canibi ki / İ l / nehr-i Nitra tarafıdır
Kiş Ker nam kariye sünun olcanibde kalmak üzere yukarı
bağhğa doğrı gidüb bağhk içinde vaki /12/ büyük ceviz ağacı kur­
bmda müceddiden vazohnan honkaya ve andan yine mezbur Kiş
Ker nam kariye sünun ile bağhk içinde /13/ vaki kadimden kesil­
miş handak sırasiyle gidüb
diğer ceviz ağacı kurbmda vazohnan ikinci honkaya ve kur­
bmda yine /14/ bağhk içinde sâlif-üz-zikr olan mezbur Kiş Ker
sünun ile bayır başına doğn gidüb köşede vazohnan /15/ üçinci
honkaya
ve andan yine ski bağhk ile bir mıkdar gidüb sağ canibi yine
Kiş Ker kariyesi sünun ve sol canibi kariye-i /16/ Komyatin sünunnda mütevazı güğemlik ile gidüb güğemlik arasında vazohnan
dördinci honkaya
ve andan yine sol /17/ tarafa meylederek bayır başına doğn
kır ile bir mıkdar gidüb eski bağhk tamam olduğı mahallde mu­
kaddema kesilmiş handak /18/ başına gelüb handağm gurub ta­
rafından kır içinde vazohnan beşinci kebir honkaya
andan sağ canibde Nitraya doğn /19/ cevanib-i erbaası Nag
Ker nam kariye ve Nag Falu nam kariyeler sünurları ve Kiş Ker
nam kariye sünuru ve Nitra suyı /20/ ile mahdud olmağın tarif ve
honkadan müstağni ve hayh müddetten berü harabe ve ahalisi pe­
rakende olub /21/
arazi va dağlığı ve bağlan on seneden mütecaviz Komyatin
kariyesi ahalisi ve kariye-i mezbura hududı /22/ dahilinde olan Ta­
ran mezraası içün dahi müteaddid honkalar vazohnub ve yine ba­
lâda zikrolınan Kiş Ker /23/ sünun tamam oldığı mahall ki han­
dak başında vazohnan honkadır andan mezbur Taraıi mezraasmdan /24/ yine tekrar ulu honka vazolıduğı mahalle gelüb
324
JOSEP BLAŞKOVÎÇ
ve andan nehr-i Vağa giden yolı sağ canibine alub sol tarafa
/25/ meylederek sahra ile Vağ suyuna doğn giden sahrada vakı güğümlik ki mezbur yohn sağ canibi nehr-i Nitradir.: . .
/26/ Nag Falu kariyesi sünrı ile mezbur Komyatin sünun bu­
luştuğı mahall ki zikrohnan güğümlik içinde vazohnan /27/ kabir
honkaya ve andan mezbur Vağ solı yoh ile sol canibine meylederek
sahradan gidilüb Nag Falu /28/ kariyesinin sünun tamam olub Mezö Keşöi nam kariye sünun kavuştuğı mahallde vazohnan honka
ve andan /29/ mezbur Mezö Keşöi .sünun sağ canibden kalub sol canibe meylederek sahrada çayırhkda vaki olan/30/ba­
yır başına geldikde zikrohnan bayır başında mukaddema vazoh­
nan. honka ki mezbur Komyatin kariyesi sünun-hududıdır.
/31/; Zikrohnan honkaya geldiktensonra bilkülliye sol canibe
Uyvar kalesi tarafina teveccüh edüb sağ canibi ki Tardoş nam /32/
kariye sünun hududıdır. Mukabelesinde mezkur Tardoş kedi kenisesidir.
Sabık-üz-zikr bayır başında mukaddem vaz-/33/olman honka
kurbmda müceddiden vazohnan honka ki Komyatin kariyesi sü­
nun başıdır. Andan bilcümle sol canibe /34/ Uyvar tarafina doğn
teveccüh ve sağ canibi Vağ solı yoh ve sol canibi Komyatin sü­
nun ve mukabelesi: Tardoş /35/ Kedi nam kariye kenisesidir.
Zikrohnan keniseye doğn Tardoş Kedi kariyesi sünun ile
gidüb bayır /36/ başında vazohnan honkaya ve andan yine sol ca­
nibe .Şuran kariyesine do ğn çayırlık ile dönüb./3 7/ çayırhkda ih­
tida vazohnan honkaya ve andan yine ikinci honkaya ve andan üçinci honkaya ve andan dördinci honkaya /10a/ ve andan beşinci
10a honkaya ve andan altıncı honkaya ki Uyvardan Nitra palankasına
mürur eden yoldır.
01 /a/ yol başında vazohnan çatal honkaya geldikden sonra
yine Uyvar kalesine doğn teveccüh ve sağ canibi /3/ mazbur Tar­
doş Kedi kariyesi sünundır. Sünur-ı mezbur ile yine mezkûr kenise
sağ canibinde kalarak /4-/ Uyvara doğn sağ canibe meylederek gi­
düb ibtida vazohnan honkaya ve andan ikinci /5/ honkaya ve an­
dan üçinci honkaya ve andan dördinci honkaya ki defaaten iki
honka alâmet vazohnub ¡6/ andan Şuran kariyesi sol canibinde ve
Tardoş kariyesi sağ canibinde kalub
yol çatal olduğı /7/ mahallde ol iki yohn mabeylerinde vaz­
ohnan üç çatal honkalara ve andan yine Şuran kariyesine /8/ doğ-
F A ZIL AHM ED P A Ş A ’NEST V A K IF L A R I
325
n solcanibe meylederek Nitra suyına doğn teveccüh, ederek Malom
Seg nam kariye /9/ sünurı hududından sünur başında vazobnan ke­
bir honkaya
andan zikrobnan /10/ mezbur Malom Seg kariyesi sünunna
. muttasıl ve taraf-ı râbi’yi Ban Kesöi ve Kiş Kesöi sünurlan /11/ ile
mahdud olub on seneden mütecaviz ahalisi perakende ve perişan
olmağla / l 2/ mezbur Komyatin ahalisi tasarruflarında ve hududlamıda olan Andro nam mezraa ki Uyvar /13/ tarafında: sıravardı
on honka vazohnub yine bir canibi mezbur Malom Seg kariyesi
, sünunna /14/ vaki olan zazlığa çıkar mezraa.yı mezbura dahi sâhfüzzikr olan Komyatin /15/ kariyesi sünunnda olub Bilcümle hudud-ı mezkûr ile mahdud olan arazi ki Nitra şuyma gelince /16/
sağ canibi Şuran ve Malom Seg kariyeleri sünurlandır ve sol ca­
nibi Komyatin ka.riyesi sünun/17 / olub
ve yine zikrobnan Andro mezraası sünun ile Nitra suyına gelüb ve Nitra suyı Şuran /18/ palankası sağ canibinde,kalarak Üstürgona doğn geçüb ve andan Çetini suyun geçüb badehu /19/ Alşo Çornok nam mezraamn gün.doğısı tarafında olan ucunda vaki
meşeliğe dahil olub
/20/ mezbur Alşo Çornok bağhğı .yohmn başına geldikde ibtida
vazohnan kebir honkaya ve andan /2 1/ Çetini suyı kenarına doğn
giden meşelikde vazolan ahlat ağacı dibinde vazolan /2.2/ ikinci
honkaya ve andan yukarı bayır başına doğn bağlık sırasıyla depeye gidüb
yokuş /23/ başına çıkıldıkça ibtida vazohnan honkaya ve an­
dan ikinci honkaya va andan üçinci honkayı /24/ ve andan dördinci honkaya ki Bana nam mezraa yolıdır, ol yol ile Jitva suyma
doğn gidüb /25/ sa:ğ canibi mezbur Alşo Çornak mezraası sünun
hududı ve sol canibi mezbur Bana mezraası /26/ yoludır.
01 yol ile meşelik içinden çıMldıktan sonra ibtida vazohnan
çatal honkalara ve andan /27/ Senmihal nam kariye sünufına da­
hil olub
zikrölınari Senmihal sünun hududı sol canibde /28/ ve Alşo
Çornok mezraası sünun hududı sağ canibde kalmak üzere üç yol
başına değin /29/ gidüb ve üç yohri mabeynlerinde vazohnan hon­
kaya ki yohn biri Ban kariye yoh ve biri dahi /30/ mezbûr Senmihalkariyesiyohve biri dahi mezbur Alşo Çornok mezraası yoldır ki
326
JOSEF BLAŞKOVİÇ
tarafeyni mezbur Senmihal kariyesi /31 / sünun ve meşeliği
olub ve zikrohnan meşelik tamam sol canibe kalub sağ canibe te­
veccüh olduğı /32/ mahallde meydan başında vazolınan honkaya
ve andan yine mezbur Senmihal kariyesi yohyla gidüb Gârak /33/
nam kariye sünunna dahil olduğı mahallde vazolınan honkaya •
ve andan yine Jitva şuyma doğn /34/ giden yol başında vazohnan honkaya ve andan; Felşö Çornok mezraasıyla Alşo Çornok
10b mezraasma /10b/ mürur eden yohn arasında vazolınan honkaya
geldikde
sâlif-ül-beyan olan Felşö /2/ Çornok mezraası sünun hududı
dahi tamam olduğı muayene /ve/ müşahede ohndıkdansonra /3/
hudud-ı mezkûr ile mahdud olan mezbur Felşö Çornok mezraası
dahi merkum Komyatin kariyesi sünunyla /4/ mahdud ve tayin
ve tebyin ohndıkdan sonra zikrohnan Şuran kariyesi sünun üze­
rine vanlub /5/
kariye-i mezburadan sahraya çıkıldıkda Uyvar kalesini sol
canibine alub nehri VağalOl/ doğn sahara /6/ ile teveccüh ve
sâlif-ül-beyan olan Şuran kariyesi hudud ve sünunrıda vaki mezari’in hududlan /7/ kariye-i mezbura dahilinde olub
ibtida Ban Kesöi mezraası sünun üzerine vanlub mezraa-yı
/8/ mezburamn sağ canibi yine mezbur Şuran kariyesi sünun hududı ve sol canibi Uyvar kalesidir.
¡9/ Vağ suyına doğru yine Şuran kariyesinin hududı dahilin­
de olan Ban Kesöi mezraası sünunna /10/ giderken sıra ile vaz­
ohnan honkalarda evvelki honkaya andan ikinci ve andan üçinci
honkaya / İ l / andan dördinci honkaya, andan beşinci honkaya
andan altıncı honkaya andan yedinci honkaya andan sekizinci /12/
honkaya andan dokuzuncu honkaya andan omncı honkaya andan
on birinci honkaya andan on ikinci /13/ honkaya andan on üçinci
honkaya andan on dördmcı honkaya andan on beşinci honkaya
andan /14/ on altıncı honkaya
andan on yedinci honkaya geldikde zikrohnan Nag Ke­
söi mezraası sünunna /15/ gidilib Komyatin canibine teveccüh ohndıkda yine sol tarafında üç canibi Kiş Kesöi ve Tardoş /16/ ve
Narhida nam kariyelerin sünurlan hududıdır ve sağ canibi mezbur
Şuran kariyesi sünundır. /17/
F A Z IL AHM ED P A Ş A ’N IN V A K IF L A R I
327
Merkûm Narhid kariyesine giden yolın başında ihtida vazolman hönkaya andan ikinci honkaya andan /18/ üçinci ve andan
dördinci honkaya ve yine andan sol canibine meylederek sazlığı
çenber gibi gidüb /19/ beşinci honkaya geldikden sonra iki yol ba­
şına geldikde biri ki Kiş Kesöi nam kariye yoh ve biri dahi Şuran
/20/ kariyesi yolıdır.
:
.
•,
:
•
\
İla
İki yol mabeynlerinde vazohnan altıncı çatal honkaya ve andan yine mezbur Şuran kariyesinin /21/ mülhakatından olan Kiş
Kesöi mezraasına dahil olub mezraa-yı mezburanın taraf-ı râbi’i
ki sol /22/ canibi bazen Nag Kesöi ve Bân Kesöi ve Tardoş sünurlan hududı ve sağ canibi Şuran kariyesi /23/ sünun hududıdır.
Yine Şuran kariyesi hududından olan Malom Seg nam mezraa sünunna doğn teveccüh /24/ ve Nitra palankası yoh sol canibinde kalub Nag Kesöi sümunyla Kiş Kesöi sünun hududlannda
kavuştuğı /25/ mahallde vazohnan iki honkaya ki her birlerinin
üzerlerinde alâmet içün birer taş vazohnub /26/
andan yine Malom Seg sünunna teveccüh ohndıkda' ikinci
honkaya andan üçinci honkaya andan dördinci honkaya /27/ andan beşinci honkaya geldikde mezbur Kiş Kesöi mezraası dahi
tamam olub
balâda mezkûr olan kariye-i /28/ Şuran hududıyla mahdud
olan merkum Malom Seg sünunna dahil oldukda zikrohnan kari­
ye-i Malom Seg /29/ sünun ve Kiş Varad ve Eghaseg nam mezraalar sünurlan ki üç pusta mezraalardır. Zikrohnan /30/ mezraalann sünurlan hududlanki Nitra suyı tarafindan gün doğısı ca­
nibidir Uyvar kalesi sağ /31/ canibinde kalur ve Komyatin kari­
yesi sol canibine ahnub sağ canibi bilcümle Şuran kariyesi ve anın
/32/ hududmda olan mezraalann sünurlanna muttasıl ve sol canibi
Komyatin kariyesi hududmda olan /33/ mezkûr Andro mezraası
sünun hududıdır.
Ve Vağ sok tarafı mezbur Şuran kariyesi hududmda olan
/İ la / Nag Kesöi ve Ban Kesöi ve Tardoş mezraalan sünurlandır.
Her birinin hududlannda müteaddid honkalar vazohnub /2/
zikrohnan Malom Seg ve Kiş Varad ve Eghaseg hudud-ı mez­
kûr içinde kalmağla ta’rif ve tavsir ve honkadan /3/ müstağni ol­
mağın merkûm Malom Seg mezraasımn sünun bihayeti ki nehr-i
Nitra kenannda vaki olub gün doğısına /4/ teveccüh ohndıkda sağ
328
JOSEF BLAŞKOVİÇ
canibi Şuran kariyesi sünurda mülhak ve sol canibinde söğüdler ve
sazlık Komyatin kariyesi /5/ sünurına ilhak ohndıkdan sonra
yine mezbur Şuran palankası sağ canibinde kalmak üzere Estergona doğn nehr-i ¡6/ Nitrayı geçüb ve andan Çetin suyını dahi
geçüb gün doğısına doğn teveccüh elylerken mezbur Çetin suyı
arkadan /7/ yana sol canibine ahnub ve Komyatirn hududile
mahdud olan Felşö .Çornok sünurı hududmda müceddiden vaz ¡8/
olman honkayı mukabeleye aldıkdan sonra zikrohnan meşehkde
vazohnan honkaya andan ikinci honkaya ve yine ¡9/ ve zikrohnan
honkadan Komyatin kariyesi hududıyla mahdud olan Felşö Çornok
sünurlanna
vech-i âti üzere /10/ Şuran kariyesi hududıyla Alşo Çornok
sünun hududları mabeynlerinde vaki olan yoldan Jitva suyına
/İ l / doğn bağhk ve meşelik ile gidenyohyla giderken yohn sağ ca­
nibi vech-i âti üzere Şuran kariyesinin /12/ hududı ile mahdud olan
Alşo Çornok mezraası sünun ve sol canibi Komyatin kariyesi hududı /13/ ile mahdud olan Felşö Çornok mezraası sünun hududlan
zikrohnan yohn başında vazohnan /14/ honkaya ve andan minval-i sabık üzere mezbur yola girüb sağ canibinde olan bağhk ve
tarla ve dağlık /15/ mezbur Alşo Çornok mezraası sünun olmak
üzere müteaddid vazohnan honkalara sırası ile Jitva /16/ suyına
doğn bayır ile gidüb,
ba’dehu sahra ile yine Jitva suyına gidüb sahrada vaki olan
/17/ Gârak nam kariye sünun nihayet bulduğı mahallde ki çatal
yol vaki olub yohn birisi Kiş Ban /18/ nam kariye yoh ve sol cani­
bine giden yol Felşö Çornok yoh ve sağ canibine giden yol mezbur
Alşo Çornok /19/ yoh olub
zikrohnan üç yohn başında vazohnan çatal honkalara andan
Çetin suyına doğn ¡20/ Uyvar tarafına dönüp mezbur Çetin su­
yına gelince müteaddid vazohnmış honkalann sağ canibi bilcümle
mezbur Şuran /21/ kariyesi sünunna ve sol canibi merkum Kom
yatin kariyesi sünunyla mahdud olan Felşö Çornok ve sağ ¡22/ ca­
nibi ki mezkûr Alşo Çornok mezraası sünun ve hududı olub
zikrohnan kâriyeler ve mezraalann /23/ hudud ve sünurlann
ehl-i vukuf ve bigaraz müslümanlar ve civannda olan cümle kura
ahalisi haber verdükleri /24/ üzere lâzım olan mahallere gereği
gibi vaz-ı alâyim ve hududlan tebyin ve tayin ve sıhhati üzere mü-
F A ZIL AHM ED P A Ş A ’NIN VA K IF L A R I
329
vacehe-i müsliminde ve ehl-i vukuf kimesneler mahzannda si­
cili ve hüccet olınub
mucibince sünurname-yi hümayun verilmek babında istida-yi /26/
inayet ve istirca-yi âtıfet etmeğin işbu sünurname-i hümayun-ı
mevhibet makrum verdüm ve buyurdumki:
mukaddema hatt-ı hümayun-ı /27/ saadetmakrunımla kendüye hibe ve tamlik obnub mülkname-i hümayunun fihiyan merkuman kariyeler ile mezraalar ki /28/ vech-i meşruh üzere tayin ve
tebyin obnan hududlan dahibnde vaki arazi ve tellâl ve cibal ve
mezari /29/ ve reaya ve evlad-ı reaya ve sair kadimden raiyyet
olub âhir yerlerde bubnan reayası tevabi’ ve-r-raci’i /30/ ve âşâr-ı
şer’iye ve rüsum-ı örfiyesi ve bilcümle mütevecciha-i kalile ve kesiresi her ne ise hatt-ı hümayun-ı saadet /31/ makrunla inayet ve
ve ihsan olub verilen mülkname-i hümayun ve işbu sünurname-i
mevhibet meşhumm mucibince /32/ amel olınub minba’d hilâ­
fına rıza ve cevaz gösterilmeyüb
hudud-ı merkûm dahilinde olan yerlere efrad-ı âferideden hiç
ferd mâni’ ve dâfi ve münazaa olmayub sünurname-i hümayununa
muhalif kimesne dahi ü taaruz kılmıya şöyle bileler /34/ alâmet-i
şgrife i’timad kılalar.
Tahriren fi evasıt-ı şehr-i zilkade eş-şerife sene-i hamse ve seb’in ve elf.
Be-yurd sahray-ı Belgırad.
Tuğra-yı garra ile muanven olub balâda kayd ve tahrir olınan mülk-name-i hümayun ile sünurname-i mevhibet meşhum /2/
biayniha tellemekle deftere sebt ü tahrir eyleyesiz deyü bu hakire
^hitaben emr-i âli sâdır olmağın imtisalen li-l-emr el-âli /3/ tahrir ü
sebt-i defter kılındı.
Tahriren fi evahır-ı şehr-i zilkade eş-şerife sene hamse ve seb’in ve elf.
El-fakir Ömer et-tevki’i.
330
JOSEF B LA §K O YlQ
'ijfSp&fürelc Ak**d Pit»* Kegya* kfapäovtiß^ß* tlj«*«' keriktten 4G6k-4e*nL 7
&&
•S'S»'
ovm ?
o ftlul
« IW«
««•««««•
ftijuptti,
-v
.... fl kfcTBfJEfepifc
Fazil Ahmed Paga’mn vakiflannm bulundugu U yvar Bölgesi (1664 de).
Tajskoztaio iertâp
Çerçeve içindeki kısım diğer haritada büyütülmüş olarak gösterilmiştir.
Uyvar kalesinin 1663’de görünüşü.
U yvar’a âid Tapu
Arşivi Nr. 653)’nde.
IV. Mehmed’in tuğrası
Defteri (bk. Başbakanlık
Sultan
332
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
F A Z IL AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
Vesika 1
333
FA ZIL AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
Vesika 3
335
336
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
Vesika 4
F A Z IL AHM ED P A Ş A ’N IN V A K IF L A R I
337
ftıSss*
-
tSCîtfvS^t ••
tİÂ
'•Ş* *şr
s*rıy ^ -T; . s^feacs;-,
r
i » ¿¿Si-
î w , <.|l)ip«kl■•■••I7!<*\|1
« 1V J 4
TryHo--» *™ı
& V r
ifc
'„ a e
•
;l
*e^arn'35îw^^e: '^« n5:
■«îv .
>
* = r ....
•■
. /¿¿VVüW
-
'
7 * >r
•
*53-'*»
(n te ı% .
^
«.
rß
gg
~
„ •f&55äü»£»dteS
■sC5oZE«?53»fc
—a.ı-ie.rf^..
•'“ t
..... . „,...
*¿'-1
«
S
»
' -
........................
• «¿ K
«İ
. _
-
■>
■-
*
>
^
.........,_5_
“ Vs#,
^
”
f. §L*
• ^
i ^fciiSjillßliSläÄ ^^Ä R Ä S
-
-
c
*
t ,
“ 3/
-r .^
» h J U fe U w « * x if c > * ld £ ^ b ? r i l » l r i| t * V w w
Vesika 5
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 22
338
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
Vesika 6
FA ZIL AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
Vesika 7
340
JOSEF BLAŞKOVÎÇ
Vesika 8
F A ZIL AHM ED P A Ş A ’NIN V A K IF L A R I
341
r~/äJh/¿'/,-Mi{.Kt'.ı ukİk*
■fcİ
’?»**&&ti
tedfr 1İ^*£JÖ<£Ç,L'
-À
” ‘i^
0 ^'il' &
<
t. ' '
'^ ‘ "*
'
Vesika 9
*A
342
JOSEF BLAŞKOVİÇ
Vesika 10
ÇARLIK RUS YASI YÖNETİMİNDE KARS
llber Ortaylı
1878-1917 Arasındaki Sosyal Ekonomik Değişim:
1878 Berlin Kongresi, gerek Avrupa güçler dengesinde, gerekse
Osmanlı imparatorluğu’nun toprak kompozisyonu ve etnik yapısında
önemli değişmeler meydana getirerek kapandı. Osmanlı imparatorluğu;
artık bir Slav imparatorluğu olmadığı gibi, stratejik noktaların ve Türk
nüfûsun bir kısmım da kaybedecekti.
İmparatorluğun üç. önemli parçası üç büyük devletin, geçici ida­
resine bırakılmıştı. Bu yerler Osmanlı devletine bir daha geri verilme­
di. Fakat bu üç bölgenin (Bosna-Hersek, Kıbrıs Adası ve Kars Sancağı)yeni idare ile bütünleşmeleri önemli sorunlar yaratmıştır. B o sn a ’ nın
Avusturya tarafından işgali, yerli müslüman ahalinin tepkisi ve silahlı
direnişiyle karşılaştı. Bu zümreler toprak üzerindeki hakimiyetlerini,
kaybetmekten ve yeni idarenin diğer etnik grublarla birlikte, kendile­
rine karşı bir baskı politikası uygulamacından çekiniyorlardı. BosnaHersek, Avusturya-Macaristan monarşisi tarafından çifte tac adına yö­
netildiğinden; İmparatorluk Avusturya memurları gayri müslim un­
surların, Macar krallık memurları ise müslüman unsurun tarafını- tut-tular. İmparatorluk bürokrasisinin çatışmalar içindeki unsurları bu
bölgede karşı karşıya idi ve barut fıçısını tutuşturan ateş, Birinci Dünya:
Savaşı’mn çıkmasına da zahiren sebebolmuştur. Kıbrıs adasımn .Ingil­
tere idaresindeki sorunları ise günümüze dek uzanan önemdedir. Bu iki
bölgenin bu açıdan incelenmesi bu çalışmanın konusu olmadiğı gibi yerli
ve yabancı literatürde ele alınmıştır. Bizim üzerinde durmak istediğimiz
ve literatürde işlenmeyen konu ise Kars’ın Çar Rusyası idaresinde ge­
çirdiği 40 yıllık dönemdir. Üstelik bu bölgenin 1920 de tekrar Türk ida­
resine geçmesi bu dönemin yapışım iyice araştırmamızı gerektiriyor.
Şu kadarım belirtelim ki, Kars ekonomik yönden Osmanlı İmparator­
luğu ile bütünleşmediği gibi, işgalden sonra Çarlık Rusyası-’nm ancak
tLB ER OR TAY LI
344
belirgin bir bölümü (Güney Kafkasya) ile bütünlük sağlayabilmiştir.
Bu niteliği ile Kars bölgesi, modernleşme temeli ve dereceleri birbirin­
den farklı da olsa; geleneksel düzenin içinden henüz çıkmakta olan
iki imparatorluğun tipik bir uç bölgesi (periphery) olarak, çeşitli yapı­
sal sorunlar içinde idi. Son yüzyıl içinde vilayetin geçirdiği değişmeler,
bu nedenle bir dönem için gelişme ,bir dönemde de çöküntü olarak nite­
lendirilebilir.
Çağdaş Rusya tarihçiliğinde olduğu kadar, Türkiye tarihçiliğinde
de Kars vilâyetinin bu kırk yıllık dönemi gereğince ele alınmamıştır.
Oysa bölgenin son yüzyıllık sosyal-ekonomik tarihi, tarihçiliğin de öte­
sinde birçok sosyal bilim disiplini için ilginç bir araştırma konusu olma­
ya namzettir. 1877-1917 yıllan arasında ,bölgenin ekonomik-sosyal du­
rumunun analizi, nüfusun etnik ve sımfsal kompozisyonu, eğitim, tanm,
h a y v a n cılık ve ulaşım sistemindeki değişmelere bakmak gerekir. Böyle
bir araştırma, Çarlık yönetiminin bölgeye getirdiği değişikliği anlamak
kadar, Kars’ın anayurdumuza yeniden katılışından sonra ortaya çıkan
bazı sorunlan da kavramamıza yardım edecektir.
Çalışmamızda; Çarlık idaresinin bölgede yaptığı 1897 sayımı ve
bununla ilgili rusça kaynaklar, işgalden önceki durumu gösteren Erzu­
rum Vilâyeti salnameleri ve konuyla ilgili bazı ikinci elden kaynaklar
(özellikle bunlar arasında Hagopyan’ın konu ile ilgili ermenice bir
nüfiıs tetkikini belirtmeliyim) kullanıldı. Bunların dışında mülâkat da
başvurulan yöntemlerdendir.
Daha Türk-Rus harbi devam ederken Osmanh imparatorluğu
Kafkasya eteklerindeki son toprağım da, 23 Ekim 1876 da Çar Ordu­
sunun Kars Sancağı, Ardahan, Oltu ve Batum’u istila etmesi ile kay­
betmişti.* Kars sancağı Çarlık Rusya yönetimine geçince, Zakafkasya
genel valiliğine bir oblast (vilâyet) olarak katılmıştır. Zakafkasya kı­
tasının başkenti Tiflistir. Kars’ın Osmanh dönemine göre sınırlan bü­
yütülmüştür.
Yeni İdarî Yapı:
Zakafkasya Genel Valiliği Çarlık niyabetidir. Ekseri Çar hanedam
üyelerinden biri veya eski Rusya hanedanlanndan birine mensup bir
* Doğu cephesinde harbin seyrini Rus kaynaklarına göre değerlendiren bir eser,
Moskova Devlet Üniversitesi’nde M . İvanov, A . L. Sidorov ve V . K . Yazanski, Istoriya
SSSR. T om II, Moskova 1959, s. 167.
ÇAR LIK R U SYA SI YÖNETİM İNDE KARS
345
yüksek rütbeli komutan bu göreve atanırdı (Örneğin 1898 de genel vali
bir sürü ünvanl olan General Knez Grigoriy Sergeyiviç Galitzin’ di). Ge­
nel valilik birçok Guberniyalar (Vilayet) ve Oblastlar’dan (2. derece
bölge) meydana gelmekteydi. Guberniyalar; Tiflis, Kutay, Yelizavetpol, Bakû, Erivan, Çernomorsk, Stavropol’dür. Batum ve Artvin sancak
lan Tiflis Guberniya’sına bağlanmışken, Kars sancağı genişletilmiş ve
Kuban, Tersk ve Dağıstan gibi doğrudan genel valiliğe bağlı bir Oblast
haline getirilmişti. Sancak Osmanlı yönetiminde iken; Merkez Kars,
Şureğul, Zaroşad, Kağızman kazalarından meydana geliyordu ve Er­
zurum vilayetine bağlı idi. Çarlık yönetimine geçince komşu Oltu ve
Ardahan kazaları Kars’a bağlandı. Böylece Kars Oblastı; Kars, Kağız­
man, Ardahan, Oltu olmak üzere dört ana okrug (kazadan) meydana
gelmektedir. Bu dört ana bölgenin alt birimleri şöyle idi;
Okrug
Kars
Kars
Ardahan
Oltu
Alt birimler
.
Merkez, Saganlug (Sarıkamış), Şureğul (Argino)
Zaroşad (Grenada), Arbahin
Merkez, Horasan, Nahıçev
Merkez, Poshov (Digor), Çıldır (Zarzini),
Felshi
Merkez, Tausher
Bu alt birimler birer Gorodnişçe tarafından yönetiliyordu.
Çar Rusyası’nın Kars bölgesi ile ilişkileri erkenden başlar, işgalden
önce Kars’ta, Erzurum’daki Rus Konsolosluğuna bağh bir Konsolosluk
memuru vardı1. Bu her türlü ilişkinin gittikçe yoğunlaştığım gösterir.
Kars’ta Kafkaslar ile ticaret yoğunlaşıyordu. Aynı yıllarda Osmanlı yö­
netimi bu nedenle, burada altı üye ve bir reisden müteşekkil bir ticaret
mahkemesi de kurmuştur. Ulaşımın kötülüğüne rağmen telgraf ve posta
sistemi tamamlanmış idi.
Çar yönetiminden sonra Kars’ta geleneksel devlet ve toplum nite-,
likleri belirgin ölçüde devam etmiştir. Tedavülde Rus parası ile Türk
ve Iran paraları da vardı. Ölçü birimleri olarak Ruslannki yamnda
Osmanlı ölçüleri de kullanılmış, arazi işletme ve mülkiyet sistemleri
eski temeller ve yasalar üzerinde devam etmiştir. Hatta, Karsla birlik1 Salnâme-i Vilâyet-i Erzurum, sene 1288 (1871), s. 69.
tLB ER ORTAYLI
346
te, Batum ve Artvin’de de bu durumun devam ettiği görülüyor. Bu uy­
gulama Rusya imparatorluğunun her tarafında görülen farklılıklar­
dan biridir ve «parçala, hükmet» siyasetinden çok, modernleşmesini ta­
mamlayamamış bir imparatorluktaki mevzuat çeşitliliğinden ve uyum­
suzluğundan ve yönetimin kısmî güçsüzlüğünden ileri gelmektedir.
Ulaşım
Kars Osmanh döneminde modern ulaşım sistemine telgraf hariç
tutulursa girebilmiş değildi. Bu durum ülkeyle; mülkî, askerî,1kültürel
ve ekonomik yönden bütünleşmesini güçleştirmişti. Çarlık idaresinde
ise Kars demiryol bağlantısı ile Kafkas ulaştırma sistemi içine girdi.
Ancak bu bağlantı bölgenin Rusya’yla bütünleşmesi yönünden yeni so­
runlar yaratmıştır. Kars, Aleksandropol üzerinden Tiflise bağlanmıştı.
Buna karşıhk Karadeniz kıyısındaki Batum ile bu tür bir bağlantısı yok­
tu. Aynı şekilde İran ve Osmanh İmparatorluğu ile de bir bağlantı ku­
rulamadı. Böylelikle Kars tek yönlü bir çekim ile ancak Kafkasya mer­
kezine bağlanıyordu2. Hinterlandı ile bütünleşemediği gibi, Osmanh
limanı Trabzon veya Rusya limanı Batum ile bağlantısı da olmadığın­
dan, Avrupa Rusyası ile de doğrudan ilişkilere giremiyor ve ekonomik
bir bütünleşme sağlayamıyordu. Bu demiryol bağıntısının tek yönlü­
lüğü ön plânda askerî ihtiyaçtan ileri geldiğinden, ekonomik ve
kültürel yönden Kars Kafkasya eyaletlerinin uç noktası (pexiphery)
olarak kalmıştır. Zakafkaskaya Jelezna Doroga (Kafkas Demiryol Yönetimi)
Merkez Kars’ın Kağızman, Sarıkamış ve Ardahan’la bile demiryol iliş­
kisini kuramamıştır. Bu ilişki ancak toplayıcı merkez fonksiyonlarını
yerine getirecek, yani Kars kenti ve demiryolunun etrafın ürünlerini
nakledebilmesini sağlayacak bir işlerliği sağhyor. Bu da demiryolunun
yakın çevreye bazı kılcal yollarla bağlanmasını sağlayan şose yollardır.
Şose yollar işgalden hemen sonra angarya usulü ile ahahye yaptırılmış
olup, ticarî işlerlikten çok askerî amaçlar gözetilerek planlanmıştır (Bu
ufak çaptaki yol şebekesi, Göle-Kars, Kağızman-Kars, Oltu-Ardahan
arasmda bir ağ oluşturmuştur). Sımrh ve tek yöDİü bir sistemdi. Bu
2 Ulâştırmâ sisteminde toplayıcı merkezin, çevreyi parçalayarak sömürmesi
demek olan bu tip ulaşım ağına Ağaç sistemi denir. Bıi modelin benzerleri böldür.
Açıklama için bkz. İlhan Tekeli, Osmanh imparatorluğunda Mekân Organizasyonunun Ev­
rimi, «Bölge planlama Üzerine» İst. Teknik Üniv. Yay. yıl 1972, s. 89 vd.
ÇARLIK R U SYA SI YÖNETİM İNDE KARS
347
sınırlı ve tek yönlü ulaşım, ilerde bölgenin Türkiye’ye yeniden katıl­
masından sonra da yeni sorunlar yaratacaktır.
. Yeni Toplumsal Düzen ve Sınıflar
Bilindiği üzere Osmanlı yönetimi, hiç değilse hukukî düzeyde, kontrolcü ve üretici sınıflan özellikle 19.yy da tebaa-i Osmanî’den sayar ve
vilâyet düzeyinde muhtelif zümreler tesbit edip bunlara aynntıh hu­
kukî imtiyaz ve statüler vermek yolundan kaçınırdı. Ayanlık kurumu
ise hukuken 19.yy da lağvedilmişti. Bu durum Osmanlı ülkesinde sos­
yal, İktisadî yönden hakim sınıflar ve nüfus grublan olmadığı şeklinde
yorumlanmamalıdır. Ancak bu zümreler hukukî bir statü ile kemikleştirilmemiştir.
Çar yönetimine geçildikten sonra, Rus devlet ve toplum hayatının
temeli olan, ahaliyi toplumsal sınıflara ayırma ve imtiyazlannı belir­
leme sistemi Kars vilayetinde de uygulanmıştır. Böylece biçimsel dü­
zeyde de bir aristokrasi, ruhban v.s. sınıfı yaratılmıştır. Ahâli; zâdegân
(dvoryanstva), ruhban (duhavenstva), kentliler (gorodnii soslovii), köy­
lüler (kreştyanstva) diye dört ana zümreye ve kazaklar (hür köylü sa­
yılıyorlar, askerî bir güçtü), ecnebiler gibi istisnaî grublara ayrılmıştır3
Hagopyan, 1900 lerde Kars yöresinde bu sınıflara girenlerin sayısını
şöyle veriyor. Zâdegân; 2089 (759 u Rus), Ruhban 1332 (1163 ü Hıris­
tiyan), Tüccar 241, şehirli 15871, Köylü 243. 839, Zanaatkâr 43464.
Çevre eyaletlerinde uygulanan bu sosyal düzenleme, özellikle Çar
yönetiminin parçala hükmet politikasına uygundur. Benzer uygulamalar
Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğunun çevre vilayet-,
lerinde de gözlenebilir. Otokratik Çar yönetimi bu sayede belirgin kont­
rol yeteneği elde etmektedir. Nitekim Osmanlı döneminde geçişkenliği
yüksek olan ve billûrlaşamayan din adamları zümresi de imtiyazlı, ka.pah bir kast haline getirilmiştir. Osmanlı döneminde toprak sahipleri
ve köylüler fiilen billûrlaşan iki sınıf idiler. Rusya Yönetimi bu zümre­
leri îdvoryan (zâdegân) ve köylü diye ayrıma tabi tutmakla, eski dü­
zeni hukukî ve resmî bir hale getirmekten ötede bir değişiklik yapmış
sayılmaz. Ancak yeni yöneti dinsel feodal bir zümre daha yaratmıştı.
3 Kavkazskiy Kalendar na 1900 God, Tiflis 1899, Otd. III, s. 68.
4 A. M. Hagopyan, Gars-ı M arzî Azkapnaktsutyun (Kars bölgesi nüfusu) (1897-1914),
Tarih ve Külliyatı belirsiz Xerox, s. 149.
İL B E R OR TAY LI
348
Bu yeni kastın kapalılığı, Çar yönetiminin etkin bir. nüfuz grubunu kont­
rolü altında tutmasını sağlamıştır. Nihayet bütün geleneksel impara­
torluklarda görülen, ahaliyi dinsel sınıflara ayırma sistemi de bu ilkini
tamamlamaktadır. Ahali resmen, Provoslavnie (örtodoks) Ermeni Gregoryan, Ermeni Katolik, Protestan, Yahudi, Müslüman gibi ayrı sta­
tüde dinsel cemaatlere ayrılmıştır. Bu konuda sayısal bilgi aşağıda ve­
rilecektir.
Etnik Yapı ve Nüfus
1876 Osmanh hüfiıs sayımına göre Kars sancağının ve işgalden
sonra buraya katılacak olan Oltu ve Ardahan’ın, erkek nüfiıs miktarı
toptan 39.257 idi5.
Bölgesi
Müslim Erkek
Kars sancağı
Oltu kazası
Ardahan
20420
6417
7250
Gayrimüslim Erkek
4810
355
—
Toplam
25235
6772
7250
Buna göre erkek nüfusun yaklaşık iki misli olan 80.000 e (çocuk ve ya­
zılmayanların) ilâvesi ile nüfiıs 100.000 nin üstündedir. Bölgede Ermeniler en kalabalık hiristiyan grubtu. Az miktarda başka grublârda
vardı. Ancak tek gayrimüslim cemaat örgütü Ermenilerin idi.
İşgalden sonra eski Kars sancağına katılan Oltu ve Ardahan’la bir­
likte bölgenin nüfusuna göz attığımızda büyük değişme görülüyor, iş­
galden 20 yıl sonra yapılan 1897 nüfus sayımına göre, Kars sancağının
nüfusu; 162.723 ü erkek ve 129.775'i kadın olmak üzere 292.498 dir.
Bu artışın 20 yıllık normal bir artış hızından değilde, yoğun bir kolonisazyondan ileri geldiği açıkça görülüyor. Nitekim bölgenin değişen et­
nik yapısı da bunu doğruluyor. Aşağıda 1897 çarlık sayımına göre bu
grublar belirlenmiştir6.
A) Kolorıize grup
Rus: 10695
Polonez: 12
5
6
Salnâme-i Vilâyet-i Erzurum, Sene 1293 (1876-77), s. 144.
Kavkazskiy Kalendar na 1900 God, Otd III, s. 42.
.
ÇAR LIK RUS Y A S I YÖNETİM İNDE KARS
349
Grek: 23525
Estonyalı ve Mordva: 280
Osetin: 2330
B) Otantik grub
Kürd: 26434
Ermeni: 37094
Aisor (Kaideli): 321
İranlı: 81
Türk
Türkmen
Karapapak
Nogay
: 41823
: 8893
: 24134
: 2556
Türk dil grubu
Bölgenin bu başlıca grublanna göz attığımızda; A grubu (kolonize)nun önemli bir artış kaydettiği anlaşılıyor. Özellikle bir sınır böl­
gesinde yeni etnik unsurların böylesine artış kaydetmesi; İktisadî geliş­
meden çok, III. Aleksandr devrinde Rusya’mn bütün çevre vilayetlerin­
de görülen reaksiyoner slavlaştırma ve kolonizasyon politikasının sonu­
cudur.
Osmanlı dönemine göre Türkçe konuşan grub hayli azalmış, ya­
rıya düşmüştür. Bu eksilmede göç olayı çok etkin olmuştur. Bazen bü­
tün bir kabilenin yerini yurdunu terk ettiği görülüyor. Örneğin Cicim
bölgesinden kalkan bir kısım Karapapak Türkmenleri, Anadolu’da Ada­
na, Trabzon, Amasya yörelerine dağınık olarak yerleştirilmiştir. Bu da
Osmanlı iskan politikasının bir özelliği idi. Kars’ta da Türk nüfusu bu
nedenle işgalden sonra ilk elde önemli bir azalış gösteriyor (takriben
70.000 kadar). Bununla beraber bu durum bütün otantik etnik unsur­
lar için söz konusudur. Özellikle Ermeni nüfusu, cemaatin beklenti­
lerinin tersine Rus yönetiminde önemli bir artış kaydetmemiştir7. Yo­
7 A. M . Hagopyan’ın bildirilen makalesindeki yoruma bu nedenle katılamı­
yoruz. 1897’de 290. 654 olan Kars nüiiısu 1914’de 391.213’ e çıkmış, buna rağmen Er­
meni nüfiıs, sonraki artışta da önemli bir kazanç sağlayamamıştır. Ermeni grubu da
Kafkasya'nın bütün otantik halkları, gibi; Çar yönetimi altında Kazak, Rus vs. gibi
kolonizatör grublar lehine önemli kayıplara uğramış görünüyor. Kentsel gelişmeden
paylarım yeterince alamayan otantik halkın hayatında, bu dönem içinde belirli bir
iyileşme görülmemiştir. Hagopyan 1897-1914 devresinde Ermeni nüfusun % 17,48’den
ÎLBER ORTAYLI
350
ğun kolonizasyon dolayısıyla Kars vilayetinde bambaşka bir etnik nü­
fûs kompozizyonu ortaya çıkmıştır.
Eskiden olduğu gibi yeni dönemde de ahali dinsel cemaatlere ay­
rılmıştır. Bu arada islâmlar da şiî, sünnî diye iki ayrı toplum halinde
örgütlenmişlerdir. 1897 sayımına göre Kars’ta başlıca dinî grublann
nüfusu şöyledir8.
Dinî grup
Ortodoks
Sektan9
Ermeni greg.
Ermeni Katol.
Protestan
Yahudi
Müslüman (Şiî)
Müslüman (Sünnî)
Yezîdî
Erkek
18142
6488
26016
500
469
—
7715
54789
1648
Kadın
17188
6276
24964
459
392
4
7289
50529
1448
Toplam
35330
12764
50980
959
861
4
15004
105318
3096
Görüldüğü gibi gayrimüslim nüfus toplamı 100.898 olduğu halde, müslüman nüfiıs halen 123.418 le en kalabalık bölümü meydana getirmek­
tedir. Bununla beraber müslüman cemaatin başına örgütlü bir ruhban
sınıfi. yerleştirilerek, yeni bir uygulama ve kontrol sistemi geliştirilmiş­
tir.
Kars’ta ve bütün Kafkasya’da Türkçe konuşanlar kalabakk ve önde
gelen bir ğrubtu. Bütün Kafkasya’daki 8.275.637 kişilik nüfusun 1.401.855 i Türkçe konuşuyordu10. Türkçe öncelikle müslümanlar ve soma
diğer grublar arasında bir lingua franta idi.
% 24,8’e çıktiğıru söylüyor. Ancak bü önemli bir artış olmayıp, bu yöndeki yorumun
bütün Kafkasya çapındaki tesbitlerle mukayeseli olarak yapılması gerekirdi. Bu ya­
pılmadığına göre, yazarın da bir yerde belirttiği1gibi bu artış kısmen doğumdan, kıs­
men de sefilane şartlarda çalışan, mevsimlik bekâr tarım işçilerinden meydana geliyor
olmalıdır. Gerçekten Kars’ta bütün gruplar için bu sözkonusudur (1897 de 100 Erkek
nüiiısa 81 kadın nüfiıs vardı) ve tarımda kapitalizmin gelişmesiyle ilgili bir olaydır.
8 Kavkazskiy Kalendar m 1900 God, Otd. III, s. 44 den yararlanarak.
9 Bu grup storoverts, eski inanıştı diye de bilinir. Çar Aleksey Mihailoviç ve
patrik Nikon zamanındaki kilise reformuna karşı çıkarak Kafkasya ve sonraları Kars’ a
göçen grub. Bu gruba ahali malakan der. Tarımsal teknolojik modemlemede etkin
olmuşlardır. Eski Rus kilisesinin inanışım sürdürmüşlerdir, yakın zamanlarda ülke­
mizden göç etmişlerdir.
10 Ibid Otd. III. s. 42-43.
Ç AR LIK R U SYA SI YÖNETİM İNDE KARS
351
Babil kulesini andıran Kafkasya da Türkçe yönetimde ve anlaş­
mada önemli bir yere sahipti.
Endüstri ve Zenaatlar:
Osmanlı döneminden sonra, Çarlık yönetimindeki Kars’ın önemli
bir sinaî gelişme aşamasına girmesini beklemek mümkün değildir. Va­
kıa, 1890 lardan itibaren Rusya’ da endüstri kapitalizmi hızla gelişmeğe
başlamış, özellikle Bakû petrollerinin işletmeye açılmış olması Güney
Kafkasya’da da bu dönemde kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmiştir.
Bununla beraber üretimin tek yönlü yapısı, periferideki Kars’ta sana­
yiden çok tarımda modernleşmeyi sağlamıştır. Sanayi manifaktür dü­
zeyinde, daha çok gıda maddeleri ile zarurî ihtiyaçları karşılamaya yö­
nelik bazı küçük işletmeler halinde gelişmiştir.
Osmanlı döneminde Kars sancağında otarşik bir ekonomik düze­
nin gereği, gıda maddelerinde dahi pazara yönelik geniş bir üretim gö­
rülmüyor. Bu düzenin gereği olan nalbantlık vs. gibi zenaâtler dışında,
Kars’ta en çok göze çarpan faaliyet dah, dericilik idi. 1293 (1876) sayı­
nıma göre bütün Kars sancağında bina olarak 624 dükkân vardı11.
Etraftaki madenlerin pek işletilmediği görülüyor. İşgalden sonra'şeh­
rin garnizon olarak öneminin artması inşaat faaliyetine yönelik bazı
yeni ekonomik aktiviteler doğurduğu gibi, pazara yönelen üretim be­
lirgin bir manifaktür faaliyetini de geliştirmeğe başladı. 1898 sayımına
göre Karsta vergi ödeyen, dolayısiyle pazar için üretim yapan imâlâthâneler adedi hayli artmıştır12. Buna göre:
Cinsi
Adedi
Yağ imalâthanesi
5
Nebatiyağ imâlâthânesi
27;
Peynir imalâthanesi
1
Değirmen (un imâlâthânesi) 679
Dericilik (Dabbağhane)
4
Pamuklu dokumahânesi
7
Şaraphâne
3
11
12
îşçi sayısı
12
49
4
786
8
7
6
Yıllık üretimi
(Rus Rublesi)
5.000
5.000
4.000
641.000
2.000
3.000
3.000
Salnâme-i Vilâyet-i Erzurum ,sene 1293 (1876-77), s. 179-180.
Kavkazskiy Kalendar na 1900 God, Otd. III, s. 51-53.
ÎLBE R ORTAYLI
352
Bira imalâthânesi
Kireç ocağı
Kerpiç-Tuğla ocağı
Briket imalâthânesi
Madensuyu imalâthânesi
Boyahane
Yekûn
1
5
13
5
3
4
3
12
34
10
7
8
5.000
6.000
9.000
2.000
5.000
2.000
758
948
691.000
Bu sayı bir sınaî kapitalizm ve proleterya tabakasının doğması gibi bir
sonuçtan çok uzaktır. Daha çok ev imalâtı ve küçük iş yerleri hakimdir.
Tabii bu faaliyetlerin tümünün bu hacimde olmadığı açıktır. Burada
bildirilen ancak vergi konusu olan işyerlerinin sayısıdır. Bunun yanı
başında ayçiçeği ekimi, nebatî yağcılığı geliştirmiştir. Kars’ta bu dönem­
de tütün ekiciliğine de geçildiğinden, bir kaç sigara imalâthünesi var­
dır. Ancak Kafkasya’daki Kutay, Tiflis, Erivan gibi tütüncülük merkez­
leri ile karşılaştırılamayacak kadar düşük bir üretim vardır13.
Endüstriye yönelik madenler işletilmiyordu. Bölgede Arsenik, Amiyant ve Bakır cevheri olduğu halde bunlar işletilmemiştir. Ancak alçı,
kireç ocakları ve civarın iyi kalite kili tuğla ocaklarında kullanılmaya
başlamıştır. Bir de tuz yatağı işletiliyordu. Kars bölgesi bu dönemde
Kafkas pazarına yönelik üretime girmişse de, Çar yönetiminin son gü­
nüne kadar kentsel üretim zenaatlar seviyesinde kalmıştır.
Kentleşme ve Yeni Yerleşme Düzeni:
Kars kentinin ve diğer çevre merkezlerin 1878 den sonrald gelişi­
mini yönlendiren asıl neden askerî amaçlardır. Bu kentler hepsi garni­
zon merkezleri idi. Nitekim kalenin dibindeki eski Kars kenti feodal do­
kusu ile aynen bırakılmış, Kars çayının kuzeyine geçilerek, orada radyal kesişen caddeler ve modern binalarla yepyeni bir garnizon şehir ku­
rulmuştur. Bu eğilim Kafkasya’nın diğer merkezlerinde, örneğin Tif­
lis’ te de görülüyor. İlginçtir ki Osmanlı ordugâh merkezi de aynı yerde
idi (Hatta Gazi A. Muhtar Paşa’mn konağı daha önceden burada ya­
pılmıştı ve mimarî yönden de benzerlik gösteriyor). Bu modern kent’in
binalarında orta Rusya ve Avrupa mimarî üslûbu bulunmakla birlik­
te, yerli taş işçiliğinin de katkısı büyüktür. Garnizon kentlerin, eski ken­
13
Kavkazskiy Kalmdar na 1900 God, Otd. III, s. 72-74.
ÇARLIK R U SYA SI YÖNETİMİNDE KARS
353
ti geleneksel dokusuyla bırakıp, ayrı bir yere kurulması olayı bu çağda
genel bir eğilimdi. Örneğin Avusturya Macaristan döneminde Saray
Bosna’da aynı şey yapılmıştı.
Kentsel yerleşmedeki bu değişim yamnda, kırsal bölgede de yeni
merkezler kuruluyor ve yerleşmeler görülüyordu.
Bütüiı bunlara rağmen, Çarlığın kötü idaresi ve bürokrasisi ve
üretimdeki verim düşüklüğü gibi nedenlerle, kentsel nüfûs yeterince
büyüyememiştir. Tarımda kapitalizme geçiş, devamlı hareket halinde
serseri bir işgücü yaratmıştı. Bu gelişmenin de istikrarsızlığı güçlü bir
tarım proleteryasımn doğuşunu engellemiştin Çarlık yönetimi boyunca
kentlerdeki büyümenin yavaşlığını aşağıdaki tablo göstermektedir14.
Yer
Kars
Kağızman
Ardahan
Oltu
Yekûn
Kent
1897
20805
10518
4142
2373
37838
Nüfusu
1914
30086
11145
4113
3258
48602
Bu artış 20 yıllık bir süre için çok azdır. Kentleşme hızı ve kent
nüfusu oramnın (%12 nin biraz üstü), Rus kapitalizminin inkişaf ça­
ğında bile çok düşük olduğu anlaşılıyor.
Kentlerde daha çok ordu mensuplan ve memurların hakim grup
olduğu görülüyor. Zenaatçılar 1897 ve 1907 arasında iki misli artmış­
tır (1897 de 2405, 1907 de 4346 kişi). Etnik grublar içinde Ermeni kent
nüfûsu 1897 de %43,9 oranında iken, 1914 de %78,3 e çıkmıştır15. Yani
Ermeniler kırdan kente en çok göçeden grubdur. Buna rağmen, Ermeni
nüfusunun da büyük çoğunluğu çifçilik ve çobanlıkla geçiniyordu.
Tanm ve Hayvancılıkta Gelişmeler:
Tanm ve Hayvancılık 1878’den sonra da Kars bölgesinin başhca
ekonomik faaliyeti idi. Yeni idare Osmanh toprak sistemini temelde
aynı bırakmış ve mülkiyet biçimindeki gelişmeler de eski düzenin ge­
lişimini izlemiştir. Şöyleki; Kars vilâyeti ile birlikte, Tiflis vilâyetine bağ14 Hagopyan, Ibid, s. 148, Tablo 2.
15 Ibid, s. 149.
Tarih E nstitüsü D ergisi : F . - 2S
354
İLBE R ORTAYLI
lanan Artvin ve Batum’da da a’şar vergisi alınmaya devam olunmuştur.
Temmuz 1887’den beri bu vergi resmen kanunlaşmıştır. Ayrıca, toprak
sahibine bayramlık diye bir vergi daha verilirdi. Gene arazi mülkiyet
ve kullanımında da 1858 Osmanlı Arazî Kanunnamesi’nin getirdiği
esaslar, Çar Rusyası’nın toprak sistemi ve mülkiyet düzeni ile bağdaştınlmıştır. Böylece: a) Vakıf topraklar aynen kalıyordu. Yalmz bü ¡toprak­
lar şimdi kast haline getirilen bir ruhban sınıfının mülkü haline geldi,
b) Mülk Arazi, topulu şahsî mülk olarak, c) Arazi-i Emîrîye de gene
aynı adla kullananın mülkiyetine bırakılıyordu16. Bu iki tip arazinin
hukukî statüsü ¡Osmanlı devrinde farklı idi, ama fiiliyatta o zaman da
bunlar nüfuzlu bir zümrenin tasarrufu altında idi. Bunların adlan mu­
hafaza edildiği halde, tapu ve koçan sahibi olanlann mülkü addedildi.
Böylece, Osmanlı memleketlerinde Tanzimat’tan sonra başlayan mülkleştirme süreci, Kars’ta Çar yönetimi tarafından hızla ve aslına sadık
bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu, feodal zümreyi güçlendirmekle bir­
likte, tanmda kapitalizmin gelişmesi için ön şarttı ve Türkiye’de Tan­
zimat devri yöneticileri de Arazî Kanunnamesi’ni çıkarmakla aslında
böyle bir sonucu gaye edinmişlerdi. Böylece otokratik Çar rejimi, 1858
Osmanh arazî kanununu başarıyla bünyesine uydurabildi.
Kars vilâyetinin tanm ürünlerini belirleyen son Osmanh istatis­
tiğine göre, buğday, arpa, bölgede yetişen başlıca hububat cinsidir. Az
miktada mercimek ve baklagiller, lahana gibi zerzevat, kavun-karpuz,
elma, üzüm, vişne gibi meyveler yetiştirilmektedir. Tütün, bir çok sebze
cinsi, pirinç ve patates gibi kültür bitkilerinin ise bu dönemde tarımı
yapılmamakta idi17. 1878’den sonra tarımdaki modernleşme bazı kül­
tür bitkilerinin tarımının da yapılmasına neden oldu. Buğday ve çavdar
tarımı verim artışı sağladı. Yulaf ve dan ekildi. Mısır, patates ve pirinç
gibi kültür bitkilerinin ekimine ve yağcılık için ayçiçeği yetiştirilmesine
başlandı18. 1893 te 34 bin, 1909 da 276.320 put patates yetiştirildi
(put 16 kg). Bu ürünlerin bazılannın ekimi ister istemez tanm teknoloji­
sinde değişmeyi ve yardımcı işgücünü gerekli kılıyordu. Üstelik, ayçiçeği,
pirinç ,patates, yulaf gibi ürünler hayvancılık ve pazar ekonomisinin
taleplerine yönelme sonucu ekilmeye ve yetiştirilmeye başlandı. Nihâ-
16
17
18
Kavkazskiy Kalendar na 1900 God, Otd I, s. 182.
ıSalnâme-i Vilâyet-i Erzurum, sene 1293, s. :152-155.
İlgili istatistik için bkz. Kavkazskiy Kalendar na 1900 God, Otd III, s. 48-49.
ÇARLIK R U SYA SI YÖNETİM İNDE K ARS
355
yet tarımdaki bu gelişme, hayvancılıkda teknolojik yeniliği, yani tarım­
da işgücü olarak kullanılan hayvan cinslerinin ıslahını da birlikte getirdi.
İşgalden önceki son Osmanlı sayımına göre, Kars sancağındaki
hayvan cinsleri ve sayılan şöyle idi: öküz (25,000), manda (9,000), ma­
lak (900), boğa (11,000), inek (15,000), dana (7,000), aygır (1110), kıs­
rak (1,500), iğdiş (500), tay (400), sürü hayvanı olarak koç (9,400),
koyun (28,000), kuzu (15,000), teke (8,000), dişi keçi (25,000), oğlak
(15,000). Kars’ta bu dönemde keçikılı ve yapağı elde edilip mahallî
ihtiyaçlar için tüketiliyordu. Gene mahallîderic ilik için 42,000 adet keçi
koyun derisi elde ediliyordu. Sancak içinde Kağızman’da arıcılık yapı­
lıyordu ve 16,000 kadstr öküz mandırası bulunuyordu.
Çarhk yönetiminin denebilir ki, bölgeye önemli bir katkısı hayvanlcıhk ve tanmsal teknoloji alanında.; olmuştur. Çiğ veya nadas araziyi
ekime açmak için, Kars’ta yaygın olarak at ve ağır pulluk kullanılmaya
başlamıştır. 1884t1913 arası ekilebilir arazi 2 misli, tanmnüfusu 4 misli,
artmıştırln, Burada kullanılan atlar, yerli cins cıhz atlar olmayıp, il­
ginç bir melez ırk olan ve halkın malakan atı tabir ettikleri kadanalar­
dır. İkinci Dünya Savaşma kadar, at Türkiye’de bir «vasıta-i harb» ola
rak telâkki edilmiş, tarımda kullanılacak güçlü, adaleli ırklar geliştiril­
memiştir20. Kars bu konuda işgal dönemi boyunca istisna teşkil eder.
Kars’a özgü bir kadana cinsi olan malakan atı, menşeindesAvrupa'nın,
ardene, perşeron (percheron), Breton ve Clydestale ve Beljik gibi soğuk­
kanlı kadana cinslerinin kamm taşır. Bunlar Rusya’da Orlof ve Bituyik
cinsleriyle karıştıktan sonra ortaya çıkan cins, bu sefer Kars’taki yerli
cinslerle melezleştirilerek ortaya malakan atı çakmış. Boyu 1,48-1,58
olup, güçlü yük hayvanıdır21. Ancak, Kars’ta son zamanlarda bu ırk,
iyi damızlık kullanılmadığından dejenere olmuştur.
Kars’ta sütçülük bu dönemde gelişmiştir, /jomad ineği veya malakan
ineği denen melez ırktan bir hayvan yaygın tür haline gelmiştir. Bu inek,
Siementhal denen damızhk cinslerden birinin, muhtemelen Danimar­
ka kırmızısının yerli cinslerle karışımından meydana gelmiştir22. Esa19 A. Hagopyan, Kars Vilâyetinin Tanmsal Gelişimi (X I X . yy. - X X ; .başı) (Er­
menice) s. 43 (Tarih ve külliyet belirsiz).
20 Osmanlı döneminde atçılık ve ıslahı için bkz. İhsan Abidin, Osmanlı Atlan,
Teksir ve lslah-ı Hayvanat Komisyonu neşriyatından, İstanbul Matbaa-i Amire, 1917.
21 Doğu Anadolu Coğrafyası, c. V I I (Tabiî, Ziraî, Beşerî), Genel Kurmay Başk.
Yay., Ankara 1938, s. 183.
22 Bu konudaki bilgi için Ank. Üniv. Veteriner Fakültesi, Zooteknik kürsüsü
başkam Prof. Dr. Mehmet Sandıkçıoğlu’na teşekkürü börç bilirim.
356
ÎLBE R OR TAY LI
sen Kars, kırmızı sığır bulunan tek ilimizdir. İklim ve otlak şartlarının
elverişliliği nedeniyle bu tür bir sığır ıslahı, Kars’taki hayvancılık ve
sütçülüğü dönem içinde geliştirmiştir.
Eğitim Sistemi ve Örgütü:
*
Kars, Osmanh hakimiyetinden çıktığı zaman uzak bir sınır vilâ­
yeti olduğundan, eğitim kurum ve faaliyeti son derecede geri idi. 187677 yılı sayımına göre, Kars şehrinde iki muallimli ve 30' öğrencili bir
Rüşdiye olup, bu en yüksek eğitim veren kurumdu. Bunlara ek olarak,
Kağızman’da iki öğretmenli ve 40 öğrencili, Çıldır’da da bir öğretmenli ve 22 öğrencili iki rüşdiye (ortaokul) daha vardı23.
Memleket Çar Rusyasinm idaresine geçince bu konuda bazı de­
ğişmeler-görüldü. Ancak ,eğitim alanında yeni idare başarılı olamadığı
gibi, eşitsiz bir eğitim, sistemi göze çarpmaktadır. Örneğin, Bütün Kaf­
kasya’da, kalabalık bir grup olan müslüman gençlerden, gimnazyumlârda ancak 265 genç öküyördü (% 4.2). Kızlar ise, 26 tane ölüp (%0.4)
oranında idi. Aynı oran Ruslar için erkeklerde 2,532 (%39.8) ve kız­
larda 3,779 (%54.7) oranında idi. Bu eşitsizlik, milliyetler ve dinler
ayırımından çok, sosyal sınıflar temel alındığında daha belirgin olarak
görülüyor. Örneğin, 1898 sayımına göre, yüksek- okullardaki öğrenci­
ler bütün Kafkasya’daki şu sosyal sınıflardan idi24:
Gençlerin sosyal sınıflara göre eğitimden yararlanma % ’si:
Okul
Gimnazyum
Reel gimnazyum
Kız gimnazyumu
Zadegan
Ruhban
3,079
% 48.4
1,513
% 43.3
3,454
% 50
193
% 3
70
% 2
149
% 2.2
Şehirli
Köylü
2,256
% 35.5
1,189
% 34 '
: 2,267
% 32.7
297
% 4.7
339
% 9.7
218
% 3.2
Eğitimdeki sosyal sınıf, din ve mülkiyete dayanan bur büyük firsat
eşitsizliği, bölgesel planda daha büyük, boyutlara' ulaşıyordu. Sınırdaki
23
24
Salnâme-i Vilâyet-i Erzurum, sene 1293 (1876-77), s.. 134. .
Kavkazskiy Kalendar na l900 God, Otd III, s. 64-67.
ÇARLIK R U SY A SI YÖNETİM İNDE K A R S
357
Kars vilâyetine Çar yönetimi 1898’ e kadar lise, reel gimnazyum,. kaz
lisesi, ortaokul gibi, okullar açmamıştır. Kars’ta Türk nüfus için Osmanlı devrinden kalma, bütçesi kıt rüşdiye ve. medreselerin Rus yönetimi
boyunca ne oldukları hakkında bilgi edinemedik. Ancak, yeni yönetimin
Kars’ta açtığı ilkokullardan da özellikle yerli halk pek yararlanama­
mıştır. Bütün Kafkasya’daki gimnazyum ye ortaokul düzeyindeki eği­
tim kurumlanndan yararlanan müslüman gençlerin sayısı 1712’dir.
Ancak, müslüman gençler en çok öğretmen okullarında idiler (71 öğ­
renci). Bu, eğitimdeki atılımlara olanak hazırladı.
Kars ise, eğitim yönünden bütün. Kafkasya'nın en az gelişmiş böl­
gelerinden biri .idi .Örneğin, 1898 yılında, Kars vilâyetindeki ilkokul­
larda okuyan 1166 .öğrencinin, milliyet, din ve sosyal sınıflara göre da­
ğılımı şöyledir25. Bu miktarın sene sonunda 933’e düştüğünü de belir­
telim.
.
.
'
Milliyeti
Adedi
Rus
Gürcü7
Ermeni
Tatar
Dağlı
Yahudi
Diğer
33
2 ■
722
8
14
3
384
Toplam =
1.166
Dini
Adedi
Ortodoks
Erriı. Greg.
Katolik
Protestan
Yahudi
Müslüman
Diğer -
339
.563
103
56
3
98
. 4
Sosyal Sınıfı
Zadegân
Ruhban
Kentli
Köylü-Kazak
Y abancılâr
Toplam =
Adedi
12
34
352
762
6
1.166
1
.
Toplam — 1.166
Öğrenci sayısının düşüklüğü yanında, Rus maarifi, Kars vilâye­
tine 1898 yıh için ancak 5,808 altın ruble bütçe ayırmıştı. Bu Dağıstan’­
la" birlikte, bütün Kafkasya’da en düşük miktardı26. Esasen Kafkasya
vilâyetlerinin nüfusu ye o vilâyete ayrılan maarif bütçelerinin miktar­
ları karşılaştırıldığında, tamamen uyumsuz bir dağılım ortaya çıkmak­
tadır. Örneğin beş vilâyet için hazırladığımız böyle karşılaştırmalı bir
tabloda şöyle bir görünüm ortaya çıkmaktadır27.
25
26
27
69 daki
İbid Otd. III, s. 68.
Jbid Otd, s. 69.
Kavkazskiy Kalendar m 1900 God, Otd. III, s. 22-36 daki nüfus ve Otd. III. s.
bütçe bilgilerinin mukayesesi yapılarak.
358
Vilâyet
Tiflis
Yelizâvetpol
Baku
Dağıstan
Kars
İLBE R ORTAYLI
Nüfus
978.775
871.557
789.659
586.636
292.498
Maarif bütçesi (ruble)
769.914
18.700
16.890
267
5.808
Bu tablo, vilâyetlere eğitim hizmetinin götürülmesinde, coğrafî yerleş­
me dağınıklığı gibi engellerin de ötesindîe bilinçli bir cehalet politikasınin uygulandığım gösteriyor. Özellikle müslüman vilâyetlerinde, aha­
linin gerek ulema ve gerek geleneklerin zoruyla dinî eğitim kumrula­
rına yönelmesi de laik eğitimin gelişmesini engellemekte idi. Bu nedenle
de okul az açılıyor ve az talebe geliyordu. Müslümaıi nüfusunun ve bu
gruba giren Türklerin, bütün Kafkasya’da olduğu gibi, Kars’ta da eği­
tim durumu çok kötü idi. Eğitimden yararlanma konusunda ,Kars’ın
Türk nüfusunun eski yönetime göre çok büyük gerileme içinde olduğu
açıktır. Esasen , 19 yy. ve 20 yy. başlarında Çarlık Rusya periferisindeki
inkılâbçı Türk aydınlarının en çok eğitim sorununa eğilmeleri sebepsiz
değildi. Molla Ekber Sabir’in taşlamaları, Ahund-zade ve Necef-zâde’nin tiyatro eserleri, maarif konusunda müslümanlann geriliğini bilertiyor, müslüman din adamları ve Rus maarif yektililerini sürekli yeri­
yordu.
1910 yılında Kars’ta, Kafkas Eğitim dairesine bağlı 12 devlet oku­
lu vardı (Öğrencinin % 56’sı). Bunun dışında, 67 dinî seminer ve aynı
nitelikte 143 müslüman mektebi vardı. Laik eğitimin geliştirilmeyip,
bu alanın dinî cemaatlere bırakılması Çarlığın reaksiyoner politikasına
uygundu. A. M. Hagopyan, 1897’ de bütün Kars’ ta ancak 31,339 kişi­
nin (% 10.7) ökur-yazar olduğunu belirtiyor. Bunun % 39’u kentlerde,
% 6’ sı köylerdedir23.
Ö z e llikle açılan yeni devlet okullarının da Rusça tedrisat yapma­
sı, yerli halkın, kendi dilinde eğitim için ilkel dinî okullara girmesine
neden olmuştur. 1910’da, bütün Kafkasya’da her 2,545 kişiye bir öğren­
ci düşüyordu. Bu oran, Kars’ın Türk nüfusu için çok daha küçüktür.
Kars vilâyeti ahalisi, eğitim alamnda Osmanh Tanzimat reformlarıyla
28 A. M. Hagopyan, Ibid, s. 151; Ovzor Karskoy Oblasti za 1897 God. Kars 1898
t2, s. 17’den naklediyor.
;
ÇARLIK R U SYA SI YÖNETİMİNDE KARS
359
girdiği yavaş gelişmeyi, Çarlık Rusya idaresinde de sürdürememiş ve
bir gerileme dönemine girmiştir.
Eğitimdeki duruma paralel olarak, basın hayatında da durum ay­
nıydı. 19. yy. başına kadar Kars ’ta Türkçe yayın yoktu. 1900 yılında
bütün Kafkasya’da 43 tane süreli yayın, çıkıyordu. Bunların 30’u Rus­
ça, 8’i Gürcüce, 5’i Ermenice idi29. Türkçe hiç gazete yoktu. Kars’ta
çıkan, «Kars» adlı tek gazete de, mahallî Ruslarca çıkarılan Rusça bir
yayın .organıydı. Bu konudaki yavaş gelişmeler, Bakû’da çıkarılan Aze­
rî şivesindeki gazete ve yayınların takibi şeklinde sonraki yıllarda baş­
layacaktır.
Tarımda Kapitalizme. Geçiş Nedeniyle Toplumsal ve Kültürel
Değişmeler:
Kafkasya’daki gelişmelere bağh olarak ,tarımda pazar için üretitime geçilmesi, Kars bölgesinde kısmen de olsa, kent hayatında Rusya
imparatorluğundaki hayat tarzının yerleşmesine neden oldu. Ticarî hayat
ve tüketimdeki, tarım teknolojisindeki bu değişmeler, kültürel hayatta
etkilerini gösterdiği gibi, konuşulan Türkçeye de birçok kelimenin gir­
mesine neden oldu. Bu kelimelere baktığımızda pazar ilişkilerinin, ti­
caretin ve tarımsal teknolojinin getirdiği kavramlar ve kelime olduğunu
görüyoruz. Örneğin, ıstol=sandalye (Rusça stul), sıtakan = bardak,
akuşka = pencere (Rusça akno’nun diminütivi), smışka = ayçekirdeği
(Rusça semiçka), puşkah = köşe, rubaşka = gömlek (Rusçayâ daörta'
zamanlarda urbadan geçmiştir), çemedan = sandık (rusçaya farsçadan geçmiştir), saldat = . asker (argo olarak yaşar), zavod = çiftlik,
mandıra olarak kullanılır, çaynik = Çaydanlık, çügun = madeni kap
(rusçada dökme demir), bomador = domates (rusça pomidor = (pomme d’ore), maşın = makina, ışkaf = dolap (Rusça şkaf), sipişka = kib­
rit (Rusça spiçka), kuluç = İngiliz anahtarı, kartop = patates (Rusça
aynı) vs. Kırk yıllık dönemin, günlük dilde dolaşan bu kalıntıları ya­
nında, Kars’ın kentsoylu aydınları arasında yakın zamanlara kadar süren
başka gelenekler yerleşmiştir. Türkiye’nin metropollerine olan - uzak­
lığına rağmen, Kars’ta eski Rusya kentlerinin taşra hayatından bazı
izler kalmış ve kentin aydınlarında Batı kültürüne ve hayat tarzına kar­
şı ilgi, herhangi bir küçük kentinkinden daha fazla olmuştur.
29
Kavkazskiy Kalendar na 1900 God, Otd III, s. 76.
İLBER OR TAY LI
360
1900’lerden sonra, bölgenin Türk nüfusu arasında İçtimaî teşki­
lâtlanma başlamıştı. Kars’daki Osmanh şehbenderinin (konsolos) ön­
cülüğünde kurulan Hilâl-i ahmer (Kızılay) teşkilâtı bu alanda öncü­
lük yapıyordu. Ayrıca, Yusuf Zülâlî, Molla Muhiddin gibi aydınlar
ulusalcı neşriyat ve eğitimi başlatmıştı. Öte yandan, Bakû’daki Azerîlerin kurduğu İslâm Neşr-i lyiaarif Cemiyyeti faaliyet alanim Kars’a
kadar uzatmıştı30. Bu tür hareketlerin, bütün Kafkasya’daki, ulusala
veya inkılâbçı eğitimlerden esinlendiğine kuşku yoktur. 40 yıllık Çar­
lık yönetiminin doğurduğu sonuçlardan biri de, bütün Kafkasya’da
olduğu gibi, Kars’ta da muhtelif etnik gruplar arasında ulusala bilin­
cin uyanması ve bunun bir zaman sonra nefret ve çatışmaya dönüşmesi­
dir. Kars’ta 1917-1920 arasındaki dönemde görülen anarşide bunun
da payı vardır31.
Sonuç:
Bu çahşmada esas olarak, imparatorlukların çevre (periferi) böl­
gelerinin merkezle bütünleşme ve modernleşmeye ayak uydurabilme
sorunu incelenmek istendi. 19. yy.’ın iki tane modernleşen imparator­
luğunun çevresinde yer alan Kars, bu sonucu incelemek için çok uygun
bir örnektir. Rusya ve Osmanh İmparatorluğu, 19. yy.’m ikinci yan­
sında göze batan bir değişim ve modernleşme süreci içinde idi. Özel­
likle Rusya, modernleşme sürecinde daha önemli aşamalan geçtiğin­
den, ikisi arasındaki fark, bu iki imparatorluk sistemine dahil olan bir
bölgede daha iyi görülmektedir.
30 F. Kırzıoğlu, Kars Tarihi, c. I, Işıl Matbaası, İstanbul 1953, s. 55. Bu bil­
gileri vermekle beraber, kaynak ve belge zikretmiyor.
31 Bilindiği gibi, Ruslar çekilip, mütareke imzalanınca, General Antranik’in
Ermeni ordusu ve Cihangir-zâde’nin kurduğu Kars Cumhuriyeti arasmda çatışma
başlamıştır. Felâkete karşı kimi gruplar İngiliz işgalinden yardım umarken, Beyaz,
Ordu komutam Amiral Kolçak’tan yardım isteyenler de vardı. T . I. T . Enst. Arşivi
7572 No.’da kayıth Alibek Halilov’un 7 Kasım 1919’da Amiral Kolçak’a yazdığı
Rusça mektup bunun bir kanıtıdır.
ÇARLIK R U SYA SI YÖNETİM İNDE KARS
361
Çevrede yer alan bir bölge, imparatorluk sisteminin merkeziyle
kurabildiği ulaşım ve pazarlama yoğunluğu ölçüsünde, mevcut modern­
leşme ye pazara açılma sürecine ayak uyudurabilir. Kars bölgesi ise, Osmanlı imparatorluğunun periferisinde iken modern ulaşım sistemine
girememiş, bu nedenle de, tarımsal reform ve pazar üretimi sürecine
mevcut potansiyeli ölçüsünde ayak uyduramamıştır. Çar Rusyasma
geçtiğinde ise, bu imkâna kısmen sahib olmuştur. Ekonomik üişkileıin
pazar için üretime göre biçimlenmeye başlaması, tarımda monokültürel bir yapıya yöneliş sonucu, bölgede bir ücretli tarım işçileri züm­
resi de doğmuştur.
Ancak bu durum bir gerçeği ortaya koymaktadır; imparatorluk­
ların periferi (çevre) bölgeleri kendi içlerinde ulaşım ağı ve,üretim alan­
ları bakımından bütünleşmeden, merkeze bağındı bir sisteme girerler­
se (ki Kars’ta bu idari özerkliğin önlenmesi ve merkezin kontrolü ne­
deniyle istenmiştir de), bölgedeki modernleşme ve pazara açdma olayı
sınırlı, kontrollü ve tek yönlü kalmaya mahkûmdur. Bu durumda, böl­
genin bağlı olduğu merkezle ilişkisi kesilince, tekrar eski geleneksel sosyo-ekonomik düzene döner; mevcut ekonomik ve sosyal gelişme çökün­
tüye uğrar. Kars, Avrupa Rusyası’ndan çok, Güney Kafkasya’nın Tif­
lis— Bakû merkezî eksenine tek yönlü olarak bağkydı. Yani bu merke­
zin istek ve ihtiyâcına göre üretimi ayarlanan ve o ölçüde değişe­
bilen bir bölgeydi. Bu durum, Kars vilâyetinin potansiyelinin çok al­
tında bir gelişmeyle yetinmesine neden oldu. Ulaşımın ilkelliğinden,
yanıbaşmdaki Osmanlı imparatorluğunun Karadeniz limanlan ve Me­
zopotamya ile bağıntısı yoktu. Rusya ve dolayısiyle Kafkasya merkez­
leriyle ilişkisi kesilince, yeniden ulaşım yokluğu nedeniyle kapalı bir
ekonomik çevre haline dönüştü. 1917’den sonra vilâyette ilk anda geli­
şimin durması ve ekonomik çöküntüye giriş bundan ileri geliyor.
İmparatorluk sistemi içinde, evvelce belirlenen bir mekân düze­
ninin yıkılması nedeniyle benzer olaylar çok olmuştur. Osmanlı, Avus­
turya imparatorluklarımn yıkılıp, millî devletlerin doğması bu tür so­
runları yarattı ve birçok kentler ve bölgeler aynı şekilde yıkıma girdi.
Birinci Dünya Savaşından sonra Trieste limanı, 1912’lerden sonra hin­
terlandı ile ilişkileri sarsılan Selânik, veya limanlan ile ilişkilerini kay­
beden Filibe, Üsküp, Avusturya Hırvatistanın’da Zagreb, Slovenya’da Ljubljana (Leibach) gibi kent ve bölgeler buna örnektir. Lübnan
ekonomisi, millî devletlerin doğuşu ve mekândaki bölünmeler dolayı-
362
ÎLBE R OR TAYLI
siyle ergeç bugünkü durumuna gelecekti. Eğer İzmir, 1919’dan sonra
Anadolu kıtasından kopsa idi, benzer bir çöküntüye uğrayacaktı. Böy­
le bir durumda aynı sonuç, İzmir’in hinterlandım teşkil eden bölge için
de söz konusu olacaktı.
Kars ise sınırlı hirterlandı içinde kalıp, bağlı olduğu merkezle iliş­
kisi kopunca, modernleşen bir imparatorluğun en uç noktası olmaktan
çıkıp, ilk anda geleneksel uc bölgesi düzenine dönmüştür. Böylece, tek
merkeze bağındı sahte gelişmesi de (pseudo development) durmuş ve
1920’de iki imparatorluğun harabesi olarak, yeni Türkiye devletinin
topraklarına katılmıştır.
GAZİ AHMED M U H TAR PAŞA’NIN
SAN’A CİVARININ FETHİNE D ÂİR B lR MEKTUBU
İhsan Süreyya Sırma
Malûm olduğu üzere, Osmanlı Devleti’nin, Yemen’le ilk teması,
Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra (1517) başlamıştır. Sul­
tan Selim, Mısır’ı fethettiği sıralarda, Yemen halkı, Mısır Krah Kansû
Gurî’nin gönderdiği, Emir Hüseyin ve yardımcısı Barsbay denen iki
Çerkeş kumandanın hükmü altında bulunuyordu. Bunlar, dağlarda
yaşayan Zeydiler’le birleşerek, Yemen Meliki ile mücadele etmişler ve
sonunda Yemen Meliki Âmir, Barsbay’a yenilince, Yemen çerkeslerin
eline geçmiştir.
Sultan Selim, Haremeyn Şerifine berât ve hil’at verince, Arabis­
tan’daki kabile reisleri gelip, Şerif’e biat etmişlerdir. Bunlarla beraber,
Yemen’i hükmü altında tutan Emir Hüseyin de Şerif’e biat etmiş ve
Cidde’de vukubulan ölümünden evvel, bu biatim, Yemen’de kendisini
temsil eden Çerkeş Emir İskender’e bildirmiştir. Emir İskender de, daha
evvel yapmış olduğu zulıpe pişmanlık duyarak, Osmanlı Devleti’nin
üstünlüğünü kabul etmiş ve buna mukabil, Osmanlı Devleti tarafın­
dan kendisine Yemen’in idaresi tevcih edilmiştir. Böylece Yemen, Osmanh Devleti’nin idaresine alınmış ve ilk vali olarak da Emir İskender
tayin edilmiştir.
Daha sonraki asırlarda, Yemen ihmal edilmiş, isyanlar çıkmış, ve
sanki Yemen’in bazı şehirlerinin tekrar Zeydî imamlarının eline geçme­
sine göz yumulmuştur.
19. asırda ve bilhassa 1870 den itibaren, Osmanh Devleti dikkatini
yine Yemen’e çevirmiş, ve idaresi altına almak istemiştir.
Yemen’de yeniden başlatılan bu futûhât (lâzım mıydı, değil miydi?
münakaşasına girmiyoruz) bilhassa Gazi Ahmed Muhtar Paşa tarafın­
dan başarılı bir şekilde sürdürülmüş ve San’ a ile beraber, diğer şehir­
lerin çoğu yine Osmanh Devleti’nin idaresine alınmıştır. Fakat maa­
lesef Birinci Cihan Harbi sonlarına kadar Yemen, Osmanh Devleti’nin
364
İH SAN SÜ R E Y Y A SIRM A
büyük bir gailesi ve çıkan isyanlarla, Devlet için faydasız bir meşgale
olmuştur.
Aşağıda sunduğumuz vesika, 1288 yılında, Ahmed Muhtar Paşa’mn, San’ a ve civarının fethine dair bir mektubudur. Bu mektupta,
Ahmed Muhtar Paşa’nm, halkı ezmeden '.ve belki :yerli halk yararına
olan «zabt ü rabt» anlatılmaktadır. «Yerli halk yararına» diyoruz, çünki
Ahmed Muhtar Paşa, yerli halkı, bir kaç eşkiyamn zulmünden kurtar­
mıştır. Kurtarmış ama, daha sonraki, yıllarda bunun sonu gelmemiştir.
.. .
I. Mektup1 ...
Vilâyet-î Yemen
1288
Numara: 27
Pîşgâh-ı Ma’âli İktinâh-ı Hazret-i Vekâletpenâhî’ye.
Ma’rûz-ı çâker-i kemineleridir ki,
.,
..
Şimdiye kadar buraların zabt u rabt-i umumiyyeye kadir bir hükü­
met görememesinden ve hiç bir kavm ve kabilenin diğerine eriıniyfet
gösterememesinden dolayı kendi hudûd ve suğûfunu diğerinden mu­
hafaza etmekle beraber inde’l-îcâb ciramna "sarkıntılık dahî edebilmek
için her karye ve kabile mevkilerinin nukat-ı mühimniesini kale ve hısnlarla tutmuş oldukları gibi belde-i San’ a’nın cihet-i şimaliyesihde vâki’
Bâbu-ş-Şu'ûb nâmında bulunan kapımn haricinde kâin arazi-i basite ve
mezru’ adan meskûn' el-Hâris kabilesi ahâlisi 'dahî mevki’lerini duvarla­
rının msf-i tahtanisi taş ve msf-ı fevkanisi taş kırığı ile çamur ve ağaç
yapraklarından dondurulmuş ve bu suretle yine taş haline getirilmiş yek
pâre beş altı sâkfdan mürekkeb husûn-ı müteaddide ile taht-ı muhafa­
zaya alıp, bu hisıüann tekmili Sari’ a kalesinin pîşgâhmda ve pek yakı­
nında olduğundan kabile-i mezkûre ahâli-yi zalimesi şü hisnlara tahas­
sun ile her bâr ehl-i belde-i San’ a’yâ îsâl-ı guzend ve hasar etmeği ve
hatta bazan Bâbu-ş-Şu’ub'1dan harice kimseyi çıkartmayıp, ehl-ı San’a’­
mn o cihetteki mezra’lannı zor-ı bazularıyla tekmil zabt-ve kendileri
ziraat edip, ashab-ı tihi dest ve enguşt güza-yı ‘ acz ve hayret olarak Sûr-i
San’a üzerinden ve uzaktan bakmakta ve hüsûn-ı mezkûreden bir bü1
Başbakardık Devlet Arşivi, îtâde Defterleri, Dahiliye,-ur.-45341.
SAN’A VE. CİVARIN IN FETHİN E D A IR
365
yüğü Erhdb kabilesi şerirlerinden Abdullah Def’i’nin eline geçip, müddet-i medideden ve hususiyle iki seneden beri San’ a’hlardan iki Seyyİd
kati-etmesinden nâşij bütün bütün zorbahğı ele alıp, ve başına kırk elli
haydûd toplayıp, istediği gibi ortalığı kasıp kavurarak, hisnına güven­
mekte bulunmuş ve Sân’ a’hlar ise aczlerinden hiç birine ve hususan bu
şımarık şefe muhalefet edememiş'oldukları görülmüş ve ahâlinin sağır
ve kebir ve vadi’ ve şerîfi şu gaddar ve zalimlerden ahz-ı sâr ve mutasârnfi bulundukları halde, bunca senelerden beri yalnız karşıdan dehen
güşa-yı intizar ve inkisâr olmaktan gayrı ellerinden bir şey gelmeyen,
emlâk ve mezra’lanmn havahe-i merkûmenin eyadi-yi ğâsibelerinden
nez’ ve üzerlerinden Zulm ve teaddilerinin men’ ve ref’i hususunda kemâl-ı süz ve küdaz ile bi’t-tazallum 'arz-ı niyaz eylemişlerdir. Husûn-ı
mezküre ve bi’t-tahsis hisn-ı kebir-i mebhûs ise ber vech-i ma’rûz bütün
bütün San’a’mn kurb-ı şimalisinde bulunduğu cihetle, anlar da mütehasSm hevanamn haliyle ibkası zaten hükm-i Hükümet’ e ber vech ile
elverniiyeceği ve bunlar daire-i emniyet ve itaata idhâl edilmedikçe,
Sau’ a’da ber vecihle asayiş ve istirahat takarrür ve te’sis ederiıiyeceği
cihetle anların dahî cânib-i Hükûmet-i Seniyye’ye celb ve ihâle ve mezâlim-i kesirelerinin mahv ve izâlesi esasen zimmet-i me’muriyetimiz
müterettibat ve müteferruatmdan göründüğüne ve hususan hisn-ı ke­
bir-i mezkûr mütehassmları Hükûmet-i Seniyye hilâfgirlerinden olduğu
cihetle asâkir-i Şâhâne’nin San’ a’ya pâ-nihade-i takarrub olduğu hengâmda mevcut maiyyeti olan bir takım hazele ile mechûl bir mahalle
savuşmuş idüğü, diğer 'ariza-yı çâkerî ile 'arz ve inha kılman Muhsin
Şiharî’nin hemen şu günlerde bir izini Erceb kabilesinden cem’ ve celble,
hisn-ı kebir-i mezkûre vad’ eylemiş bulunduğu, en güzide ve nân ve n i­
metle perverde olan cem’an seksen nefer-i mu’temed kimesnelerinden
ibaret oldukları cihetle mütehassmin-i merkûme, zikr olunan Muhsin
Şihârî hâin ve hâifinin uzaktan uzağa olan tahribât-ı mütevaliye-i fevkal’adesiyle ve hüsusan şurâdâ hayme-zen-i satvet olan ve kâffe-i mekârici ve sairesiyle mevcudî topu iki bin beş yüz kadardân ibaret olan
ve dört beş ufak tüfek işe yaramaz toplan bulunan asâkir-i Şâhâneden
asla havfve endişe etmemeleri ve bunlar hakkında silahlarina havale-i dest
isti’mal eder etmez, kendisi dahî, hariçten külliyetli adamla, ma' asker-i
Hümayun’a hücum ile hey’et-i mevcude-i askeriyeyi, büsbütün mahv
edeceği hakkında gösterdiği riıeva’id ve te’minat-ı eblehfiribane ile ma‘ru’z-zikr mütehassmlar, belde-i San’a’mn bilâ harb asâkir-i Şâhâneye
366
İH SAN SÜ R EY Y A SIRM A
vuku’-ı tesliminden dolayı enva-ı türrehat ile ahaliyi levm ve tezyif ve
işte ahali-yi merkûmenin şu hareketleri cihetiyle güya za5anılarınca şu­
radaki asakir-i Şâhâneyi bi’l-hücûm bitirecekleri sırada efrad-ı ahaliyi
dahî tekmil kılıçtan geçirecekleri hakkında hezeyan-ı bî-pâyân ile halk-ı
beldeyi bir kat daha tehdid ve tahvif eyledikleri görüldüğüne mebnî
mezkûr el-Hâris kabilesine ve ez cümle hısn-ı kebir-i mezkûr mütehassmlanna ve reislerine kabul-ı şeref-i tabiiyyet-i Saltanat-ı Seniyye için Hükûmet-i Seniyye’ye gelmeleri hakkında da’vetnâme gönderilmiş oldu­
ğu halde, kat’ an ’ adem-i rağbet ve icabeüe cevab-ı redd vermiş olmaları
üzerine, tekrir-i da’vete bi’l ibtidâr iltizâm-ı kemâl ve rifk ve mülâyemetle miyaiıede muhabereye ta’yin edilen zât, da’vetnâme-i çâkerî’nin
kendilerine sûret-i vüsûluna bürhân ve ’ alamet olmak üzere cevab, tah­
ririne tenezzül etmezlerse hiç olmazsa yalmz ziriiıi temhir eylemeleri
hususunda İsrar etmiş olduğu halde, ânâ bile izhâr-ı muvafakat etmeyip,
şahs-ı mersûl-ı mezkûru ke’l-evvel cevab-ı redd-i şifahî ile nezd-i çâkeriye çevirmiş olduklarından, bunların şu hareketleri bir emmare-i sâdedilî ve hamakat olup, bilahare görecekleri satvet-i askeriye üzerine
izhâr edecekleri nedamet müfîd olmayacağından bahisle vaktiyle terk-i
’inad ve muhalefet eylemeleri lüzumunu mu’lin gönderilen üçüncü ha­
bere dahî, kendilerinden dünyada kimse kalmaymcaya kadar çalışacak­
ları cevabı alınmasıyla, artık San’a’ya tedabir-i hükmaniye ile bilâ harb
girmiş ve satvet-i nâriye göstermemiş olduğu ve meycud-i küllisi, topu
dört buçuk taburdan ibaret bulunduğu için, anların ve belki.de cümle
halkın gözlerine pek az ve küçük küçük «vitort» ve dağ toplan dahi işe
yaramaz görünen asakir-i besalet me’ser-i Hazret-i Pâdişâhi’den hısn-ı
kebir-ı mezkûrun derece-i ehemmiyetine nazaran bir kısm-ı kalilinin olsun
muttasifve me’lûf oldukları şeca’at ve harekâtı düşmen şikân ve metbû’ı mufahhameleri uğruna, her bâr ma’al iftihar iltizam ve izhar edegeldikleri me’ser-i fedakâriyi şurada da herkese göstermeğe mecburiyet
el verdiğinden nâşi San’a’ya muvasalatımızın dördüncü ve işbu nisanın
on altıncı pazar günü ’ale’s-sabah, fakat birinci Alay’ın birinci taburu
ile ve iki üç kıt’a «vitort». ve dağ toplan ile hısn-ı kebir ve şehr-i mezkûr
taht-ı muhasaraya alınmış ve etrafi kâmilen kahn bir duvar ile muhata
ve havlisi nihayet derecede müdafaaya yarayabilecek bir takım kundî
ve siperlerle memlû olarak binası gayet sağlam ve duvarlan ta’rifi mesbûk üzere mebni ve iki arşun sihamnda bir hisn-ı cesîm ve refî’ edildiği
görülmüş ve bunun üzerine iki saat zarfında buna on gülle endaht olun­
duktan sonra mezkûr bina-yı refî’ hisnın nısfi hedm ve tahrib olunmasım
S A N ’A VE CİVARIN IN FETHİN E D Â İR
367
ve hücuma müsait yerler açılmasını müteakip tabur-ı mezkurdan ifraz
ve ta’yin olunan yalnız iki bölükten biri bir cihetten, üçüncü ihtiyat ala­
yı Miralayı îzzetlu Hâci Musa ve diğeri öbür taraftan dördüncü ihtiyat
alayı Miralayı îzzetlu Fazh Beyler rufekatlanyla gerek Sûr-ı San’a’nm o
cihetine ve gerek haricine yığılıp, ‘avakıb-ı umûrda nigeran ve satvet-i kahire-i askeriyeye vâlihe ve hayran olan pir u bernâ ve zukûr ve unas a’lâ ve
ednâ, kâffe-i ahâli-i San’ a ve civarının gözleri önünde hısn-ı mezkûrdan
hûne-i mütahassmin ve mu’ annidin-i merkûmenin lâ yenkatı’ yağmur
gibi yağdırmakta oldukları kurşunlara karşı gazanferî ve besaletle açık­
tan açığa hısn-ı mezkûre hücuma müsara’atla derhal muzafferan derununa duhûl ve su’ûd ve gerek atılan güllelerin te’sirinden, mezkûr seksen
neferden bina-yı hısmn altında kalıp, câzim-i dâru’l-bevâr ve gerek ba’de’l-hücûm, ta’me-i şîr-i şemşir-i casakir-i şecaat kerdar olan hüneri mütehassminden ma’da, dördü mecrûh ve yirmi üçü gayr-ı mecrûh olarak
ber hayat kalan, baki yirmi yedi neferi dahi kamilen kayd-ı esre giriftâr
oldukları ve husûn-ı mütebakiyede mütehassmlan ise şu savlet ve muvaffakıyet-i askeriyeyi görünce cümlesi hisnlannm balasına! beyaz re’y
u aman bayrakları çekip isti’ man etmiş bulundukları cihetle, usera-yı
merkûme maru’z-zikr suret-i cereyani-i vak’ a ve harbe nâzır olan mah­
şer âsâ cem’iyyet-i ahâli arasında San’a kal’ asma getirilip mahbese edi­
linceye kadar ma’berimize içtima’ ve ihtişâd iden sagîr ve kebîr, halk-ı
kesirin gösterdikleri âsâr-ı memnûnı ve şükranî ve saye-i nusret vech-i
Hazret-i Şehriyârîde satvet-i kâhire-i ’askeriye ile ol vecihle bedhahlanmn müdemmir ve makhûr olmasından dolayı cümlesinin gözlerinden
isâle ettikleri sirişk-i şâdimanî ve başlarını açıp, bir anda bin ağızdan
esvat-ı bülend ile me’ali menâkıb-ı Hazret-i Padişahî için derğâh-ı mu’alla-yı Hazret-i Girdigâriye arz eyledikleri da’ âvat-ı bî pâyâni ile feryad
ve figandan ve çakerlerinin râkib olduğum bâr-ı kebirin önüne yatmak,
kisbî ibraz eyledikleri hâlattan cümlemize tahassul eden rikkat ve bana
sahihan havsala-ı sûz hâme-i ta’rif ve tavsif olup, hûne-i mebhusa ye
mâhzule-i merkûmenin şimdiye kadar ciğergâh-ı ahaliye te’sîr eden me­
zalim ve ta’addiyatımn kulûb-ı ahâlide bırakmış olduğu buğz ve ’ adavet-i sâmânsûzun şevkiyle ’inân-ı ihtiyar ve iştiharları, bed idarelerin­
den çıkarak, hatta usera-yı merkûme arkamsıra kal’a kuyusundan içeri
sokulup, taburun arasında mahbese götürülmekte ve asakir-i şâhâne
muhafaza etmekte iken hücum ve izdiham-ı ahaliye çare ve imkân bulunamayarak zikr olunan dört nefer-i mecrûhlannda ikisini mahbese
vâsıl oluncaya değin ’ asakir-i şâhânenin aralıklarından ellerini sokup,
368
İH SA N SÜ R E Y Y A SIRM A
yumruk ve muşta ile öldürmüşlerdir. îşte şükürler olsunj saye-i muzafferiyet ve saye-i Hazret-i Pâdişâhîde şu gaile dahi ortadan ve hele ’ asakîr-i şâhâneriin azhğı ve topların işe yaramazlığı hususunda ’âriz olan sû-i
zan ve zehab, ezhan-ı umumiyedeu bi’l-külliye mahv ve izâle olunarak
San’ â’ ca dahi her kes satvet ve mekinet-i Devlet-i ’Aliyye ve şeca’ at-ı
’ asakir-i Osmaniyeyi hakkiyla öğrenmiş ve işte San’ a da şimdi lâyıkîyle
zabt ve teshir olundu denilmek lâzım gelmiştir. Çünki kurb-ı beldede
böyle bir hâil her halde infaz-ı hükm-i Hükûmet-i Seniyye’ye hâ’il ola­
cak idi. Şu vak’ada ’ asakir-i şâhâneden Makam-ı Hazret-i Ser-askerî’ye
takdim kılınan künyeli defter, nâfık olduğu üzre, Birinci ihtiyat Alayı­
nın, Üçüncü Taburu, Sol kol ağası Haşan Ağa ile diğer beş nefer riûş-ı
şerbet-i şehadet etmiş ve yirmi üç nefer dahi cüz’i ve külli mecrûh ol­
muştur. Ve mumâileyhuma Miralay Musa ve Fazlı Beylerin dahî, ber
vech-i muharrer, maiyyetlerine verilen birer bölük ’ asakir-i şahâne ile
gözümün önünde ve bunca ahali nazarında yağmur gibi yağan kurşun­
lara karşı bî muhabâ hısn-ı kebir-i mezkûre açıktan açığa hücûm ve
duhul etmek hususunda ibraz eyledikleri gayet fedâkâri ve nihayet şe­
caat şi’ arlarından dolayı, el-hakk nâm-ı besâlet-i ittisâmlan sebt-i sahayif-i tevarih olmağa şâyâiı ve kendileri doğrusu bi’l-vucûh mükâfat-ı
Seniyye-i Hâzret-i Pâdişâhî’ye cesbân görürimüştür. işte hısn-ı mezbûr
ve mütehafizları San?a ahalisince pek büyük bir şey addolunduğundan
ve bu ise ’ asakir-i şâhânenin diliranelerine karşı üç saat bile, dayanama­
yıp, temelinden hedm edildiği ve mütehafizlanndan hiç birinin rehâyâb
olamadığı görüldüğünden şu muvaffakiyet-i ma’nızamn San’a’da ve
havalisince aşırı mertebede hüsn-i te’siri mucib olduğu gibi kabailce
dahi ibreti müstevcib bulunduğu cihetiyle, bu emr-i celil-i Yemen’ e teali,
teferru’ at-ı bâkiyenin dahi saye-i muzafferiyet ve saye-i Hazret-i Pâdi­
şâhîde hüsn-i itmamı ve etraf kabailinin dahi cümlesinin isti’mamm
tâkrib ve teshil etmiş olacağı ümidinde bulunulduğunun tebşirini ictisar edilmiştir. Ol babda ve her halde emr u ferman Hazret-i men lehu’l
Emrindir. 24 Sâfer 1289. Sân’ a’ dan.
Kumandan-ı Fırka-i Hicaz
ve Vâli-i Vilâyet-i
Yemen
Es-Seyid Ahmed Muhtar
369
ysyrsîNE
üâ ®-
(O
5^;
■6-f.
¿. '\a
ıM*
Vv ’* * *
-**■*
a ı>
.
*!&?.*>»•'**? .u^
<'ı>f*#>
£ j' OyJ>j tt'j* ¿rbş*** £v Srş*ıt*t> ?**•* &K***"'
^ , ı y/< fp y^ )> & > !? & }«.,
tfiv 'ijb t ¿’ '¿V* \*}*>Î «v
'/V ' ® ^ î
'
i A'^<*Vy
(¿¿^ .■ ‘*w ^ ' •**''
i? fy?t]fa/yf'j
-vt**>rfr*ı!fytA
>r, .
¿ m fa * * ,
*;
■.
'¿jks» ö*»' *'#<&'•»''>'
gjO*jtt>
i'S)*fSÎ$S)&^
«**>&*&*
**«*?
^ y y '-ı^ -
T'»7'W" « w «T*¡¡r.s^nc;""" ■•;.'*• ~'T«- v .
ei*»,v**Û M »£ « h y * Y »
■Viov,,
a # 4 »^
îIİS i
Vesika Nr.
>çr-
,.
~
1
„ ,
E« « ® “ mr9“ ‘
SAN’A V E CİVARININ FETH İN E D Â tR
ih s a n
Sü r e y y a s i r m a
C3J
İu'lM' ¿İ'*,£> is//¿¿¡e?JİŞJA}‘>,,X> J i ijt'i *>',</.?'¿'p ^u. ^ i
¿>**•?<!**>
¿ '¿ ¿ ¿ ¿i#
ıtAb’1JİfnrJİ>9 lA 4***;
****,*''^£‘ ^ _,.' ' ' • \ .¿¿t
JvV*>>
( ¿ ¿ » ¿ t * r<*' •. t t
wi*
'■$>■&*
_
ii'
¿'-¿"j ¿7Ît>¿¿is/S
>î *
^§j&V
'^ Â v s .-ify d tji* ; ¡ > ^ i r ^ s & î p f '¿ ¿ V '& '*yv< 4 ^ ,y ^ ¡ - u » ! .
<,*. ■ ■ '¿ ■ '■ iflffis l if ’
<t‘F
? J’
%&■>C«,rs
& ',\ ty )*
>îi -
i
i
<-_l^j>,ı
/
-»¿'¿t**/ A.U
V ' ^ •■!>,> & & S & ?
iji.v 'j* V- <!/&*?&fjr ¿ v b ? Aj> ¿ ,p ]#? y * j
İ& ? Â İ)'& * & * * &
■ş.^%¡ i £
j
’¿ ‘ili'
6İUjü
t$44İft «rtü»;«*•*«*&&
& * <**& ’'&•% *&'****&' i
m > * '¿tyi'& tevm *&:>■' ■'*■''■
^
£ lw>?K \ n * tfr* > £ ;* t'-
^
- .^Îî’ ^
,
r$i& & ı»V$* ¿ ^ ¿ ¿ / <k‘
1
eğ * «#
uüki'AtH <&&?***%
*iK’SvÂ>»frr »'Jto'**'”
»+ »«?**+ &
<&»**<
& * ? '..
* f » * v h tj& i***? & $ * & -r* * *
IMM
Vesika Nr. 2
Vesika Nr. 3
SAN’A V E CİVARININ FETH İN E D Â tR
ih s a n
Sü r e y y a s i r m a
C3J
İu'lM' ¿İ'*,£> is//¿¿¡e?JİŞJA}‘>,,X> J i ijt'i *>',</.?'¿'p ^u. ^ i
¿>**•?<!**>
¿ '¿ ¿ ¿ ¿i#
ıtAb’1JİfnrJİ>9 lA 4***;
****,*''^£‘ ^ _,.' ' ' • \ .¿¿t
JvV*>>
( ¿ ¿ » ¿ t * r<*' •. t t
wi*
'■$>■&*
_
ii'
¿'-¿"j ¿7Ît>¿¿is/S
>î *
^§j&V
'^ Â v s .-ify d tji* ; ¡ > ^ i r ^ s & î p f '¿ ¿ V '& '*yv< 4 ^ ,y ^ ¡ - u » ! .
<,*. ■ ■ '¿ ■ '■ iflffis l if ’
<t‘F
? J’
%&■>C«,rs
& ',\ ty )*
>îi -
i
i
<-_l^j>,ı
/
-»¿'¿t**/ A.U
V ' ^ •■!>,> & & S & ?
iji.v 'j* V- <!/&*?&fjr ¿ v b ? Aj> ¿ ,p ]#? y * j
İ& ? Â İ)'& * & * * &
■ş.^%¡ i £
j
’¿ ‘ili'
6İUjü
t$44İft «rtü»;«*•*«*&&
& * <**& ’'&•% *&'****&' i
m > * '¿tyi'& tevm *&:>■' ■'*■''■
^
£ lw>?K \ n * tfr* > £ ;* t'-
^
- .^Îî’ ^
,
r$i& & ı»V$* ¿ ^ ¿ ¿ / <k‘
1
eğ * «#
uüki'AtH <&&?***%
*iK’SvÂ>»frr »'Jto'**'”
»+ »«?**+ &
<&»**<
& * ? '..
* f » * v h tj& i***? & $ * & -r* * *
IMM
Vesika Nr. 2
Vesika Nr. 3
ih s a n
Sü r e y y a s i r m a
* ,.A . V V v r . ‘
'V.~
U'*M£>
-tfs e U -*»
^JÜS!
Af
'^ * k ¥ ı
*% [>
Vt- •'•* •
, ■
7'
...
m
Vesika Nr. 4
-ît^'-lİp
• ,;-# •
TÜ R K İYE:.KÜTÜPHANELERİNDE BULUNAN BAZI
NÂDİR TÜRKÇE YAZM ALAR
Ramazan Şeşen
Bu çalışmada, Türkiye kütüphanelerindeki nâdir ve literatüre geç­
memiş yazmalar üzerinde çakşırken tesbit edebildiğimiz bazı türkçe yaz­
maların muhtasar bir fihristi (kataloğu) verilmektedir. Daha önce, bu
çahşma esnasında tesbit edilen arapça yazmaların fihristinin birinci cil­
di 1975 yılında Beyrut’ta Dâr el-Kitâb el-Cedîd yayınevi tarafından
neşredilmişti. Arapça yazmaların geri kalan kısmının neşri, yakın­
da aynı yayınevi tarafından tamamlanacaktır. Yine bu -çalışmamız
esnasında tesbit edilen farsça nâdir yazmalar yakında Şarkiyat Mecmûası’mn VIII. sayısında çıkacaktır. Bu yazmalardan her üç dilde
tesbit ettiklerimizin tanıtılmasında aynı usûl tâkip edilmiş; müellifleri
tesbit edilen yazmalar müelliflerinin meşhur isimlerine göre tertiplen­
miştir. Müellifleri belli olmayan eserler son kısımda kendi aralarında yi­
ne alfabetik tertip üzere verilmiştir. Bu çahşmada verilen eserler çeşitli
kütüphânelere mensup olup, sâdece kütüphânelerin meşhur adlan kısa­
ca zikredilmekle yetinilmiştir. Müellifler, eserler ve nüshalan hakkında
zarurî bilgiler verilmekle yetinilmiş, çahşmayla ilgisi uzak olan bilgiler
vermekten kaçınılmıştır. Yazmaların bulunduğu kütüphâneler hakkında
tafsilâfh bilgi edinmek istiyenler çeşidi kaynaklara ve bilhassa arapça yaz­
malara dâir neşredilen mezkûr cildin başındaki listeye mürâcaat edebi­
lirler.- Müellifler ve eserleri hakkında ya tek bir veya en fazla iki kay­
nak gösterilmekle yetinilmiştir. Bu çahşmada mürâcaat edilen eserler
Islâm Ansiklopedisi, Keşf el-zunûn ve Zeyli’nin İstanbul neşirleri, Osmanlı
müellifleri, Târih-coğrafyayazmaları kataloğu, Türkçe dîvânlar kataloğu, F. Babinger’in Die Geschichtsschreiber der Osmanen und ihre Werke adh eseri ve
bazı makâlelerdir (*).
* Bu eserlerden Islâm Ansiklopedisi (I A ), K eşf el-zunûn (HH.), Osmanlı müel­
lifleri ( O M ), istinsah kelimesi (İst.), hicri kelimesi (h.) şeklinde kısaltılmışlardır.
374
R A M A ZA N ŞEŞEN
Okuyucuların da göreceği gibi, bu mütevâzi çalışmada dil, edebi­
yat, tarih ve diğer konularında epeyce miktarda değerli eserin nüshaları
araştırıcıların istifâdesine sunulmaktadır. Bu eserler arasında Memlûk­
lar ve Beylikler devirlerine kadar inenler olmakla beraber, gerek tercü­
me, gerek te’lif bakımından II. Murâd devri Türk dilinin yükseliş devri­
nin başlangıcıdır. Bu devirden itibaren Türkçe tercüme ve te’liflere sık
rastlanmaya başlanmaktadır. Bu mütevâzi çalışmanın araştırıcılara fay­
dalı olması ümidiyle bu konudaki sözlerime son veririm.
1- Abdülkerîm Efendi, Galata Kadısı.
Münşeat (HH, s. 1861).
Baş ı ...
Lml
J ^*\ı
Tire, Necip Paşa, nr. 373 (117 yaprak, ist. X I. asır).
2- Abdülkerîm Fâhir (Akbaba İmamı’mn talebesi).
Rüsûm el-hatt (Bir mukaddime, yedi bâb üzere tertib edilmiştir.).
Baş : . . . ı^L-<
bi j j j -
jji
Arkeoloji Müzesi, nr. 1244 (yap. 4 b-40 b, ist. X II. asır).
3- Abdülvahhâb b. Yûsuf b. Ahmed el-Mâdânî.
El-Müntehab f i ’l-tibb (Çelebi Mehmed’in kütüphânesi için te’lif
edilmiştir.).
Baş : , . .
JS3» JUJ ) . ,.
(^jll üjjİ-I
Tire, Necib Paşa, nr. 591 (160 yaprak, ist. 823 h., harekeli nesihle)
4 - Abdullâh Veliyyüddîn el-Burusavî (Osmanlı müellifleri (OM ), III,
194).
Menâkibü Eşref-zâde Abdullâh el-Rûmî el-lznikî.
Baş ; ...
y
u.ı L.I ...
Üniversite, Türkçe Yazmalar (TY), nr. 270 (38 yaprak, ist. 1291
h.).
5- Ahmed Neyli, Mirzâ-zâde (ölm. 1161 h., OM, II, 457).
El-Evfâfi tercemet el-Vefâ (İbn el-Cevzî’nin el-Vefâ f î fazâüil el-Mustafâ adh eserinin tercümesi.).
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A Z M A L A R
Baş : ... kJüT ju&
jw j ...
375
ûjaİ-1
Kılıç Ali, nr. 738 (195 yaprak, ist. X II. asır).
6
- Ahmed Nüzhet Efendi.
Telhîsâtii Koca Râğıp Paşa (Resmî Ahmed Efendi’nin Sefînet el-ru’eıa’sından mühtehabât).
Baş . . . . r ■
l
İAvl ^ ^ .4 IJ.9-
Selimiye, Bâdî Efendi, nr. 136
(88
yaprak, ist. X II. asır).
7- Âhî, Haşan b. Seyyidî Hâce el-Niğbolî (ölm. 923 h., OM, 11,67).
-Firâk-nâme (HH Zsß h 11,185).
Baş ; . .. ı .4^» ulıf"
İr
a«a
Arkeoloji, nr. 212 (109 yaprak,, ist. 992 h.).
-Hiisn ü dil (manzum, aynı şekilde mesnevi).
eBaş *
...
Koyunoğlu, nr. 13894 (108 yaprak ,ist. X. asır).
Çankırı, nr. 317 (40 yaprak, ist. X I. asır).
8
- Ak Fakı-oğlu.
Terceme-i Kâbus-nâme (Yıldırım Bâyezîd’in oğlu Süleyman’ın veziri
Hamza Beğ namına tercüme edilmiştir.).
Belediye, M. Cevdet, K. 187 (136 yaprak, ist. 1079 h.).
-Başka bir tercüme (tercüme edeni belli değil.).
Baş : ...
jul odd ^
... cIaJLU1<
üioi*!
Kastamonu, nr. 496 (60 yaprak, ist. 894 h.).
9- Âlî Efendi, Gelibolulu Mustafâ (ölm. 1008 h., Babinger, s. 126-134).
Mihr il mâh.
Baş : . . . jZL.c.
dille ix .li
Tavşanh, nr. 4644 (35 yaprak, ist. 968 h.).
10-Alî el-Burusavî.
Terceme-i kitâb-i Ebî Bekrel-Râzî f i ’l-tıbb (31 bâb üzere tertib edil-
R A M A ZA N ş e ş e n
376
iniştir. I. Mahmud zamanında tercüme edilmiştir. Belki de el-Hâvî
’ l-şağıRin tercümesi.).
Baş .
j
a«ı Ll •••
Çorum, nr. 2909(153 yaprak, ist. X II.
asır).
11-Alî b. Abdürrahîm el-Habeşî.
Râfî1el-ğubûşfîfaz& İl el-hubûş (I. Ahmed zamanında te’lif edilmiş­
tir.).
Baş : ... j U j
j j'jÇ »
Fatih, nr. 4360 (240 yaprak, 1021 h., müellif hattıyla).
12- Alî b. îshâk.
Bak ilmine dâir bir kitab (iki cüz üzere tertibedilmiş, II. Murad dev­
rinde te’lif edilmiştir.).
Baş : c.S k
,_j)l t$j!l iıai-1
Tire, nr. 259/4 (yap. 165b-206 a, ist. 1136 h.).
13-Alî el-Kâtib.
Sefer-nâme be-cânib-i Rûm (Hicrî X I. asırda Mısırd’dan İstanbul’ a
yaptığı seyahatin hikâyesi. Zamanındaki Mısır tarihi bakımından
mühim.).
Koyunoğlu, nr. 13 373 (88 yaprak, X II. asır, başı ve sonu eksik).
14-Attâr (H. Ritter, Attar mad., İA,II, 7-12).
Terceme-i Vuslat-nâme (Tercüme eden belli değil.).
Baş : ...
jlU.
djl Ia-I
Kastomonu, nr. 252 (61 yaprak, ist. 1056 h.).
15-Avfî, Muhammed b. Muhammed (F. Köprülü, Avfî mad., İA, II,
21-23).
Terceme-i Cevâmi1 el-hikâyât ve lavâmie el-rivâyât (Tercüme eden zikre­
dilmiyor. HH, s.540 ta çeşitli tercümeleri zikredilir. Ayasofya, nr.
3167 de eserin başka bir tercümesi daha vardır. Bu tercümeye Sa­
lih b. Celâl başlamış, Lutfullâh b. Muhammed b. Bahâeddîn, Rüstem Paşa’mn emriyle tamamlamıştır.).
Baş : ... JULİj L J jI
j
Haşan Hüsnî, nr. 720 (308 yaprak, ist. 946 h.).
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
377'
16- Ayn-i Alî (OM,111,286; Babinger, s.140-142).
- Risâle-i kavârıîn-i Âl-i Osmâtı ve hulâsa-i mezâmîn-i defter-i dîvân.
Arkeoloji Müzesi, nr. 501 (79 yaprak, hicri 1049 da İskender b. Ibrâhîm el-Bosnavî tarafından istinsah edilmiştir.).
Râşid Efendi, nr. 1393/1 (yap. 1 b-50 b, ist. X I. asır).
Koyunoğlu, nr. 13 554/2 (yap. 28 b-41 b, isti X I. asır).
-Vazîfe-hârân-ı merâtib-i bendegân-ı Âl-i Osman.
Râşid Efendi, nr. 1393/2 (yap. 51 b-73 b, ist. X I. asır).
Koyunoğlu, nr. 13 554/2 (yap. 28 b-41 b, X I. asır).
17- ‘Ayn el-Kuzât el-Hemedânî (GAL, 5.1,756).
Terceme-i ¿¡jibdet el-haka'ik (Tercüme eden zikredilmiyor.)
Baş .
lw"M
il
1 1)
Manisa, nr. 1303 (151 yaprak; ist. 955 h.).
18- Bakî Efendi el-Şâir (ölm. 1008 h., F. Köprülü, Bâkî mad., £4,11,
243-253).
Terceme-i Kitâb el-iHâm bi aHâmi Beled Allâh el-harâm.
Baş : . . j d o j J i L.5CİJ\ J.»- ^5Jî\ üıJ-l
Kütahya, Vahid Paşa, nr.2610 (226 yaprak, ist. 1006 h.).
19-Baldır-zâde, Mehmed (ölm. 1060 h., Babinger, s. 191-192).
Zeylü Şakâ’ik el-nucmâniyye
Baş
tgL* j jjjiiL ’ oa-
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 535/3 (yap. 18 b-80 b, ist.1059 h.).
20- Bedî'î (Kânûnî devrinde yaşamıştır. ).
Varka ve Gülşâh (mesnevi).
Baş : . . . j T
ujjjI oA^\ı jT i
b
Arkeoloji Müzesi, nr. 1020 (202 yaprak, ist. X . asır).
21- Ca'fer 'tyânî, Peçuylu (Tameşvar zâbit-i emvâl-ı sultanîsi, Babin­
ger, s. 122-123).
Zjibdet el-nasayih ve cumdet el-tavârîh (te’lif tarihi 1003 h.).
378
R A M A ZA N ŞEŞEN
Bâş • ■■•
I >a*) L! ■••
J_jl j * j
jjt"
Koyunoğlu, nr. 13 422 (111 yaprak, ist. X I. asır).
22- Celâl-zâde, Koca Nişancı Mustafâ b. Celdek (ölm. 975 h., OM,III,
37; Babinger, s. 102-105).
Müteferrikât ez-Kânûn-nâme-i Celâl-zâde
Baş i . ••<3jJLjjy*
j l i »ij j
Selimiyye, Medrese Kitablan, nr. 409 (yap. 1 b-37 b, X II. asır).
23- Celâl-zâde Sâlih Bey (ölm. 973 h.).
Süleymân-nâme (Selîmnâme, te’lif tarihi 933 h.).
Baş c ... y
^r*
j
*
Koyunoğlu, nr. 13 288 (63 yaprak, ist. 978 h., tashih görmüş).
Koyunoğlu, nr. 13 288 (63 yaprak, ist. 978 h., tashih görmüş).
-Târîh-i Mısr (946 h. ye kadar).
Baş . *
^
j
Manisa, nr. 5067 (400 yaprak kadar, ist. X . asır).
2 4 -El-Dâcî, Ahmed b. İbrâhim {OM,II, 171-172; Babinger, s.410).
-El-Şifâfî ehâdîs el-Mustafâ{Ebû Nu'aym el-îsfahânî’nin el-Tıbb el-nebevî adh eserinin tercümesi. Bk. GriZ,S.I,617).
Baş I
1*ll— _}> kİ ••
y
Kadı-zâde Mehmed, nr. 349 (107 yaprak, ist. 994 h., harekeli ne­
sihle) .
-Câmi‘ el-fâris (el-fürs) (Farsça-Türkçe bir lügat. Ayrıca bk. OM,
II, 261 not 1).
Baş ;... j l j ^1-5j jb : j u*L-y
Koyunoğlu, nr. 13 622 (135 yaprak, ist. 905 h.).
25- Derviş b. Lutfî.
Terceme-i Risâle-i Şeyh Garsüddînfî îlm el-hisâb (Bazı ilavelerle II. Se­
lim adına hocası Ğarsüddîn’in eserini Farsça’dan tercüme etmiştir.).
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
Baş? -..clyl
l
jj
379
L* -*a~
Tavşanlı, nr.4641 (95 yaprak, ist. 982 h.).
Köprülü, nr. 936 (146 yaprak, ist. X I. asır).
26- Ebu T-Kâsım el-Nîsâbûrî.
Terceme-i tıbb el-nebevî (tercüme eden belli değil.).
Baş i ■
^
ljLj
y •••
Kastomonu, nr. 1045/2 (yap. 63 b-74 a, ist. 976 h.).
27- Elvân-ı Şîrâzî.
Gülşen-i envâr-ı hakâ'ik.
Baş :
jii-j
t
^
Nuruosmâniye, nr. 4890 (yap. 353 b-422 b, ist. X II. asır).
28- Emîrî.
Mir'ât el-ebrâr (mesnevi).
Baş i ••«ıjAı! iJ-u-
jL» djU.y jE'tJ
Nuruosmâniye, nr. 2584 (yap. 34 b-76 a, ist. X I. asır).
29- Fenâ’î (Acaba OM, 1,14; te bahsedilen ve 1115 h. de ölen Fenâ’î Mus­
tafâ Efendi mi?).
Terceme-i Târîh-i mülûk-i Acem ti- Alî Şîr Nevâ'î (Aslı için bk. HH,
s. 307).
Baş : ...-uı 1*1
tShT j
a*-
- Çankırı, nr. 548/2 (40 yaprak, ist. X . asır).
-Başka bir tercüme (Tercüme eden zikredilmiyor.).
Baş :
\jrJ* s
^
Fatih, nr. 4056 (yap. 728 b-742 b, ist. X . asır).
30- Ferîdûn Bey, Ahmed (Krackovsky, Feridun Bey mad., ÎA, IV, 569-570; Babinger, s.106-108).
Müzhet el-esrâr ve 'l-ehyâr f î ahbâri ahvâli Sigetvar (Ayrıca bk. Tarih
380
R A M A ZA N ŞEŞEN
-Coğrafya yazmaları katalogu, s. 115;H .G . Yurdaydın, Sigetvernâmeler, llâhiyat Fakültesi Dergisi, 1,124-130; HH f^eyli, 11,636).
Bsş
. *ı jl>l ^
*s
—
Koyunoğlu, nr. 1465 (170 yaprak, ist. 997 h.).
31- Gazzî-zâde, Ahmed b. Abdüllatîf (ölm. 1216 h., OM, 1,138).
Hulâsat el-vefoyâl (Bursa vefayâü hakkında).
Orhangazi, nr. 1016 (23 yaprak, müellif hattiyla).
32- El-Hâcc Abbâs Vesîm (ölm. 1175 h., OM ,III,242).
Mehc el-bülûğfî şerhi fîc -i Ulûğ.
Başı •••
a*> ht
j
Hamidiye, nr. 858 (292 yaprak, X II. asır).
Tavşanlı, nr. 1673 (232 yaprak, ist. X II. asır).
33- El-Hâcc Ahmed b. Osman.
Risâle-i aruzBaş ■ ••• o«ı*ı
*«11* tcl—j aIc ^
Üniversite, TY, nr. 3075 (9 yaprak, ist. 1162 h.).
34-Hâcî Ahmed b. Seyyidî el-Bağavî
Terceme-i cavârif el-ma'ârif (Kâtib Çelebi’ye göre bu eseri el-Ârifî
Türkçe’ye çevirmiştir. HH, s. 1177).
Râşid Efendi, nr. 1073 (390 yaprak, ist. X. asır, harekeli nesihle).
35- El-Hâcî Atmaca el-Kâtib oğlu Muhyiddîn Muhammed.
-.Mecma' el-kavffid f i ’ l-hisâb ve ’ l-erkâm (HH, s. 1603. II. Bâyezîd’e
takdim edilmiştir.).
Koyunoğlu, nr. 14016 (138 yaprak, ist. 908 h.).
Afyon, nr. 17219 (116 yaprak, ist. jb j f - 0 ‘
Kadı-zâde Mehmed, nr. 337 (te’lif 899 h., 243 yaprak, ist. 995 h.).
Belediye, M. Cevdet, K. 20 (yap. 1 b-236 a, ist. X I. asır. yap. 236
a -292 a arası hesap ve siyâkate dâir bir mecmua), 336 (199 yap,
921 h.).
Tercemet el-fasl el-sâdise '■aşaraf î beyân el-hata>eyn min Miftâh -i kunûz
ve misbâh-i rumûz li-Hayreddîn Beğ b. İbrâhîm (eserin ash Farsça).
-Hâlet Efendi, nr. 221/4 (yap. 314 b — 317 a, ist. X I. asır).
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A Z M A L A R
381
36- Hâcî Bektâş Velî.
Makâlât.
Manisa, nr. 3536/3 (yap. 58 a-87 b, ist. 827 h.).
37- Hâce-i Ahrâr Ubeydullâh Tâşkendî.
-Terceme-i Fıkarât-ı Hâce Ubeydullâh (mütercim zikredilmiyor).
Baş : ■•
.
^
tJj’ l aj^Ia»*
Üniversite, TY., nr. 6479 (yap. 11 a-57 a, ist. X II. asır).
-Terceme-i risâleteyn (Babası için yazdığı iki risâlenin tercümesi,
mütercim zikredilmiyor.).
Baş .
y Ll aa a
^ J y ı
a^-
Üniversite, TY, nr. 6479 (yap. 1 b-7 b, ist. X II. asır).
-Terceme-i Şerh-i RubâH-i Ebi 5l-Hayr.
B aş: a
a
a
a*j
U' * a.
Üniversite, TY, nr. 6479 (yap. 7 b-11 a, ist. X II. asır).
3 8 -Hâce-i İshâk (Ishâk Hocası) Ahmed el-Burusavî (ölm. 1120 h.,
OM, I, 232).
Risâle f i ’ l-camel bi 5l-rubc el-mukantarât
Baş • . aaaaj Ll aaaol_^^—
^ ^*•** i tL— cicili
Kastamonu, nr. 790/1 (yap.
1
b-53 b, te’lif 1102 b., ist. X II. asır).
39- Hâlis Ibrâhîm Pasarofçavî (ölm. 1160 h., OM, I, 296).
1 Mecmcf el-emşâl (Farsça atasözleri ve deyimler hakkında mufassal
bir eser. Te’lif 1143 h.).
Esad Efendi, nr. 3208 (419 yaprak, ist. 1188 h.).
40- Haşan b. Huseyn b. Tmâd el-Karahisârî (OM, I, 273 not 1 de).
Şâmil el-luğa (Farsça-Türkçe, satır aralarında).
Baş : ... (.j! £ lj ^ I c j l „ ^ ac j
s a » -j aj-
Üniversite- TY, nr. 3609 (131 yaprak, ist. 953 h.).
382
R A M A ZA N ŞEŞEN
41-Hevâ’ î (OM, II, 487-488).
Dîvân.
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 444 (25 yaprak).
42- Hilâli (ölm. 953 veya 983 h., OM, II, 486).
Dîvân (HH, s. 820).
Baş i •••
K
l-i/y
j 3***
Hacı Mahmud, nr. 3298/3 (yap. 41 a-60 a, ist. X I. asır).
43- [Sultan] Hüseyn-i Baykara b. Mansûr (Beveridge, Hüseyin Mirza
mad., İA, IV/I, 645-646).
Şiikr-nâme (Münâcât).
Baş . *
^
j
Arkeoloji Müzesi, nr. 257 (7 yaprak, ist. X . asır).
44- Hüseyn Hüsnî b. el-Hâcc Salih el-Bosnavî .
Terceme-i Âdâb el-vizâre li’l-Mâverdî (Aslı için bk. GAL, S. I,
Baş : . ..
668
).
(dj<Jl ¿* 11» ¿İri ¿jjcs Celi»
Esad Efendi, nr. 1857 (74 yaprak, ist. 1238 h.).
45- Hüseyn el-Mansûr el-Ma'denî el-Amâsî (Lâmi'î’den sonra yaşa­
mıştır.).
Menâkib el-ebrâr (Nefefıât el-üns’ün muhtasar tercümesi.).
Baş t ... dtjıjl#
«1*0 L.1 ...¿rtlLJl^jj
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 492 (223 yaprak, ist. 1077 h.).
46- Ibn Kemâl (î. Parmaksızoğlu, Kemal Paşa-zâde mad., İA, VI,
561-566).
-DakâHk el-hakâ’ik (Farsça’da ıS harfinin kullamşlan hakkında).
Baş * ..
o.
¿hlh!^ *
y
Hüsrev Paşa, nr. 515/1 (yap. 1 b-116 b, ist. 981 h.).
-Kemâliyye f i ’ l-tıbb.
Tire, nr. 259/6 (yap. 366 a-374 b, ist. 1137 h.).
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A Z M A L A R
383
47- İbrahim (?).
Gazavât-ı Bosna tarihi (1149-1152 yıllan arasındaki Bosna gazalalanndan bahseder. Te’lif tarihi 1154 h., ihtiva ettiği malûmatın
çoğu Ömer Efendi el-Bosnavî’nin mecmuasından alınmıştır.).
Baş î . . . 4i
Î
Â
*
Kastamonu Müzesi, nr. 203 (52 yaprak, ist. 1154 h.).
48- İbrahim Aksarâyî.
Dîvân.
Baş ı . .. -ı>-l
Koyunoğlu, nr. 13 818 (yap. 12 a-40 b, ist. 1046 h.).
4 9 -İbrahim Hakkı Erzurûmî (ölm. 1186 h., OM, I, 33).
Sülûk-nâme (Nakşibendiyye tarikatı hakkında).
Baş . ... ^ıA.ıi.fli jjjli
Reşid Efendi, nr. 396 (yap. 1 b-156 a, ist. X III. asır).
50- îsâ Efendi (ölm. 1059 h., OM, III, 226).
Müfredât-ı Îsâ Ef. f i 5l-tıbbb.
Baş ı ... ) js
^
o j ».
Tavşardı, nr. 2708 (561 yaprak, ist. 1227 h.).
51-İsmâ'îl (?).
Câriye-nâme.
Baş : ...
Koyunoğlu, nr. 12 092 (yap. 89 b-114 b, ist. X I.
52- Îsmâ'îl el-Ankaravî el-Mevlevî (ölm. 1041 h., OM, II,
-Cenah el-ervâh.
asır).
24-25).
Baş . . ..
Halet Efendi, nr. 221/3 (yap. 280 b-313 a, ist. X I. asır).
-Miftâh-i Mesnevi.
384
R A M A ZA N ŞEŞEN
Halet Efendi, nr. 221/2 (yap. 180 a-279 b, ist. 1024 h., başı eksik).
-Şerhu kasîdeli tbn el-Fâriz (el-Tâ'iyyet el-kubrâ şerhi).
Baş : . .. jû- ) jfü _y_ -*-! U ...lâ*) 1/Ij* ıS-ÜI ûuid
Halet Efendi, nr. 221/1 (yap. 1 b-179 b, ist. 1025 h., müellif hattı).
5 3 -İsmâ'îl Hakkı Burusavî (ölm. 1136 h., OM,1,28-33).
Silsilet el-tarîkat el-Celvetiyye.
Baş : ... ¿1 Ujlcl
<2.JJİ îLL. tS1
Manisa, nr. 1536/1 (yap. 1 a-63 b, ist. 1137 h.).
Yusuf Ağa, nr. 601 (102 yaprak, ist. 1138 h.).
Tire, Necîb Paşa, nr. 328/1 (yap. 1 b-118 a, ist. 1207 h.).
54-Kânî (?).
Münşeât (Resmî birçok vesikayı ihtiva eder.).
Baş . ... AıjL. cJp
Tire, Necîb Paşa, nr. 398 (162 yaprak, ist. X II. asır).
55- Karaçelebi-zâde Abdül'azîz Efendî (ölm. 1068 h., OM, 111,120-121;
Babinger, s. 204-206).
-Mir'ât el-safâ (HH, s. 1648).
Tire, Necîb Paşa, nr. 634 (78 yaprak, X I. asır).
-Ravzat el-ebrâr.
Tire, Necîb Paşa, nr. 634 (510 yaprak, ist. X I. asır).
-Süleymân-nâme.
Baş
1
■•■
<01
bI
Tire, Necîb Paşa, nr. 643 (209 yaprak, ist. X I. asır).
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 472 (216 yaprak, ist. X II. asır).
-Terceme-i Siyer el-Kâzarûnî
Baş i •••
Manisa, nr. 5041 (150 yaprak kadar, ist. 1088 h.).
56- Kasım b. ctsâ el-Akhisârî (ölm. 967 h., OM, 1,18).
Merıâkib-i Şeyh Mecdiiddîrı İsa Akhisârî (ölm. 937 h., HH, s.1842).
B A ZI N A D İR TÜRKÇE Y A Z M A L A R
Baş : . . .
Jjl
385 i
tiUj a»,j
Akhisar, Zeynel-zâde, nr. 1793 (109 yaprak, ist. 1243 h.).
57- Kâsım b. Mahmûd el-Karahisârî.
Irşâd el-miirîd ila ’l-murâdfî tercemeti Mirşâd el-Hbâd tuhfet el-Sultân Murâd (Necin el-Dâye’nin eserinin tercümesidir. 825 h.de II. Murâd’ a
ithaf edilmiştir. HH, s. 1655).
Baş : . . . ¿ 'I j
Jjl
j ¿-¡.V-'j ■Aa‘
Süleymaniye, Yusuf Ağa, nr. 272 (130 yaprak, ist. 960 h.),
Üniversite, TY, nr. 599 (237 yaprak, ist. 1029 h.).
57a-Kâtib ‘Alâ’ üddîn el-Türkî.
Murşid el-muhâsibîn (HH, s. 1655).
Baş i . . . y j j L
I
,
Çorum, nr. 3076 (70 ya.prak, ist. 917 h.).
57b-Kâtib el-Hâcc ‘Ab Ednâ.
Ahbar el-yemânî (el-Bark el-yemâtıfnin tercümesi).
Baş : ...
jj
oaV
a *j
Reisülküttâb nr. 632 (te’b f 1064 h., Mısır valisi Hacı Ahmed Paşa
için tercüme edilmiştir. 320 yaprak, ist. X II. asır).
58- Kâtib Muhyîddîn Gelibolulu.
Terceme-i merıâkib-i Evhadiiddîn el-Kirmânî (Müellifi Sa'deddîn el-Hamavî).
Koyunoğlu, nr. 13 289 (129 yaprak, ist. X I. asır, baştan bir yap­
rak, sondan bir miktar eksik. Eserin asb Nâfiz Paşa, nr. 1199 ve
Edirne Sehmiye, nr. 2140 da bulunmaktadır.).
59- Kayğusuz Abdal {OM, 1,144).
Pend-nâme.
Baş : ... ,j^lc JUj j Jjo Va JJj «.LT”jui U
Arkeoloji Müzesi, nr. 959 (38 yaprak, ist. 1250 h.).
60- Lâmi'î, Mahmûd b. Osman (ölm. 938 h., Abdülkâdir Karahan, Lâmicî mad., İA,VII, 10-15).
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 25
R A M A ZA N ŞEŞEN
386
-Dil-i pemâtıe (Şeyh Ahmed el-Buhârî el-Nakşbendî ve I. Selîm adlanna kaleme alınmıştır.).
. .
Baş i ••• djl
Trabzon, nr. 494 (150 yaprak, ıst. X I. asır).
-Giil-i sad berg
Baş . . •• i—
—
•^n*î* 4î
Diyarbakır, nr. A.2244 (yap. 1 b-36 b, ist. 936 h.).
-Hüsn ü dil ve sıfat-ı akl-i kâmil.
Baş :
lailj r- j ıJLi- u - V İLLA» 4U1 Lal
Erzurum, nr. 24 064 (214 yaprak, 948 h. de Gelibulu’da istinsah edil­
miştir.).
-LatâHf.
.
Baş i •«.
•¿jh
j
Üniversite, TY, nr. 3814 (yap. 153 b-292 a, ist. 1Î 14 h.)
-Şeref el-insârı (te’lif 944 h.).
Çankırı, nr. 191 (150 yaprak, ist. 990 h.) .
- Veys-i râmîn.
Baş ı •••dji a*L & _ . vjUtf
^
d*
Tavşanh, nr. 4932 (227 yaprak, ist. X I. asır).
*
.
61- Le’âlî (Belki de OM, 11,495 te zikredilen Lâlî Dede Aydînî olabihr.).
Dîvân.
Baş : ...
l ıjji* «¿U ¿jt* <Sjy*
Hacı Mahmud, nr. 3298 (yap. 41 b -103 a, hamişte, ist. X I. asır).
62-La‘lî-zâde, Abdullah Efendi (Bk. OM,1,159).
Tarîkat-ı Bayrâmiyye’ den tâ’ife-i Melâmiyye'nin anane-iirâdetleri hak­
kında...
.
Baş : .. •jS-b.1
. Pertev Paşa, nr. 493 (yap. 59 b-147 a, ist. 1206 h.).
Üniversite, TY, nr. 3263 (35 yaprak, ist. 1231 h.).
b a z i n â d ir t ü r k ç e y a z m a l a r
387
6 3 -Mahmûd b. Abdullah b. Mahmûd el-Bağdâdî (Babinger, s.
243-244)
Risale f i ’l-tasavvuf (Vezir Mustafa Paşa’ya takdim edilmiş olup
bir mukaddime ve bir hatimeden ibarettir.).
BaŞ : ... Af j
aj\i çŞ
Jjl Af
Üniversite, TY, nr. 1864 (63 yaprak, ist. X I. asır).
64- Mahmûd b. Edhem Amasyavî (OM, 1,160).
Giilşen-i inşâ (HH, s. 1505, II. Bâyezîd devrinde te’lif edilmiştir.).
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 800 (125 yaprak, ist. X I. asır, baş : ... jUj»
ıS^J
■**)•
Zile, nr. 1009 (83 yaprak, ist. 975 h., baş : ...u 'b îj, ısb-îj ^L—b Af).
65- Mahmûd b. Muhammed b. Dilşâd (OM,III,-139-140). ’
Terceme-i Harîdet el-caca‘ib li-lbn el-Verdî.
•
Baş: ... iydl J,tı
jk , ts-dl •ûıai-l
Tire, Necîb Paşa, nr. 625 (243 yaprak, ist. 1004 h.).
66
- Mahmûd el-Vardârî.
Bahr el-mesâHlfi ’1-farâ‘iz (HH feyli, 1,166).
Baş . ... 1mfj I *1*1
...
\ Jjr I¿il!
Tavşanlı, nr. 641 (229 yaprak, ist. 1036 h.).
67- Mektûbî îbrâhım Efendi.
- Rûh el-taHik.
T T K Kütüphanesi, Esad Fuâd Tugay kitaplanndan.
68
- Mirim Çelebi, Muhammed b. Mahmûd b. Kadı-zâde el-Rûmî (ölm.
931 h., OM, III, 298).
M esâ"il der ahkâm-i nücûm.
Baş : ...
J j ^ .••Aıjf uç». 4*) j
Üniversite, TY, nr. 6544 (yap.. 120 b-151 b, ist.. 1106 h;).
388
R A M A ZA N ŞEŞEN
69- Muhammed Âşık el-Hanefî.
Terceme-i Ahbâru Mekke li-l-Ezrakî.
Baş :
U ...
ıS-dl ¿ui-l
Manisa, tır. 6380 (200 yaprak, ist. 1011 h.).
70-Muhammed Efendi (Abdullah el-Kırîmî’nin talebelerinden).
Risâlefî Hlm el-hatf.
3
Baş i ... r>U'
Belediye, M.Gevdet, K. 450 (20 yaprak, ist. 1086 h.).
Arkeoloji Müzesi, nr. 473 (10 yaprak, ist. 1255 h.).
71- Muhammed b. Ahmed.
Terceme-i Menâkib-i Alî b. Ebî Tâlib (müellif Şeyh Ömer ?).
Baş . ...
■■¡jj.ı
Burdur, nr. 1050 (353 yaprak, ist. 1227 h.).
72- Muhammed b. Baydur.
Terceme-i Kitâb-ı Ebî Nasr b. Tâhir b. Muhammed. el-Serahsî (tasavvu­
fa dâir, eserin aslı bilinmiyor.).
Baş . ...
^
Manisa, nr.
l ^UJC Jjl
68 86
(140 yaprak, ist. 863 h.).
73- Muhammed b. Kâtib Sinan el-Muvakkit (OM, 111,301).
Risâle f î rubc el-mukantarât.
Baş t ...
j &
Carullah Ef., nr. 1473 (yap. 13 b-27 b, ist. X I. asır).
Üniversite, TY, nr. 1824 (yap. 120 b-140 b, ist. 1047 h.).
74- Muhammed b. Muhammed el-Edirnevî (ölm. 1050 h., Babainger,
s.182-184).
Nuhbet el-tavârîh ve ’ l-ahbâr (IV. Murad devrinde, 1039 h. de te’lif
edilmiştir. HH, s. 1939).
Baş: ...
3
Râşid Efendi, nr. 943 (329 yaprak, ist. X II. asır).
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
389
75- Muhammed b. Yûnus el-Dervâzî.
Kavs-nâme.
Baş :
j
jbjb j
jr
Arkeoloji Müzesi, nr. 1582 (37 yaprak, İst. 1070 h.).
76- Muhammed Mekkî.
Menâkib-i şeyh Muhammed Murâd el-Buhâri (Hüseyn Lâzikî rivaye­
tiyle) .
Baş r ...<!>
Murad Buharı, nr. 256 (yap. 1 a-43 b, İst. 1126 h.).
76a-Muhammed b. Mustafa.
Tercemet el-felâhat el-tâmme (müel:Ebû Zekeriyyâ Yahya b. Muham­
med b. Ahmed el-'Avvâm).
Baş c ...^)^j
¿lıl
I &j 2 j
L*I...
Üniversite, TY, nr. 1691 (225 yaprak, İst. 18 Şaban 998 h. de mü­
tercim tarafından).
77- Muhammed Mîrek el-Nakşbendî el-Taşkendî.
Şehrî ve gülî (der-hall-i ba'zı ebyât-ı müşkile ve rübâiyyât ve mukattcât-ı kâmile-i şuearâ-i mütekaddime ve fiızalây-i müteahhirîn.).
Baş : ...Jtf-
^jcl tS-cÂÂU» cŞ~y jui U
Râşid Efendi, nr. 588/2 (yap. 56 a-98 a, ist. 1089 h.).
78- Muhammed Münşî (Seyyid) .
Fetih-nâme-i Mora.
Baş : ...
j.lcI j}^ * y
Türk ve Islâm Eserleri, nr. 2179 (yap. 1 b-15 b, ist. 883 h. de müel­
lif hattıyla.).
79- Muhammed Râşid b. Abdullâh el-Gürcî el-Hanefî el-Kâdirî.
Mecmûc el-aklâm (Eski alfabelere dâir.).
Baş c •■
j jfoy ^«1*1 ...
Arkeoloji Müzesi, nr. 475 (28 yaprak, ist. X II. asır, son kısımları
arapça).
390
R A M A ZA N ŞEŞEN
80- Muhammed Rızâ Efendi, Nakîb el-Eşrâf (ölm. 1169 h., OM,III,58).
El-Sebc el-seyyârf î ahbâri mülûk el-Tatar (I. Mahmud devrinde te’lif
edilmiş Kırım hanları tarihidir.).
Baş r ■•
s'j
IjJjl fjk** -***
...
Râğıp Paşa, nr. 1016 (179 yaprak, İst. 1176 h.).
Arkeoloji Müzesi, nr. 461 (127 yaprak, İst. XII.. asır).
81- Mürîdı Aydînî (OM, 11,415).
Mansûr-nâme-i Hallâc (Derviş Niyâzî’nin Mansûr-nâme’sine na­
ziredir.) .
Baş : ... jt> j -
Jjl jjî». jTjUjJ j l Jj<
Arkeoloji Müzesi, nr. 255 (102 yaprak, X II. asır).
82- Mûsâ Sadri.
Menâkib-i Sadruddîn .el-Konavî (0AÎ,III,191).
Baş î •a•
¿5***
yı
Belediye, M. Cevdet, K. 454 (13 yaprak, ist. X III. asır).
83- Mustafâ b. Abdullâh.
Târîh el-Seyyid el-Hâcc Mûsâ b. el-Seyyid Haşan. (Sultan Mustafa za­
manında Eğridir taraflarında yazilmıştır. O bölgenin tarihi bakı­
mından önemlidir.).
.
*
Baş : ...tUU Jjl
Tavşanh, nr. 3054 (177 yaprak, ist: X II. asır).
84- Mustafâ b. Alî el-Muvakkit fi’ l-Câmi el-hâkânî el-Seİîmî (ölm. 956
h. den sonra, OM, III, 300-301).
Tuhfet el-zamân ve harîdet el-acyân (coğrafya ye hey’ ete dâir, HH, s.
366).
Baş i ....lL>l
1 ..,uıl ¿Lc
u.ı j ...
Nuruosmâniyye, nr. 2993 (228 yaprak, X II. asır, tashih edilmiş).
84a- Nahifi.
Tercemet el-Nehc el-meslûk fîsiyâset el-mulûk (müellifi ‘Abdurrahmân
b. Naşr el-Şeyzerî. I. Abdülhamîd için tercüme edilmiştir.)
B A Z I NÂDİR. TÜRKÇE Y A Z M A L A R
BaŞ
■ •••
j
^ İd l J
¿U<* C j
391
...
Tire, Necib Paşa nr. 357 (205 yaprak, mütercimin hattıyla).
8 5-Naşîruddîn el-Tûsî (ölm. 672 h .)..
-Terceme-i bâk-nâme-i pâdişâhî (mütercim zikredilmiyor. Sultân Ya‘kûb b. Devlethân için tercüme edilmiştir.).
Baş ; ■•.
J
j
Manisâ, nr. 1860/1 (l b-30 b, ist.
X . asır).
Koyunoğlu, nr. 12 067 (1 b-29 b, İst. X . asır).
„ Bağdadh Vehbi, nr. 1408 (42 yaprak, ist. 1203 h.).
-Terceme-i tensuh-nâme-i ilhânî (Beylerbeyi Karacabey namına ter­
cüme edilmiştir.)
Baş :
j jJT Jji Jj.ı Ul ...
Lâleli, nr. 2044/4(56 a-66 a, ist.
1035 h.).
,
86- Nasûh b. Îsrâ’îl.
.
Menâkib el-cârifîn ve kerâmât el-kâmilîn min el-evliyâ... (40 bâb üzre tertibedilmiş olup her bâbta bir şeyhten bahseder.).
Üniversite, TY, nr. 558 (yap. 162 a-217 a, ist. 980 h.). ,
87-Nazmî-zâde Murtazâ (ölm. 1134 h., Babinger, s. 250-253)1
Câmic el-envâr fî menakib eî-ebrâr (Eserin 1092 de tamamlanan ikinci
tahrîri).
: - Koyunoğlu, nr. 13 629 (120 yaprak, ist. 1092 h.)."
Arkeoloji Müzesi, nr. 440 (107 yaprak, ist. 1092 h.).
Köprülü, nr. 253 (100 yaprak, ist.. X II. asır).
88- Nesîmî (Abdülbâkı Gölpmarh, Nesîmî mad., İA, IX , 206-207).
, Dîvân.
Muğla, Hoca Mustafa, rir. 427/2 (yap. 28b-97a, ist. 895h.).
-Mukaddimet el-hakâHk (ilm-i hurûfa dâir)
Baş : ...
*¿1» J.MJİ4İC ^
Jls
Manisa nr. 1143 (yap. 31b-84a, ist. 963 h.).
89- Ni'metî.
Dâstân-i Edhem ü Hümâ.
392
R A M A ZA N ŞEŞEN .
Baş : . . . jlc I J J « . o l ^
:
•
~
Arkeoloji Müzesi, nr. 1180 (yap. 7 b-36 a, ist. X II. asır).
89a-Nusret, Muhammed Nasîr.
Mecmûca-i letâ’if-i hayâl
Baş : ... y j „ » ¡ f ¿fA-'
j
x l;
¡ji
Türk ve Islâm Eserleri Müzesi, nr. 2034 (259 yaprak, ist. 1138 h.)
90- Nücûmî el-‘Aynî, Cemâleddîn Ebû Ca'fer Haşan b. Alî.
Mezâk el-iuşşâkfî Him el-âfâk (8 makale, Sultân Gem b. Mehmed
Fâtih’e takdim edilmiştir. HH, s. 1645).
Baş : . . . ¿ 11. jui U ...ü U I j jJ l
İbrahim Efendi, nr. 645 (yap. 1 b-92 a, ist. 1082 h.).
91- Okçu-zâde, Muhammed b. Muhammed (ölm. 1039 h., Babinger,
s. 117).
Münşeât.
Tire, Necîb Paşa, nr. 372 (177 yaprak, ist. 1205 h.).
92- (Derviş) Omar el-Fu’ âdî.
Menâkib-i Şeyh ŞaKbân Efendi el-Kastamonî (I. Ahmed için te’lif edil­
miştir.).
Baş :
i
j j£
>-x-
Koyunoğlu, nr. 13 907 (1 b-70 b, ist. X I. asır).
Uşşâkî Tekkesi, nr. 35/2 (yap. 24 b-56 b, ist. 1113 h.).
93- Osmân b. Abdülmennâh (Belgrad Dîvâm’nda ikinci tercümân).
El-Risâlet el-coğrâfiyye (Köprülü. Fâzıl Ahmed Paşa için te’lif edil­
miştir.).
Baş :
L 'j » j j j l J u
Köprülü II, nr. 175 (370 yaprak, ist. 1165 h.),.
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
393
94- Osmân-zâde, Tâib Ahmed Efendi (ölm. 1136 h., OAi,II,116-117.
Karahan, Osmân-zâde Tâib mad., İA, IX , 453-456):.
-Hadîkat el-mülûk ve ’l-vüzerâ.
Baş : ... ^
4
x
~
i
Jjl (j'L—) •\x~
Ulucâmi, nr. 5İ46 (yap. 1 b-138 b, ist. 1169 h.).
-Şimâr el-esmâr (Kelîle ve Dimne’nin muhtasar tercümesi.).
Belediye, nr. O; 75-0/2 (s. 6-172, ist. 1217 h.)..
95- Riyâzî Mehmed Efendi (ölm. 1054 h., OM, 11,184; Babinger, s. 177-178).
Düstûr-i Riyâzî der-durûb-i emsâl-i Acem.
Baş i ....
vLjro
Jjl
(j-J—<#
Râşid Efendi, nr. 588/3 (yap. 99 b-158 a, ist. 1089 h.).
96- Rıdvan Paşa-zâde Abdullah Beğ (Babinger, s. 235 not İ ) .
-Târîhu Mısr (Yavuz’un Mısır'ı fethi ile sona erer.).
Baş i ...
d jl L j
Beyazıt Umûmî, nr. 9391 (216 yaprak, ist. 1134 h.).
-Terceme-i MüşHl el-ezhâr fi lacâHb el-aktâr.
Baş ...
Jjl L-j •w*
Koyunoğlu, nr. 13 281 (212 yaprak, ist. 1124 h.).
97- Rumûzî, Mustafâ (Babinger, s. 91-92).
Fetih-nâme-i Yemen (Mesnevi tarzında 977 de III. Murâd için te’lif
edilmiştir.).
Baş i ...
a^
t jl
JL
Nevşehir, ur. 33 (207 yaprak, ist. 1000 civarında).
98- Rûşenî.
Divân.
Baş i ...Cjh-h*
O
Arkeoloji Müzesi, nr. 1152 (161 yaprak, ist. 957 h.). -
394
.
.R A M A ZA N ŞEŞEN
•
99- Sabit Alâeddîn!Efendi (ölm. 1124 h:r OM, II, 118-119). '
Dâstân-i Edhem il Hümâ. t .
Baş ;
1
Arkeoloji Müzesi, nr. 1180 (yap. 1 b-6 a, ist, X II. asır).
100-(Şeyh) Safiyyüddîn el-Erdebîlî.
-"
Kur'ân-ı KerîrrCdeki bazı âyetlerin tahkik ve-tedkîktne dâir bir risale,Baş * ...¿ilil l¿^.1
Kastamonu,
Dr.
...
■
1763 (yap. 169a-173a, işt. 1000. h. lerd e)...
101-San Abdullâh b. Muhammed el-Osmânî (ölm. 1071 h., ÖiFaruk
Akün, Sarı Abdullâh mad., İA, X , 216-220).
-Düstûr el-itışâ.
Esed Efendi, nr. 3332 (347 yaprak, ist. 1081 h.).
- '
Üniversite, TY, nr. 1252 (425 yaprak, ist. X I. asır).
-Tedbîr el-nefeteyn ve islâh eİ-niishateyn (siyâsetnâme, HH, s. 381).
Baş : ...
j
•¿'««ttl J ji
Arkeoloji Müzesi, nr. 1060 (279 yaprak; ist. X I. asır). : * :
Üniversite, TY, nr. 2666 (134 yaprak, ist. X I. asır). ..
102- Şeydi Alî Reîs b. Hüseyn (Şerefeddin Turan, Şeydi . Ali Reis nıad.,
İA, X , 528).
.
.
-Mir'ât-ı kâinât..
Baş ; ...
Jjl jl>j{
j
a*“
Üniversite, TY, nr. 1824 (ya p .13 a-71 b, ist. 1047 h.).
-Mir'ât el-memâlik.
Kütahya, Vahîd Paşa, nr. 2242 (77 yaprak, ist. 998 h.). .
103-Seyyid Halil.
Tuhfet el-hasîb (Ahvâl-i menâzile dâir! L Ahmed zamanında te’lif
edilmiştir.)..
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
Baş i ... cJ
a».yA
jıi* '
395
.......... .
Arkeoloji Müzesi., nr. 391 (47 yaprak, ist. X II. asır).
104- Seyyid Muhammed b. Seyyid Alâeddîn el-Huseynî el-Razavı.
Kitâb-ı Jîitüvvet.(Hz. Ali’den rivayete göre.).
Baş z ...
y a«} 1*1 ...OtlLMujj
Belediye, M. Cevdet, nr. K. 230 (1 b-47 a, ist. XI.'asır).
105-Seyyid Nizâm-ı Bedahşî.
Menâkib el-Seyyid Alî el-Semerkandî (öİm. 862 h., eser 700 menkıbe
ihtiva eder.).
Baş :... jMjl UT soi yf} Le. J î îjc.
Hacı Mahmud, nr. 4603 (114 yaprak, ist. 1082 h., harekeli nesihle).
İsparta, Halil Hâmid Paşa, nr. 227 (151 yaprak, ist. 1225 h.).
106-Seyyid Osmân Efendi el-Hâşimî..
Tarîk-nâme.
Baş : ... j A c \j\!o
...
Haşan.Nüsnî, nr. 758 (yap. 1 b-51 a, ist. X II. asır. Yap. 32 b-41 a
arasında şiirleri, 41 a-51 a arasında İsrâ Sûresi tefsiri vardır.).
107- Sipâhî-zâde, Mehmed b. Alî (ölm. 997 h.).
Evzah el-mesâlik ilâ malnfet el-büldan ve ’ l-memâlik (Ebu ’l-Fidâ’mn
Takvim el-büldânhmn ilaveli tercümesi. HH, s. 202,468).
Baş : ... o ¿Vle-ı~*
JjI j
f
'Haraccıoğlu, nr. 1218 (155 yaprak, ist. 980 h.).
Askerî Müze, nr. 73 (150 yaprak kadar, ist. X . asır).
108-Şâdî. .
.
.
Maktel el-Hasanye ’l-Hüseyn (763 h. de Kastomonu’da te’lif edilmiş­
tir.).
Baş : ... J- Ei j j i
oL j j I ûıl
Koyunoğlu, nr. 13 445 (103 yaprak, ist. 974 h., harekeli nesihle).
-396
R A M A ZA N ŞEŞEN
109-Şâhidî, Ibrâhîm Dede (ölm. 957 _h.).
-Gülşen-i vahdet.
Baş : ... hIo jj «Jüe
^*l>"
.
Tavşanlı, nr. 1124 (yap. 32 b-44 b, ist. X II. asır).
-Tuhfe-i Şâhidî (arûza dâir).
Baş : ...
yy Ca)
Esad Efendi, nr. 3664 (yap. 248 b-261 a,ist. X II. asır).
110- Şemseddîn el-Sîvâsî, Ebu 51-Senâ Ahmed (ölm. 1006 h., OM, I, 95).
-Mir'ât el-ahlâk ve mirkât ( meşûk) el-eşvak (HH, s. 1646).
Baş : ...
^
^il. . .
Diyarbakır, nr. B. 1884 (164 yaprak, ist. X . asır, harekeli).
-Makd-i hâtır (HH, s. 1973).
Baş: ... joîJI *b>- Jjl
aa-
Koyunoğlu, nr. 13 395 (141 yaprak, ist. X II. asır).
111- Şemsî Ahmed Paşa (Babinger, s. 105-106).
Cevâhir el-kelimât (Arapça-Tiirkçe manzum ve muhtasar bir lüğat).
Baş : ... ¿ l*
-»-I j ’ ij
-u-j aa-
Antalya-Tekelioğlu, nr. 671 (yap. 1 b-59 b, ist. 1056 h.).
112-Şemsî el-Şâir el-Acemî (I. Selîm devri şairlerinden).
Dih mürğ (Kuşların dilinden nasihatler, manzum, HH, s. 762).
Baş . ^>j!
oul
<i)l
Üniversite, TY; nr. 3814 (s. 123-148, ist. 1114 h.).
113- Şerîf b. Şerîf (Fâtih ve oğlu Bâyezîd devirlerinde yaşamıştır.). Menâkib-i Şeyh Bunhâüeddîn Muhammed b. Muhammed el-Reytıî el-Hüseynî.
Baş : ...JİU. Jjl (j-Lîj
j (_rh—j âa-
Arkeoloji Müzesi, nr. 1301 (59 yaprak, ist. III. asır).
B A ZI N A D İR TÜRKÇE Y A Z M A L A R
397
114- Şeyhî el-Sîvâsî.
El-Cevheret el-fa’ika f î fazli Âişe (III. Murad devrinde te’Îif edilmiş­
tir.).
Baş. â ...
I
U
-
.
..
Kastamonu, nr. 1302 (255 yaprak, İst. X I. asır).
115- Tâcî-zâde, Cafer Çelebi Amasyavî (ölm. 920 h.,. Babinger, s.49-50).
Heves-nâme (Mehabbet-nâme, IX . asrın sonunda İstanbul’ daki bazı
yerleri tavsif eder.).
Koyunoğlu, nr. 13 955 (100 yaprak kadar, ist. 899 h.).
116- (Mevlânâ) Vahidî.
Tarîkat-nâme-i Hâce-i Cihan ve Netîce-i Cân (I. Selim devrinde 929 h.
de te’lif edilmiştir.).
Baş : ... j j l
_j ! L
j*. j a»-
Üniversite, TY, nr. 9504 (119 yaprak, ist. 1013 h.).
Haşan Hüsnî, nr. 670 (98 yaprak, ist. 1000 h.).
117-Veysî Alaşehrî (ölm. 1037 h., Babinger, s. 152-154).
Hâb-nâme.
. Baş : ... oLijL Jjl U*j.as- csljl ¿¿r
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 535/4 (yap. 83 b-90 b, ist. X I. asır).
118- (Seyyid) Yahyâ Efendi.
Menâkib-i Hâce M . Emîn Tokâdî ve Ahmed Tekdest Cûryânî (Yahyâ Efendi’nin müridlerinden biri tarafından temize çekilmiştir.).
Baş :...
J ) j j £ ¿Uljjl y
Üniversite, TY, nr. 6480 (40 yaprak, ist. 1202 h.).
119- Yahyâ b. Bahşî (ölm. 840 h., OM, I, 199),
Menakib el-cevâhir (Emir Sultan M. el-Buhârî’nin menâkibi hakkında,
te’lif tarihi 932 h., HH, s. 1841 de Îbrâhîm b. Zeyneddîn el-Hâcc
Kâsım el-Halebî el-Hanefî’ye nisbet edilir.).
Baş : ... J'fy
Jjl -Uj Ll
•
Tavşanlı, nr. 3159 (75 yaprak, ist. 1008 K.).
R A M A ZA N ŞEŞEN
398
120-Yûnus Emre (Emrem),
Divân.
Muğla, Hoca Mustafa, nr. 413 (137 yaprak, İst. X.. asır, baştan ve
sondan eksik.).
.121-Yûsuf b. Kemâl el-Burusavî (OM, III, 309).
Oâmic el-hisâb (Kânûnî devrinde te’lif edilmiştir.).
Baş ; ...
J
Tavşanb, nr. 1709/2 (yap. 60 b-156 a, İst. X I. asır).
M üe l l i f i Tes bi t Ed il me ye n Eserler:
-Baftâl-nâme.
Arkeoloji Müzesi, nr. 1455 (228 yaprak, 840 Rebîülevvel ayı ba­
şında Hâcî Seyyid b. Emir Kalişmîr tarafindan istinsah edilmiş­
tir.) .
-Câmic el-inşâ ve H-mekâtîb (134 bâb üzere tertibedilmiş tasavvufa
dâir bir eser.).
Baş ; ...
u j sjlı»-
Üniversite, TY, nr. 3971 (380 yaprak, ist. IX . asır, başı sonu eksik.).
-Durûb-i emsâl-i türkiyye (alfebetik olarak tertibedilmiştir.).
Baş : . . . j î ' j I JLiıl
ûj\ <jjl
_ i!l «_>l;
Üniversite, Farsça Yazmalar, nr. 546 (yap. 116 a-128 b, ist. X I.
asır.).
-Fütüvvet-nâme.
Baş . ... o *
j
^loAıt
ö f - J /f
Yusuf Ağa, nr. 10 203 (47 yaprak, ist. 1229 h.).
Başka bir jfütüvvet-nâme.
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
S E Ş '" ... 4İÜ- t f ljl ^LhSİ ÂOlt
o^ ld l
Arkeoloji Müzesi, nr. 1157 (70 yaprak, ist. X III. asır).
-Ğazavât-ı İfrîkıyye-i Eshâb.
Baş ;
¿jlÎy.-jJİ
cj\jj
399
-
J L jlj
Arkeoloji Müzesi, nr. 1318.(388, yaprak, Tilimsân’da.lOOl senesi
Şabân’ı sonunda harekeli bir nesihle istinsah edilmiştir.).
-Osmanh kânûn-nâmeleri:
a) Sûret-i kânân-nâme-i ihtisâb-ı Edime (Edirne kadısı Narluca Muhyîddîn tarafından 907 Zilhiccesi ortalarında tedvin edilmiştir.).
İnegöl, nr. 230 (yap. 28b-36a, ist. 10000 h. lerde).
b) Kânûn-nâmie- Osmânî ve 'l-örfiyyâtı dîvâni (26 fasl ). .
İnegöl, nr. 230 (yap. 2b-28a, ist. 100 h. lerde).
c) 1011 h. senesinin İ L günü arzedilen arazi kânûn-nâmesi.
Koyunoğlu, nr. 13 553 (yap. 1 b-39 b, ist. X I. asır).
d) Kavânîn ve.kavâ'id-i Yeniçeriyân (I. Ahmed devrinde 9 bâb üzere
tertibedilmiştir.).
Baş i ...
j-u ı* x>-
VL j
Esad Efendi, nr. 2068 (130 yaprak, ist. X I. asır).
. Veliyyüddîn,nr. 1973 (145-yaprak, ist. X I. asır).
e) Osmanh eyâletleri, sancakları ve buralardaki emirler, timarlı askerler
. hakkında bir risâle.
Fatih, nr. 3514 (yap. 101 a-112 _b, ist. 1063 h.).
-Kâşif el-kulûb (Safiyyüddîn el-Erdebîlî’nin menâkibinin Farsça’­
dan tercümesi).
Baş i ... u-lJI
¡Ja*j d jjt ü ..-ı j-..^ y juj 1*1 ...
Aymtâb, rir. 200 (100 yaprak kadar, ist. X . asır).”
Manisa, nr. 1383/1 (yap. 1 a-130 b civarında, ist. IX . asır).
400
R A M A ZA N ŞEŞEN
-Mecmû'at el-sanâyic (Eser 39 bâb üzerine, tertibedilmiş olup son
bâbı düşmüştür. Müellif zamanındaki kimya ve kuyumculuk sa­
natlarından bahseder.).
Diyarbakır, nr. A. 4236 (132 yaprak, İst. X II. asır).
-Menâkib-i Ebû Eyyûb Hâlid b. %eyd el-Ensârt (Müellif Kanunî dev­
rinde Eyyûb Medresesi müderrislerindendi. HH, s. 1835).
- Üniversite, TY, nr. 6485 (34 yaprak, İst. X . asır).
-Menâkıb-i Hâcî Bektâş Velî.
Baş : ... 4.1cj j* j
j £ 2.
j
Beyazıt Umûmî, nr. 9436 (136 yaprak, İst. 1076 h.).
-Menâkib-i Hz. Mevlânâ (III. Murâd zamanında Abdüllatîf b. Sinan
Dede el-Mevlevî’nin müridlerinden biri tarafından 99.8 h. de te’lif
edilmiştir.).
Baş :
«iL
¿ıSjr
^
J;
Kastamonu, nr. 1180 (151 yaprak, İst. 1251 h. ).
-Başka bir eser (Bu eserin Şemseddîn Hüseyn Belhî b. Ahmed Hatîbî’ye âit olması muhtemeldir?).
Baş : ...
jy
üıoi-l
Hâlet Efendi, nr. 319 (271 yaprak, ist. 1213 h.), mülhak, nr. 50
(242 yaprak, ist. 1017 h.).
Nuruosmâniye, nr. 2610 (113 yaprak, ist. X I. asır).
Tokat, nr. 4342 (294 yaprak, ist. 1008 h.).
-Menâkib-i. Sultân Bâyezîd el-Şâni (Daha çok Yavuz’dan bahseder.).
Baş : ...
Ujlüu.
t) «_ih.
Askerî Müze, nr. 84 (250 yaprak kadar, ist. X I. asır).
-Menâkib-i Sünbiil Efendi,.
JL
B A ZI N Â D İR TÜRKÇE YAZMALAR
Baş : ..,
401
f'JSı^U-l <-Jj! «l-u-
Manisa, nr. 1229/2 (yap. 42 b-65 b, ist. X I. asır).
-Menâkib-i Şücâceddîn Sultân Varlığı.
Baş *. ...
li*—
“4 •‘y &
Kastamonu, nr. 1591/8 (6 yaprak, ist. X III. asır).
-Menâkib-i-Şeyh Muhammed Ebi ’l-Vefâ (II. Bâyezîd devrinde Arap­
ça’dan tercüme edilmiştir.).
Baş i •a.
p-—-r
^
L«l - - -
Kütahya, Vahîd Paşa, nr. 1542 (yap. 1 a-106 b, ist. IX- asır.).
Pertevniyalj nr. 417/1 (yap. 1 b-106 b, ist. X . asır).
Bursa Umûmî, nr. 26 134 (83 yaprak, ist. X . asır).
Hamidiyye, nr. 992 (190 yaprak, ist. X . asır).
Üniversite, TY, nr. 6379 (194 yaprak, ist. X I. asır).
-Menbac el-ebhâr f i riyâz el-ebrâr (Nakşibendiyye tarikatı silsile-nâmesi).
Baş ı aaa
^İs
j-Aıl
Tavşanh, nr. 4878 (yap. 395 b-452 a, ist. X I. asır).
-Münşeât mecmûalan:
a) Bor, nr. P. 396 (85 yaprak, ist. X I. asır. Dîvânî ve siyâkat hat­
larla yazılmış mektupları ihtiva eder.).
b) Diyarbakır, nr. B. 2042 (yap. 1 b-80 b, ist. X I. asır).
c) Koyunoğlu, nr. 12 224/2 (100 yaprak kadar, ist. X II. asır. Kınah-zâde’nin mektuplarım ihtivâ eder.).
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 86
402
R A M A ZA N ŞEŞEN
d) Koyunoğlu, nr. 11 794 (56 yaprak, ist. X II. asır. Nasûh Paşa’mn mektuplamu ihtiva eder.).
e) Koyunoğlu, ıir. 13 727 (76 yaprak, ist. X I. asır).
f) Tire, Necîb Paşa, nr. 369 (548 yaprak, ist. 1100 h. lerde. X V X V II. asırlara âit fermanlar, resmî mektuplar, sakkler, taklîdler
v.s. resmî mektupları ihtivâ eden kıymetli bir mecmûa.).
g) Ürgüp, nr. 380 (100 yaprak kadar, ist. X I. asır.).
-Risâle f î Hlm el-hatt (Unvan sahifesinde Ya'kût el-Must'asımî’nin
olduğu kayıtk. Belki de onun eserinin tercümesi.).
çjtLTj.
f jsa.
Arkeoloji Müzesi, nr. 472 (38 yaprak, ist. X III. asır).
Köprülü II, nr. 361/1 (yap. 1 b-14 a, ist. X II. asır).
-Başka bir risâle.
Baş ı ...
Vjl
j
Çorum, nr. 3143/2 (15 yaprak, ist. 1095 h.).
«
-Şerhu esmâ Allâh el-husnâ.
Baş i ...
_y,
Koyunoğlü, nr. 12 025 (49 yaprak, ist. X I. asır).
-Kitâb-ı TavâHf-i Aşera li-Hâce-i Cihan (Mevlevîler, Bektâşîler, Edhemîler, Abdallar, Haydarîler, v.s. tarikatların mensuplarının
Hâce-i Gihân’ a sordukları sorular ve cevaplan.).
Baş : ... vJjlc s J.ı
j j j — JiJy> jyyC
.
Çorum, nr. 3248 (58 yaprak, ist. X I. asır).
-(Kıt'a min Tercemet el-Kur'ân (...
ı/jJlj
âyetinden
B AZI N Â D İR TÜRKÇE Y A ZM A LA R
403
ıS-Âl' j* ) âyetinin sonuna kadar. Satır aralarında ter­
cüme) .
Kastamonu (Merdiyye Medresesi), nr. 2378 (50 yaprak kadar,
ist. 1 Zilhicce 762 h. de).
-'■JJkûd-i ‘ukûl (Arapça atasözlerinin türkçe tercüme ve şerhi).
Baş : ...
*k_f' J
uî
tsj!\ Üj.d-1
Haraccıoğlu nr. 1003 (yap. 1 a-45a, ist. 1123 h.)
-Umûman memâlik-i osmâniyyede vâkî olan'bilâd, kura, kılâ ve mezrealann
aksâmı, tasarrufâtı, bazı ıstilâhât ve itibârâtı beyânında bir risâle.
Fatih, nr. 3514 (yap. 112 b-138 b, ist. 1063 Ramazan ayı ortaların­
da Silâhdâr-ı Şehriyârî Kenan.Ağa’mn maiyyetindekilerden Mus­
tafâ b. Mustafâ tarafından).
- Vakfiyeler:
a) El-Hâcc Mehmed Ağa b. Haşan b. IsmâHl vakfiyesi.
Koyunoğlu, nr. 13 754 (28 yaprak, ist. 1177 h.).
b) El-Hâcc Osmân b. Muhammed'in Beşiktaş'taki emlâkinin vakfiyesi.
Koyunoğlu, nr. 11 742 (11 yaprak, ist. 1119 h. de vâkıfin hattıyla).
c) Hüseyn Çelebi b. Mahmûd'un vakfiyesi.
Selimiyye, Medrese Kitapları, nr. 411 (20 yaprak, ist. X III. asır,
911 h. tarihli nüshadan nakledilmiştir.).
d) JVecîb Paşa Kütüphanesi Vakfiyesi.
Tire, Necîb Paşa, nr. 1 (33 yaprak, ist. 1244 h.).
e) Ömer Hüsâm Efendi Vakfiyesi.
Atıf Efendi, nr. 2859 (10 yaprak, ist. 1285 h.).
f ) Edime Selimiyye Camii Ve Külliyesi Vakfiyesi.
404
R A M A ZA N ŞEŞEN
Selimiye, nr. 141 (67 yaprak, İst. 984 h., Arapçası nr. 140 ta).
g) M . Vahîd Efendi Vakfiyesi.
Atıf Efendi, nr. 2861 (19 yaprak, ist. 1288 h.).
-Zeylii Hadîkat el-mülûk ve ’l-vüzerâ {OM, II, 265 veya III, 48 deki
eserlerden biri olabilir. Ayrıca, yukarıya, Osmân-zâde Tâib mad­
desine bk.).
Baş : ... ji\)3 3 e.,.‘lalw j
Ulucami, nr. 5146/2 (yap. 139 a-170 .a, ist. 1161 h.).
16. Yüzyılda Yaşamış Bir Kadın Şâir
NÎSÂYÎ
Mehmed Çavuşoğlu
Kılasik Tür Edebiyatının kadrosunu tesbit eden şuarâ tezkirelerinde
kadın şâir adına pek rastlanmaz. 16. yüzyılın sonuna kadar gelmiş olan
şâirler arasında Zeyneb Hamm (öl. ?), Mihrî Hâtûn (öl. H. 912-M.
1506) ve Hubbî Âyişe Hâtûn adlarına rastlarız. Bu üç şâirenin yetiş­
me tarzlarına bakılırsa, kendilerinde san’ata ve şiire yetenek gördük­
leri için ana,ve babalan tarafından teşvik edilmişlerdir. Onlar da san’atlannda kemâle erip ün salmaya başlayınca erkek arkadaşlanmn ara­
sına katılarak kâbiliyyetlerini imtihan meydamna salmakdan çekinme­
mişlerdir.
Bunlardan Zeyneb Hamm -ki Latifi kavlince Kastamomh, Âşık
Çelebi’ye göre Amasyahdır- Latifî’nin anlattığına göre, kendisindeki
zekâ ve kâbiliyyeti fark eden babası tarafından özene bezene eğitilmiş,
her türlü ilim ve fenden öğretilmiş, farsça dîvânlar ve arabca kasideler
okutulmuştur. Tahsilini tamamlayınca, yaradılışındaki şâirlik cevheririnin itişiyle farsça ve türkçe şiirlerle Fâtih Sultan Mehmed Hân adına
bir dîvân düzenlemiştir1. Âşık Çelebi ise, rivâyet yoluyla, Mihrî Hâtûn
ile Sultan 2. Bâyezid zamamnda Şehzâde Sultan Ahmed hizmetinde
bulunduklarını, birlikte kasideler ve medhiyeler verdiklerini «imiş» diye
anlatır. Ona göre, Mihrî Hâtûn izdivâcdan «âr edip» ölünceye kadar
mücerred olarak kalmış, Zeyneb Hamm ise «ere varup, eri hükminde
olup şiirden ve ricâl ile münâsebetden» el etek çekmiş2. Her ikisi de
onun:.
1 Latifi, T ezkire-i L a tifi, İstanbul, 1314, s. 319-322
2 Â şık Çelebi, M eşâirü’ş-şuarâ, Meredith-Owens neşri, London,
127b-128b
1971,
406
MEHMED ÇAVUŞOĞLU
Keşf it nikâbuîiı yiri gögi münevver it
Bu ‘âlem-i anâşın firdevs-i enver it
Matla’lı ünlü gazelini naklediyorlar. Yalnız Latifi farsça:
Zülf eger nîst hevâ-dâr-ı kad-i bâlây-et
Hem-çü men ser be-çi rû mî-nihed ender pây-et
beytini de kaydetmiştir. Zeyneb Hanım’dan bu satırlar dışında hiç bir
şiir ele geçmemiştir. Fâtih adına dîvân düzenlediği doğru ise o dîvân
ne olmuştur, nerededir? bilemiyoruz.
Mihrî Hâtun’ a gelince; Amasya'nın bu anaç bülbülünden bize
taıiı bir dîvân kalmıştır. Latîfî onun Belâyî mahlâsı ile şiirler yazan bir
kadının kızı olduğunu söylüyor. Ömrü boyunca evlenmemiş olmakla
berâber, Sinan Paşa oğlu İskender Çelebi’ye bir zaman plâtonik aşk
duymuş olan Mihrî Hâtun’un bu aşkım muhtelif şiirlerinde ifâde ettiği
rivâyet olunur. Yazdığı şiirlerin çoğu Necâtî Bey’ e nazîre olup, her yaz­
dığı gazeli ona gönderirmiş. Necâtî Bey de bundan hoşlanmazmış. Hat­
tâ, bir keresinde öfkesini şu kıt’a ile belirtmiştir:
Ey benüm şi'rüme nazîre diyen
Çıkma râh-ı edebden eyle hazer
, Dime ki uşda vezn ü kâfiyede
Şi'rüm oldı Necâtîye hem-ser
Harfi üç olmak ile ikisinün
Bir midür fi’l-hakîka cayb u hüner3
Bu.ince duygulu kadın, diğer şâirlerin kendisine yönelttikleri her türlü
sataşmayı büyük bir zarâfetle karşılamıştır. Paşa Çelebi adh birinin
onunla evlenmek istediğini duyan Bahkesirli Zâtî’nin (öl. H. 953-M.
1546) yazdığı kâba hicviyeyi okuyunca, nükteyi beğenerek «n5olaydı
bu kıt’ ayı ben demiş olaydım» dediği bizzat Zâtî tarafından rivâyet
olunmaktadır4.
3
4
Latifi, gösterilen yer.
Mehmed Çavuşoğlu, Zâtî’nin L etâ yifi, TDED, C. X VIII, s. 14
N İSÂ Y Î
407
Kadın şâirlerin üçüncüsü Hubbî Âyişe Hatun -ki Beşiktaşlı Şeyh
Yahyâ Efendi’nin kızı ve Akşemseddin’in torunu ve 2. Selim’in şehzâdeliğinde hocası olan Şemsî Çelebi’nin hammıdır - kocasının münâse­
beti dolayısiyle pâdişâha musâhib olmuş, kapısı, işlerinin sarayda gö­
rülmesi için aracılık isteyenlerin baş koyduğu yer hâline gelmişti. Hubbî’nin Amasya’da veyâ İstanbul’da doğduğuna dâir iki rivâyet vardır5.
Eğer ilk rivâyet doğru ise, her üçü de aynı toprağın fidanı, aynı bağın
gülü oluyorlar demektir. Kmah-zâde onun şiirinden söz ederken, diğer
hanım şâirlerin hepsine tercih olunması gerektiğini ve hemcinsleri ara­
sında en kâbiliyyetli ve en belîğ olduğunu söyler. Hurşîd ve Gemşîd adın­
daki 3000 beyitlik eserinden başka bir sürü kaside ve gazel yazmıştır.
Nisâyî’ye gelince; şuarâ tezkirelerinde ve belli başh kaynaklarda
adına şimdiye kadar rastlanmamış bir şâirdir. Şehzâde Mustafa’nın
katli üzerine yazdığı Kanunî Sultan Süleyman’ a hitâb eden iki mersi­
yenin öfkeli ve suçlayıcı edâsmdan şehzâdenin veyâ annesinin çevresin­
den olduğu inancım telkin etmektedir. 2. mersiyenin 8. ve 9. kıt’alannda Vâlide Sultan’m o felâketli kayıb karşısındaki durumu ve duygu­
lan dile getirilmiştir. Bu mersiyenin 4. kıt’asında:
Nev-cuvân iken işüîii cadl ile dâd eyledün
Hâl ü hâlince kamunun hâtınn şâd eyledün
Pîrlikde şimdi n’içün zulm ü bîdâd eyledün
diyerek pâdişâhın gençlik günlerinden söz ettiğine bakılırsa, şehzâde­
nin şehîd edildiği târihde (H. 960-M. 1553) oldukça yaşlı bir hâtûn kişi
olduğu düşünülebilir. İkinci mersiyenin 2. kıt’ asının ilk mısrâmda:
Bir Urus câdûsmun sözin kulağuna koyup
diyerek Hürrem Sultan’m milliyetini söz konusu edip, şehzâdenin katli
hâdisesinin onun telkiniyle olduğunu açıkça söyleyerek, o zaman halk
arasındaki gerçek kanâatin ne idüğünü bize haber vermektedir. Sundu­
ğum metindeki 7 numaralı hicviye eğer ona âid ise, müstensihin gazelin
başındaki kaydı doğru ise, Nisâyî’nin, şehzâdenin veyâ vâlidesi Gülbahar Sultan’m muhiti dışında yaşamış, serbest yaradılışlı, kaç-göç de­
nilen tesettüre pek de aldırış etmeyen biri olması mümkindir.
5 E.J.W. Gibb, A H istory o f Ottom an P oetry, vol. m , Londan, 1965, s.
170-171
MEHMED ÇAVUŞOĞLU
408
Metinlerin dipnotlarında gösterilen şefkat/şevka, müctehid/ müjtehîd,n’itdi/n’itti, mazlüm/mazlüm gibi imlâ yanlışlıklarının müstensih tarafından yapıldıkları düşünülse bile, birinci mersiyenin ilk kıt’asmdaki «Kâfdan Kâfa» deyimindeki zihaflar, altıncı kıt’adaki «kaddümi kati eyleyen» söyleyişi yedinci kıt’ adaki «Müsî-i ‘Amr-i Tûr» ter­
kibi; ikinci rmersiyenin ilk kıt’ asının ilk mısrâmdaki «cevr-i fezâ» tam­
laması, sekizinci kıt’anm ikinci mısrâmdaki «makbûl» kelimesindeki
zihaf gibi bağışlanmaz yanlışlar onun hemcinsi Zeyneb Hamm, Mihrî
Hâtûn ayarında tahsil görmemiş olduğu kanâatini uyandırmaktadır.
Şiirlerine gelince; üçüncü şiir bir muhammesden çok, bir tahmisi
andırmaktadır. Öyle görünüyor ki Nisâyî, kılâsik şâirlerimizde çoğu
zaman görüldüğü üzere, kendi gazelini tahmis etmiştir. Eğer tahmi­
nim doğru ise bu gazel Fuzûlî’nin:
Niçe ıllardur ser-i kûy-ı melâmet beklerüz
Leşker-i sultân-ı ‘irfânuz velâyet beklerüz6
matla’h gazeline, veyâ daha kuvvetli bir ihtimâlle Hayâli Bey’in:
'Âşıkuz dervâze-i şehr-i melâmet beklerüz
Zâhid-âsâ sanma kim kûy-ı selâmet beklerüz7
matla’h yâhud:
Kayddan âzâdeyüz kûy-ı ferâğat beklerüz
Nakd-i şabrun genciyüz künc-i kanâ'at beklerüz8
matla’h gazeline nazire olarak söylenmiş olabilir. Tahmis, gerçekden
başarılıdır. Son kıt’ ada mısrâlann biribirine bağlamşı fevkalâde ustaca
yapıldığı gibi:
Kûhken şanur görenler bu dil-i sengîn ile
mısrâmdaki «Kûhken» ve «sengîn» tenâsübü gâyet güzel düşmüştür.
Dördüncü gazel çapkınca edâsiyle Nedim’i haber vermektedir. Beşinci
6 Fuzûlî Dîvânı, Iş Bankası Yayınlarından, Ankara, 1958
7 H ayâli B ey Dîvanı, Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul, 1945
8 A yn ı eser.
N ÎSÂ Y Î
409
gazel umûmiyet i’tibâriyle Nâbî’yi hatırlatan bir ifâde taşımaktadır.
Nisâyî, ilk üç beyitde nankör, içi dışı birbirine zıt bir tipin resmini çiz­
miştir. Altıncı gazel âşıkânedir. Kılasik edebiyatımızda çok bilinen bir
âşık tipinin ta’rîfidir ki, aşkı alıp karşılığında her şeyini fedâ eder. Ye­
dinci gazel bir hicivdir. Hicivde mahlâs yok. Yukarıda da söylediğim
gibi, bu hicvin Nisâyî tarafından yazılmış olduğuna inanmak hem mümkin, hem değil gibi görünüyor.
Nisâyî’nin şiirlerinin bulunduğu mecmûa, Süleymâniye Kitabhğı’nın Hâlet Efendi İlâvesi kısmında 244 nurhara ile kayıtlıdır. İçinde
daha çok, 16. yüzyıl şâirlerinin şiirleri bulunan mecmûa dîvânî kırması
bir yazı ile yazılmış, hemen hemen tamâmiyle bir elden çıkmıştır. İçin­
de adları sanları bilinip de dîvânları olmayan şâirlerle, adı sam şimdiye
kadar duyulmamış şâirlerin şiirleri vardır. 290b’de «Yahyâ Efendi Mü­
derris» başlığı altında Dukagin-zâde Yahyâ Bey’in:
Gel vücûdun perdesin kaldur cemâl-i yârı gör
Gân gözinden sil ğubân çihre-i dildân gör ,
matla’h gazeli var. 342b’de aynı gazel «Yahyâ Mütevelli» başlığı al­
tında yazılmıştır. Mecmûa Yahyâ Bey’in mütevelli olduğu zamanda
mı derlenmiştir, yoksa bu gazel o sırada derlenmiş bir mecmûadan mı
alınmıştır, kestirmek güçtür.
T
.410
MEHMED ÇAVUŞOĞLU
1
Fâdlâtün Fâdlâtün Fânlâtün Fânlün
N ÎSÂ Y Î K A R I FER M ÂYE D (yk. 320a)
1 Hâşıl-ı ‘ömrüfi iken ol hâna çün kilduñ cefâ
Da'vet itdi hân peder diyü umup geldi şafâ
2 Bir iş itdüfi aña kim söylendi tâ Kâfdan Kâfa
Ey şehri bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
II
1 Anı bu halk-ı cihân severdi dil ü cân ile
Kamusm kul kılmış idi lutf ile ihsân ile
2 Hüsn ile hem-tâ idi. ol Yûsuf-ı Ken'ân ile
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
III
1 Cümle câlem reşk iderken merdüm-i ázádeñé
Zehr-i kâtil katasın kendü elüñle bádeñe
2 Nice kiyduñ şâh-ı ‘âlem ol güzel şehzâdefie
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
IV
1 Hak Ta'âla Hazreti kaynatmadı (mı) kanuni
Kend’ elüiile alasın cism (ü) bedenden cânunı
2 Kayd (u) bend idüp boğasın ol güzel mihmânunı
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi sana Sultân Mustafâ
V
1 Yakdı ‘âlem bağrım derd ile anun fürkati
Yandılar dutuşdılar mâtem dutunup gey katı
2 Yok mıdı ey şâh-ı ‘âlem sende ata şefkati
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi sana Sultân Mustafâ
I (2)
K â fa :
«şevka
metinde
Ui
//
şeffca :
metinde
baştan
sona
kadar
»
i
N ISÂ Y Î
VI
1 Âl ile anı getürdüp hışm ile kilduñ şehîd
Aña kısmet eylemiş Rabbüm makâm-ı müctehîd
2 Gicesi Kadr oldı anuñ gündüzi cîd-i sa'îd
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
V II
1 Kaddümi kati eyleseñ şâhâ eğer Manşûr gibi
Ol baña mi'râc olur Mûsî-i ‘Amr-i Tûr gibi
2 Yazıla akan kanum yire ene'l-hak hû gibi
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
V III
1 Muştafâyı Mustafâ ile görürsefi n’idesin
Yüzüñe ba.kmaz ise sen kime feryâd idesin
2 Bir gün ola dünyedén sen dahi hasret; gidesin
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
IX
1 Bu Nisâyî derdmend feryâd idüp kan ağladı
Derdri hasretden anuñ cismindeki cân ağladı
2 Yidi kat gökde melekler yirde inşân ağladı ,
Ey şeh-i bî-şefka n’itdi saña Sultân Mustafâ
2
Fâdlâtün Fânlâtün Fâ4lâtün Fâ4lün
N ÎSÂ Y Î K A R I M ERŞlYE-I SULTÂN MUŞTAFÂ (295a)
I
1 Zulm idüp ol nev-cuvâna eyledüñ cevr-i fezâ
Boynına dakduñ kemendi câmna kilduñ cezâ
2 Şefkat îmândur bilürken kılmadun havf-i Hudâ
Merhametsüz şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Mustafâ
V I (1)
V II (1)
I (1)
(2)
müctehid : metinde «müjdehid -u® « j J-* »
kati : «k a tc» olması uygundur samnm.
c e z â : metinde «cezâ»
n’itdi : metinde ¿3
*411
412
MEHMED ÇAVUŞÖĞLU
II
1 Bir Urus câdûsmufi sözin kulağuna koyup
Mekr (ü) âle aldanuban ol ‘acûzaya uyup
2 Bâğ-ı ‘ömrüü hâsılı ol serv-i âzâda kıyup
Bî-terahhum §âh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Mustafâ
III
1 Şâh-ı ‘âlemsin velî halk tutdı senden nefreti
Kimsenüñ kalmadı hergiz saña meyl-i şefkati
2 Bâ'iş olan müftîye de irmesün Hak rahmeti
Merhametsüz şâh-ı ‘ âlem n’itdi Sultân Mustafâ
IV
1 Nev-cuvân iken işüfii ‘adi ile dâd eyledüñ
Hâl ü hâlince kámunuñ hâtirin şâd eyledüñ
2 Pîrlikde şimdi n’içün zulm (ü) bîdâd eyledüñ
Bî-terahhüm şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Mustafâ
V
1 Bî-güneh kan itmeğe pes nicesi gordüñ şavâb
Bum mı zann eyledüñ kim şâha olmaya hisâb
2 Ne yüz ile Hazret-i Hakka virisersin cevâb
Merhametsüz şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Müştafâ
VI
1 Kimseye bâkî degüldür bu fenâ bilmez
Öldürüben nev-cuvân oğlum sen ölmez
2 Mülk idindüñ dünyeyi âhir fenâ olmaz
Bî-terahhum şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân
misin
misin
mısın
Mustafâ
V II
1 Dest-gîri Hak Resûli gibi ulu şâh ola
Ol Resûlu’llâh katında;makbûl-i dergâh ola
2 Yok mı havfüñ tamu yoh saña toğrı râh ola
Merhametsüz şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Mustafâ
m (2) müftîye de : metinde o-uıi*
IV (2) IJâl ü ijâlince : metinde
jlU
V (1) eyledüñ kim : metinde Ç
“ jkJ
■f;
N ÎSÂ Y Î
413
V III
1 Töhmet (ü) isnâd ile yıkıldı taht (u) hânesi
Mazlûm u ma'şûm iken, n’itdi ya ol dür dânesi
2 Hazret-i Ya‘ kûb-veş yandı firâka anası
Bî-terahhum şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Mustafâ
IX
1 Şabr-ı Eyyûb ile katlandı firâka ol hatun
Bu fenâ dân içinde çekdi tamu mihnetin
2 Anı yakup yanduran görsün zebânî heybetin
Merhametsüz şâh-ı ‘ âlem n’itdi Sultân Mustafâ
X
■1 Bu Nisâyî derdmend feryâd idüp kan ağladı
Derd-i hasretden amin cismindeki cân ağladı
2 Yidi kat ğökde melekler yirde inşân ağladı
Bî-terâhhum şâh-ı ‘âlem n’itdi Sultân Mustafâ
3
Fâdlâtün Fâdlâtün Fâdlâtün Fânlün
N İS Â Y Î FER M ÂY E D (320b)
I
1 Biz de mecnûn-ı zamânuz deşt-i ‘uzlet beklerüz
Kesreti vahdetle terk itdük halvet beklerüz
3 Bezm-i ğamda hem-demüz nây ile sohbet beklerüz
Sanma ey zâhid bizi râh-ı selâmet beklerüz
5 Bir belâ-keş ‘âşıkuz kûy-ı melâmet beklerüz
II
1 Tütmışuz Mecnûn gibi deşt-i ferâğatde mekân
Yapmışüz ‘Ankâ gibi Kâf-ı ‘ademde âşiyân
V m (2)
I (1)
mazlûm : metinde «mazlûm»
İkinci mısrâda vezin bozuk, «itdük» kelimesini «itdükde» diye
okursak düzelir. :
414
MEHMED ÇAVUŞOÖLU
3 Gizlü gencüz itmezüz râz-ı dili halka ‘ayan
Bulmışuz künc-i ferâğatde niçe genc-i nihân
5 Tâc (u) tahtı terk idüp kûy-ı ferâğat beklerüz
III
1 Gân u dil mest ü melâmet bir iki sersemlerüz
Bezm-i gamda Vâmık u Ferhâd ile hem-demlerüz
3 ‘Işk camın nûş idüp her hâl ile hurremlerüz
Bende-i pîr-i muğân oldukda niçe demlerüz
5 ‘Âlemün sultâmyuz bâb-ı sa'âdet beklerüz
IV
1 Hânumâm terk idüp kodum yolunda baş (u) cân
Eşk-i çeşmüm gibi nem var ise kıldum der-miyân
2 Dönmezin bir yana olursa eger halk-ı cihan
Almağa vaşlun metâ'mı virüp rûh-ı revân
5 Nakd-i ‘ömri sarf idüp hey hdce nevbet beklerüz
V
1 Husrev-i dehrüz bu eşk-i çeşm-i pür-hünîn ile
Bîsütûm şeyle virdük dîde-i nemgîn ile
2 Kûhken şanur görenler bu dil-i sengîn ile
Biz belâ Ferhâdıyuz yâd-ı leb-i Şîrîn ile
5 Niçe demdür ey Nisa derbend-i mihnet beklerüz
Mefânlün Mefânlün Mefâ4lün Mefââlün
N ÎSÂ Y Î KARI FERM ÂYED (S21a)
1 Yaka mestâne çâk sîne güşâde yâr gönlekçek
Seherde bir iki gonca güler oynar gönlekçek
2 Giderdi câmesini gül gibi bezm içre ol gonca
Mey içse yâsemen gibi olur her bâr gönlekçek
* Bu gazelin yan tarafına şu beyit yazılmıştır :
Göğüs bağır açuk kollar şafâlu yâr gönlekçek
[Seferde] şâ^-ı gül gibi güler oynar gönlekçek
N ÎSÂ Y Î
3 Çözüp sünbülleıin çekmiş o gonca sîne çâk itmiş
Benefşe nûş ider gül mevsiminde yâr göülekçek
4 Birinde bulmadum ol Yûsuf-ı gül-pîrehen bûym
Şoyundı goncalar oldı gül-i gülzâr göülekçek
5 Hâvâ kesb itmeğe yelticek olmış yâr gülşende
Gülistan okudur bülbüllere tekrar göülekçek
6 Şafâ şahmnda ol gonca uyur benzer yatur gence
Nisa pehlûya çek anı kinâr it var göülekçek
5
Fâdlâtün Fâdlâtün Fâdlâtün Fâdlün
N ÎSÂ Y Î KARI frERM ÂYED (321a)
1 Bir iki günde hemân yile varur sa'y (u) emek
Değme nâ-merd ile ‘âlemde yimeü nân (u) nemek
2 Dili pür-hüsn (ü) sadâkat tok göfilinde nifâk
Dîv ma'nîde görinür velî Şûretde melek
3 Hakk-ı nâm unudur göüline gelmez ki aña
Dizi üstinde turur şöyle ki yidügi yemek
4 Eşer itmedi fiğânum neden ey mâh saña
Nâlişümden uyumaz murğ-ı semâ dahi semek
5 Ey Nisâ derd-i gama eyle tahammül ki müdâm
Kimi şâd itdi seni şâd ide eyyâm-ı felek
6
Fâdlâtün Fâdlâtün Fâdlâtün Fâdlün
N ÎSÂ Y Î KÂRI FER M ÂYE D (3 2 la ) .
1 Dil ğamufidan ğayn cânâ dahi mihmân. istemez
Cân lebüñ câmmdan özge ,Âb-ı Hayvân istemez
415
MEHMED ÇAVUŞOĞLU
416
2 Gül yüzüñ bağın gören ‘ âlemde ey serv-i sehî
‘ Ömri oldukça dahi hergiz gülistan istemez
3 Tapuñuñ bir dem gedâsı olan ey şâh-ı cihan
Ger olur ise yedi iklime sultân istemez^
4 Bilürem dâyim neden baña ‘adûdur ol rakîb
Ehl-i îmân olam elbette şeytân istemez
5 Derdüñüñ zevkin bilelden bu Nisâyî derdmend
Derdüñi ister velî derdine dermân istemez
7
Fâdlâtün Fâdlâtün Fâ4lâtün Fâdlün
N İSÂ Y Î KARI FER M ÂY E D (321a)
1 Gûş urup diñle yine ey yat özin sen sohbetüñ
Gör ki ‘âlemde ne yüzdendür senüñ máhiyyetüñ
2 Topa dikilmiş Habeş maymûn(ı) gibi üstüñe
Yağduraym tîr-i hicvi tâ kim artsun hayretüñ
3 Bir kişi maskaralıkdan pes gidilikdür murâd
Sen ne yüzden gidisin kim olmaya bir kaç (g...ñ)
4 Bir sarık şardum mukallak saña beñzedem diyü
Kömür ile kîr-i har üstinde yazdum sûretüft
5 Şimdi Kostantin Ğ alata kanda kaldı Üsküdar
Ser-be-ser tutdı cihâm boynuzuñla şevketüfi
(5 )
(1)
(2)
(3)
derdmend : bu kelimenin üstüne a y n ca «rûz u şeb» yazılmıştır.
İlk mısrâdaki- «ey» kelimesi sonradan ve satır doğrultusundan
biraz üst tarafa yazılm ıştır./(yat) : metinde «pat»
t î r - i : metinde «tir ii»
Kafiye kelimesini okuyamadım
(4 )
(5)
kîr-i : metinde jjS "
boynuzunla : metinde «poynuzufila»
MUSTAFA SELÂNİKÎ AND HIS HISTORY*
Preface - Mustafa Selânikî’s life - Mustafa Selânikî’s History-Selânikî’s
information and observations on the various institutions and offices
of his time : The Sultan and his household ; The central administra­
tion ; The military; The Ulemâ ; The state of the Economy; Foreign
countries and envoys.
Mehmet Ipprli
PRE FAC E
The History o f Mustafa Selânikî occupies a unique position in Otto­
man historiography, for, unliké most o f the other works produced in the
late sixteenth century, it had never been incorporated into the historical
tradition, its author would seem to have remained practically unknown
until the early eighteenth century. Its partial publication in 1281 (1864)
at last made it available to historical study, but the text presented was ba­
sed on a single manuscript, which contained many interpolations and
modifications to what may be presumed to have been the original, and
is, therefore, unsatisfaying to scholarly study. But, in fact, no single exis­
ting manuscript can said to conform entirely to the orinigal work,
which all the evidence goes to show was never put into final form
and still remained in draft at the time o f the author’s death. It
can be demonstrated that at least one historian, Solak-zâde Mehmed
Hemdemî Çelebi, (d.1657-8), must have access to it, but neither he
* I should like to express my deep appreciation to Professor J.R . Walsh,
for his valuable help, and encouragement during my research on Selânikî’s
History. I would also like to thank M r. Ferrard and and Miss W oodhead for
their proofreading. Finally I like to thank Professor Bekir Kütükoglu for cor­
recting my information in various places.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 27
418
MEHMET ÎPŞÎRLİ
nor any others who may have seen the work attribute the informa­
tion they derive to Selânikî.
In this study the ascertainable details o f Selânikî’s biography are
presented; followed by a description o f the language and style of his
History. Emphasis is placed on the access to confidential information
which his employment as secretary in the various government depart­
ments afforded him; and it is this aspect o f his work which is found
to give it a particular importance among the other histories o f the
period. Unlike most of the contemporary authors, he was not servile
towars the men o f power in the state, he does not hesitate to voice cri­
ticisms o f even the Sultans when he feels the occasion warrants. As a
chronicle o f the daily activités o f the administration, it allows us a
view o f life in Istanbul which can not be found in the other selective
histories; and Selanikî’s occasional comments on these events to some
extent may be taken as representavive o f the reaction of men of culture
to the mal-administration and the abuses were threatening to bring
about the disintegration of the state and society.
It remains among the most important tasks o f the student of this pe­
riod o f Ottoman history to re-construct to the extent possible the original
text o f this work, and to present in its entirety in a critical edition.
M U S T A F A S E L Â N IK Î’S L ÎFE
Although the importance o f the history written by Mustafa Selâni­
kî has long been recognized, even though much of it has remained unpub­
lished, no detailed account of his life and career has come down to us. The
information given by Bursali Mehmed Tâhir in Osmânli Mi£ellifleri1is of
the scantiest, while Cemâleddîn confesses in the Âyîne-i £urefâ2 that he
was unable to find any account of his life apart from a few rumours. The
section devoted to him in Ahmed Refik [Altunayj’s Àlimler ve Sarfatkârlai3, reprinted from an article which originally appeared in Teni Mecmuca4, is mainly concerned with pointing out the value and interest of the
work, and the few facts pertinent to his biography given therein are tho1 Vol. I l l , p. 68.
2 Istanbul, 1314,. p. 36.
3 Istanbul, 1924, pp. 34-58.
4 No. 5 (1917) pp. 89-92; No. 6 (1917) pp. 109-112,.
M USTAFA SELÂN İK Î A N D H IS HISTORY
419
se immediately ascertainable by a reading o f the History. The most seri­
ous attempt at compiling the materials for his biography is to be found
in the article on him in the İslam Ansiklopedisi5 and what follows here will
attempt to supplement the information which it provides6.
We have no precise information concerning Selânikî’s family,his edu­
cation and private life, nor do we know when he was born or at what age
he died. What little information we can extract from his History concerns
his official appointments and his opinions contemporary affairs. The ba­
re facts which can be learned from his History are that his father died in
Salonika and that he identified himself with Salonika, andreferred to him­
self as «Selâniklü»7, that he was a man experienced in state affairs, that
he must at some stage in his life have learned to recite the Koran with so­
me degree o f proficiency8, and that, as he was acquainted with several
of Kanunî Süleymân’ s high officials and yet lived until about 1600, he
must have reached old age when he'died.
Both during the period of preparation for the Szigetvar campaign
o f 1566, and during the course o f the war, we see the Historian as an ac­
tive participant and a keen observer o f contemporary events. Having a
close relationship with the Nişancı Ferîdûn Beğ and Sokullu Mehmed
Paşa, during the campaign he was employed by them in several tempo­
5 I. A .,
article on Selânikî, X , pp. 349-51. The author o f this article is known
to be Bekir Kütükoğlu.
6 For other sources for his life see: F. Babinger, Die Geschictsschreiber der Osmanen und ihre Werke (Leipzig, 1927), p. 136; an article by the same author in the Encyc­
lopedia o f Islam, 1st ed.; G. Elevzoic, « Selanikli Mustafa Efendija injegova istorija» GLAS
(Srpska Akademiye Nauka, C X C III, Odeljenje drustvenih nauka) 96, pp. 73-103, (Bel­
grade, 1949). Klaus Schwarz, in a reprint o f Selânikî’s History (Freiburg, 1970),
which is a reprint o f the Istanbul edition o f 1281, has added an introduction outlining
the life Selânîkî. This introduction is based upon the above-mentioned studies.
7 In a request for leave o f absence from Sokullu Mehmed Paşa he excuses him­
self on account o f his father’s death «Selânikde merhûm peder intikâli haberi gelmegle»,
Târih-iSelânikî, Süleymaniye, Esad Ef. Lib., No:2259, f.6a[E];Târiiı-iSelânikî,Ist.,
1281, [iSW]. In Şa’bân o f 1003 (May 1595), he explains that he failed to receive an ap­
pointment: « Alî dahi kâtib olmak buyunldı ve Selâniklü baka kaldı» (E, 263a-263b). Simi­
larly, the contemporary Historian Topçular Kâtibi Abdülkâdir Efendi in Vakâyi€-i
T&rîhiyye (Süleymaniye, Esad Ef. Lib., No. 2151, f. 55r.) while is mentioning Selâni­
kî’s appointment to the post o f Ruznâmeci says « Selânikli Mustafa Efendi Paşa’nm rûznâmecisi hidmetinde idiler».
8 He recounts that he was appointed one o f six hâfız who recited from the Koran
by the body o f KSnûnî Süleymân (E, 29a; Sel, 62).
420
MEHMET ÎPŞİRLÎ
rary duties. There is no mention, however, ofhis holding official office, but
he was apparently in a position to observe at close hand most of the events
which transpired. On the occasion o f Kanûnî Süleymân’s death, Sokullu
made every effort to keep this a secret from the army, and during the night
he. sent Ferîdûn Beğ to summon the viziers to a meeting of the Dîvân
on the following day. Selânikî accompanied Ferîdûn Beğ in order to po­
int out to him the tents of the viziers9.
Selânikî gives some of his recollections o f this campaign under the
title of hikâyets. These directly relate to Selânikî’s life and character,, and
show him to be an inquisitive observer who impatiently awaited the re­
sult o f the events. This facet ofhis character is well illustrated by the fol­
lowing hikâyet:
«One day while I was wandering among the soldires I met a
person who was famous for geomancy. Sitting beside him I took
the lots in my hand, with the intention o f finding out whether
this city would fall and whether its commander would be taken
alive or dead, then I drew the lots. The geomancer looked at
me and said that the fates were strange. It seems that this castle
would be removed from its place and its dust would disappear
into the sky, and the commanderof thecitywould be apprehend­
ed by the Muslim soldiers and would be teased like a piece of
cotton. This interpretation was to come true.»10
After the capture and restoration of Szigetvar, the army moved to­
wards Istanbul. Before entering Belgrade, where the new Sultan was wa­
iting, Sokullu Mehmed Paşa ordered some hâfız to recite the Koran and
to perform zikrs near the late Sultân’s carriage. Selânikî, who was one of
these hâfizs11, approached the grand vizier and informed him that as the
vicinity of the carriage was an important place, the ağas would not allow
them to pass. The grand vizier, however, assured him that he would tell
Sinan Ağa, the Kapucı-başı, to deal with the matter. When the six hâfizs
approached the carriage, the solaks objected but they commenced the
zikrs regardless of the ağas.12
9 E, 22b-23a; Sel, 48.
10 E, 27b-28a; Sel, 59.
11 «Altı, nefer hâfız yoldaş idükr>(E,29a; Sel, 62).
12 E, 29a; Sel, 62.
M USTAFA SELÂ N İK Î A N D HIS HISTORY
421
The Sultân stopped in Halkalı Saray, near Istanbul. At the same ti­
me the army halted in the village of j
. Leaving Halkalı, on the
way to Istanbul, Selânikî saw Janissaries assembled with torches in their
hands and approached them with his friend Gmâyî Çelebi. They realized
that the soldiers were planning a revolt for the following day. Selânikî
immediately returned to Halkalı and informed Ferîdûn Beg of what he
had seen. But by this time it was too late to take measures.13
In the early days of Selim II’ s reign Selânikî was able to attend the
meetings of the state officials, and thus learnt the underlying nature of
the events which he describes.14 He held several important post in the
offices o f the administration, not all o f which, however, are specified
as to date of appointment and dismissal.
While recounting the death of the Grand Vizier Ahmed Paşa in
Rebihi’ 1-ewel 988 (Apr 1580), Selânikî also mentions his own dismissal
from the post o f makata'-aci o f the Harameyn. However, he makes no men­
tion of his appointment to this post in the previous chapters.15
Selânikî twice mentions that he was in the service o f Boyalı Mehmed
Paşa (Kara Nişâncı) as devâtdâr, without however specifying the dates du­
ring which he filled this office. Recording the Paşa’s promotion from the
uişâncîlık to the vizierate16 in 988 (1580), Selânikî praises his character
and indicates that he had been in the service of the Paşa for four years as
devâtdâr.11 Four years later 992 (1584), when envoy of ŞâhfAbbâs came
to the Dîvân, Selânikî says that he had held the post o f devâtdâr.18 More­
over, in the same year while the Grand Vizier Özdemir-oğlu Osmân Pa­
şa was in Üsküdar about to depart on campaign, Selânikî, together with
his master Nişâncı Mehmed Paşa,19 delivered to him 5000 tuğralı kağıd.
13 E, 33a; Sel, 71.
14 As an example see: the conversation between Sokullu Mehmed Paşa and
Ferîdûn Beg, (E, 38a-38b; Set, 82).
15
E, 75a-75b; Set, 159.
16
In the printed text the
chapter headingerroneously sayshisappointment
to nişâncıtık; Ms E, however, says that hisappointment was to the vizierate.
17
E, 76a; Set, 161.
18
E, 85b; Set, 181.
19 Although it is known that Mehmed Paşa definitely held the post o f nişâncı in
992, (1584) according to Atâ’î (Hadâiku’l-hak'S.’ik f î tekmüeti’ş-şakâ’ik, Istanbul, 1268,
p. 337) the paşa was out of office at this time. He states that Boyalı Mehmed became
nişâncı for the second time in Safer 985, was made fourth vizier in Ramazân 988, dis­
missed in Safer 990, and in Zi’l-hicce 996 became nişâncı for the third time. However,
422
MEHMET ÎPŞİRL.1
Selânikî seems to have made a favourable impression on Osman Paşa,
who recommended to his ka’im-makam in Istanbul that he should be gi­
ven any suitable post which fell vacant.20
There is some obscurity regarding Selânikî’s tenure o f the office of
devâtdâr. I f his four year period o f employment was prior to 988, then he
must have been in the service o f Mehmed Paşa twice , as it is clear from
his statement that he was devâtdâr in 992. I f his employment was after 998,
then he obviously revised at least this part of his work.
In Zi’l-hicce 995 (Nov 1587), the secretary of the Sipahîs and the sec­
retary o f the Silahdârs were both promoted because o f their good service,
the one to a miiteferrikalik and the other to the post of çaşnigîr. The secre­
taryship of the Silâhdârs also fell vacant at this time, and Selânikî was pro­
moted to this office. While serving in this capacity, he was ordered in Cemâzü’l-âhir 996 (Apr - May), to participate in the Gence campaign. At
this point Selânikî says that since he was absent from the capital the his­
tory of the campaign would be an eye witness account, while the events
in Istanbul would be written from the reports.21
Towards the end of this campaign, he was transferred to the secre­
taryship of the Sipâhîs, and in 997 (1589) he mentioshis role in the assign­
ment of the iç-oğlans to their corps. He notes with some disapproval and
regret the burden placed on the Imperial Treasury by the great numbers
of troops used in this war, pointing out that 700 soldiers were appointed
to the Sipâhîcorps alone while he was its secretary.22 When the entire Sipâhî corps was recalled to Istanbul, Selânikî accompanied them, arriving
in the capital in Ramazan 997 (Jul - Aug 1589), along with Kethüdâ Beg.
Upon his arrival, he paid the Sipâhîs’ wages for the reşetı quarter.23
On the 25th of Şevvâl 997 (7th of September 1589), he was unexpec­
tedly dismissed from this secretaryship, which was then given by imperi­
al decree to a certain Îbrâhîm Çelebi. Selânikî was saddened by his disHasân Beğ-zâde mentions the death o f the nişâncı Ferîdûn Beğ on 21 Safer 991 (16 Mar­
ch 1584) and says that the orta defterdâr Abdülmuhyî became nişâncı. After 40 days
this man was dismissed and succeeded by Boyalı Mehmed Paşa, who had been demo­
ted from rank o f vizier (Hasan Beğ-zâde, Târih, Nuruonmâniye Lib., No. 3134, f. 54b).
20 E, 87b; Set, 185.
21 E. 114b; Set, 242-243.
22 E, 121a; Set, 255 .
23 The Sipâhîs were paid quarterly according to the Hicrî calender. The reşen
quarter covered the months o f Receb, Şa'bân and Ramazân.
M U STAFA SELÂ N İK Î AN D HIS HISTORY
423
missal from this office, which he maintains he had earned through long
service, and at his replacement by an inexperienced person. Criticizing
the authorities, he considers this situation a pernicious innovation. He on­
ce again repeats his conviction that the public treasury was constanly suf­
fering from this type of maladministration.24 His fears were to be borne
out for upon the death o f Alî, Ağa of the Sİpâhîs, there was found amongst
his property nineteen kises o f akçe, each bearing the seal o f this İbrahim
Çelebi. These monies were returned to the public treasury, and Ibrahim
was dismissed from office on account of his corruption. Selânikî, mindful
o f İbrâhîm’s own accusations against him, considered his dismissal a pu­
nishment from God.25
In preparation for the visit to Istanbul of the delegation led by the
Persian prince Haydar Mirza,26 Selanikî, who was unemployed at the
time, was commissioned by the Grand Vizier Sinan Paşa to vacate Per­
tev Paşa’s palace and to prepare it for these distinguished guests, advising
him to discuss the details and financial matters with Emîr Efendi, the def­
terdar. Selânikî recounts in detail the preparations made for these guests,
the official ceremonies, the reception in the Dîvân and the great enthu­
siasm with which the people o f Istanbul turned out to view this splendid
mission.27
On the 13th o f Şevvâl 999 (4th o f July 1591), the new Grand Vizier,
Ferhâd Paşa, appointed Selânikî to the post of rûz-nâmeci,28 and someti­
me later the muhasebecilik o f Anatoli was also given to him. However, the
dismissal of Ferhâd Paşa from the grand vizierate affected Selânikî’s po­
sition, and on the 4th of Receb 1000 (17th of April 1592), he was dismis­
sed as muhasebeci29 and Ali Çelebi was oppointed in his place. Selanikî
24 «Müddet-i ömrümüzde vâsıl olduğumuz mansıba zamâne ihdâsı bt-tekellüf nâ'il oldılar. ...Bu makule nâ-mahal ü münûsib evzâc, gurûr-ı kâmrânt ile, ihtiyar oluna oluna umûr-ı dev­
let ü saltanat güzel üslûba girdi. Haztne-i câmire gitdükce muzâyakaya düşdi» (E, 122a-b; Sel,
258).
25 E, 130b; Sel, 273.
26 Haydar Mirzâ was the son o f the late Crown Prince Ham za Mirzâ,
and the nephew o f Şâh Abbâs. H e was brought to Istanbul as a pledge o f
their good faith in the negotiations between the Ottoman Empire and Persia.
See: B. Kütükoğlu, Osmanlı-İran Münasebetleri, Istanbul, 1962, pp, 193-195.
27 E, 124a; Sel, 261.
28 E, 141a;. Sel, 295.
29 E, 150a;. Sel, 312.
424
M EHMET İPŞİR Lİ
says that this Ali Çelebi had already been accused o f several corruptpractices, and of malicious acts and had been exiled to Cyprus. But a little
later, the Ağa of the Silâhdârs and Guhûd Cüce, after accepting bribes, de­
fended Ali Çelebi’s integrity, and consequently he was pardoned and ap­
pointed to Selânikî’s post. The appointment o f such a person in his place
was the cause o f much distress to Selânikî.
A few days after his dismissal from the muhasebecilik, on the 4th o f Receb 1000 (16th o f April 1595), Selânikî petitioned the Grand Vizier Siyâvuş Paşa, explaining that while he was secretary of the Silâhdârs his pro­
motion to the müteferrika corps, with a salary increase o f three akçe a day
had been recommended in the General’s Ru’ûs30in recognition o f his ser­
vices in the construction of the fortress at Gence. Siyâvuş Paşa granted
Selânikî’s request, and he was included in the body o f the müteferrikas31.
In Rebîcü’l-âhir 1001 (Jan. 1593) Hân Ahmed, the ruler of Gilan,
arrived in Istanbul. Selânikî was appointed as special escort to this im­
portant visitor. After embarking on his duties, Selânikî reported that he
had accommodated the Hân in the palace o f the late Yusuf Paşa, formerly
a vizier, which was at Kırk Çeşme. The Hân was afforded a reception in
accordance with the established protocols. As Selânikî was intimately
involved with this affair, he chooses to go into the details of the prepara­
tions, the meals served, and the nature of the accommodation provided.
On this occasion he was assisted by Yusuf Çavuş and fifteen men from the
bölük halkı.
Selânikî did not miss the opportunity of discussing scholarly matters
with guest in his charge, and assessed Hân Ahmed as a man of scholar­
ship and virtue, well-versed in hadîş and tefsir. Selânikî provides his reader
with a verbatim account of a conversation he held with his guest. As Hân
Ahmed had come to Istanbul in order to request political and military
support in his sturuggle with the Şâh o f Persia, who had invaded his ter­
ritories, Selânikî first o f all consoled him in his hour o f distress, and then
went on to explain his own ideas concerning the Ottoman position. He
assured the Hân that up to that time no request for help had ever been
turned down, and he provided examples from the reign o f Süleymân the
Magnificent in particular, when rulers came from as far afield as India.
30 For this term see Nejat Göyünç, ‘X V Iyüzyılda Ruûs ve Önemi’ , Tarih Dergisi,
V ol: X V II, No. 22, pp, 17-34.
31 E, 150a; Sel, 313.
M USTAFA SELÂ N ÎK Î AN D HIS HISTORY
425
Selânikî wound up his discussion with the Hân by giving him a brief su m mary from the history books by way of proof of the generosity of the Ot­
toman Sultâns to those who sought assistance from them, even though
they be infidel, as in the case o f the young prince o f Transylvania.
Hân Ahmed confirmed Selanikî’s own views by providing the
example o f Süleymân’s attitude to Hân Muzaffer, his own ancestor.
When the subject turned to the Kızılbaş, Selânikî suggested that the
Kızılbaş problem was partly the fault o f the hâns o f Gilan, as previous
hâns had given protection to Kızılbaş elements. Hân Ahmed, while not
entirely agreeing with Selânikî, congratulated him on his deep know­
ledge o f history and politics.
Six days later, on the 8th of Rebîcü’l-âhir 1001, (12th of Jan. 1593)
the Grand vizier summoned Selânikî and entrusted him with two robes
of honour to be given to Hân Ahmed, with instructions that if they were
worn on the morrow, the Hân would be admitted to the Sultan’ s presen­
ce. This audience is then recounted in detail. Towards the end o f the
month, Selânikî had the opportunity to hold a discussion with Hân Ah­
med on the subject of occult sciences.32 On the 25th of Rebî'ü’ l-âhir the
seal of the vizierate was given to Sinân Paşa. He then received Hân
Ahmed, who declared his complete satisfaction with the services o f our
Historian.
In Cemâzü’l-âhir 1001 (March 1593), Hân Ahmed, realizing that
he would be unable to obtain the help he sought, presented a petition ex­
pressing his desire to go to Kerbelâ. The new grand vizier, Sinan Paşa,
summoned Selânikî and asked why he had not tried to dissuade Hân Ah­
med from making his proposed journey. In reply, Selânikî said that he
had tried hard to persuade him, but in vain. A certain sum o f money from
the Baghdad treasury was therefore assigned to the Hân and his retinue.
Aftarwards the Grand Vizier twice summoned Selânikî to give him orders
relating to Hân Ahmed’s journey.33
In Zi’l-hicce 1002 (Aug - Sep 1594), when the secretary of the Impe­
rial Kitchen died, Selânikî applied for his post, and the Kâzî-caskerSun£ullâh Efendi strongly recommended Selânikî to the high officials saying that
he is an honest, reliable person and capable for this post. However, the vi­
ziers replied that this post had already been giver by a hatt-i hümâyûn to
32
33
E, 165b-169a; Sel, 344-350.
E, 173a-174b.
426
MEHMET İPŞİRLİ
Fedâ’ î Îsma’îl, oneof the clerks who dealt withtheexpensesofthekitchen.
Selânikî was upset by this appointment, and objected to the officials
responsible that if attention was to be paid to the established tradition,
an honest, capable person, knowledgeable in the affairs of the Imperial
Kitchen ought to have been appointed. Sultans in the past had never ap­
pointed a servant of the Imperial Kitchen to its secretaryship. With the
appointment of such unqualified people to this post, contrary to tradi­
tion, the Imperial Treasury had fallen into financial hardship. Selânikî
then gives certain figures to prove his argument.34
Selânikî tells us that ,in addition to his other duties, he was at various
times responsible for distributing salaries to the troops. In Cemâzü’l-âhir
1003 (Mar 1595), the bölük halkı returning from the campaign requested
of the Grand Vizier Ferhâd Paşa that, after a roll-call had been held, ac­
cession gifts should be distributed. These payment were made under the
supervision of Selânikî after the roll-call.35 In the same way, in Receb
1003 (Apr 1595) Selânikî was ordered to pay salaries and accession gifts
to those who had remained in Istanbul by permission, to other members
of the bölük halkı and to those who had been recently admitted into the
ranks.36 The following month, 1600 sipâhîs returning to Istanbul were gi­
ven the accession gift, but 150 soldiers who came later seeking their ulûfe
and accession gifts were ordered to return to the front, where this money
would be paid to them. At this, great commotion broke out amongst the
Sipâhîs and Selânikî was instructed to distribute to them 48yük akçe taken
from the Treasury. However, because of this disorder, it was not possible
to distribute the money, and Selânikî had to deposit it in the Bâb-ı Hümâ­
yûn. The Grand Vizier Îbrâhîm Paşa later announced that the salaries
would be paid in his own palace, and this was carried out under the su­
pervision o f Selânikî.37
In Ramazan 1003 (May 1595), although Selânikî was apparently
hoping that he himself would be appointed to an official post, when Siileymân Ağa, who had been dismissed from the post of Sipâhîler Ağası, was
34 «Ve Küzî-asker Mevlânâ Sun'ullâh Efendi sadr-ı izzetde olanlara ‘bu kişi kârdân u
kâr-âğûhdur, şerHle ve kânûn ile su'dl ve cevâba kidir kadîmi sıdk u istikamet üzre hidmet idegelmişdür. Bunu istihdâm eylesenüzyeğ değilmidür’ didiler. ‘Cümleden eyüdür biz de şâhidüz’ diyü
cevâb virüp, ‘velûkin Pâdişâh-ı 'âlem-penâh hazretleri Fedâî’y e virdi’ didiler». E, 214a-214b.
35 E, 252b-253a.
36 E, 256a.
37 E, 258b-262b.
M U STAFA SELÂN İK Î AN D HIS HISTORY
427
appointed in place of Husrev Ağa, the secretary Ali became his kâtib, and
Selânikî was passed over. This grieved Selânikî greatly, and he criticized
the sale o f those offices for a high price.38
On the appointment o f Müteferrika İbrahim Çelebi to the post of
Rumeli timar defterdarı in Ramazân 1004 (May 1596), Selânikî was appo­
inted to the post of evkaf muhasebeci, in addition to the post of Rûznâme-i hü­
mâyûn which had been assigned to him by the Grand Vizier.39 In Rebî'ü5
1-âhir 1005 (oct 1596) Selânikî, while evkâf muhâsebecisi, was one o f those
ordered by the sadâret kaymakâmı Hasan Paşa to take possession o f the
goods and property in Istanbul o f those who had fled from the army
during the battle o f Hocova. Selânikî reports that the houses of about
30 well-known people were closed up, which caused great suffering to
their families However, certain people had been warned beforehand,
nad managed to conceal some valuable goods.40
When the Dârü’s-Saîâde Ağası Osman Ağa was appointed administ­
rator o f the imperial evkaf Selânikî5s post was given to the Ağa5s accoun­
tant. During his two-year tenure of office Selânikî had come to know much
about the running of the evkâf, and complained that the standard o f ad­
ministration was deteriorating, that control was. passing from hand to hand
every three months through bribery, and that the revenues themselves
were falling to unworthy and incompetent people.41
In Şâ'bân 1007 (Feb - Mar 1599), the registers o f the bölük halki were
sent from the serdâr Satırcı Mehmed Paşa at the front and were checked
against those which had been kept in Istanbul. Selânikî was then made
supervisor of the payment of salaries in the grand vizier5s palace to those
soldiers who had attended the campaign.42
When accusations of irregularities in Treasury affairs were made to
the Grand Vizier Îbrâhîm Paşa, he ordered an investigation, as a result
of which many changes were made amongst the clerks of the Imperial
Treasury. At this time (18 Ramazân 1007/14 th April 1599), Lonka-zâde
38 E, 263a-b.
39 Vakayi'-i Tdrihiyye, f. 55a
40 E, 352a-352b.
41 «Hakîkaten evkif-ı selâtîn-i iz&ma z a f gelüp, üç ayda bir külli pîşkeş ve hedâyâlar
ile tevliyet birinden birine virilmekle mahsûlât-ı evkaf mâl-i rüşvete vefa itmeyüp ve erâzil ve n k-müstühaklar dahi zevâ’id-i evklfdan vezâ'ife mutasarrıflar olup, zabt
u rabtdan kalmış idin. E, 401 b-402a.
42 E, 430b.
428
MEHMET İPŞİR Lİ
Mustafa Çelebi was appointed to the post of haraç muhasebeci, and his for­
mer post of Anatoli muhasebeci was given to Selânikî.43 In the same month
Selânikî was responsible for distributing ulûfe, half in altun, half in akçe,
for the recec and reşen quarters to the bölük halkı who had just returned from
the front.44
Almost a year later, in Şa'bân 1008 (March 1600), he was charged
with a similar duty. When the soldiers from the bölük halkı arrived in Is­
tanbul from the front, suffering from lack of provisions and other neces­
sities, they demanded payment of their salaies. Since the officials had not
yet received the troop registers from the Serdâr they decided to make pay­
ment according to the old registers which had remained in the Capital.
Selânikî, together with other officials, supervised these payments, which
were given half in kuruş and half in altun.4S
The final detail concerning Selânikî’s own life which is given in the
History is that he was sent by the Şeyhülislâm Suncullâh Efendi to îbrâhîm Paşa, governor of Haleb, with a message. The Paşa, who was in Is­
tanbul at that time, was, at the beginning of Şevvâl 1008 (April 1600),
promoted to the vizierate on account of his experience in financial
affairs. Selânikî was sent to inform him that approval had been given for
him to remain in the Capital. However, Îbrâhîm Paşa considered that to
ensure good administration in Haleb was his first priority, and told
Selânikî that he would go and exlain personally to the Müftî.46
M U S T A F Â S E L Â N ÎK Î’S H IS T O R Y
*
The work commences with the account of a torrential rainfall
which occurred in Safer 971 (Sep 1563) and ends with the escape o f
Kâsım Voyvoda from the çavuş who was holding him prisoner in Şevvâl
1008 (May. 1600)47. In part or in whole, the reigns o f four sultans are
covered by the History: the last three years (1563-1566) o f Süleymân
Kanûnî, the entire reigns o f Selîm II (1566-1574) andMurâd III (15741595), and the first five years o f Mehmed III (1595 - 1600).
43
E, 433a-433b.; Vakayi'-i T&nhiyye, 33b.
44 E, 433b-434a.; Vak&yi'-i Tûrihiyye, 52b.
45 E, 360b.
46 E, 466b-467a.
47
.411 the Mss, apart from those which are obviously defective, eDd with this
rather unimportant incident, and one is led to assume that the work came to a halt
here due to illness or the sudden death o f the author; ch. Selânikî, IA, X , p. 350.
M U STAFA SELÂ N İK Î AN D HIS HISTORY
429
The work is in the form o f a chronicle, or rather, o f a diary, o f the
events which came to the notice o f Selânikî and on which he may have
intended to base a formal history o f his own times. There is some eviden­
ce that parts of it were reviewed and rewritten in the light of subsequent
developmernts-notably the account o f the aqueduct of Sultân Süleymân
with which the work opens - but in general it gives the impression of no­
tes hastily compiled without too much regards for style or grammar. An
event which continues over a long period, such as a campaign on the
frontier, is related piecemeal as information about it reaches the capital
and receives the attention of the Dîvân,48and consequently there is little
comprehensive presentation49. While this may seem to create diffi­
culty for the study of any single aspect of the history o f the times, it has
the compensating benefit o f allowing incidents and events to be related
to the complex o f the total life o f the state and society. He gives some hint
of his method o f compilation, and also an indication that he intended his
work to form part of the corpus of Ottoman history in his introduction to
the events o f the year 1001, which is given in extenso below.
The amount, o f information contained in the earlier sections of the
History is considerably less than that for the later years. For certain of
the early years, Selânikî merely reports one or two noteworthy events,
without entering into other less significant details. For instance, in 977
(1588-1589) he devotes only a few lines to the preparations for the con­
quest of Cyprus.50 From the end of Murâd I l l ’s reing onwards, however
he records more events in detail.51
Although general characteristics o f the work suggest that it was writ­
ten in diary form, there are nevertheless certain points to be taken into
account here. In the early part o f the work, there are some errors in da­
ting and information, and vauge references are made to the future.52 At
48 Such as the Ferhâd Paşa’s Eastern campaign and Mehmed I l l ’s Eğri cam­
paign.
49 In this respect he differs from most o f the other historians, such as Hasan Beğzâde and Peçevî. Since their histories are written much later than the events they desc­
ribe, major events occurring over a long period o f time could, be treated in their en­
tirety with all the advantages o f hindsight.
50 E, 46b; Sel, 100-101.
51 For instance in 1003 (1594-1595) he mentions more than 200 events.
52 The «Beylerbeği vakıası» which took place in Cemâziyü’l-evvel 997 (Apr 1589),
is given in the printed text and in some copies as 17 Cemaziyii’l-ew el 996 (14 th of
430
MEHMET IPŞİRLI
the beginning o f the work, after he had recorded the strange incident bet­
ween Semiz Ali Paşa53 and Gürz Nikola, the Greek water engineer, Selânikî gives Semiz Ali Paşa’s forecast that hardship would come to the state
after thiry years54. However, this doesnotnecessarilyimply that Selânikî’s
accaunt of the event was written thirty years later, when the state
was indeed suffering hardship. More likely the ’thirty years’ is
just a conventional figure o f magnitude used to denote a long
period o f time in the future. The detailed nature o f much of the in­
formation, giving names and dates, provides evidence that the early part
of the History was written sometime later, compiled from his own notes
and from other written sources. His account o f the progress of events in
the early days o f Selim II’s riegn55 and also his enumeration o f the na­
mes and ranks of all high officials who took part in the accession ceremony
of Murâd III56 are clear examples o f such detail.
But from the last years o f Murâd I l l ’s reign onwards, Selânikî even
records a number o f insignificant daily incidents, in addition to the ma­
jor political and financial events concerning the imperial palace and the
Dîvân. All the evidence indicates that even in these later years Selânikî
was making use of various documents and contemporary accounts, both
written and verbal. In Muharrem 1001 (October 1592) he offers this
explanation o f his method o f working:
Şehr-i Muharremu’l-harâm sene-i ihdâ ve elf mine’l-hicreti’n-Nebevîye aleyhi efdalü’t-tahîye.
Vaka’yi’-i devrân ve havâdis-i dîvânîyeden sultânü’l-guzât ve’I-mücâhidîn Pâdisâh-ı zamân u zemin hazret-i Sultân
Murâd Hân -hullidet hilâfetü-hü ilâ yevmü’d-dîn-za.mkn-ı şerifleMarch 1588). However, the reliable copies, especially Mss E and H (Hamidiye Lib.
No. 902) give the date correctly. But in all copies the chronogram
(
)
yields 996. There is no doubt that this is the date o f Mehmed Paşa’s innovation o f col' lecting money from the Lealthy people to stabilize the coinage (see Ö. Lutfi Barkan,
‘X V I asrın ikinci yarısında Türkiye'de Fiyat Hareketleri1, Belleten XXXIV, 1970, pp. 557607).
53 All the copies except the Ms H (Hamidiye Lib., 902) here mention Rüstern
Paşa. This obviously is wrong because Rüstern Paşa died 1561, two years before the
event. This might be copiying mistake.
54 «Fi'l-hakîka otuz yıldan sonra saltanata lâzım gelecek muzâyakayı kayırub haber virmişler» (Sel, 5-6; E, 3b).
55 E, 26a-37b; Sel, 52-80.
56 E, 58b-59a; Sel, 126-7.
J
M USTAFA SELÂN İK Î A N D HIS HISTORY
431
lerinde tahrîr-ü-zabt olınan vâkı’ atdur ki sene-i merkümden ibtidâ defter tutılup memâlik-i mahrûsa-i Islâmîy eden ve serhadd-i
mansûrede vukûc bulan ahvâl ü ef’âl umûr-ı mülk ü millet her
mîr-i mîrân-ı nâmdâr u şecâ'at-şi'âr u adâlet-iştihâr vepesendîde-etvâr ve ümerâ-i zevi’l-itkidâr re’y ü tedbîrlerinden zuhûr u be-dîdâr eyleyüp, südde-i sa'âdet-medâra inhâ ve ’ arz
olman hâlât hıfz u zabt olınup, işbu perişan evraka sebt olındı.
Mürûr-ı eyyam ve şuhûr-ı a'vâm ile yâd ohndukta sebeb-i du'â
vü senâ ola dinildi. Ve mine’llâhi’l-ismeti ve’t-tevfîk57.
On the other hand, another factor indicating that incidents were re­
corded daily is that information relating to one event is spread over a pe­
riod of timeinstead o f beingnarrated as a whole asit would have been at a
later date. In Cemâziyü’l-âhir 1004 (Feb 1596) in a special chapter he
mentions Hasan Paşa’s removal from his post as muhafız o f Tebriz and his
replacement by Hızır Paşa. Two chapters later he gives a continuation
of the incident58. Similarly on the 1th of Cemâzıyü’l-evvel 1006 (13th of
Dec 1597) he records that Elvend-oğlı Ali Paşa was given the governor­
ship of Baghdad with the rank o f vizier and was presented with a robe of
honour59. Eight chapters later, however, on the 10th o f Cemâziyü’l-âhir
1006 (18th of Jan 1598) after making a brief reference to this appoint­
ment Selânikî reports that the Paşa had died in Istanbul before he could
take up his new post60.
It was already been mentioned that Selânikî’s history is unique. Since
he was writing about the events of his own times it is very unlikely that
he could have used any other histories as a source. However, from the con­
text of the work, and from his own statements, it is clearly seen that he did
glean information from certain quartes, though the bulk of the work chief­
ly depends on his own observations. Besides reporting at first - hand va­
rious ceremonies, social events, and occurrences such as fires, epidemics
and floods, Selânikî also recounts in full his own eye-witness account of
the Szigetvar campaign. Before he participated in the eastern campaign
in Cemâziyü’l-âhir 996 (Apr - May 1588), as secretary o f the Silâhdars,
he explains that, in addition to his account o f the campaign itself, he
57
58
59
60
E,
E,
E,
E,
162b; Sel, 338.
3L0a-b.
390b.
392a-b.
432
M EHMET ÎPŞÎR LÎ
would write a report of events in the capital as news o f them was received
at the front61.
Vâki'ât ve havâdis-i rüzgâr, buradan Şark seferine gitmegle
anda olan vakayic yazılub, Südde-i Sa'âdetde olan tebeddülât ve havadis rivayet ile tahrîr olınmak lâzım geldi.
Ve sene-i 996 Cemâzi’l-âhiresinde bu fakîr-i hakir silâhdârlar bölügi kâtibliği ile diyâr-ı şark seferine me’ mür olub Serdâr-ı âlîye gidüp, vâkıc olan tebeddülât ve vâkı'ât ve hâdisât-ı
devrân orada yazılmak lâzım gelmegin bu mahallde karâr olındı.
Selânikî did not hold a high position, but due to his long services in
the Government departments and the offices connected with them, he
met leading figures in the central administration and consequently had
opportunities to learn the true nature and the processes of affairs. Ferîdûn Beğ, Şokullu Mehmed Paşa, Kızıl Ahmedlü Mustafa Paşa, Ferhâd
Paşa, Koca Sinân Paşa, the famuos poet Abdülbâkî Efendi, Şeyhülislâm
Sun'ullâh Efendi are mentioned among these people and there is no
doubt that they were oral sources for Selânikî’s History. He occasionally
mentions the name of the person from whom he had information about
a particular event. For instance, he records Kanûnî Süleymân’s words to
Mîr-âhûr Ferhâd Ağa as they were told to him by the latter.62 But, in
general, Selânikî does not mention those who provided him with oral in­
formation, but merely says «it was heard from relieble people and writ­
ten down»,63 or «it has been verified and set down in this place».64 Con­
cerning private meetings with the Sultân he generally gives the news
without entering into detail, saying «secrets were closely guarded, no
irformation was given away»,65 or «...but no word spread from behind
the curtain».68
The other source o f information used by Selânikî were official docu­
ments which came to the Imperial Divân or which were sent from there
61 E, 114 h; Sel, 242-243.
62 «Falâr-i hakîrün hakk semâ'ıdur, hikâyet eyledükleritıde aceb buyurdukları ne ola di­
dik beyân itmedilerdm. E, 5b; Sel, 10.
63 «sikâtdan mesmû olunup sebt olundı». E, İ la ; Sel, 22.
64 «hatm-i kelâm eyledükleri tahkik olınub bu mahalle sebt olundı»; E, 3b; Sel, 6.
65 «sırr mektâm oldı, taşra haber sızmadı». E, 370 a.
66 « lâkin perdeden taşra hiç kelâm şâyi1 olmadı». E, 428b.
M USTAFA SELÂ N İK Î AN D HIS HISTORY
433
to the various parts of the country. In his statement, the text of which is
given above, he says that «the reports which were sent to the capital by
the governors of the provinces have been preserved and set down in these
pages». While reporting the campaigns on the various frontiers o f the Em­
pire from the letters or official reports which arrived at the Dîvân, he of_ten introduces his account with the words «the true report which tyas sta­
ted in the letter is that.. .»,67or «let it be seen as it is recorded in the book
of ceremonies»,68 and «(these gifts) have been described as they are re­
gistered in the book o f ceremonies.»69
Although Selânikî’s History is a primary source for its period and
has thus a particular value, it seems that it was not widely used or copied
: until the early eighteenth century. A close examination of certain events
clearly shows that Hasan Beğ-zâde, Peçevî, Kâtib Çelebi in the Fezleke,10
and Na'îmâ,71 though covering the same period in part ör in whole, are
quite different from Selânikî, hoth in respect of information and the style
ofnarration. However, thereisnodoubtthatSelânikî’s History was known
and used even in the first half o f the seventeenth century,Solak-zâde Mehmed Hemdemî Efendi72 used Selânikî’s History as his source, especially
for the time o f Kanûnî Süleymân and Selîm II, quoting some passages
with little alteration, but also criticizing Selânikî, without however men­
tioning his name. The following passages are clear examples of this:
Târîh-i hicret-i Nebeviyeniin-ja/ZaV/aAw aleyh ve sellem-sene ihdâ ve
seb'în ve tis'a mi’ede vâkıc selh-i Muharremü’l-harâm ve gurre-i Saferü’l-muzafferün dü-şenbih gününde seherden hazret-i Pâdişâh-ı dîn-pe67 «mekâlîbde beyân olunan ahb&rdan nakl-i sahih bu ki», E, 390a.
68 «teşrifat defterinden nakl olunan surete nazar oluna», E, 357 a.
69 «...teşrifat defterinden nakl olundı zikr olunur» E, 196 a.
70 B. Kütükoğlu (in Kâtib Çelebi « Fezleke»sinin kaynakları, İstanbul, 1974, p. 17)
says that as a result o f comparing the Fezleke with the main sources, he; reached the
conclusion that Kâtib Çelebi had not seen Selânikî’s work.
71 Ahmed Refik (in Alimler ve San‘atkârlar, p, 55) maintains that Na’îmâ had
studied Selânikî’s History but had not used information from it. He does not, however,
mention his evidence for this.
Also Lewis V . Thomas, in A Study o f Na'îmâ (New York, 1972) does not mention
Selânikî among Na’îmâ’s sources..
72 Solak-zâde, Mehmed Hemdemî Çelebi, d. 1068 (1657-1658), Ottoman his­
torian and poet. His history starts from the beginning o f the Ottomans and ends about
the middle o f the seventeenth century. For his detailed biography, see M K Ozergin,
Solak-zâde, I A, X , 748-750.
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 28
MEHMET İP Ş İR tİ
434
nâh- ebbede[huyilâh ta1âlâ ve A:az;z;aA«-Halkalu deresine şikârgâha tevec­
cüh buyurup, etraf ueknâfda alâmet-i bârân müşâhede eylemegle lebi­
deryada vâkıc Ayastefanoz dimegle meşhûr karye kurbında Mîrî İsken­
der Çelebi bâgçesine sür’atle yetişüb nüzül-ü-iclâl buyurduklarında evza'-ı felekîye ve ecrâm-ı culvîyenün harekâtı bir vechle öldı ki hiç Bir
devirde gorilmiş ve işidilmiş degül, acîb ü mehîb berk-ı hatif ve sâ’ıkaya âgâz eyleyüb, gerdûn-ı gerdân güm güm gümleyüp âfâk inlemeğe
başladı. Azîm fiırtmalar-ile bir gün bir gice kâmil şiddet ile barân-ı bîpâyân yağdı. Mehâbet üzre yetmiş dört defca yıldırım indi.
(E, 1 b; Sel, 2-3)
■
Târîh-i hieret-i Nebevîyz-salla’ ilâhu aleyhi ve sellem- ün tokuz yüz
yetmiş Saferinün evâ’ilinde Şehriyâr-i âlî-vakâr hazretleri arzu-yi temâ
şâ-yı sayd-u-şikâr ile Halkalu Bmar câniblerine hareket buyurmışlar
idi...etrâf u eknâfda alâmet-i bârân müşâhede kılınmağın leb-i deryâda
vâkıc İskender Çelebi bâgçesine sür‘at u şitâb ile yetişüb nüzül ü iclâs
buyurduklarında ol sâ’at ‘ âlemi zulmet kaplayub mehâbet üzre yetmiş
dört def'a yıldırım inüb sadâ-yı ra’d-u-berkden gerdûn-ı gerdan güm
güm gümleyüb bir gün bir gice kâmil şiddetli bârân-ı bî-pâyân yağdı.
( Târîh-i Solak-zâde, İstanbul, 1297, p. 568)
After the death o f Süleymân, in order to prevent disorder among the
troops, at the sixth halting place a person from Bosnia who resembled the
late sultân was placed "in his carriage to give the impression that he was
still alive. Solak-zâde, quoting Selânikî’s description o f this person says
that it is not very similar, but he does not mention his evidence for it.
Araba içinde hâs oda oğlanlarından Bosnavi’l-asl, mümtâzü’l-kadr
ark (Jjl ' yüzlü togan burunlu, köseç sakalluhastamizaclu, boynı sargılu/
Haşan Ağa nâm kimesne asâkir-i mansûrenün yemîn ü yesârına selâm
virdi.
{E, 29a, Sel, 62)
Bir rivâÿetde hâs ota oğlanlarından mütekâ’id Bosnavi’l-asl, uzun
boyh ak yüzü togan burunh kösece sakallı ve boynı sargılı hasta mizâc
Haşan nâm kimèsne asâkir-i mansûrenün yemin ü yesârında gâh u bî-gâh
selâm virur idi. Amma ki bu nakl ‘akldan dûr görünür.
(Târîh-i Solak-zâde, p. 580)
M U STAFA SELÂ N ÎK Î A N D HIS HISTORY
435
One of the most striking aspects o f Selânikî’s History is that, in ad­
dition to narrating the event itself, he adds his own criticisms. This is in
general a common characteristic of all the chronicles of the time. How­
ever, Selânikî differs from other historians in that not only does he criti­
cize particular events, but he also gives special chapters criticizing the
general decline of the state. Before giving examples of this, the factors
which influenced the Historian in this direction should be mentioned.
The changing society in which the author lived affected him deeply.
After a life reasonably prosperous, comfortable during the reign o f Süleymân I, and only a little less congenial in the time of Selîm II, the inc­
reasing decline in the institutions Of the Empire in the last quarter o f the
century grieved and worried Selânikî, just as it did most thoughtful
people. He had been in the centre of the administration and had follo­
wed the deterioration in the various institutions o f the Empire, and
did not hesitate to criticise whenever he came across a harmful innova­
tion.
:
This he does in various ways. In addition to his direct criticisms, he
sometimes, in accordance with the Muslim tradition o f historiography,
quotes a verse from the Koran, a saying o f the Prophet (Hadis) or a cri­
tical poem to demonstrate his disapproval.73 He also attaches great im­
portance to the anxiety of highly-regarded people about the situation; and
to the complaints of provincial people about the injustices they suffer
from central and provincial administration. The prayer sentences at the
end o f these chapters suggest that the Historian himself was also discon­
tented about the situation.74 Similarly, on the occurrence of a natural
disaster, such as fire, earthquake, or flood, Selânikî considers these phe
nomena as the punishments o f God for those people who had diverged
from the right path and reminds his reader that everyone should take
warning from them75.
His personal fortunes also affected his thinking and writing. His fre­
quent dismissal from office, and certain accusations made against him
73 See the poem for Murâd III (Sel, 272-273) and the verse quoted in connec
don with Mehmed I l l ’s visit to the sarây o f Dâvud Paja. (E, 378 b).
74 See Azîz Mahmûd Hüdâ’î’s concern (E, 411 a ); Boyah Mehmed Paça’s sta­
tement about bribes (E, 76a; Sel, 161).
75 When, after the « Beglerbegi vak'asi», a fire broke out, Selânikî expresses his
opinion that this is a sign o f divine wrath. (E, 121a-121b; Sel, 255-256).
436
M EHM ET tPŞÎRLrî
during the reign o f Murâd III and-Mehmed III . made the Historian
anxious and disillusioned with regard to the future o f the state.
In his critical passages Selânikî frequently returns to the criticism of
the various classes, such as the ulemâmthe high officials, the merchants,: and
expresses disapproval and pessimism with regard to the general deteri­
oration o f state. The following passage is a good example of his style of
criticism:
Şikâyet-i bâ-hikâyet-i rûzgâr-ı
perîşân-etvâr
, Hakîkaten zamane hâkim ve vâlîleri gaflet-ü-gurûr-ı kâmrâriî ile müştehiyâtlanna meşgul olub, dîn ü devlet umûrmda
bir mertebe müsâheleye vardılar ki her tarafdan a'dâ-yı dînahâlî-yi İslama hücûm eylemeğe âğâz eyledi. Küffâr-ı dalâlet-âyîn
birbirine düşmen iken ittifak idüb, yardımlaşmağa başladılar.
Hiç bir yerde, evvelki düzen kalmadı; kulûbda havf-u-haşyet-i
Hakk olmayıcak, düşmen korkusı galebe ider. Allâhüta’âlâ kulına nusratı istedügi üzre virür. Leşker-keşlik ve kâr-âgah ve kârfermâhk idecekkuvvetlüvekudretlüricâldennâmdârvenâmver
kimse kalmadı. Katı çok zamândur gelüb geçen Pâdişâhlar-rahime-hümüllâhü ta’âlâ-merd-i merdân bulub terbiye etmekden
fârıg olmışlardı. Agrâz-ı nefsânîye ile ve hubb-i mâl ve
câh sevdâsı-yle hâl tebâh oldı. ‘Ömr-i girân-mâye gecüb gitdi.
Şevket ve haşmet-i devlet hadden mütecâviz ve debdebe-i salta­
nat mütezâyid olmakdaitlâfâtve isrâfât-ı müzahrefât bir mertebeyeyetişdi kiHazâ’in-i Beytü’l-mâl kifayet etmekden kaldı. Ref
âyâ-yı memlekete nice yıllardur 'avâriz ve kürekçi ve sâ’ir tekâlif-i
şâkka sahnmak vâcib derecesine vardı. Ve mahsûl-i mukatacât-ı
müteceddidü’l-emsâl mültezimîn-ü-'ummâl ellerine düşdi.Defterdârân-ı emvâl ve erbâb-ı kalem ve ashâb-ı rakam nâmına
olanlar mansıba bi-lâ-rüşvet ve câ’ize gelmek muhâl oldı. Ve
geldügi takdirce âsâyişe mecâl yok, der-'akab biri dahi gelüb,
perîşân-hâl ve kesîrü’l-bâl kalub âvâre ve şergerdân gezer. Ve
ra'îyet-i çift bozan rüşvet ile Pâdişâh, kulı oldu, rusûm-ı ra'îyet
taleb ohnacak az kimse kaldı. Ve pâye-i sadrda olanlar ise ene
M U STAFA SEL-ÂNİKÎ A N D HIS HISTORY
■■
437
ve lâ-gayr diyüb'biribirinün re’y-ü-tedbîrin kabûl itmeyüp, müktezayâtm kazâ itmek sevdâsmda dîn-ü-devlet umûrmda mücâhede idecek yerde müsâhele ola ola Kitâbu’llâh ve Sünnete mu­
halif ahvâl ve akvâl ulemâ ve meşâ’ihden zuhûr eyleyüb, emr-i
ma’rûfve nehy-i münker olmaz oldı. Ve belki el-ciyâzü bi’llâh
’ aksi olur oldı. Allâh tacâlâ yaramazlıkları hayra tebdil eyleye.
Fî-sebîli’llâh gazâya kimse gitmeyüp, sa‘âdet-i şehâdete rağbet
itmez oldılar. «Ben bu dirliği bu denlü bahâya aldım» diyüp,
galib oldugma cevr-ü-bî-dâd etmeg [le] re’ âyâyı yakub yandunr oldılar. Allâhümme aslih ahvâle-nâ ve ahvâle Sııltâni-riâ ve ahvâ­
le sâ'iri’l-Müslimîn. lnne-ke ente'l-gafûru’r-rahîmü’ l-cevâdü’l-kerim.16
«In truth, the rulers and governors of our times are occupied in fol­
lowing their own desires, in heedlessness and vanity; and in their negli­
gence with regard to state affairs, they have reached such a degree that
the. enemies o f religion from every side have starded to attack the Mus­
lims. The infidels were previously hostile to each other, but now begin to
unite and co-operate. Nowhere has the previous order remained. When
the fear of God does not exist in the heart, fear of the enemy becomas
predominant. God gives aid to those whom He wishes. No famous and
renowned individuals remain who would lead the army and direct
affairs.
«In fact, for some time the Sultâns have ceased to single out able per­
sons .and educate them. In personal desires, in love o f wealth and rank,
valuable time has passed and the situation has worsened. The ostenta­
tion of the state is excessive, and the imperial pomp is increasing; was­
tage and excessive expenditure have reached such a peak that the pub­
lic treasury can no longer suffice. For many years, avânz and kürekçi and
certain other extraordinary taxes have been forceably exacted from the
people. The revenues of the mukata'ât have fallen; into the hands o f tax
farmers.
«It has become almost impossible for financial, clerical and accoun­
tancy officials to be appointed to posts without giving bribes or gifts. But
even when someone is appointed, there is no stability; another person
comes aiongand the former is ruined, and becomes wretched and idle. Pea­
sants who have left their land [çift bozanlar] , by paying bribes, have enter76
E, 264 b-265a.
438
M EHMET İP ŞİR L Î
ed into the Janissary corps, and consequently fewer people remain to be
taxed. On the other hand, those holding high rang rely solely on their own
opinions and do not accept the advice and suggestions of others. They
concentrate on their own ideas, and fall short in their duty to uphold the
interests of the state. The learned class and the sheikhs act contrary to
the Koran and the Tradition, they have stopped encouraging people to
do good, and forbidding them to do evil. God forbid that the opposite
should occur ! May God transform these evils into good. Nobody care any
longer to go campaign for the sake o f God. People do not now desire the
bliss o f martyrdom. Saying «I purchased this fief for so much money»
they have coerced the people and caused them extreme hardship.» Selânikî finishes his review by asking God to improve the situation o f the
people, the affairs of the' Sultan and the position of all Muslims.
It is evident throughout this work that Selânikî very seldom revised
what he wrote, and consequently his style often loose and his grammar
faulty, and in certain places his meaning is obscure. Later copyists tried
to improve the language by adapting it to the style current in their own ti­
mes, and this accounts for the lack o f uniformity observable in the various
manuscript traditions o f the work. It can be assumed, however, that his
language and style would be characteristic o f late sixteenth century Otto­
man and that where it departs from this in vocabulary, grammar or
construction this due to the interference o f copyists.
The events of which Selânikî was an eye-witness are, in general, writ­
ten with more care than those for which he had to depend on the reports
o f others. In the former the descriptions are minute, the grammar is cor­
rect and the style controlled, and passages such as these may be presumed
to represent what the final revised work would have been like.77 How­
ever, when he is summarizing the contents o f documents or transmitting
oral accounts the language not seldom becomes ragged, losing gramma­
tical structure and drifting towards obscurity78.
The impression one is left with is that Selânikî had no pretension to
stylistic artistry, like Gelâl-zâde, ‘Âlî or Hoca Sa'deddîn Efendi, and he
77 See: the circumcision feast o f Şehzâde Mehmed (Mehmed III) (E, 77a-79b
Sel, 163-168); the arrival o f the English ambassador to Istanbul (E, 186b) ; and the
ceremonial departure o f Satırcı Mehmed Paşa for 1005 campaign {E, 374b-375a).
'
78 see: the information which came from Mehmed Paşa, who was sent to quell
the revolt of Kara Yazıcı in Anatolia (E, 452b-453b); and the accusation made aga­
inst the clerk o f the Imperial Dîvân (433a-433b).
M U STAFA SELÂN İK Î AND. HIS HISTORY
439
chose to write in a simple, direct manner, employing the vocabulary cur­
rent among the educated people of the time. Words o f European origin are
hardly ever met with - soltat («soldat») and centilum (gentil homme) from
the French; planka, varoş and a few other Hungarian words; the Italian
and Greek terms connected with sea-faring and on the whole the vocabu­
lary is that which was to become standard in literary Ottoman over the
following centuries. It is clear that he had some difficulty in representing
foreign sounds; whereas he can be specific in mentioning the names, ranks
and functions connected with other Islamic stated, such as the Ozbeks,
the Safevids or the rulers o f Gilân, when he is dealing with Europeans, he
frequently avoids specifying individuals and places, or he leaves a blank
followed with the nâm to indicate that a proper name is intended.
440
MEHMET ÎPŞÎRLÎ
The Manuscripts o f Selânikî’s History
1.
Süleymaniye, Esad Efendi Ktb.,
2259
2.
Üniversite Ktb., T Y
2608
3.
Süleymaniye, Hamidiye Ktb.,
902
4.
5.
Süleymaniye, Hamidiye Ktb.,
Topkapt Sarayı, Revan Ktb.,
901
1138
6.
Topkapı Sarayı, Revan Ktb.,
1139
7.
8.
Topkapı Sarayı, Bağdat Ktb.,
Süleymaniye, Hamidiye Ktb.,
202
903
9.
Nuruosmaniye Ktb.,
3132
10.
Topkapı Sarayı, Revan Ktb.,
1137
11.
Topkapı Sarayı, Emanet Hâzinesi Ktb..
1426
12.
Üniversite Ktb., T Y
2380
13.
Üniversite Ktb T Y
6027
14.
15.
Nuruosmaniye Ktb.,
Süleymaniye, Hekimoglu Ali Paşa Ktb.,
16.
Süleymaniye, Esad Efendi Ktb.,
2144
17.
Atıf Efendi Ktb.,
1844
18.
Türk Tarih Kurumu Ktb.,
19.
Bayezid, Veliyüddin Efendi Ktb.,
2368
20.
Vienna, Nat. Bibi.
1030
21.
Uppsala, Univ. Bibi.
22.
Paris, Biblio. Nat.
1060
23.
Süleymaniye, Esad Efendi
2167
24.
Rouen
1506
25.
The Free Library o f Philadelphia
.
3133
698
59
284
93
J
M USTAFA SELÂN ÎK Î AN D HIS HISTORY
441
S E L Â N İK Î’S- IN F O R M A T IO N AN D O B S E R V A T IO N S O N T H E
V A R IO U S IN ST IT U T IO N S AND O F F IC E S O F H IS T IM E
The
Sultân
and
his
house
hold
The Sultân and the activities centred about his person consitute the
main thread of Selânikî’ s History. The work pays close attention to in­
cidents concerning the lives of the sultâns both inside and outside the Pa­
lace, their families, their relations with the people, the duties of the offi­
cials o f the Palace, and the operation o f its various departments.
While the information given in the History on Süleyman and Selîm
II is sparse and summary that on Murad III and Mehmed III is comparativiely profuse in detail. He was, indeed, an acute observer when the op­
portunity presented itself; and in fact, his most detailed account o f Süley­
man deals with the Sultan’s illness and death during the Szigetvar campa­
ign in which Selânikî participated79. His praise o f Süleymân must not
be taken as the automatic panegyric common to most Ottoman histo­
ries, for he is prepared to criticize other sultâns in the strongest terms
when he feels they deserve it.
O f Selîm II he remarks disapprovingly that he failed to go on cam­
paigns, preferring the comfort and security of the Palace; but he accepts
that it was probably not really necessary, because under the skillful direc­
tion o f the Grand Vizier Sokullu Mehmed Paşa the armies continued
to gain victories. He mentions eight achievements of Selim’s reign, any
one of which would be sufficient to assure its greatness:
firstly, the reconquest of the Yemen by Sinân Paşa, the governor of
Egypt, from the descendents of the Mutahhar family;
secondly, the building o f 360 cupolas around the Ka'be, thus pro­
viding peace and comfort for pilgrims, and the expenditure by Mihrimâh Sultân o f 500,000 gold pieces to have water brought to the Harem-i
Şerîf from the mountain of Arafat;
79
E, 9a-27b; Sel, 18-59.
442
MEHMET ÎP ŞtR L İ
thirdly, the conquest of Cyprus by Lala Mustafa Paşa from the Ve­
netians ;
fourthly, the building of the Selimiye mosque in Edirne by Sinân
Ağa, the chief architect - and here Selânikî adds parenthetically that no
ruler in the world possessed such a magnificent monument and he quotes
numerous chronograms which were composed on its completion;
fifthly, the compulsory purchase by the state o f all the houses close
to the Ayasofya and their demolition in order to create an open space
around the building, together with the restoration o f Ayasofya itself, un­
der the supervision o f Sinân Ağa;80
sixthly, the comlpetion o f the bridge at Büyük Çekmece, which
had been started in the reign o f Selim II;
seventhly, the building of a strong fortress at the entry to the har­
bour of Anavarin and equipping it with cannon and a garrison to en­
sure the security o f the Muslims living in the town;
lastly, the capture o f the city o f Halkulva'd and the province of
Tunis from Spain by the Commander-in-Chief Sinân Paşa ahd the Ka­
plıdan Kalıç ’Alî Paşa.
Selâriikî’s account o f Selim II’s death is interesting and rather dif­
ferent from other early sources, casting a more favourable light on the
Sultân. He says that Selim had repented o f his past ways, and had defi­
nitely stopped drinking and partaking o f drugs, and, despite the advice
o f the palace physician to gradually discontinue taking drugs, Selim
had insisted on giving them up immediately, and as a result was phy­
sically weakened. The former Chief Pphysician, Mustafa Çelebi, was con­
sulted and he diagnosed the Sultân’s illness as brain fever (sersâm), presc­
ribing certain medicines for him. However, in spite o f all effors to cure
him, a few days later, on the 1st Ramazan 982 (15th December 1574),
he died81. At the end of the chapter dealing with the death of Selim II
Selânikî gives his reiğn as having lasted eight years, eight months- and
eight days.82
After describing the ceremony of Murâd I l l ’s accession to the throne
80 Selânikî here erroneously remarks that 135 years had passed since the con­
quest o f Istanbul up to the reign o f Selîm II. It is probably a copyist’s error. ,
81 E, 57b-58b; Sel, 123-125.
82 This is clearly wrong, for he gives the date o f Selîm’s accession to the throne
as 15 Rebî'ü’l-evvel 974 (30 Sep 1566), and his death as 1 Ramazân.982. The period
between these two dates is eight years, five months and 16 days.
M U STAFA SELÂ N İK Î A N D HIS HISTORY
443
and his visit to certain places in the Gity, Selânikî then praises the new
Sultân on account o f his keen interest in, and great zeal for, the affairs
of the state. He says that on Saturday 25th Ramazan 932 (8th January
1575), early in the morning the Sultân had called for the kazî-'askers.
After he had read their programmes83 for that day, he attended the
Dîvân to hear some o f the cases. The viziers had also presented their
programmes. Because o f the Sultân5s keen interest and his early atten­
dance at the Dîvân, the problems of the poor people had been solved
and the affairs of the Muslims tended to run smoothly.84
However, towards the middle of the reign o f Murâd ,he does not
spare his criticism on several occasions: for instance, in Muharrem 999
(Nov 1590), under the heading «The gazel which was written to the
Sultân in ruk'a (petition)»85:
Durmayub pâdişâhum zulm ile dünyâ yıkılur
Dûdmân-ı fukarâ beyt-i re'âyâ yıkılur
Dehre her dûn-u-denî hâkim ü vâlî olah
Kalb-i câhil yapılur hâtır-ı dânâ yıkılur
Böyle dönerse eger ‘aksine bu çarh-ı felek
Korkaruz üstümüze kubbe-i mînâ yıkılur
Kesr-i hrz itme şehâ yok yere hâtır yıkma
Kalb-i mü’min ki sına carş-ı mu'allâ yıkılur
Yıkılur diyü dilâ gam yime bu çarh-ı kühen
katı çokdan yıkılubdur dime hâlâ yıkılur
After recording the death of Murâd III, Selânikî reviews the perso­
nality o f lae Sultân and looks back over his reign. O f his physical appea­
rance he describes him as being o f handsome aspect, with wide-spaced
eyebrows, black eyes, a round beard, o f medium height tending towards
fat, and having strong arms.86
83 Kazâyâ is the word used here; for this term see N. Göyünç, 'X V Iyüzyılda Ruus
ve Önemi’, Tarih Dergisi, X V I I (1967) p, 28.
84 E, 61b-62a; Sel, 133.
85 E, 129b; Sel, 272-73.
86 A similar description o f his physical appearance is given in H. G. Rosedale,
Queen Elizabeth and the Levant Company, London, 1904), p. 21.
444
MEHMET ÎP ŞtRLİ
The Sultân is severelycriticizedonaccount ofthePersianwairswhich
occupied the larger part of his reign and caused great distress throughout
the country. Selâniki says that although Murâd III had annexed many
important places and built the necessary fortresses* these wars drained
the financial resources o f the country and:corrupted the discipline o f the
army. During the war years, not even half öf the revenues o f the eastern
cities had been paid into the Public Treasury because o f local expenditu­
res which were incurred. Previous Sultâns had not concerned themselves
with the conquest of these eastern areas, being aware that the revenues
they would obtain there would hardly be sufficient to cover the cost of
their administration.
In this connection, Selânikî takes the opportunity to expound his own
views on the conduct o f state affairs. As a true Muslim, he o f course beli­
eves that the government and administration o f the country should be
carried out according to the commandments o f God. I f affairs are based
on personal desires and conducted for individual gain then government
is liable to corruption and decay; he recalls that in the past unjust govern­
ments had caused the death o f millions, citing the invasion o f Baghdad
by Hulagu in 656 (1258), in which twelve hundred Muslims were killed,
and Timur’s invasion of Anatolia in 804 (1402). From these instances he
concludes that despotic and unjust administration can never bring pros­
perity.
Selânikî also complains about the morals of certain classes in society,
such as the ulemâ5and the merchants, finding little that was pious or pra­
iseworthy iiitheir activities. In the past, prescient holy men used to pray,
«O God, do not let us live to see troubles o f the year o f 1000 AH » and they
had died, leaving others to cope with the situation He wonders how God
could allow a state to prosper while such immorality flourished. Here he
quotes the folloving verses:
Devlete göre âsitâne olur
Her kuş içün bir âşiyâne olur
Sanmanuz halk olur zamâna göre
Belki halka göre zamâne olur
. - .
Selânikî points out that Murâd’s frequent and arbitrary changes of
grand vizier, şeyhülislâm, kâzî-laskers and defterdâr caused disorder and con­
fusion in the Empire. However, he also mentions Murâd I l l ’s excuse for1
M USTAFA SELÂN İK Î A N D HIS HISTORY
445
these frequent changes in the top posts, quoting a gazel by the Sultân ex­
plaining this: .
Gönlümün istediği bana bir âdem oka
Havf-ı Mevlâ’dan iki dîdesi pür-nem olsa
Usrü yüsrüni kayırmasa iki dünyada
Cümleten âlem iki aynıne bir dem olsa
Nefesi olsa hayât irgürici mürdelere
Bir kelâmı nice bin yâreye merhem olsa
Zâhir. ü bâtını ma'mûr ve yüzi nûr-ı mübîn
Tâ ebed nâzır olanlar ana hurrem olsa
Mahzen-i ilm-i ledün kâşif-i sırrı hikmet
Ey Murâdî bize bir şöylece âdem olsa
•’
■ Finally, concluding the chapter on Murâd I l l ’s death, Selânikî exp­
lains that Murâd did not have a very high opinion of the military. Several
times the kapıkulu had forced their way into the Dîvân-ı hümâyûn and had
shamelessly insulted the viziers.1 Such misbehaviour destroyed the Sultân’s confidence in them.87
Concluding the account o f Murâd’s death and the rather lengthy
•review o f his reign, Selânikî begins his chronicle of the reign o f Mehmed
III. Although he begins by severely criticizing both the strangulation of
■the nineteen şehzâdes, (without,' however, identifying a guilty party) and
the marrying-off of their mothers to certain soldiers, in general, he speaks
approvingly of the new Sultân.83
In describing the numerous changes in the top posts and in the Pa­
lace service, Selânikî .especially emphasizes the Sultân’s attitude toward
the dwarves and jesters, and seems pleased that they have been expelled
from the Palace.89 Again and again attention is given to the new Sultân’s active efforts to stabilize the country and reform its administra­
87
88
89
E, 236-239b.
E, 239b.
E, 244b.
446
MEHM ET ÎPŞÎRLÎ
tion,90 and to the consultations he held with Hoca Sa'deddîn Efendi and
the grand vizier and other high officials for this purpose.91
The social activtes of Mehmed and the previous Sultans outside the
Palace are unfailingly dwelt upon : their excursions to other palaces; their
public attendance at the Friday prayers, usually in the imperial mos­
ques; their visits to their ancestors’s tombs and certain other shrines.
These are related in exceptional detail, with any interesting incidents
which may have occurred in connection with them.
Recounting Mehmed I l l ’s attendance at the Friday prayer at the
Sultân Selim mosque on 8th o f Cemâzu’l-âhir 1003 (18th of February
1595), Selânikî says as the Sultân rode to and from the mosque, seven
viziers approached him in order o f precedence, according to the old cus­
tom, and discussed with him affairs of state. This continued until the
Sultân had ridden as far as the Cebe-hane on the return journey. Selâ­
nikî remarks that this was an admirable tradition which had fallen into
disuse during Murâd I l l ’s reign.92.
On Friday in Receb 1003 (Mar-Apr 1595), when Mehmed was leav­
ing the Ayasofya after the service he was accosted by the cries o f a group
of people from Silstre complaining about the miseries they were suffering
due to the invasion by the enemy. A çavuş approached these people to as­
certain the nature o f their complaints and was struck by a stone from the
hand o f Yemişçi Hasan, the Ağa o f the Janissaries, who, being observed
by the Sultân, was dismissed the following day.93
Likewise, while he is giving an account o f the Sultân’s Friday pra­
yer in the Bâyezid mosque, he indicate that it was not the established
custom for the Ottoman Sultâns, to go to this mosque for their Friday pra90 One may see the documentary evidence for these efforts in the adâlet-nâme
published by Ç. Uluçay in X V I ve X V II Yüzyılda Saruhanda Eşkıyalık ve Halk Ha­
reketleri (Istanbul, 1944), p. 163-169, and in the hükm addressed to the hüzî-^askers (Ra­
mazân 1006/April 1598) regulating the affairs o f the ulemâ’ which is given in I. H.
Uzunçarşıh, Ormanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, (Ankara 1965), pp. 243-9.
91 At these meetings Mehmed III generally discussed the current affairs o f sta­
te, matters o f urgency and measures to deal with them. Consultations with Hoca Sa'­
deddîn are mentioned for example in E, 406a; 435a; and with the grand vizier in E,
435a.
92 E, 248b.
93
E, 255b-256a.
M U STAFA SELÂ N ÎK Î A N D HIS HISTORY
447
yer. Selîm I paid only one visit there on a Friday, during his preparations
for a campaign.94
Selânikî also reports in some detail the major events o f Sultan’s li­
fe. He describes the ceremonies which took place on the occasion of his
accession to the throne, his setting out on campaign and on his return to
Istanbul, on the completion o f a new palace or any other important build­
ing, besides the annual religious festival o f Ramazân and Kurban Bay­
ram. He usually reports the whole ceremony giving the names of the high
officials who participated and their rank within the hierarchy of officials.
Frequently included in the History are incidents which concerned
not only the Sultân, but also the şehzâdes and hanım, sultans and vâlide sultâns. In 990 (1582) Selânikî was present at the circumcision feast o f Şehzâde Mehmed (who was to become Mehmed III), and his report!, which
covers several chapters, deals both with the feast itself and with the signi­
ficant events concerning it.95
Murâd III, having decided in 990 (1582) to arrange a magnificent
circumcision feast for his son Mehmed, postponed the preparations for
the eastern campaign. Çamigîrs and miiteferrikas were sent to announce the
Şehzâde’s circumcision to the provincal governors and neighbouring ru­
lers, who sent their envoys to the Capital with abundant presents and mes­
sages o f loyalty and friendship. İbrahim Hân, the envoy of the Şah of
Persia, Muhammed Hüdâbende, accompanied by a retinue of one thou­
sand men, was among the first to arrive, bringing with him lavish presents
and proposals for peace between the two countries. Abdullâh Hân, the
ruler of the Üzbek hanate o f Transoxiana, Samarkand and Bukhara, sent
his envoy with gifts and congratulations, as did Mehmed Giray Hân o f
the Crimea and the Kipçak steppe, and the rulers o f Magrib-zemîn and
Morocco. The envoys from Georgia, Moscow, Hungary, Poland,
Germany, Czechoslovakia (Bohemia), France, Venice, Ragusa, Wallachiaand Moldavia also arrived with presents, and they were accepted
according to the normal protocol.
94 E, 290b-291a.
95 For events such as these Selânikî’s work is particularly valuable. His acco­
unt o f the circumcision is more detailed than that o f Hasan Beğ-zâde, (Târih, 50a52a) or that o f Peçevî, (Tarih, II, p. 271), for while they describe only the ceremony
itself, Selânikî is also concerned with the preparations which went on behind the
scenes.
MEHMET ÎPŞÎRLÎ
448
The müteferrika Kara Bâlî Beg, who was formerly emin o f the Impe­
rial Kitchen, was appointed as director (emîn) o f the circumcision, and
Hamza Beg, a former Nişâncı, superintendent (nazır). A sum of 600,000
akges from the Imperial Treasury was assigned to them to cover the ex­
penses of the preparations. The pantry equipment was put in the palace
of Sinan Paşa, the late Kapudân-ı derya, which overlooked the Hippodrome,
and kitchens and hearths were set up in front of the Imperial Bakery.
1500 copper plates and trays were made, each of them beign three and a
half vakîye, which is to say, more than 2000 dirhem in weight, with a capa­
city of one $inik96 ofpilaf. 600 strong sipâhîs, and 1000 soldiers under the
command of Hüseyn Ağa, the Cebeci-başı, were appointed to serve at the
circumcision feast.
The palace o f İbrahim Paşa was restored, the staircase and doors
opening onto the Hippodreme were removed, and.a magnificent pavillion was built in front of it. In the Imperial Mehterhâne an audience-hall,
95 zirâs in height, was built for the important officials. In the lower part
o f the hall a place was designated for the envoys from the Christian sta­
tes. The brother of the Tatar Hân and the Polish envoy were placed on
the opposite side o f the hall. Twice a day, in the morning and evening, a
special meal was served to the Tatar and Polish envoys. Three times a
day, meals were served to the Persian İbrahim Hân and his attendants,
some consisting of fifteen dishes, while even;the less elaborate consisted
of nine.
.
In order to view the ceremonies the Grand Vizier Sinân Paşa se­
lected a chamber above the newly-built pavillion, while Mesih Paşa, Ibrâhîm Paşa the Beglerbegi o f Rumeli, Siyâvuş Paşa, Mehmed Paşa, Abdülmuhyî Efendi the defterdar o f Ânatolı, Mahmûd Efendi the defterdar o f the
şıkk-i sânî, Ca’fer Paşa the Beglerbegi of Anatolı, and Haşan Paşa the Beg­
lerbegi of Şâm, were given suitable.places to from which to view. Kılıç Ali
Paşa, the Kapudân-ı deryâ, had a special viewing-chamber built for him­
self, and after the ceremony was over he made it a pious foundation for
teaching Muslim children to recite the Koran. The two kâzî-caskers were
ordered to continue performing their duties as usual in their own housus
throughout the period o f festivity.
The duty o f performing the circumcision was assigned to Cerrah
Mehmed Paşa, whose expertise in this operation was famous; in return
96
Measure o f cereals equalling a quarter o f bushel.
M U STAFA SELÂN ÎK Î AN D HIS HISTORY
449
for this he was given various robes o f honuor, 500 pieces of gold, a gol­
den bowl and ewer and thirty valuable lengths o f cloth. The ceremony
lasted fifty-five days, during which various feasts and entertainments took
place. Towards the end o f the period a quarrel broke out (as had often
happened in similar situations) between the Janissaries and the palace
Sipâhîsf1 One or two soldiers, who were drunk almost to the point of
death, were laid out in a place where they could be seen by the Sultân.
As a result Ferhâd, Ağa of the Janissaries, and Osman, Ağa of the SipdMs, and the Silâhddr-başı were dismissed and the situation returned to nor­
mal. The imperial circumcision ended on the 3rd o f Receb 990 (24th of
July 1582)
The Grand Vizier presided over the three feasts. [During previous
circumcision feasts the Sultân himself had presided, but Murâd III aban­
doned this practice.] The first feast was given in honour o f the Müftî Efen­
di and Hoca Sa’ deddîn Efendi and other members of the ulemâ', the
second in honour of the descendents of the Prophetjthe sâ'dât and the
eşrâf), and the third for The meşâ’ik. the tâ'rîh was given thus:
(jJ jl
o-ei—sL>jy
In 990 the circumcision took place.98
The circumcision ceremonies which had taken place in the reigns
o f previous Sultâns had been different. The high officials, the ulema5and
the meşâ'ih would foregather in the presence of the Sultân and enter upon
scholarly discussions, during which the ulema5 would expound passages
frpm the Koran. During this circumcusion feast, however, Hoca Sacdeddîn Efendi, the Müftî Malûl-zâde Efendi, Bostân-zâde Efendi, Civi-zâde
Efendi, Molla İvâz and Şeyh Efendi were not able to hole such discus­
sions, due to certain arguments about precedence and rank, which crea­
ted such a bad atmosphere that the members left the gathering before the
proceedings could begin.
In the same year, just after the circumcision feast, Selânikî describes
the brilliant ceremony which took place according to the established cus97
98
The text has: içerüden çıkan celeb sipâhî tâ'ifesi.
In this form the tâ’rîh would yield 985. It should probably be altered to.
ou::—a!a j y
_jl> (E, 79a-79b; Sel, 168).
Tarih Enstitüsü D ergisi: F. - S9
450
MEHMET ÎP Ş ÎR L l
toms to mark the occasion o f Şehzâde Mehmed’s departure for the gover­
norship of Manisa."
On several occasions, Selânikî gives information about the hanım sul­
tans. His accounts of their wedding ceremonies are especially worthy of
mention. As an eye-witness Selânikî gives in detail the marrige ceremony
ofMurâd I l l ’s daughter  ’işe Sultân to the vizier Îbrâhîm Pâşa. Hementions the preparations, the presents which were given by both parties, the
feast prepared for the Nakîbu’l-eşrâf and the sâdât, for the Şeyhülislâm and
the ulemâ3 and for high officials.
At the end o f his account o f this ceremony, Selânikî compares it
with the customs surrounding previous weddings. He recalls that when
Mihrimâh Sultân, the daughter o f Kânûnî Süleymân, left the Old Pa­
lace for her future husband’s house, the Grand Vizier Hadım Süley­
mân Paşa, out o f respect for the sovreign, had dismounted from his hor­
se and walked in front o f Mihrimâh Sultân’ s carriage. Likewise, when
Hümâ Sultân, the daughter o f Şehzâde Mehmed, left the Old Palace
for her husband’s house, the Grand Vizier Rüstern Paşa escorted her
to the walls o f the palace. In the same way, when the daughter o f Selîm
II left the Old Palace on the occasion of her marriage to Sokullu Meh­
med Paşa, the Grand Vizier Semîz ‘Alî Paşa apologized for his inability
to walk during the procession - due to foot trouble-and was permit­
ted to ride instead. Selânikî says that this time the Grand Vizier
Siyâvuş Paşa, according to the established custom, came out from the
Palace, but then mounted a horse and rode in front of the procession.100
Selânikî also records the banquet and ceremony in connection with
the marriage o f Ferîdn Beg [the compiler o f the Münşe’ âtü’s-Selâtîri] to
Â'işe Sultân, the daughter o f Mihrimâh Sultân, at which he himself
was present, and was given two robes o f honour.101 The other two ma­
jor wedding ceremonies fully described by Selânikî are those o f Murâd
I l l ’s daughter to Halîl Paşa in 1003, 102 and o f Vizier Mehmed Paşa,
the son o f Sinân Paşa, to the Hamm Sultan in Rebî'ü’l-âhir 1007.103
Selânikî gives information about two Vâlide Sultâns, Nurbânû Sul­
tân the mother ofMurâd III, and Safîye Sultân, the mother o f Mehmed
99 E, 82b-83a; Sei, 174-6.
100 Sel, 205-209.
101 E, 76b; Sel, 162.
102 E, 190a-192a.
103 E, 421a-b.
_a
M U STAFA SELAN ÎK Î A N D HIS HISTORY
451
III. He reports the death and burial ceremony o f Nurbânû Sultân in
detail: on Wednesday, the 22nd of Zi’l-ka'de 991 (7th December 1533)
the Valide Sultân died at Bağçe Sarây in the district o f Yenikapi. The
ulemâ ; the meşâ’ih and even the Sultân, dressed in mourning and weeping,
followed the funeral procession to the mosque o f Mehmed the Conque­
ror. After the funeral prayer, the Sultân went through the crowded st­
reets to the Palace, and the high officials attended the Vâlide Sultân’s
burial in the tomb of Selim II near Ayasofya. For forty days, both mor­
ning and evening, the viziers and the Mevâlî visited her tomb, read the
Koran and made charitable donations to the poor.104
While the information on Nurbânû Sultân is sparce and practically
restricted to her death, that on Safîye Sultân is profuse in detail. Starting
during the reign o f her husband, Murâd III, especially after the death
o f her mother-in-law Nurbânû Sultân (1583), her influence steadily
increased.
During the whole of her son’s reign, partly due to Mehmed I l l ’s great
respect for his mother105, and partly due to her own ability, she acquir­
ed great influence, not only in the Palace, and in internal politics, but
also a reputation in foreign dealings, and corresponded with certain
European rulers.106
Selânikî’s information, however, is mainly concerned with her inf­
luence over her son, her active personality and certain rumours about
her. He reports her important role during the illness and death o f her
husband: after consultation with certain viziers, she sent a letter to Meh­
med in Manisa, informing him that ,as the Sultân was dying, he ought
to be preparing to ascend the throne. However, she kept secret the
death o f Murâd from the viziers. Whenever a question was asked on
the Sultân’s medical condition, she let it be understood, through Ferhâd Paşa, the kaim-makâm, that he was still alive. However, she secretly
sent the news o f his death with Ferhâd Ağa, the Bostan-başı, to the new
Sultân, explaining to him that as the viziers had not yet become aware
104 E, 82a; Sel, 173-174.
105 See: 1. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, (Ankara, 1945),
p. 243.
106 For her letters to Queen Elizabeth I during the reigns o f her husbamd and
son, see: S. A. Skilliter, «Three letters from the Ottoman ’Sultana’ Safiye to Queen
Elizabeth I», Oriental Studies III, Documents from Islamic Chanceries, (Oxford 1965), pp.
119-157.
452
MEHMET ÎPŞÎRL.İ
o f the Sultan’ s death no official letter from them could be expected. As
previously arranged with her son, Safiye sent him a silver goblet as a
token that the news o f the Sultan’s demise was true, and that he, Mehmed, was now Sultân.107
Events recorded in the History give a clear indication that the Va­
lide Sultân had an important influence in the Capital during the ab­
sence of Mehmed III on the Egri campaign: in Rebî’ücl-âhir 1005 (NovDee 1596), Ahmed, the aga of the kapucilar, arrived, bearing the Sultân’s
letter to the Vâlide, in which he promised that whatever! she requested
would be done. When Bîzebân Aga brought news of the victory, in a
detailed letter to Mehmed III the Vâlide Sultân requested the appoint­
ment of İbrâhîm Paşa to the grand vizierate, and of Îbrâhîm Aga to the
office o f Mîr-âhur, and of Hızır Aga, who was then attached to the Ha­
rem, to the kethüdahk o f the kapucilar. She also sent lavish presents for
her son on the occasion of his victory. When Bîzebân Aga arrived at the
imperial camp at Harmanlı, her request was granted, and Cagala-zâde
Sinan Paşa was replaced as grand vizier by Dâmâd ibrâhîm Paşa.103
Likewise, Selanikî mentions that in .Cemâzü’l-evvel 1005 (Jan 1597)
Hoca Efendi-zâde Mehmed Efendi, the kâzî-casker of Anotoh, was dis­
missed from that office, and in his place, through the intercession of
the Vâlide Sultân, the former kâzı of Mecca Kuş Yahyâ Efendi was
appointed.109
Selânikî indicates that the Vâlide Sultân ,in addition to-her obvi­
ous influence over, and interference in, state affairs, was also involved
in various intrigues, although he is very careful in the wording of his
criticism of such a powerful personage.110 When recording various ap­
pointments, Selanikî merely says that bribes were paid to the Harem,
without being more specific.
The Vâlide Sultân was deeply distressed by the death o f the Jewess
Kira, the confiscation of her property and the consequent fate of her
107 E, 235b-236a.
108 E, 352b-353a.
109 E, 258a.
110 Hasan Beğ-zâde, (Târih, 102a) and Peçevî, (Târih, II, 210), who relied on
Hasan Beğ-zâde for his account, in reporting the appointment o f Hadım Hasan Paşa
to the grand vizierate and his later execution, mention that the Paşa had openly
admitted giving presents to the Vâlide Sultân. Selânikî, however, although reporting
the Paşa’s vizierate and execution over several chapters, makes no mention o f this.
M U STAFA SELÂ N İK Î AN D HIS HISTORY
453
sons, and complained about the indifference shown to this affair by her
sons-in-law, saying «M y sons-in-law are my enemies. Is this how they
should defend the integrity o f the state? Both of them hold some res­
ponsibility for the part played by the soldiers in the death o f this woman.
I f her execution was necessary, did it have to be carried out like this?
She could have been thrown into the sea. The execution in such a way
o f a woman so closely connected to the Harem is damaging to the integ­
rity o f the state».111
Because ofthe great respect Mehmed III had for his mother, the Va­
lide Safîye Sultân was provided with various revenues, and Selâniki de­
votes some to describing the nature o f these, and certain irregularities and
complaints which occurred from time to time in conection with them. On
12th Receb 1003 (23rd March 1595), Mehmed III decreed that his mot­
her should receive 3000 cil akçe per day, which should be paid in monthly
installments by the Şehr emîni. She should also receive every year 300,000
akçe for her summer expenses, and same sum during the winter. In addi­
tion, the following year the Sultân decreed that more than 10yük hâs paşmaklik should be given to her.112 These fiefs and their revenues were ad­
ministered by an official known as the Valide Sultân hâsları voyvodası.113
The
Central
Adm inistration
The centralized system of administration by which the Empire was
governed centred about the Dîvân-ı Hümâyûn and the offices associated
with it. All political, financial and military activities o f even the most re­
mote regions, o f the realm had ultimately to be considered and decided
upon in this chamber, and here, too, the dismissals and appointments of
responsible officials were made. In the second half o f the sixteenth cen­
tury the Dîvân was at its most powerful, and it was at this time that Selânikî/was in a position to observe its operations from the inside and report
on the character ofthe individuals involved therein. We are, also, allowed
to see through his eyes the gradual growth of irresponsibility that was la­
ter to vitiate this central organ of government and at periods leave the
Empire in a state bordering on anarchy.
111
112
113
E, 467a-467b, 468b.
E, 310a-3I0b.
E, 314b.
454
MEHMET ÎPŞÜtLİ
On several occasions he mentions the names and ranks of; the dig­
nitaries comprising the Dîvân. For instance, in describing the ceremonial
departure for the Szigetvar campaign Selânikî mentions the names of high
officials : the grand vizier was Sokullu Mehmed Paşa ; the second vizier,
Pertev Paşa, went on campaign as commander; the third vizier was Ferhâd Paşa; the fourth vizier, Ahmed Paşa; the fifth vizier, Kızıl Ahmedlü
Mustafâ Paşa114; the kâzî-'asker o f Rumeli was Hâmid Efendi and o f Ana­
toli, Pervîz Efendi; the Baş-defterdâr was Murâd Çelebi Efendi, and the
Ağa of the Janissaries was ‘Ali Ağa.115
Ön the occasion of Murâd I l l ’s accession to the throne, Selânikî men­
tions the names of the six kubbe-alti vizier, together with those of other
high officials. However, towards the end o f Murâd I l l ’s reign, in 1001,we
see the number o f viziers had risen to seven. Selânikî shows Sinân Paşa
as grand vizier, Ferhâd paşa as second vizier and Dâmâd Ibrâhîm Paşa
third vizier, Cerrâh Mehmed Paşa fourth vizier, Cagala-zâde Sinân Paşa
fifth vizier, Nişâncı Mehmed Paşa sixth vizier and Hızır Paşa seventh
vizier. He concludes his chapter with Cagala-zâde’s successful claim to
precedence over Cerrâh Mehmed Paşa.116
Besides these dome viziers (kubbe vezirleri), Selânikî occasionally men­
tions hâriç vezirleri, who hold the rank o f vizier, but serve in the eyalets as
governors or commanders. In a special chapter, Selânikî says that after
the return of Mehmed III from the Egri campaign, the viziers were Ibrâhîm Paşa, who was grand vizier; Cerrâh Mehmed Paşa; H^lîl Paşa,
who was both vizier and kapudan; Hızır Paşa, who had been muhâfiz of
Baghdad; Hadım Hasan Paşa, who was muhafız o f Istanbul; Sinân Paşazâde Mehmed Paşa, who had been in Belgrade during the campaign;
Sadrci Mehmed Paşa, muhafız of Vidin; Mahmûd Paşa, muhâfiz o f Tebrîz. Apart from these viziers, there were also some hâriç viziers - Mehmed
Paşa-zâde Hasan Paşa, the current muhâfiz of Belgrade ; another Hasan
Paşa, who was serving in the Yemen; Hâfiz Ahmed Paşa, serving in
Bosnia; Saatci Hasan Paşa, serving in Tebriz; Yemişçi Hasan Paşa,
114 Although î. H. Uzunçarşılı (in Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşki­
lâtı, p : 188) says that in the reign o f Kânûnî Süleymân the number o f viziers was not
more than four, Selânikî provides evidence that there were five viziers on the eve o f
the Szigetvar campaign.
115 E, 9b; Sel, 19.
116 E, 171b.
Mu s t a f a s e l â n î k î a n d m s h i s t o r y
455
serving in Şirvan; Mustafâ Paşa, serving in Erzurum. In total, there
were nine dâhil viziers, and seven hâriç viziers.117
However, in recounting a conversation he held with certain experi­
enced persons, Selânikî expresses his anxiety about the increasing num­
ber of officials receiving payments from the imperial treasury. On this
occasion, he gives the number o f both dâhil and hâriç viziers as twentythree.118
: In the sixteenth century, the Dîvân-ı Hümâyûn met four days a week
-Saturday, Sunday, Monday and Tuesday.119 From the information gi­
ven by Selaniki, however, it can be seen that on various occasions, such
as the death of certain dignitaries,120 the departure o f the army on cam­
paign121, the reception o f envoys122, and the occasion of imperial wed­
ding ceremonies123, the Dîvân meeting was not held.
Incidents were often reported which indicate to the reader the type
o f matters with which the Dîvân dealt: its discussions, decisions, appoint­
ments and dismissals, complaints and their investigations, relations with
foreign countries, etc. For example, there was the investigation o f the Defterdâr Kara Üveys. The register o f Murâd I l l ’s financial affairs while he
was şehzâde had been brought to the Dîvân-ı Hümâyûn and given to the
Baş-defterdâr. The following day Kara Üveys, one o f the deflerdârs, was
brought before the Dîvân and charged with opening sealed money boxes
and paying lulûfe to certain people without authorisation. According
to custom, he and his accusors sat down on a carpet in front of thé viziers,
while the grand vizier listened to the proceedings. Kara Üveys insisted
that since he had become defterdâr the treasury had been opened and clo­
sed only by him, and that he had done what was necessary. I f there was
anything missing, he was ready to repay it a thousand-fold. Sokullu Mehmed Paşa sought the opinion o f Murâd I l l ’s Lala (Ca'fer Beg)124 who,
117 E, 359b-360a.
118 E, 462.
119 B. Lewis, EI8, Dîvân- Hümâyûn, II, p : 338.
120 See: the death and funeral o f the Dârü's-Sa ‘âde Ağası, (E, 130a; Sel, 274).
121 See: the departure o f Hasan Paşa (JE, 141a-b; Sel, 296) and Satırcı Mehmed Paşa (E, 374) on campaign.
122 Because o f the reception o f Hân Ahmed., the ruler o f Gilan, the Dîvân did
not meet for two days.
123 See: the wedding ceremony o f Halîl Paşa and Hanım Sultân.
124 See: M . T . Gökbilgin, ‘Kara Üveys Paşa’nm Budin Beglerbegiligi’, Tarih
Dergisi, Vol II, no 3-5, p : 18.
456
MEHMET İP ŞtRLÎ
after listening to the. details, said that he had explained to KaraÜveysthat his responsibility [as Lala] had ceased on the accession o f Murâd to
the throne and that the authority had then passed into the hands of the
grand vizier. Although, as a personal opinion, he thought that there was
no need to open the boxes, nevertheless the matter depended on the grand
vizier’s decision 19 Şevval 982 (1 Feb 1595).125
Selânikî gives detailed and comprehensive information about the
grand vizier, his authority and control over affiars. There are indications
that he held meetings in his palace to discuss major governmental matters
with the high officials, in addition to his regular meetings in the Dîvân-ı
Hümâyûn.
One such meeting is described in detail, with mention of those who
participated and the matters they discussed. In Şa'bân 1003 (Apr - May
1595) the Vizier İbrahim Paşa, Cerrâh Mehmed Paşa, the Vizier and
Kapudan Halil Paşa, Hadım Hasan Paşa, the K âzî-1asker of Rumeli Abdülbâkî Efendi, the Kâzî-1asker o f Anaioh Ebu’s-Su'ûd-zâde Mustafâ Efen­
di, the Mîr Tevkiî, Hamza Paşa, the Baş-defterdâr Haşan Efendi, the def­
terdar o f Anatolı Mahmûd Efendi, the defterdar o f Şıkk-ı Sânî Derviş Efendi,
the defterdar o f Tuna Mustafa Efendi, the Ağa of the Janissaries Ahmed
Ağa, and the other ağas o f the Rikâb-ı Hümâyûn and o f the Bölüks gathered
in the palace o f the Grand Vizier Ferhâd Paşa. The Şeyhülislâm Bostân-zâde Efendi also took part in the meeting. When the Serdâr asked for opinion
about where the next campaign should be led, İbrahim Paşa and Meh­
med Paşa favoured a major advance to Buda, while at the same time send­
ing well-equipped troops to Moldavia and Wallachia to protect those
regions. Halil Paşa, on the other hand, emphasized the importance of
stamping out the sedition in Molldavia and Wallachia. The Serdâr exp­
ressed agreement with Halil Paşa, but Hasan Paşa was of the same
opinion as İbrahim Paşa.
Selânikî is much more severe in his criticims o f the officials of the cen­
tral administration than o f any other section o f the society. In Muharrem
1001 (Oct - Nov 1592), making a comparison with the previous position
o f the empire, he says that the reign o f Selim II, due to the skillful admi­
nistration of Sokullu Mahmed Paşa, the country was peaceful and well-or­
dered. At present however, since the administration had fallen into the
hands of incompetent administrators, the people’s lives were in a.mise125
E, 65a; Set, 139-140.
M USTAFA SELÂN ÎK Î AN D HIS HISTORY
457
rable condition.126 In particular, he expresses his enxiety about the inc­
rease o f corrupt practices amongst the top officials. He reports the opi­
nion o f Boyah Mehmed Paşa, whom he served as a dioittar for four years,
that the door o f bribery had been opened, and that this would not lead
to the prosperity o f the Empire.127 .
In Muharrem 1004 (Sep-oct 1595), when a messenger from Esztergorn arrived in Istanbul, bringing news o f the hardships suffered by the
soldires there, he also accused those in the capital as being responsible for
this situation. Selânikî describes in detail the messenger’s accusation, as
follows: the enemy have attacked Muslim territory, paying no heed to war­
nings given them. Although the late Sultân Kânûnî Süleyman had con­
quered many of these places and added them to the Empire, those at pre­
sent in charge of the government have allowed them to fall into the hands
of the infidels, thus destroying the honour o f the state. The Muslims and.
their households have fallen into slavery. What reply will be given to God
and His Prophet? The divine trust has been abused. The vengeance of
God will fall on those responsible. Selânikî concludes the chapter with a
brief statement in which he expresses agreement with the messenger’s cri­
ticisms of the high officials.128
Selânikî also reports certain irregularities which occurred in the ope­
rations o f the Dîvân. He quotes the following example: when Sinân Paşa
was appointed to the grand vizierate, he noticed that, as a result of negli
gency on the part of the high officials, many unqulified persons had been
appointed to offices and thus abuses were being committed. Certain dis­
honest clerks o f the Dîvân and finance departments, obtaining blank
forms, headed with the imperial monogram, had forged letters patent and
various other certificates. After this inquiry, Sinân Paşa discovered that
other clerks had invented a removeable ink, and being enable thereby to
erase the content of previously written official documents, were able to
write what they wanted instead. Two clerks, named Acduran and Şemsi
Ahmed, were put to death at the end of this investigation. Six clerks were
punished by cutting off one hand, seven were condemned to the galleys,
and others were expelled from the Dîvân. Zi’l-hicce 998 (Oct 1590).129
126 Sel, 339
127 E, 76a; Sel, 161.
128 E, 281a-281b.
129 E, 128 a-128 b ; Sel, 271-272.
MEHMET ÎPŞtRLİ
458
The
Military
In his remarks about the central administration and the social life
of Istanbul, Selânikî gives much important information concerning the
kapıkulu organization which was one o f the main institutions of the Em­
pire. While narrating incidents concerned with the militray, he does not
hesitate to add his own criticisms, and these leave no doubt that the dis­
cipline and good order of the Corps was almost daily deteriorating. Most
alarming was the way in which the Janissaries were neglecting their mi­
litary duties and turning to trade in order to increase their incomes, with­
out however abandoning any o f their traditional prerogatives130. When­
ever an opportunity presented itself, they engaged in rioting and looting.
Thus, in the entry for 18th Cemâzü’l-âhir 1003 (28th February 1595)
he reports that certain Janissaries who had been ordered to go to streng­
then the defences o f the Danube {Tuna yalıları), instead o f fighting the
enemy, set about looting the countryside, and Selânikî, o f course, is un­
sparing in his condemnation o f this conduct.131 In 1003 (1594 - 5), the
people of Wallachia and Moldavia rose in rebellion against the oppres­
sion o f the Janissaries and a corrupt judiciary, and asked for help from the
neighbouring Christian states. Selânikî clearly shows that his sympathies
lay with the rebels rather than these arms o f the government, on whom he
places the whole blame.132
In the early days o f Selîm I I’s reign, Selânikî was present .when the
Janissaries instigated riots in order to gain an increase in the bonus which
was traditionally bestowed upon the accession of a new sultân, and in
their quarterly salaries. He reports their attacks on the viziers, and the
concessions made to them by Selîm to get them to break up their
meeting and disperse, complaining bitterly about such conduct.133
The slightest provocation was capable o f triggering off the most ext­
reme reaction by the Janissaries. Thus when â party of people came from
Erzurum to Istanbul to complain about the behaviour o f the Janis­
saries when they passed through there on the Gence campaign, some
members o f the local regiments stopped the Grand Vizier, Ferhâd Paşa,
130
131
132
133
E,
E,
E,
E,
51b-52a; Sel, 111.
250a.
253a-253b.
34a; Sel, 73-4.
M USTAFA SELÂN ÎK Î A N D HIS HISTORY
459
while he was on the way to a meeting o f the Dîvân. They showered in­
sults on him and exhibited such hostility that shortly afterwards, in Cemâzü’l-âhir 1000 (Apr 1592), both he and the Ağa o f the Janissaries were
dismissed from office.134
In the opinion of Selânikî one o f the most important reasons for the
corruption which he observed in the Janissary Army was the lack of any
consistent policy towards this institution by the sultans and their minis­
ters. When Yemişçi Hasan Paşa was appointed Ağa in place o f Ahmed
Ağa in Şevvâl 1003 (Jun - Jul 1595), he adds to his mention o f the event
the remark that in past time the sultans used to regard the administra­
tion o f this military elite as deserving o f the greatest care and attention,
and.that consequently the Janissaries were held high in the esteem o f the
people. Now, however, ağas and kâtibs were changed three or four times
a year, allowing for no consistency in administration and in addition, pla­
cing an excessive financial burden on the Treasury. He ends these
remarks with a prayer that God will bring about an imprqvement in
this state o f affairs.135
He has no illusions either about their military efficiency. When Gen­
ce was captured in 996 ( 1588), he breathes a sigh o f relief that such troops,
more concerned with their own material advantage than in serving the
sultân, had been spared suffering defeat, as they most certainly would ha­
ve had if the enemy had attacked them with his full force.136
Information about the quarterly salaries o f the Janissaries, for the
payment o f which Selânikî was from time to time responsible, is given
throughout the History. Being several times entrusted with this duty, he
recounts in some detail how the salaires were distributed, what steps were
taken by the government to provide the money, and the manner in which
many tragic incidents took place during the payments. On several occa­
sions he gives the number o f soldiers, the gradual increase in this number,
and the amount o f money which was distributed to them. Some of these
details are given in the section concerning the economy of the Empire.
Finally, beside the information about the kapıkulu, Selânikî also re­
counts some incidents and considerations concerning the provincial sol­
diers of the Empire. For instance, in a chapter dated Rebî'ü’l-âhir 1006
134 E, 149a-149b; Sel, 310-311.
135 E, 269a~269b.
136 E, 118b-119a; Sel, 251.
MEHMET ÎPŞİRLİ
460
(Nov - Dec 1597), reviewing the general situation o f the Empire, he says
that provincial soldiers had not seen peace for twenty years. During Mu­
rad I l l ’s reign, they had been on campaign against Persia, and at the pre­
sent time they were fighting with the enemy on the European front.137
The
U lem â’
Selânikî gives a great deal o f varied information about the ulemâ',
who were one of the most important social elements in the Ottoman Em­
pire. Although the Historian had a great deal o f respect for certain mem­
bers o f the learned class as individuals, he criticizes the ulemâ' severely as
a body for allowing their standards to deteriórete. These general criticisms
occur several times in very similar language throughout the History. In
the early part of the work Selânikî says«. ..the ulemâ' have knowledge of
the divine truth. When they ceased commanding good deeds and forbid­
ding evil, society deterioreted, because the people followed blindly the
lead given by the ulemâ' and the meşâ'ih. The decline in their standards
is a sign o f the coming o f the day of judgement.133 Later Selânikî repeats
the criticism o f the declining standards amongst the learned class. These
people were complaining that no one posed questions to them, and that
even if they did command good deeds and forbid evil, no one paid atten­
tion to them.139
However, in addition to these general criticisms, there are many
events mentioned in the History which show the active role o f the ulemâ'
in society, their strong reaction against injustices, their efforts to improve
the condition of the country and the people. Selânikî notes some o f these
efforts with approval : in Cemâzü’l-ewel 1006 (19Dec 1597), when Frenk
Mehmed Ağa, the former secretary of the Janissaries, set out on the Pilg­
rimage, the rumour that he had died became current, and at the same
time a letter arrived from the Şerîf of the Ka'be, complaining about Frenk
Mehmed Ağa’s bad behaviour in Mecca. The Sultân issued a hatt-i hümâ­
yûn ordering confiscation of all his property for the Treasury. Şems Efendi,
the Anatoli defterdân, and other officials went to take possession o f it. On'
the folloving day, when Frenk Mehmed Ağa returned unexpectedly, cer137
138
139
E, 389a-389b.
E, 52a; Sel, 111.
E, 386b.
M U STAFA SELÂN İK Î AN D HIS HISTORY
461
tain of the ulemâ’ raised strong objections to the seizure o f his property,
saying «How can the property o f a Muslim be confiscated thus ? It is cont­
rary to the Şerîca». As a result, all the property was restored to him.140
Likewise, under the heading «The care taken.by the Şeyhülislâm to
prevent unlawful deeds and to restore order» Selânikî recounts in detail
Sun'llâh Efendi’s/efoa on the subject, and praises his zeal in protecting
the revenues o f the pious foundations. Sun'ullah Efendi had stated that
the trustees o f these evkaf should prevent the offering o f food on ornamen­
ted metal trays and o f various fruit drinks in glasses on the occasion of the
Mevlîd ceremony in the imperial mosques, as this was an innovation which
infringed the rights of the poor, for whom the evkafrevenues had been ori­
ginally provided. If the trustees fulfilled the conditions o f the founders,
and provided meals for the poor in the medreses and public kitchens, this
would be excellent. Otherwise, this pernicious innovation would steadily
increase. The Müfti also stipulated that women should not walk in the
market among the men; that the Sultan should at all costs stop judges and
officials from receiving bribes, prevent women and eunuchs from inter­
vening in affairs o f state, and should take decisive measures to stabilize
the coinage.141
Another no table example occurred inRebî’ü’l-evvel 1007 (Octl598).
After Mahmûd Paşa left on campaign, Hoca Sa'deddîn, the Şeyhilüslâm,
issued a fetva against those who had not gone on campaign, contrary to
the Sultân’s^eman. Nasûh Ağa, the kapucı-başı, punished these people.142
Appointments, promotions and changes in the posts of müderris and
kâzî are frequently given in the History. Selânikî, who had opportunity
to follow all these appointments at first hand as they were discussed in the
Dîvân-ı Hümâyûn ,mentions the dates, the places and even sometimes the
reason for these changes. If certain appointments are linked one with
another, Selânikî gives these in one chapter, under the heading «The
chain o f promotion in the medreses and kazîlıks.» In Receb 1006, for ins­
tance, he records that Mevlânâ Mustafa Efendi was appointed, with a
daily stipend o f 100 akçes, to the medrese of the Valide Sultân from the
Dârü'1-hadîs o f the Sultân; Memek-zâde Mevlânâ Mehmed Efendi was
promoted from the Dârü'1-hadîs of Sultân Süleymân to Mustafa Efendi’s
140
141
142
E, 390b-391a.
E, 446b-447a.
E, 417a-417b.
462
MEHMET ÎPŞÎRLÎ
place; Mevlânâ Haydâr Efendi from the medrese o f Şehzâde was appoin­
ted in his place; to his place Kara Çelebi-zâde Mevlânâ Mehmed Efendi
was appointed from the Sahn-ı Semânîye ; and to his place Mevlana. Hasan
was appointed. All the men involved in this chain of promotion came to
the Dîvân and, according to seniority, kissed thethroneofthesultanate.143
In Selânikî’sHistory there are also isolated incidents about the ulema'
class, which illustrate facets of their characters, their place in society and
the respect and esteem of other people for them. He reports that the for­
tune o f Hoca Sa‘deddîn Efendi, the tutor o f Murâd III, began to dimi­
nish in the early days of Mehmed I l l ’ s reign. His reputation during Murâd’s reign had been so great that had he died at that time, the Sultân
would have honoured him by attending his funeral personally. However,
when Mehmed III ascended the throne, certain opportunists who had
previously tolerated Hoca Sa'deddîn Efendi’s disagreeable behaviour,
seeing that his influence was waning, now began to criticize him, and de­
manded the return o f the presents they had given him earlier.
Selânikî also relates the following anecdote144: one day Murâd III
thé late Sultân, gave two pieces of harâc defteri to his son Şehzâde Mehmed,
later Mehmed III, and said, «Take these and give them to your tuter,
Mevlânâ Azmi Efendi.» The Şehzâde took them to the classroom and
placed them near Azmî Efendi. When the latter learned that they were
brought for him, he refused them, saying «W e have neither need nor de­
sire for these things». The Şehzâde then returned them to his father Mu­
râd III, who remarked, «Your teacher abides by the Şeri'a, and does not
accept such a gift, but my teacher [Hoca Sa'deddîn Efendi] does145».
Selânikî reports the deaths of eminent ulemâ’ and provides an obi­
tuary for each, as in the case o f Müftî Zekerîyâ Efendi146, Hoca Sa’deddîn Efendi,147 Abdülbâkî Efendi,148 and Ebu’s-Su'ûd-zâde Mustafa
Efendi.149Selânikî recounts the death o f the last-named as follows : Mus143 E, 393b-394a.
144 For the same incident and details, see 1. H. Uzunçarşılı, Osmanit Devletini
Saray Teşkilatı, p. 361.
145 E, 246b-247a.
146 E, 180a.
147 E, 445b-446a.
148 E, 465b-466a.
148 E, 465b-466a.
149 E, 444b.
M USTAFA SELÂ N İK Î A N D HIS HISTORY
463
tafa Efendi, the former kazî-<asker o f Rûmeli, suffered for a long time with
stomach trouble, and eventually died because o f this. High officials, vi­
ziers, ulemâ’ and meşâ'ih attended his funeral at Fatih Sultan Mehmed’s
mosque. Şeyhülislâm Sa'deddîn Efendi led the funeral prayer. The late
Efendi, in his last moments, said to his servant^ «M y father’s prayer rug
is spread near Ebu Eyyûb Ensarî’s prayer rug. They are ready to pray.
They are waiting for me. Make haste and prepare my prayer rug, and
let me go to them.» The foolish servant said «Where is the prayer rug? I
do not know.» Mustafa Efendi replied «D o as I tell you, do not offend
me.» It is reported that at that very moment, the teacher and students
in the classroom near Ebu’s-Su’ûd’s tomb [Mustafa Efendi’s father]
heard a ! verse o f the Koran being recited in a very loud voice from this
tomb. From this they inferred that Mustafa Efendi had died, and in
fact, he was buried there the following day. 15th Safer 1008 (6th Sep­
tember 1599).
. The. S t a t e
of the E c o n o m y
Selânikî had on several occasions held positions o f financial responsi­
bility in the army, and he reports certain significant events which give an
indication o f the economic difficulties facing the country, dwelling in par­
ticular on the high cost o f living, the devaluation of the akçe and the effots
to stabilize the coinage.
Among the major reasons for the aggravation o f the financial hard­
ship, in his eyes, were,the arbitrary nature of the appointments to, and
dismissals from, government posts, the enormous increase o f the personnel
in the Kapıkulu organization, and the disastrous wars on both the Eas­
tern and Western fronts. All were contributing to the malaise o f the coun­
try and the impoverishment of its people.
In Ramazan 1003 (May - Jun 1595), under the title «A complaint
about the troubled conditions of the time », he states that the pomp and
display o f the state had increased, and that expenditure had grown so out
o f hand that the public treasury could no longer afford it. He adds that
many farmers had abandoned their lands, through bribery, gained entry
into the army, with the result that the number o f tax-payers was dimi­
nishing year by year.150
150
E, 264b-265a.
MEHMET ÎPŞİRLÎ
464:
In Ramazan 1008 (Mar TApr 1600), Selânikî again alludes to
the subject of the finances of the State. Recounting a conversation
he had held with men experienced in government, he makes the point
that while in the past the viziers numbered no more than seven, and
their kapıcı başıs no more than fourteen, at this time the kapıcı-başıs had
increased to twenty-one and there were fully twenty-three viziers in the
central and provincial administration (dâhil ve hâriç). The salaries (dirlik)
o f all the above-mentioned officials had to be paid out of the havâss-ı
hümâyûn. Selânikî observes that even were the contents o f the Treasury
as vast as the sands of the desert they would not suffice to meet such
expense; and while [such conditions persisted, the state could never
enjoy prosperity, nor, in fact, did it augur well for its survival.161
Inflation, which was causing the cost of living to soar, provoked di­
sorder among both the people and soldiers. In 997 (1589), while on the
eastern campaign with the army, Selânikî received official reports from
Istanbul about the revolt of the Bölük-halkı over the debasement o f the coi­
nage, (the «Beglerbegi vakası») ,and he gives his own explanation for this
devaluation. It would apper that people were with impunity dividing the
existing akçeinto five pieces, leaving no trace o f the original coin. Although
the law required that only 500 akçes could be minted from 100 dirhems of
silver, at this time 2000 akçes were being minted, and naturally they had
little of their former value. Similarly, the kuruş, which had previously been
worth 40 akçes, and the altun, which was valued at 60 akçes, had respec­
tively risen to 80 and 120 akçes. Consequently, the prices of goods and
food-stuffs doubled in the shops, and a salary o f 10 altun would be
worth only five in the market-place.152
Regarding the debasement o f the coinage another major row blew
up concerning the Jevess Kira in Ramazân 1008 (Mar-Apr 1600).153
Before entering into the details o f the incident, Selânikî had, in the pre­
vious chapter, described the causes which underlay the affair: in Rama­
zân o f that year food was very expensive, the poor people were suffering
great hardship and no one seemed to care about them. As there were no
fixed prices for food, marked traders bought and sold butter, honey, meat
and bread at whatever price they chose, and paid no attention to the ru­
151
152
153
E, 462a-462b.
E, I20a; Set, 252.
E, 462b-463a.
M U STAFA SELÂ N İK Î A N D HIS HISTORY
465
lings of the authorities; a keyl of barley sold for 60 akçes;a vakîye {okka) of
meat for 20 akçes; and bread, which was hardly edible was sold in short
weight. Similarly, the price o f clothing was increasing enormously: shoes
{pabuç) had risen to 100 akçes, and boots {çizme) to 200 akçes. The akçe was
no longer considered a viable currency, gold and silver coins being prefer­
red as units of exchange. Selânikî states that the altun had four different
exchange rates, depending on the circumstances in which it was used. He
says that amongst the people the value of the altun was 190 akçes, but for
goods such as butter, rice, barley etc, its value was 160 akçes. However,
when people paid their taxes to the government, it was the law that, the
altun should be valued at 118 akçes, but when paid to the soldiers as salary
it was counted as 120 akçes. Thus, when a soldier received his pay, the 'al­
tun was valued at 120 akçes; however, when he spent the altun in the mar­
ket he could expect to receive the popular value of the coin, thus profiting
by some 70 - 80 akçes.154 Having described this confused sitution and the
hardship it gave rise to among the people, Selânikî then goes to give brief
account o f decisive and successful policies o f certain European rulers with
regard to their own currencies.155
While describing the daily deterioration o f the economy and the de­
valuation o f the akçe, Selânikî touches upon certain remedial measures
which were taken by the government to stabilize the coinage, to punish
counterfeiters, and to compel merchants and the wealthy people to ful­
fill their financial obligations towards state. He tells us that in Safer 1006
(Sep - Oct 1597), the high officials assembled in the Grand Vizier’s pa­
lace to discuss measures for dealing with the prevailing chaos, but even
after long discussion they were still unable to diagnose the real malady,
and merely proposed some useless remedies. For example, they stipulated
that the çavuş should not wear expensive embroidered clothes like those
o f vomen, and that everyone in government must avoid unnecessaary
expenditure. However, none o f these superficial remedies brought about
an improvement in the altun; and the kuruş continued to be exchanged
in the markets at a level above the official rate. He says that some people
154 Ö . L. Barkan, in his informative article (X V I asrın ikinci yansında Türki­
ye’de fiyat hareketleri, Belleten, X X X I V , 1970, Nr, 136, pp. 557-607) examines the
economic situation, giving the changes in the prices o f several items, quoting relavent
information from Selânikî’s History.
155 E, 463a.
Tarih Enstitüsü Dergisi : E. - SO
466
MEHMET ÎPŞÎRLİ
were making a living out of minting false coins from silver plates and that
extravagant high officials were neglecting their duties in respect of eco­
nomies. The neighbouring Christian rulers,; on the other hand, were keep­
ing a close eye on their currencies, and the price controls they imposed
ensured that no counterfeiters were able to enter their countries; conse­
quently, they had allowed their subjects to live in prosperity.156
. Foreign
Countries
and
Envoys
Like most of the members o f his class, Selaniki exhibits no particu­
lar knowledge o f the European nations, nor any but the most casual inte­
rest in the events transpiring there. However, the importance o f the posi­
tion held by the Ottomans in international affairs and the power they wi­
elded over commerce by virtue of their domination of Mediterranean,
assured that Europe could not display the same indifference towards
them; and period covered by History is marked by an almost unbroken succession o f ambassadors and emissaries, arriving in Istanbul with
imposing retinues and sumptous gifts. The ceremonies with which these
representatives of the Christian nations were received were solemn
and lavish, and it is to these that Selaniki devotes the most attention.
In Muharrem 1002 (Oct 1593), on the occasion o f the arrival of the
English envoy157to Istanbul, Selaniki gives information about England'
it is an island whose perimeter measures 1700 miles, and which is 3700
miles from the Halig o f Istanbul. The woman who rules this island is ab­
solute monarch. Thepeople worship according to the Lutheran rite. The
envoy brought lavish presents. Until that time no such ship had come to
theBosphorus. It carried 83 cannon and other fire-arms, and on her prow
was depicted the shape o f a pig. For this reason Selaniki considered it one
o f the wonders of the world, and made special mention in his History.15?
Similarly, when the French ambassador came to request the support
o f the Ottoman government in the matter o f the Meddecel t&'ife,139 Se156 E, 383b-384a.
157 For the arrival and mission o f this envoy, see I H. Uzungarjih, «O n dokuzuncu asit ba§lanna kadar Tiirk-tngiliz miinasebatma dair vesikalar», Belleten, V III,
51 (1949), p. 577.
158 E, 186b.
159 see M . Zeki Pakahn, Osmanli Tarih Deyimleri ve Terimlefi Sozlugu. Istanbul
1971. II, p. 434.
M USTAFA SELÂN İK Î A N D HIS HISTORY
467
lânikî takes this opportunity to mention the Ottoman position towards
France: France, with her abundant provinces and extensive territory, is
the first among the Christian countries, and since the beginning had been
on terms of friendship with the Ottoman empire. So far she has always
submitted her respects to the Ottoman sevreignty. Mehmed the Conquerer’s mother had said concerning the French king «our prince, and
o f our race».
When the Ottoman Sultans campaigned in Hungary, it was an old
custom that the French ambassadors should take part, and consequently
they had been present on each of Kanûnî Süleymân’s western campaigns^
However, the English ambassador160 participated in the Egri campaign
both on his own behalf and also as the representative o f the French am­
bassador, who was absent in France at the time. The French ambassador
(.Kabasakal),161 who had been carrying out this duty for a long time, read
and wrote Turkish fluently, and did not need an interpreter. He returned
to Istanbul with a great number of presents, and was received at the Ka­
laba Dîvânı, where he presented his gifts and offered congratulations on
the Egri victory. Twenty-five nobles from his retinue were also admitted
to the Dîvân. Selânikî then reports the proposal o f the ambassador on the
affair o f the Meddecel tffife.162
In Receb of the same year (March 1597), Selânikî explains French
ambassador’s pro-Ottoman speech, in which he said that the Ottomans
had put the enemy in their place, and although France had given them
advice many times, their stubbornness and pride had brought disaster on
their heads. Nevertheless, the belief of the Christians had been this, that
if the Sultân had wintered in Belgrade, or even in Edirne, it was certain
that the Hungarians (fearing a new campaign in the spring) would have
sent urgent missions, asking for peace.163
160 Selânikî does not mention the name o f the English Ambassador, giving only
«İngiltere ilçisi Galatalu nâm ilçi». However, certain Mss leave a space between
Galatalu and nâm In this period the English ambassador was Edward Barton, who
after returning from the Egri campaign; died in Istanbul and was buried in Heybeli-ada. I H . Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, V öl, III, part 2, p. 227.
161 Selânikî does not give the actual name o f the ambassador, mentioning him
only as
(Kabasakal). The man who represented France throughout the re­
ign o f Mehmed III was François Savori de Breve, (cf. T . Gökbilgin, ‘Mehmed III’,
article in Islam Ansiklopedisi)
162 E, 357b-358a.
163 E, 365b-366a.
468
MEHMET ÎP Ş ÎR L Î
- On the cither hand, Selânikî expresses his: anxiety and sorrow withregard to the increasing interference of, and active role played by, these
ambassadors in the, affairs o f the Empire, and gives- some examples, iri
particular the following: in Şevvâl 1007 (May" 1599), five ships from the
fleet o f the Duka-i Franga}64 made an unsuccessful attack, on the island o f
Chios. Selânikî, reporting the event in. detail, explains the French ambasr
sador’s role in the matter o f prisoners of war taken atsea. Cağala-zâde Sb
nân Paşabad captured some Spanish pirates in the Mediterranean^ Seve­
ral hundred heads were brought to Istanbul, together with other captive
who had been taken alive, some o f whom were wounded. The French am­
bassador, resident in Istanbul, became aware o f the: affairs o f the Dîvân
and of the arrival o f these prisoners in particular. He did not neglect to
take necessary measures. Spending florins to sow discord amongst the high
officials, the ambassador obtained permission to free 100 captives: That
such a thing had taken place in the Muslim land through the intrigue of
a French ambassador indicated-the. growing strength o f the enemy.1.65
. On the other hand, the, protracted struggle o f the Ottomans with
Safayid Persia, affecting as it did the very heart-lands o f Islam, was mat­
ter o f very deep concern to the Porte; and as this enemy, unlike the Ch­
ristians, was able to appeal to the minds and hearts o f the Muslim people
by offering an.alternative dispensation, it was to be expected that hosti­
lity shown towards him should be bitter and implacable,
Selânikî, however, takes a practical view as to how this confronta­
tion should be pursued. Mentioning the curse laid on the Persians by the
Yrophet-mazzaka’allâhü, mülke-hü ke-mâ mazzaka kitâbi -, he. sees their
country .as a region of poverty from the.conquest o f which no profit can be
expected; whenever one of its rulers did manage to bring some prosperity
there, he was invariably followed by another who destroyed, this by. his
tyranny. It should be noted that this is a change o f attitude on the part
of Selânikî: in 975. (1567-68) , when the Kızılbaş emîr Şâh-kuh Han arri­
ved in Istanbul to convey the congratulations o f the Şâh to Sultân Selim
II ön his accession to the_ throne; Selânikî, after commenting on the lavish
hospitality shown to him. and followers, concludes his remarks with.a pra" ' 164 Selânikî says Duka-i França laHAi. This is probably a mistake for Duka-i Flotensa'. Uzunçarşih-mentiohs that this attack was made by a ship ö f the Duke of'R açyâna which belonged to Florence, (Iv .H. Uzunçarşıh, Osmanlr Tarihi, Vol. I l l, part
2, p. 147).
i: ‘ ...
165 E, 435b-436a.
M USTAFA SELÂN İK Î AN D HIS HISTORY
yer that God may grant that the earth be cleansed u f the foul Kızılbaş by
the swords of the true believers, that their lands be taken from them and
settled by orthodox Muslims, and that the honour of achieving this be
accorded to the Ottomans.16^ Again, in 984; when another such delega­
tion arrived from the Şâh to congratulate Murad III on his accession, Selânikî cannot let the occasion pass without disparaging remarks about the
Kızılbaş, this time dwelling on the ingratitude they showed for the extra­
ordinary marks of honour which were shown them.167
In addition to these details concerning the foreign countries them­
selves, Selânikî also gives very valuable information about their emissa­
ries - the customs surrounding their arrival in Istanbul, certain changes
in these traditions, the conduct o f these representatives, and the inte­
rest shown by thepeople in the splendid ceremonies.
On the arrival of the Venetian Bailo in Istanbul in Cemâziyü.l-ewel
1005 (Jan 1597), to offer congratulations on the recent victory, Selânikî
mentions two traditions concerning the envoys, Previously the Venetian
Bailo, like the envoys of Transylvania, Moldavia and Ragusa, used not
to be feasted. After the defeat of the fleet168 however, the Bailo offered
1000 gold pieces as expenses for a feast, together with 120,000 sikke-i ka­
sene war indemnity, and a feast was subsequently provided for him. Later,
however, the Bailo did not give money for a feast, and this practice did
not continue. 169
Similarly it was the custom that when the envoy came to the Dîvân
the grand vizier would receive him standing up. The kâzî-'askers also
stood, out of respect for the high officials. This time, however, the kâzî‘asker of Anatoh, Yahya Efendi, demonstrating a particular firmness,
did not stand up. After he had dined with the grand vizier, the envoy,
accompanied by twelve noblemen from his retinue, then entered the
presence o f the Sultân.170
Selânikî also mentions another significant change in the tradition
concerning the reception of envoys, Recounting the Grand Vizier Ha­
san Paşa’s feast given for the envoy of Abdullâh Hân o f the Uzbeks, in
166
167
168
169
170
E, 43b; Sel, 94-5.
E, 66b ; Sel, 140-141.
The înebahü (Lepanto) naval battle, 1571.
E, 359a-359b.
E, 359a-359b.
MEHMET İPŞİRLİ
470
§a’ban 1006 (Mar - Apr 1598), Selaniki remarks that, in the past when
envoys from Iran and other countries had come to the capital, it had been
the custom for each vizier to provide a feast, spending incalculable sums
of money. Since the coming o f the envoy o f §ah ‘Abbas, however, the ot­
her viziers had avoided giving such a feast, and consequently this duty
became restricted to the grand vizier only.171
171
E, 397b.
M u s t a f a s e l ,â n î k î a n d ö i s h i s t ö r y
47i
ÖZET
X V I. asrın ikinci yansına ait kıymetli bir eser yazmış olan Mustafa Selâ­
nikî Efendi’nin hayatı hakkında bildikleririıiz eserinde yer yer verdiği kı­
sa bilgilerden ibaret bulunmaktadır. Ailesi, gençliği, tahsili hakkında he­
men hiç bir şey bilmediğimiz Selânikî’nin, Kanunî Sultan Süleyman’ın
Szgetvar seferinden itibaren bir çök mühim hadisenin şahidi olduğu ve
hatta bazılannda görev aldığı eserindeki beyanlardan anlaşılmaktadır.
Szgetvar seferine katılmış, Sokullu Mehmed Paşa ve onun sır katibi Fe­
ridun Bey’in maiyetinde bulunmuş, savaş alamnda ölen Kanunî’nin teç­
hiz ve tekfininde görev almış, merhum Sultan’ıiı tabutu başında Kur’an
okuyan altı hafızdan biri olmuştur.
Selim II nin cülûsu günlerinde Başkent’te cereyan eden olayları, Sultan-asker ilişkilerini ulema ve halkin tutumunu yakından izleyen ve de­
ğerlendiren Selânikî bu devrenin olaylarım ve kendisinin yorumlarını
eserinde açıklıkla anlatmıştır.
Selânikî Selim II, Murad III ve Mehmed III devirlerinde Haremeyn
mukataacıhğı, Sipahiler ve Silahdarlar katibliği, Anadolu muhasebeci­
liği, evkaf muhasebeciliği, devatdarlık, Vezir-i azam Ferhâd ve İbrahim
Paşalar’m ruznâmeciliği hizmetleri gibi mühim görevlerde bulunmuştur.
Ayrıca çeşitli zamanlarda Vezîr-i azam Sinan Paşa, Ferhad Paşa ve Siyavuş Paşa tarafından, İstanbul’a gelen Gilân hakimi Han Ahmed, Şeh­
zade Haydar Mirza gibi misafirlere mihmandarlık vazifesi ve bazı nazik
zamanlarda ulufe tevzii veya nezareti işi Selânikî’ye verilmiştir. Bütün
bunlar Selânikî’nin devlet hizmetinde tecrübeli, itibar sahibi bir kişi
olduğunu göstermektedir.
Ancak Selânikî’nin gerçek şöhreti kendisine havale edilen bu görev­
lerden ziyade kendi devrinin olaylarım içine alan eserinden gelmektedir.
Eser X V I. yüzyılın ikinci yansının (1563-1600) olaylarım, o devrin rica­
linin şahsiyet ve karekterini, devlet ve hükümetin işleyiş tarzım, Saray ve
Divan-ı hümayun arasındaki temaslan, Osmanh müesseselerinin işleyen
ve aksayan yönlerini canh ve samimi bir dil ve üslupla anlatmaktadır. Ba­
hisleri anlatılırken münasebet düştükçe kendi görüş ve kanaatim belirt­
472
MEHMET İPŞİRLİ
mesi, aynca yer yer «Şikâyet-iahval-i rûzğâr», «Etvâr ve evzâ’-ı rûzğâr»,
«Hasbıhâl» gibi başlıklar altında yapılan genel değerlendirmeler ise X V I.
asırdaki bir Osmanlı münevverinin haksızlık ve bozukluklar karşısındaki
reaksiyonunu ve gelecek hakkında duyduğu endişeleri gösteren kısımlar­
dır. Ancak kendisinin sık sık uğradığı aziller ve karşılaştığı muameleler
bu şekilde tenkitler yapmasında büyük etken olmuştur.
Selânikî tayin edildiği görevlerin kendisine sağladığı imkanlardan
eseri için büyük ölçüde yararlanmış, Dîvan-ı hümayun kayıtlarından,
teşrifat defterlerinden, cephelerden merkeze muntazam gelen rapor­
lardan bilgi toplamıştır. Ayrıca Sokullu Mehmed Paşa, Feridun Beğ, Kı­
zıl Ahmedlü Mustafa ve Şemsi Paşalar, Vezîr-i azam Ferhad Paşa, Siyavuş Paşa, Sinan Paşa, Cağala-zâde Sinan Paşa, Şeyhülislâm Sun’ullah
Efendi gibi X V I. yüzyılın ikinci yarısında Devlet’in idaresinde yetki sa­
hibi olan kişilerin sohbetlerinden ve açıklamalarından faydalanarak bir
çok hadisenin iç yüzünü öğrenmek imkanım bulmuştur. Bu özellikleriyle
eser büyük önem taşımaktadır
Selânikî eserinde çok sade bir dil kullanmış, sun’îliğe kaçmadan gö­
rüp, düşündüklerini ifade etmiştir. Bilhassa başkalarından naklen verdiği
bahislerde, karşılıklı konuşmaları naklettiği kısımlarda yer yer cümle dü­
şüklükleri ve ifadelerde mübhemlik görülmektedir. Bunlardan bazıları­
nın müstensihler tarafından yapıldığı da âşikârdır.
Selânikî Tarihi’nin İstanbul ve yabancı ülkeler kütüphanelerinde
bir çok nüshası tesbit edilmiştir. Ancak bunlardan hiçbiri müellif nüsha­
sı olmadığı gibi, çoğunluğu X V III, yüzyılda istinsah edilmiş nüshalardır,
ve aralarında büyük ifade ve muhtevâ farkı görülmektedir.
KÎTABÎYAT
Şem’dânî-zâde Fmdiklûı Süleyman Efen­
di Tarihi Mür’i’t-tevârîh U. A (yayın­
layan Prof. Dr. M. Münir A ktepe), İs­
tanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
yayınları No : 2366, İstanbul 1978,
X V I +184.
Birinci kısmı 1976 yılında yayın­
lanmış bulunan Mür’i’ t-tevârîJı (tanıt­
m a yazısı için bk. Tarih Enstitüsü Der­
gisi, sayı 7 -8 )’in n . A kısmı ilim âle-,
minin istifâdesine sunulmuş bulunmak­
tadır. Bu kısım, 1169 (1755-1756) - 1182
(1768-1769) yılları arası vak’alarmı
ihtiva etmektedir. Sâde bir transkrip­
siyon uslûnünün uygulandığı metinden
sonra, nüsha farklarını belirten notlar
ve tahlilî indeks yer almaktadır. Bi­
rinci kısımda, gerek Şem’dânî-zâde ve
gerek eser hakkında tamamlayıcı bügiler verildiği için bu kısımda kısa bir
önsöz ile iktifa edilmiştir.
Mür’i’t-tev&rıh’m bu kısmı muhteviyât itibariyle oldukça zengin görül­
mektedir. Zira Osmanlı Devleti’nin dış
üişküerine yeri geldikçe geniş yer ve­
rilmiş olup, Anadolu’da ve İstanbul’da
vuku bulan hâdiseler de mümkün ol­
duğu ' kadar teferruatlı anlatılmıştır.
Bazı törenlerdeki canlı ve renkli ifâ­
deler d e ;kullanan müellif, sosyal konu­
larda niüşâhede ettiği aksaklıkları göz
önüne sermekte ve hatta nasihat yollu
tavsiyelerde bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin Rusya nezdindeki elçisi Derviş Efendi’nin Peters­
burg üzerine verdiği bügüer; Anado­
lu’dan İstanbul’a akın ve bu sebeple
payitahtda kıtlık hüküm sürmesi; Ana­
dolu’da, çekirge gelmesi ile meydana
gelen kıtlık hakkında verilen izahat
dikkati çekmektedir. Müellif, vezâret
ihsânı hakkında padişahın dikkatli 'ol­
masını temenni edip «Devlet-i Osmaniyede rütbelerin alâdan âlâsı rütbe-i
vezâret olmâğla, vüzerâ nizâmü’l-âlemdir. Böyle olucak herkes aklı mikdârı
nizâma kadir olur. E ğer muktedir olıir
ise, âlem nizâm bulur. E ğer bî-kudret
ise, bî-nizâm olur» diyerek devlet ada­
m ı seçiminde dikkatli olunmasını tav­
siye etmektedir (s. 24-25). Dühan
gümrüğü nizâmında yapüan ıslâhat
ve hâzinenin kazancı ve mîrî kalyon­
larda çalışanlardan gümrük alınmaya
başlanmasiyle zarara sebebiyet veril­
mesi üzerine bügiler hâzinenin duru­
munu ifâde etmektedir. Şem’dânî-zâde'nin tenkid ve temenni bâbında ticâret
gemüeri için yaptığı ikaz manidardır;
zirâ, ticâret gemüeri harb gemisi hâline
getirilmiş ve ticâret ecnebi gemicüerin
ellerine geçm iş; İstanbul’da kıtlık baş
göstermiştir (s. 53-54).
Siyasî tarihimizle ügüi malumat
bakımından da Şem’dânî-zâde kayda
değer bügiler vermektedir. Nitekim,
1768 Osmanlı-Rus savaşlarının başla­
ması, Karadağ isyânı, Kıbrıs’da olan
hâdiseler, Gürcistan seferi ve Canikli
A li Paşa’nm faaliyetleri bu meyânda
sıralanabüir.
Sosyal tarihimizle çok yakından
ügüi bahislerin de yer aldığı eserde,
devrin âsüerinden Kapısız Kadı-oğlu
474
MÜCTEBA İLGÜREL
İsyanı, Çapan-oğulları ailesinin tagallübü; Eğridir ayanı Yılanlı Musa’nın is­
yanı ve tenkili hakkında bilgiler bu­
lunmaktadır. Yine bu cümleden olarak
Mısır’da isyân edip, 1768 Osmanlı-Rus
savaşından istifâde ile Şam’a kadar
istüâya girişen Bulut-kapan A li Bey
hakkındaki bügiler için Mür’i’ t-tevârîh,
hemen hemen tek kaynaktır.
Bundan başka, Şem’dânî-zâde’nin
Taht-ı Tâvus’un İstanbul’a gelişi hakkında verdiği malûmat ise, hâlen Topkapı Sarayı Müzesinde teşhir edilmek­
te olan tahtlar 'arasında tefrik yap­
mamızı kolaylaştırmaktadır (Bu konu­
da tamamlayıcı bügi için bk. Münir
Aktepe, Nadir Şah’m Osmanlı pâdişâhı
I. Mahmüd’a gönderdiği Taht-ı Tâvus
hakkında, Tarih Dergisi, sayı 28-29,
İstanbul 1974-1975).
Mimarî tarihimiz için de bir kay­
nak niteliğini taşıyan Mür’i’t-tevârîh,
N ûr-i'O sm ânî Câmü, Lâleli Çeşme Câm ii ve müştemüâtı, Yeşilli-oğlu Sarayı,
Kırk-Çeşme suyu inşaatları ile Saban­
ca gölünün denizle birleştirilmesi te­
F. Th. Dijkema, The Ottoman His­
torical Monumental Inscriptions
in
Edime (Edirne’de Osmanlı Kitâbeleri),
Leiden (E.J. Brill) 1977; 236 sahife +
176 fotoğraf -J- 1 plan, 96 guüder.
Osmanlı
kitâbelerinin ciddî ve
metodik yönden de başarılı ük yayını,
Gabriel Colin tarafından, ekseriyetini
Türk kitâbeleri oluşturan, Cezâyir’deki
İslâmî kitâbelerin neşri ile yapılmıştır
(Corpus des inscriptions arabes et tur­
ques de l’Algérie, i : Département d’Algér, Paris 1901). OsmanlIlar arasında
bunun hemen hemen unutulmuş olma­
sının sebebi, muhtemelen, kitâbe me­
şebbüsü hakkında verüen bilgüer de
önem taşımaktadır. 1767 yılında İstan­
bul’da vukua gelen şiddetli zelzele bin­
lerce insanı perişân ederken, sosyal te­
sislerde meydana gelen büyük tehribat
ve .bunların onarılması için alman ted­
birler bu kısımda zikredilmelidir (s.
85-87, 105).
Mür’ i’t-tevârih’m
bu
cildindeki
renkli ifâdeli teşrif ât bahisleri, dahi
dikkatimizi çekmektedir. Bu gurupda
bayramlaşma törenleri; Sultan Ahmed
Câmü’nde okunan bir mevlide katılan
ilmiye mensupları Ûe devlet ricâlinin
kıyafetlerinin tasviri; . Şehzade. Selim
( m . Selim )’in beş yaşında iken tahsüe
başlaması sebebiyle yapılan merâsim;
saneağ-ı şerif alayının tasviri burada
zikredilebilir.
Netice olarak Mür’i’ t-tevârîh siyâ­
si, içtimâi, mâlî, mimârî ve diğer ko­
nularda verdiği malûmat bakımından
zengin olup, XVXH. yüzyılın bu devre­
sine ışık tutacak mâhiyettedir.
M ücteba îlgürel
tinlerinin gerek tarih gerekse epigrafi
yönünden fazla ilgi görmemelerindendir. Osmanlı kitâbelerinin metodik ola­
rak diğer bir neşri de M ax van Berchem ve arkadaşları (G. Wiet, H. Sobernheim, H. Edhem) tarafından Ma­
tériaux pour un Corpus Inscriptionum
A rabicarum (Paris-Kahire 1894) ’da ya­
pılmıştır... V a n -Berchem’in doğu Anâdolu gezüerinde kendisine arkadaşlık
etmiş ve toplanan malzemenin yayın­
lanmasında onunla işbirliği
yapmış
olan, ayni zamanda şahsî gayretiyle
de birhayli kitâbe neşriyatında bulünan Türk bilgin Halü Edhem’in yayın­
K İTA BÎYA T
ları van Berchem’in modelini takib et­
miştir (bkz. Halil Edhern Hâtıra K ita­
bı, Ankara 1947, s. 299-302).
Kitabının girişinde, önce, Osmanlı
kitabeleri üzerinde çalışan âlimlere ve
Türk epigrafisinde bu yolda görülen
eksikliğe böylece değinen sayın Dijkema bu alanda J. H, Mordtmann, F.
Taeschner, P. W ittek, t. H. Uzunçarşılı, M. Gâlib, H. B. Kunter, M. Mujezinoviç, A . P. Velikov ve R . Mantran’m
da araştırmalarım kaydettikten sonra
esas konusu Edirne’ye gelerek bu bel­
dede çeşitli yapılara ait olup kendisinin
yaym a hazırladığı kitabelerin daha ön­
ce tarihî bilgi verme amacı ile, bazı kitablarda, herhangibir eleştiriye tabi tu­
tulmadan
neşredildiğini
bildirmekte,
hattâ, sadece Edirne kitabelerini konu
olarak ele alıp Edirne, Türk Tarihi V e­
sikalarından K itâbeler (İstanbul 1972)
adlı bir kitab çıkaran Oral Onur’un bu
çalışmasını da «metinlerin çevirileri,
yorumları ve teknik yönden açıklama­
larının pek kusurlu ve güven vermek­
ten uzak» olarak nitelemektedir.
Dijkema, 1969 yılında Edirne’de
kitâbeleri tesbit edip fotoğraflarını çek­
miş, varlığından daha sonra haberdar
olduğu kitâbeleri çekmek ve fotoğraf­
larının bazüarmı yenilemek için de
1972 yılında tekrar Edirne’de çalışmış­
tır. Yayınlanan kitabelerin çoğu ya­
pılar üzerinde bulunmakta, 51 tanesi
müzede ve birkaçı da O. Onur’un özel
kolleksiyonunda yer almaktadır.
Nâşir, eserin giriş kısmında, kita­
belerde devire göre değişen, hattâ ba­
zen yanlış tarihlemeleri düzeltmeğe ya­
radığını bildirdiği, satırların uç tarafla­
rındaki şekiller (çerçeveler) yâni kitâbe satırlarının içine girdiği oymanın
sağ ve sol yakalarındaki sınırlamalar
üzerinde durmaktadır: bu çerçevelere
dayanılarak şark menşeli olanların ya­
475
nında Avrupa sanatından da almanlar
bulunduğunu belirtmektedir. Kitabeler­
deki yazı çeşidine ayrıca temas ettikten
sonra, giriş bölümünün sonunda,.yayın­
da izlenen yol tanıtılmaktadır.
Kitâbeler tarih sırasıyla yer al­
maktadır; üki 802/1399-1400 ve sonun­
cusu 1345/1927-28 tarihlidir. 157 nu­
marada yer alan ve 1386/ 1966-67 ta­
rihli Mustafa Uğur imzalı olanı 1921 de
Yunan işgâli sırasında yerinden alman
veya tahrib edilen bir taşın yerine kon­
muş bir kitâbedir. Tarihsiz olan veya
tarihleri okunamayanlar (138 ve deva­
m ı) ise kitâbenin ilk harfine göre sıra­
landırılmıştır.
Kitabın sonunda mükemmelen çe­
kilmiş fotoğrafları bulunan kitâbelerin
önce, birkaç satır içinde, ölçüleri, eksik
tarafları, çerçevelere göre hangi tipe
girdiği, yazı çeşidi, v.b. özellikleri ve­
rilmekte, sonra (şiir olanların vezinle­
rine işâret edüerek) Arab harfleri üe
asıl metin ve îngüizce tercümeleri su­
nulmaktadır. Kenarlardaki rakamlar
satırları, italik harfler de beyitleri bel­
li etmektedir.
Dijkema’ya göre «daha önceki nâşirlerin yayınlan buradakinden bir hay­
li farklıdır. Bu farklılıklar, baskı hata­
ları dışında, genellikle nâşirlerin dik­
katsizliğinden
veya Osmanlı
kitâbe
paleografyasına ve diline yabancı bu­
lunmalarından üeri gelmekitedir». Ger­
çekten Saym Dijkema, büyük boy ve
mükemmel bir baskı sonucu ortaya
çıkmış kitabında Edirne kitabelerini
takdim ederken bu yoldaki dikkati,
ciddiyeti, gayreti ve yayın m etodu ' üe
övülmeye değer. Eser, kitâbelerin yer­
lerini belli eden bir plan, ekler ve in­
deks kısımlarındaki yardımcı bilgüerle
de bu alanda çalışacaklara mükemmel
bir klavuz sayılır.
Salih özbaran
476
ZEK t A R IK A N
Alexandra Dutu and Paul Cemovodeanu, Dimitrie Canterriir, Historian of
South East European and Oriental Ci­
vilisations, Extracts from «The history
of the Ottoman Empire», W ith a fore­
word by Professor Halil İNALCIK,
Bucarest, 1973, 359 sahife, 35 levha.
Bogdan Prensi Dimitri Cantemir
(1673-1723), doğumunun 300. yılında
UNESCO aracılığıyla anılmış ve bu
yıldönümü, tarihçi, coğrafyacı, Uâhiyatçı, müzisyen ve mimar olan bu üginç
kişi konusunda yeni yayınların yapıl­
masına ortam hazırlamıştır!. Bunlar
arasında, Güneydoğu Avrupa A raş­
tırmaları Derneği’nin İngilizce olarak
çıkardığı Dimitri Cantemir’in Osmanlı
împaratorluğu’nun yükseliş ve Çöküş
Tarihînden seçilmiş parçaları içeren
kitap önemli bir yer tutmaktadır.
Profesör Halil İnalcık önsözde (s.
4-10),
Osmanlı
İinparatorluğu’nun
XVIH . yüzyıl başlarındaki durumunu
sergilemekte;
Sadrazam Ram i Mehmed Paşa’nın güttüğü barışçı politika
üzerinde durmakta ve devletin Batı’ya
karşı tutumunun değişmeye başladığı
bu geçiş döneminde Dimitri Cantemir’­
in rolünü belirtmektedir. 1688’de 15
yaşmda İstanbul’a gelen ve aralıklarla
22 yıl burada kalan genç «Beyzade»,
Osmanlı aydmları ve devlet adamla­
rıyla yakın Uişki kurmuş; Fethiye’de­
ki Ulah Sarayı ve Ortaköy’deki kona1 UNESCO Türkiye Millî Kom is­
yonu da Dimitrie Cantemir (1673-1723)
başlığını taşıyan bir kitap yayımlamış­
tır (Ankara 1975, 115 s.). Bu derleme
de şu incelemeler yer almıştır : B. Tuncel, Dimitrie Cantemir ve Türk'ler, s. 546; M. Berza, Kantemir’ e saygı (şev.
Vüdan A . Savaşır), s. 49-72; I. Baha
Sürelsan, Kantemiroğlu ve Türk Musi­
kisi, s. 73-108; Seha L. Meray, «N e si-
ğı, doğu-batı kültürlerinin kaynaştığı
birer yer olmuştur. Cantemir, Karlofça
Antlaşmasından (1699) sonra Osman­
lI aydınları arasında, imparatorluğun
çöküş nedenleri üzerinde başlayan tar­
tışmalardan
uzak
değüdi.
Nitekim
onun ünlü Osmanlı Tarihi, impa­
ratorluğun yükselişini ve çöküşünü ha­
zırlayan. olaylara göre düzenlenmiştir.
Cantemir, Osmanlı Devleti’nin kurulu­
ğundan 1672 Bucaş Antlaşmasına dek
geçen süreyi «yükselme» dönemi ola­
rak kabul etmiş ve bundan, sonraki ge­
lişmeleri de
«çöküş»
başlığı altında
incelemiştir. Prut Savaşıyla sona eren,
geniş
ölçüde Osmanlı kaynaklarına,
yazarın kişisel gözlemlerine dayanan
bu kitap, Hammer T arih i. yayımlanıncaya kadar B atı’da kendi alanında bir
çeşit «bilimsel tekel»2 kurmuştur.
ö t e yandan Alexandru Dutu, Gi­
riş bölümünde (s. 11-29), Cantemir’in
« Osmanlı İmparatorluğunun Yükse­
liş ve Çöküş Tarihi» nin önemi, çevirile­
ri, Avrupa’da yayılışı konusunda bügi
vermektedir. Incrementa atque décré­
menta aulae othomanicae başlığını ta­
şıyan, Latince aslı hiç bir zaman tam
olarak basılmayan bu kitap, önce Petro’nun isteği üzerine ruscaya çevrilmiş
ancak bu çeviri, Rus devlet ve - bilim
adamlarının dışına çıkmamıştır. Cante­
m ir’in oğlu A ntioch’un italyancaya çev­
rilen bir metnini yayınlama çabaları, da
zindir, ne bizimdir
» s. 109-115. Kantém iroğlu’nun Türk müziğindeki yeri ve
rolü konusunda ayrıca bk. I.H. Uzunçarşılı, OsmanlIlar Zamanında Saraylar­
da Musiki Hayatı, Belleten, X LI/161
(1977), s. 110-112.
2 Krş. G. Cioranesco, La contri­
bution de Démètre Cantemir aux études
orientales, Turcica, VH (1975), s. 204,
213.
K İTA B ÎY A T
yarım kalmıştır. Nicholas Tindal’m yap­
tığı İngilizce çeviri, 1734 yılında Lond­
ra’da basılabildi3. Bunu ayni yüzyılda
İngilizcesinden yapüan Fransızca* ve
Almanca» çevirileri izlemiştir. Dimitri
Cantemir’in Osmanlı Tarihi’nden başka
eserleri konusunda verilen bilgilerden
sonra, sözkonusu tarihinin İngilizce çe­
virisinden seçilmiş parçalara yer verümiştir. Cantemir, askerî ve siyasî olaylarm dışmda, imparatorluğun, sosyal ve
kültürel yapışım aydınlatan bügüeri dip
notlarında vermiştir. Bu dip notlarının
önemli bir bölümü sistemli olarak şu
başlıklar altında toplanmıştır- :
477
Kitapta, «Kişiler»e uzun sayfalar
ayrıldığı görülmektedir. Bunlar arasın­
da padişahlar, Osmanlı yönetiminin ile­
ri gelen kimseleri, din adamları, büginler, sanatçılar, Cantemir’in yakından
tanıdığı Fransız, Ingüjz, Hollanda elçi­
leri ve Boğdan Voyvodaları önemli bir
yer tutmaktadır.. Seçme parçaların so­
nuna, yine N. Tindal’m çevirisinde yeralan ve Cantemir’in oğlu Antioeh tara­
fından yazüdığı sanılan «Boğdan Pren­
si Demetrius Cantemir’in Hayatı» ek­
lenmiştir (s. 285-298). Bundan sonra ki­
taba, Cantemir Tarihi’nden yapılan
bazı iktibasları açıklayıcı nitelikte
notlar (s. 299-317) konulmuştur. Gantemir Tarihi’nin yayınlandığı yüzyüda
Avrupa’da özellikle Fransız aydınları
arasmda uyandırdığı Ugiyi anlamak için
kitabın «XV i l i . Yüzyıldaki Yankıları»
başlıklı bölümünü (s. 319-329) okumak
yeterlidir. Kitap, Cantemir’in-tüm eser­
leri ve bunlar üzerinde yapılan araştu>
maları gösteren zengin bir bibliyograf­
ya listesiyle tamamlanmıştır . (s. 331343). Bu listede, temmuz 1973 yüına- de­
ğin yapılan yayınlara yer verildiği an­
laşılmaktadır. Bütün bunlara ek olarak*
kitaba konulan levhaların listesini,
önemli kişi ve yer adlarına, göre düzen­
lenmiş bir dizini de belirtmek yerinde
olur (s. 345-358).
. • . :
Kitabın kapsamım özetledikten son­
ra bir iki nokta üzerinde durmadan geçemiyeceğiz. Cantemir metninin anla­
şılmasına geniş ölçüde yardımcı olan
açıklayıcı notlarda, Kılıç A li Paşa’nın
(s. 180) İnebahtı savaşmda şehit olan
Osmanlı Kaptan-ı Deryası Şehit A li Pa­
şa olduğu belirtilmektedir (not, 308/
82). Oysa İnebahtı’da şehit olan Kılıç
A li Paşa değü, Müezzinzadë A li Paşa’dır. Savaşın günü de 5 ekim olarak, gös­
terilmiştir ki doğrusu 7. ekimdir.
3 The History of the Growth and
Decay of the Othman Empire , Tran­
dissement et de sa decadence avec deş
notes très instructives, trad. en franç.
slated into English from the author’s
own manuscript, by N.- Tindal, London,
...............
1734.
.
4 Histoire de VEm-pire othoman
par M. de Joncquières, Paris, 1743.
5 Geschichte
des
osmanischen
I)
Kültürün anlamı (s.' 33-34),'
II)
OsmanlIlar ve öteki uluslar.
(s. 35-67),
.
m )
İnançlar, gelenek ve göre­
nekler (s. 68-104),
IV )
Edebiyat (s. 105-112),
V)
Mimarlık (s. 113-138),
V I)
Resim (s. 138-142),
VU)
Müzik (s. İ43-147),
V H I)
Saray (s. 148-175),
IX )
X)
Okullar (s. 148-175),
Kişiler (s. 176-283),
où se voyent les, causes de son aggran-
Reichs seinem Anwdchsen und Abnen-.
men, Hamburg, 1745.
478
ZEK Î A R IK A N
. ; ö t e yandan metinde Türkçe olarak
geçen bazı sözcükler, açıklayıcı notlar­
da bugünkü imlâmıza göre verilirken
önemsiz yanlışlıklar yapılmıştır. Bu
yanlışlıklan
ve
bunların
günümüz
Türkçesine göre nasıl yazılmaları ge­
rektiğini belirtmekle yetiniyoruz :
1) Metin s. 152, not 306/71 deki
«Bire hey, hey, yazu timsah gibi adamı
boğarsın...» yerine,
«Bire hey cadı timsah gibi adamı
boğarsın....» olmalıdır.
2) Metin s. 152, not 306/72 de «Ben
gu veziratı ve soltanat-ı devleti senin gi­
bi ■sihirbaz ■layık ile nâil olmadım, illâ
din-i devlette sadakat île ve kanımın
dökülmesiyle peydâ eyledim. Bundan
sonra senin bir gâvur başımı daha katlidüp ayakeanm ı » şekliyle gösterilen
kısım da «Ben bu vezarete ve saltanat-ı
devlete senin gibi sihirbazlıkla cadılıkla
nâil olmadım, illâ din-i devlette sadakat
He ve kanımın dökülmesiyle peydâ e y ­
ledim. Bundan sonra senin gibi bir gâ­
vur başımı dahi katledip ayaklarımı...»
olmalıdır.
3) Metin s. 158, not 306/73 deki
iY iri nusret şenindir», «Yürü nusret şe­
nindir» biçimine sokulmalıdır.
4)
Metin s. 167, not 307/77 deki
«M innet île kokm a gülü, al eline süseni
Geçme nâmerd Köprüsünü ki akar­
sun su seni» nin doğrusu
«M innet ile kokm a gülü, al eline
süseni
Geçme nam ert köprüsünden ko
aparsın su şenindir.
Bu küçük noktalar bir yana, kitap,
Cantemir’in Osmanlı Tarihini tanımak
ve onun üzerinde çalışmak isteyenler
için oldukça önemli bir el kitabı niteli­
ğindedir. Cantemir Tarihinin Latince
metninin tam olarak basılmadığı; İngi­
lizce, Fransızca ve Alm anca çevirileri­
nin bugün ancak büyük kütüphanelerde
bulunabüdiği gözönüne alınırsa, bu der­
lemenin önemli bir boşluğu doldurduğu
açıkça anlaşüır. Bu seçme parçalara,
Dîvânhânei, Galebe Dîvânı* vb. notlarm
da alınması, Osmanlı devlet örgütünün
tamamlanması yönünden kuşkusuz da­
ha yerinde olurdu. Bu seçme parçalar,
Boğdan Prensinin, Osmanlı devlet ve
toplum yapısını ne kadar yakından ta­
nıdığını ortaya koymaktadır.
Zeki Arıkan
Clifford Edmund Bosworth, The
L ater Ghaznavids : Splendour and D e­
cay, The D ynasty in Afghanistan and
Northern India 101/0-1186, Edinburg
University. Press, Edinburgh 1977 (Son
Gazneliler : İhtişam ve çöküş, Afganis-
tan ve Kuzey Hindistan’daki Hânedan
1040-1186), v m + 1 9 6 s.
Tarihde Türkler’in kurdukları bü­
yük devletlerden birisi de hiç şüphesiz
Gaznelüer Devleti (963-1186) ’dir. Gaz­
neliler tarihi ile ügüi çalışmalar X IX .
6 Krş. Ş. Sami, Kamus-ı Türki, I,
17; Türkçe Sözlük, Ankara
(T D K ),
1974, 48.
7 Krş. D. Cantimir, Histoire de
VEmpire . Othoman, trad. en français
par M. de Jonquieres, Paris, 1743, IV,
65-69.
8 Göst. yer., IV, 91-94.
KÎTA B İY A T
yüzjnlın birinci yarısmın sonunda bağ­
lamış ve bugüne, kadar süregelmiştir:
Bu şiire ,içinde: Gazneliler tarihi hakkın­
da birçok kitablar ve makaleler yazıl­
mış, arkeolojik kazüar yapılmış ve bu
devre âit mimarî eserler ve paralar ilim
dünyasının bilgisine sunulmuştur.
Cumhurbaşkanlığı forsunda bulu­
nan 16 yıldızdan birisi de Gazneliler
Devleti’ne işaret etmesine rağmen, Tür­
kiye’de adı geçen devre üe ilgili çok az
araştırma yapılmıştir. Rahmetli Ord.
Prof. Fuad Köprülü’nün geçmişte bütün
ilim dünyası için yazdıkları bugün bizler' için- geçerlüiğini korumaktadır! K öp­
rülü 34 jul önce şöyle diyordu «Türk
Tarihi’nin hemen bütün devirleri gibi
Gaznelüer devri de, şimdiye kadar, çok
az tetkıyk edümiştir. Bu sülâlenin en
büyük sijrması olan Sultan Mahmud’un
hayat ve şahsiyetine, askerî hareketle­
rine ve bilhassa : Hind seferlerine dâir
oldukça mühim araştırmalar yapılmış­
sa da, bu devletin idari v e siyasî teşkilâ­
tı ve umumiyetle bu devrin içtimai ve
İktisadî hayatı hemen tamamiyle ihmâl
edilmiştir. Hâlbuki, Ortaçağ tarihi’nia.
ve bilhassa Selçuklular tarihinin birçok
mes’elelerini anlamak için, Sâmân-oğulları: ve Gazneliler devirlerinin aydınlan­
ması, birinci şarttır; bu ise, Gazneliler
tarihini sadece «Hind tarihinin tir bö­
lümü» olarak tetkıyk etmekle, hiçbir zeman kabil olamayacaktır.» (bk. M. Fu­
ad Köprülü, K a y Kabilesi Hakkında Y e­
ni Notlar, Belleten saju : 31, .Ankara
1944, s. 444). Gerçekten de Türkiye’de
daha sonra Selçuklu tarihini incelemek
için birçok değerli araştırmalar yapıldı:
A ncak Gaznelüer tarihi bu araştırma­
larda, ya Selçuklu tarihi üe olan ilişki­
leri bakımından ele alındı veya Hindis­
tan Tarihi’nin bir bölümü olarak ince­
lendi (bk. T .'H ik m et Bayur, Hindistan
Tarihi, I, Ankara 1946, T.T.K.Y., s. 127-
479
247). Türk tarihi üe Ugili birçok mad­
delerin genişletüdiği türkçe İslâm A nsiklopedisi’nde Gaznelüer tarihi’nden
sadece bir madde bu uygulamadan na­
sibini aldı (bk. î. Kafesoğlu, Mahmud
Gaznevî mad., İA .). İslâm Ahsiklopedisi’ndeki bu konu üe Ugili yetersiz mad­
deler olduğu gibi kaldı ve bunlara bir­
çok üim adamı tarafmdan atıflarda bu­
lunuldu. Son zamanlardaki yayınlarda
ise Gaznelüer tarihine hemen hemen hiç
önem verümez oldu ve bu devlet hakkmdaki bügüer yarım sahife üe geçiş­
tirildi (Bk. Türk Dünyası ET Kitabı,
Ankara 1976, s. 800 ve Lise Ders Kitap­
ları, Tarih Lise II, İstanbul 1977, s. 4446. Bu ders kitabında konunun kapsamı
3 sahife olarak görünüyorsa da, ancak
17 satırlık bügi vardır.). ’
Bizdeki bu durumun aksine, bilhas­
sa Avrupa’da son jnllarda Gaznelüer
Tarihi üe ügüi birçok araştırmalar ya­
pılmıştır. Bu araştırıcüarm başında hiç
şüphesiz Prof. C.E. Bosworth gelmek­
tedir. Prof. Bosworth Gaznelüer târihi
üe Ugili çeşitli makalelerin yanısıra (Bu
makaleler son olarak bir kitabda top­
lanmıştır : The Medieval H istory of
Iran, Afghanistan and Central Asia,
London 1977), bu konuda bir de kitab
yazmıştı «The Ghaznavids, their empire
in Afghanistan and eastern Iran 99 ¡¡10^0, Edinburg 1963-ikinci baskı Bey­
rut 1973» (Bu eserin tanıtması için bk.
E. Merçü, Tarih Dergisi; sayı 20, İstan­
bul. 1965, s. 188-191.). Yukarıda künye­
sini verdiğimiz yeni eser ise, Bosworth’un birinci kitabının devamıdır ve 1040’daki Dandanakan 'savaşından Gazneli­
ler Devleti’nin jnküışma kadar olan
devreyi incelemektedir. .
Gaznelüer tarihi üzerindeki bu ye­
ni eser 4 bölümden meydana gelmiştir.
«Introduction-Giriş»
(1 -5 )’den
sonra
eserde «D efea t in the W est and its A f-
480
ERDOĞAN MERÇİL
termath : "Time o f Troubles’-Batıda ye­
navids Sultans -Gurlular üe mücadele
nilgi ve son u çla rı: ‘Güçlükler devri’»
(6-49) bağlığını taşıyan birinci bölüm
yer almaktadır. Bu bölümde yazar;
Gazneliler Devleti’nin Selçuklular önün­
de duraklayışını (6-9), Sultân Mes’ûd’un hükümdarlığının son aylarmı ve Hin­
distan’a çekilişini (9-17), onun tahttan
uzaklaştırılarak Muhammed’in ikinci
kez sultan oluşunu (17-20), Mevdud’un
babasının intikamını alarak sultanlığı
elde etmesini (20-25), batıda Gaznelüer
Devleti’nin durumunu yeniden kuvvet­
lendirmesini (25-30) ve Hindistan’a se­
ferlerini (30-33), devletin dâhili işleyi­
şini (33-37), Mevdud’un ölümü üe bir­
biri arkasına gelen güçlükleri ve A b dürreşid’in tahta geçişini (37-41), Tuğ­
rul’un gasp ile saltanat tahtına oturma­
sını (41-:47) ve Ferruhzad’ın sultanlığı­
nı (47-49) incelemektedir.
ve son Gazneli sultanları»
(111-131)
başlığı altındadır.
Bu son
bölümde,
Gurlular’ın saldırısı ve Behrâm Şâh’ın
son yılları (111-120), Husrev Şâh ve
Hindistan’a çeküişi (120-123), Husrev
Melik’in saltanatı ve hânedanın sonu
(123-131) üe Ugüi olaylar anlatılmak­
tadır.
îk in ci bölüm «The Reign of İbrahim:
and Continuity - îbrâhîm’in saltanatı: idare ve devâmlüık»
(50-81) başlığı altındadır. Bu bölümde
ise, İbrahim’in Selçuklular ile üişkileri
(50-58), son devir Gazneli ordusu (5861), İbrahim’in Hindistan ve Gur’daki
seferleri. (61-69), devletin iç idaresi
(69-74), saray hayatı ve kültür (74-77),
Abbâsî Halifeliği ile münasebetleri (7880) ve hükümdar olarak Ibrâhim’in şah­
siyeti (80-81) söz konusu edilmektedir.
Üçüncü bölüm «Mas’ûd III and his
Retrenchment
Sons : Equilibrium and Incipient D ec­
line - . IH . Mes’ûd ve ço cu k la rı: Du­
raklama ve Çöküşün başlaması» (82110) başlığını taşıyor ve Mes’ûd’un sal­
tanatı (82-89), çocukları arasındaki
hükümdarlık mücadelesi (89-98), Behrâm Şâh’ın saltanatı ve Gıirlular istilâ­
sından önce Hindistan’daki durum (98110) inceleniyor.
Dördüncü bölüm «The Struggle
with the Ghürids and the Last Ghaz-
Eserde bundan sonra iki ilâve g ö ­
rüyoruz. Bunlardan birincisi, îb n Bâbâ
el-Kâşânî’nin Kitâb Ra’s mâl an-nadîm
adlı eserindeki Gaznelüer tarihi üe bügüerin arapçadan ingüizceye tercüme­
si ve bu bügüer hakkında yazarm izâhlarmdan oluşuyor «Ibn Bâbâ al-Qâshânl
on the History of the Ghaznavids» (132155). ik in ci üâve ise, 366-582/977-1186
yıüarı arasmda Gazne ve Hindistan’da
hüküm sürmüş olan Gazneli sultanlar m
listesidir (156-157). Eserde son olarak
kısaltmalar (158),
notlar
(159-186),
bibliyografya ve
başvurulan . eserler
(187-191) ve dizin (192-196) yer alıyor.
A yrıca eserin başında bir harita üe bir
de soy kütüğü vardır.
Esefin içindeküerini kısaca özetle­
dikten sonra bazı önemli veya gözden
kaçmış noktaları belirtmeğe çalışalım.
Prof. Bosvvorth bu son eserinde, bazı
yerlerde, olaylarm tam tarihini vermek
imkânı var iken, her nedense bundan
kaçmıyor. Söz gelişi; Gazneli-Selçuklu
münasebetlerinin en ü gi çekici olayı
olan ve Selçuklu devletinin kurulmasına
imkân sağlayan Dandanakan savaşmm
tarihini Ramazan 431/Mayıs 1040 ola­
rak veriyor (bk. s. 6). Bu savaşm tam
günü verilmeli v e y a hiç olmazsa bunun
münakaşası yapılmalıydı. Dandanakâh
savaşmm. gününü Gerdîzî (bk. Zeyn ülAhbâr (nşr. A bd ül-Hayy Habîbî), Tehran 1347/1968, s. 203) ve Sadr ed-Dîn
el-Huseynî (Ahbâr ed-devte es-SelçuTciyye, nşr. Muhammed ikbâl, Lahore
K İTA B İY A T
1933, s. 12) 8 Ramazan 431/23 Mayıs
1040 olarak zikrediyorlar (A yrıca krş.
M.A. Köymen, Büyük Selçuklu İmpara-
torluğu’nun Kuruluşu, III, D.T.C.F. Der­
gisi, Ankara 1958, s. 43). A ncak Beyhakî (Tarîh-i Mes’ûdî, nşr. Kâsım Ganî ve
‘A li Ekber Feyyâd, Tehran 1324/1945,
s. 620)’nin savaştan bir gün öncesi için
verdiği tarih 8 Ramazan Perşenbe’dir
ve ertesi günü de Dandanakan savaşını
anlatmağa başlıyor (bk. s. 622 v.dd.).
Gerdîzi savaşın Cuma, Hüseynî ise Perşenbe günü olduğunu rivayet ediyorlar.
Bu durumda kaynakların ikisinde sava­
şın Cuma günü olduğu hususunda uy­
gunluk görülmektedir. Biz olaya bizzat
şahit olan Beyhakî’nin verdiği bügüeri
değerlendirerek savaşın, 9 R a m a za n ,
Cuma günü (24 Mayıs) olduğu kanaa­
tindeyiz.
D iğer taraftan Sultân Mes’ûd’un
Dandanakan’dan kaçışı sırasında yanın­
da bulunan prensler ve kumandanlar
belirtilmediği gibi, Garcistan’a ulaşma­
sı da Ramazan 431/Haziran’m . birinci
yarısı 1040 olarak zikrediliyor (s. 7).
Sultan Mes’ûd Dandanakan’dan kaçar­
ken beraberinde kardeşi Abdürreşid, oğ ­
lu Mevdud, devlet erkânından Abdürrezzak Ahmed Haşan, Hâcib Ebû Nasr,
Ebû Sehl Zevzenî, Ebu’l-Hasan Abdülcelil ve gâzüerin kumandanı Abdullah
Karategin bulunuyordu. Onu dağınık
bir şekilde saray gulâm lan ile Hâcib-i
Buzurg ve kendi gulâmları ile Beydoğdu
izlemekte idiler. Sultân 16 Ramazan 431
Cuma giinü/31 Mayıs 1040’da Garcistan kasabasına ulaşmıştı (Bk. Tarîh-i
Mes’ûdî, 626).
' Fahr-i Müdebbir Mübârek Şâh’ın
eseri Âddb el-harb'e dayanarak, Sultân
İbrahim Devrinde (1059-1099) Haznedâr Şerif Ebu’l-Ferec’in nezareti arasındakl topraklar arasmda,
Kirman’da
Bern civarmda bulunan Nermâşîr’in
481
zikredilmesi (s. 8 ), ihtimâl büe olsa
mümkün değildir.
Hem ekadar Miss
Shafi’nin okuyuşu ma’kul görünüyorsa
da (bk.. Fresh Light on the Ghaznavîds,
IG X II, Hyderabad-Deccan 1938, s. 201),
bu sırada Kirman’a Kirman Selçuklu­
ları hâkim olduğundan adı geçen yerin
Gazneliler’in idaresi altmda olmaması
gerekiyor.
Şehzâde Mevdud idaresinde, Kuzey
Afganistan’da Gaznelüer’in durumunu
daha da kuvvetlendirmek için, gönderi­
len ordunun hareket tarihi olarak 432
Muharrem ortası/E ylül sonu 1040 zik-.
rediliyor (s. 11). A ncak burada notlar­
da gösterilen (bk. s. 160 not. 22) kesin
günün (12 Muharrem 432/22 Eylül
1040) verilmesi daha iyi olurdu. Bosworth’un Hüseynî tarafından zikredildiğini söylediği bu tarihi, herhalde Hü­
seynî Beyhakî’den nakletmiştir
(bk.
Tarîh-i Mes’ûdî, s. 657). Yine Bosworth,
Kûtvâl Ebû A li’nin Halaçlar (Gerdîzî’ye göre A fganlar) üzerine Muharrem
432/Eylül 1040’da gönderildiğini ve Rebî I. 432/Kasım 1040’da döndüğünü zik­
rediyor (bk. s. 13-14). Bu sefer için de
kesin tarihler verilebüirdi. Ebû A li 19
Muharrem 432/29 Eylül 1040’da Gazne’den ayrılmış ve 1 Rebi I./9 Kasım’da
adı geçen şehre dönmüştü (bk. Tarîh-i
Mes’ûdî, 658 ve 662). Eser’de (s. 17),
Sultân Mes’ûd’un Hindistan’a gitmek
için Gazne’den ayrılışının 432 yılı Rebi
I. ilk günleri/Kasım 1040’da olduğu
zikrediliyor. A ncak Beyhakî (s. 662664)’nin
verdiği bilgilerden
hareket
ederek, bu tarih için daha kesin bir giin
verm ek imkânı doğuyor ki, bu da muh­
temelen 7 Rebi I. 432/15 Kasım 1040’dır
(A yrıca krş. Y .A . Hashmi, Political,
cultural and administrative history under the later Ghaznavîds (from lfil/
10S0 to 583/1187), basılmamış doktora
tezi, Hamburg 1956, s. 44).
Tarih Enstitüsü Dergisi : F. - 31
482
ERDOĞAN MERÇÎL
Genellikle kaynaklar Sultân Mevdud’un bir Hâcib idaresinde Toharistan’a bir ordu gönderdiğini, fakat bu
ordunun A lp Arslan karşısında yenilgi­
ye uğradığını bildirirler (435/10431044). Nitekim Bosworth da aynı bilgi­
leri tekrarlıyor (s. 26). M. Nazım (Mev­
dud mad., ÎA.) bu olayın tarihini daha
kesinleştiriyor ve Muharrem 435/Ağustos-Eylül olarak yazıyor. A ncak kay­
naklarda bu seferin Muharrem ayında
olduğuna dâir bir bilgiye tesâdüf ede­
medik. Yukarda künyesini verdiğimiz
çalışmasında ise Haşmî (s. 56), Tabakât-i Ekberî ve Tarîh-i Firişte’ye daya­
narak biraz daha değişik bilgiler veri­
yor. O, Mevdud’un gönderdiği kuvvet­
lerin başında Ertegin’in bulunduğunu
ve Gazneli ordusunun kısa bir süre için
Belh’i ele geçirip, hutbeyi Mevdud adı­
na okuttuğunu, fakat A lp Arslan ida­
resinde yaklaşan Selçuklu kuvvetleri
karşısında elinde yetersiz sayıda asker
bulunduğundan şehri terk etmek zorun­
da kaldığım, A lp Arslan mağlub olduk­
tan sonra da Gazne’ye kaçm ağa mu­
va ffa k olduğunu zikrediyor.
Sultân Mevdud devrindeki Sistan
olaylarına gelince;
Bosworth,
Bighu
adındaki Selçuklu reisinin Rebi II. 432/
Aralık 1040’da Sistah’a geldiğini zikre­
diyor (s. 28). Yine burada da daha ke­
sin bir tarihleme yapm ak imkânı var­
dır. Tarîh-i Sistan (nşr. Bahâr, Tehran
1314/1935, s. 366)’a göre Bighu 12 Rebi
H. 432/20 Aralık 1040’da Sistan’a gel­
mişti. A yrıca Bosworth Bighu’nun Mûsâ Yabgu’dan farklı bir kişi olduğunu
ileri sürüyor (s. 164 n. 81). A ncak bir­
çok Selçuklu tarihçilerinin yanısıra,
kendisi de Sistan’a hâkim olan Selçuk­
lu reisinin Mûsâ Yabgu olduğunu belirt­
mişti (bk. The Political'and dynastic
history of the Iranian world (AX). 10001217), Cambridge history of İran, V,
The Saljuq and Mongol periods, ed. JA..
Böyle, Cambridge 1968, s. 50). Bosworth,
Cumada n . 433/Şubat 1042’de Sistan
hâkimi Ebu’l-Fadl’m fakihler ve bir
imam gibi dinî liderler ile kumandanlar­
dan oluşan Gazneli taraftarları hapset­
tirdiğini yazıyor (s. 28). Bu olay da ke­
sin bir tarih ve isimler de belirtilmek
suretiyle daha geniş bir şekilde yazıla­
bilirdi. Yine Tarih-i Sistan (s. 367)’a
göre, olay 23 Cumada n . 433/17 Şubat
1042’de olmuştu. Tutukla n anlar ise Ka­
dı Bâ Sa’id Muhammed b. Abdullâh,
im âm Fâhir’in fakih iki oğlu Abdülhamîd ve Abdüsselâm, Emir K.n.k.(dİLÎ^) ve
E m ir Ahmed Kûtvâl idi. Görüldüğü g i­
bi hapsedilenler arasmda imâm değil,
fakih olan iki oğlu bulunuyordu. Bu
olay üzerine Gazneli kuvvetleri Sistan
önünde göründü. Bosworth Gazneli kuv­
vetlerin Sistan’a geliş tarihini Receb
433/Mart 1042 olarak zikrediyor (s.
29), ancak bu olayın gün olarak tarihi
25 Receb 433/20 Mart 1042 idi (bk. Tarih-i Sistan, s. 367).
Eser’de Gazneli kumandan Tuğrul’­
un Cumada II. 434/Ocak-Şubat 1043’dek i Sistan seferi de biraz müphem görü­
nüyor ve Gazneliler’in Karkûya’y ı işgâl
ettikleri zikrediliyor (s. 29). Târih-i Sistân metninde (s. 369), ele geçirildiği
zikredilen K arkuya adlı yer Sistan (Zeren g )’ın kapılarından birisi olarak g ö­
rünüyor
( -UI_ı ıS jf jJ ' j-i ) ) .
Tuğ­
rul herhalde bundan sonra Zereng hi­
sarım kuşatmış olmalıdır ve neticede
Ebu’l-Fazl ile mahiyeti kesinlikle anla­
şılamayan bir sulh yaptıktan sonra
Gazne’ye dönmüştür ( a k »L , V
)
Bosworth, daha sonra Sistan hâkimi
Ebu’l-Fazl’m altı yıllık bir hapisden
sonra Gazneli taraftarları Receb 439/
A ralık 1047-Ocak 1048’de serbest bırak­
tığını zikrediyor (s. 30). Bu olayın ta­
K İT A B İY A T
483
rihi 22 Receb 439/12 Ocak 1048 idi (bk.
Tarîh-i Sistan, s. 369).
Hüseyin Nevâî, Tehran 1336-1339, s.
398. A yrıca krş. Bosworth, The Politi­
Bu arada Haşmî, Mevdud devrinde
Selçuklular üe Gazneliler arasında baş­
ka savaşlardan da bahsediyor. Bu sa­
vaşlar için onun dayandığı başlıca kay­
nak Tarîh-i Firişte’ dir. Haşmî’ye göre
(ayn. esr., s. 57), A lp Arslan’m idare­
sindeki Selçuklular 437/1045-1046’da
Horasan’dan Gazne’ye doğru yürümüş­
ler ve Zemin Dâver’deki R ıbât-ı Emîr’e
kadar üerlemişlerdi. A dı geçen yer civa­
rındaki savaşı Gazneli kumandan Hâcib Tuğrul kazanmıştı. Ertesi yıl yani
438/1046-1047'de Selçuklular Büst ve
Kandehar’ı işgal ettiler. Hâcib Tuğrul
bir kere daha onlara karşı gönderildi
ve yine Selçuklular’ı mağlub etti. H â­
cib Tuğrul bundan sonra isyan etti.
Mevdud onun üzerine A li b. Rebî’ H a­
dim idaresinde 10.000 kişilik bir kuvvet
gönderdi. Hâcib Tuğrul birkaç taraftarı
ile kaçarken, A li b. Rebî’ geri kalan or­
duyu kontroluna alarak Gazne’ye dön­
dü. Tine aynı yılın ikinci yansında
Mevdud, İbrahim Yınal tarafından tehdid edüen Büst’e doğru Hâcib Bastegin
kumandasında bir ordu gönderdi.. Bu
şehir civarında yapılan savaşta, Selçuk­
lular bir kez daha mağlub edildiler (bk.
Tarih-i Firişte, Nevalkişore baskısı,
1301/1884, I, 46). Herne kadar Tarih-i
Firişte metninde, Haşmî’nin Selçuklular
diye zikrettiği Türkmenler olarak geçi­
yorsa da ve İbrahim Yınal’m görev ala­
nı, Büst civarından ziyade, Irak idiyse
de, burada ayrıca Haşmî’nin tezi üzerin­
de durmak istemiyoruz. A ncak Bosworth, Mevdud devrindeki bu olayları
zikretmeli ve doğru olup olmadığının
münakaşasını yapmalıydı. Bosworth’un
bahsetmediği diğer bir olay da, Mevdud’un Çağrı B ey’in kızı Ue evlenmiş
olmasıydı
(bk. Hamdullâh
Müstevfî
Kazvînî, Tarih-i Güzide, nşr. A bd ül-
cal and dynastic history of the Iranian
world (A D . 1000-1217), s. 52).
Eser’de Lahore valisi Fakih Saliti’nin Multan’a yaptığı sefer hakkında da
bir tarih zikredilmiyor (s. 31). Multan’daki Ismaililer muhtemelen 432/10401041’de isyan etmişlerdi. Şehzade Mecdûd da 432 yık Kurban Bayramı’ndan
üç gün sonra (Kurban Bayramı 10 Zilhicce/11 Ağustos 1041) ölmüştü. Mev­
dud bu tarihden sonra Fakih Salîtî’yi
Multan’a vali tayin etmişti (s. 30-31).
Zilhicce hicri yılın sonuncu ayı oldu­
ğundan, Fakih Salîtî’nin Multan seferi
de ertesi yılda yani 433/1041-1042’de
olmuş olmalıdır. A ynı şekilde Multan’dan Lahore dönen müslümân ordusu­
na saldıran Sandanpâl1da muhtemelen
bu yıl içinde öldürülmüştür. Eser’de
Gazne Kûtvâli Ebû A li’nin 440/10481049
yılında Hindistan’a
gönderilişi
hakkında da bir bügiye raslayamadık
(Bu hususda bk. Tarih-i Firişte, I, 46
ve Haşmî, ayn. esr., s. 53). Bosworth
belki de Tarih-i Firişte1deki bilgilere
güvenmediği için bu olayı zikretmemiştir. Eserin başka bir yerinde ise (s. 38),
Tarih-i Firişte’ den bilgiler naklolunur­
ken A li b. Mes’ûd’un 1 Şaban 441/20
Aralık 1049’da tahta çıktığı zikrediliyor.
Muhtemelen bir baskı hatası sonuçu
sandığımız bu milâdî tarih 29 Aralık
olacaktır.
E ser’de yine aynı sahifede (38),
A li b. Mes’ûd’u tahta oturtan Türk ku­
mandanlarından A ytigin Hâcib’in ismi
geçiyor. Bu kumandanın isminin A yti­
gin olarak okunuşu, Bastigin (veya
Basitigin)
olarak
zikredilmesinden
(Haşmî, ayn. esr., s. 58 ve 60) daha
doğrudur. Bosworth daha sonra eserin­
de ,(s. 42) yine isimlerin okunuşu husûsunda ilginç bir noktaya temâs edi-
484
ERDOĞAN MERÇİL
y.or Ve Sultan Abdürreşîd’i tahttan
uzaklaştıran. Türk memlûk kumandanı
Tuğrul’un üâve İsminin Bozan (veya
Baran) . olabüeceğini ileri sürüyor ki,
yerinde bir görüştür.
■Eser’d e, Sultan Abdürreşîd devrin­
deki Tuğrul ile ilgili, olaylarda da bazı
eksiklikler göze çarpıyor. Söz: gelişi;
Tuğrul’un Bighu [Mûsâ Y abgu] ve
Ebu’l-Fazl’ı mağlub ettiği olaym tarihi
verilmemiştir (s.. 44). Bu olay Tarîh-i
Sistan’a göre (s. 377), 22 Receb 443/29
Kasım 1051’de olmuştu. Hem ekadar
Tarîh-i Sistan’ da Tuğrul’un Zereng’i al­
dığı yazılmamışsa da, îbn el-Esir (B ey­
rut baskısı, IX, 583) ve Mirhond (Ta­
rîh-i Ravzat üs-Safa, IV, Tehran ve
Kum, 1338-1339, s. 135) onun bir şehri
zabt ettiğini belirtiyorlar. Haşmî (ayn.
esr., s. 64) bu şehrin Zereng olduğunu
ileri sürüyor.;Bosworth, geçici bir işgâl
büe olsa, bu olaydan bahsetmemiştir.
Yine îbn el-Esîr (aynı yer) ve Mirhond
(aynı yer) Tuğrul’un Gazne’ye yürüme­
den önce, Horasan’a gitm ek için yardım
istediğini, Sultan Abdürreşîd’in de bu­
nu kabul ederek bir grub süvariyi yardıma gönderdiğini zikrediyorlar. Tabü
ki, bu askerler Tuğrul’un durumunun
daha da kuvvetlendirmiş ve Gazne tah­
tına g öz dikmesine sebeb olmuştu.
Eser’de bu olay hakkında da bügi ve­
.
rilmiyor.
Bosworth, Cüzcânî ve Huseynî’ye
dayanarak, Tuğrul’un Mes’ûd'un oğul­
ları Süleyman ve Şücâ’nın da dahil ol­
duğu onbir Gazneli şehzadeyi öldürttü­
ğünü zikrediyor. A yrıca Huseynî’nin
Süleyman, ve Şücâ’yı yanlış olarak A b ­
dürreşîd’in . kardeşleri olarak gösterdi­
ğini yazıyor (s. 45). A ncak o diğer bir
eserindeki Şecere cedvelinde, bunları
Abdürreşîd’in kardeşleri olarak gösteri­
yordu (bk. The Ghasnavids..., Genealo­
gical Table I. The Early Ghaznavids).
Bu bakımdan fikrini değiştirmesinin ne­
denini açıkça belirtmeliydi. Eser’de zik­
ri geçmeyen diğer bir olay da Hâce Ebû
Sa’îd A bdü’l-G affar Fâhir b. Şerif’in,
Sultan Abdiirreşid devrinde, elçilik g ö­
revi ile Horasan’a (Selçuklular’a ) gön­
derilişi idi (bk. Tarîh-i Mes’ûdî, 110).
Haşmî (s. 63) bu olaym 441/1049-50’de
olduğunu ve elçinin Nîşâpûr sarayında
kaldığını, fakat görüşmelerden ne gibi
sonuçlar alındığının bilinmediğini zik­
rediyor.
Bosworth, Abdürreşîd’in saltanatı,
Tuğrul’un tahta hâkim oluş süresi ve
Ferruhzad’ın tahta geçişi Ue ilgili kro­
nolojiyi çok iyi işlemiştir (s. 46-47). A n­
cak sonuca tesir etmese bile bu husûsda gözden kaçmış u fak bir bilgi de îbn
Funduk’un eserinde bulunmaktadır. îbn
Funduk ( Tarîh-i Beyhak, nşr. Ahmed
Behmanyâr, ikinci baskı tarihsiz, s.
178), Tuğrul’un (tahtı) istüâsmm 57
günden fazla olmadığım zikrediyordu.
Bosworth Tabakât-ı Nâsirî’ ye dayana­
rak Sultan İbrahim'in kırk oğlu ve 36
kızı olduğunu zikrediyor (s. 51, Haşmî
de aynı görüştedir, s. 84). A ncak Tabâkât-ı Nâsirî (nşr. Abdü’l-H ayy Habîbî,
Quetta 1328/1949, I, 282)’de Sultan İb­
rahim’in kırk kızı ve otuzaltı oğlu bu­
lunduğu yazılmıştır JG-i
yj- j
Ije l i j l jl j
A yrıca erkek çocukların­
dan otuzdört tanesinin ismi kaydedil­
miştir (bk. ayn. esr., I, 231). B osw orthun işaret ettiği ilgi çekici bir husûsda
Sultan İbrahim devrinde Gazneliler’in
Sakalkend’e bir ordu göndermesi' idi.
Burası Baglan’ın güneyinde ve Hindukuş ile Görband ve Kabul nehri vadi­
lerine giden Çahârkadâr geçidinin ku­
zeyinde küçük bir yerdi (s. 52-3). Bos­
worth, î. Kafesoğlu’nun Sultan Melik-
şah devrinde Büyük Selçuklu İmpara­
torluğu adlı eserinde burasmı Çigil-
K İTA B İY A T
kent ismiyle zikretmesini oldukça spe­
külatif buluyor ve bu yerin a dının
Bactria’nm bu bölgesini elinde bulun­
duran eski Sakalar ile bir etimolojik
ilgisinin, Türk Çigü boyundan daha çok
mümkün olduğunu belirtiyor (s. 168
n .,8 ).
Eser’de Sultan İbrahim devrindeki
Selçuklu-Gazneliler münasebetleri ince­
lenirken gözden kaçan iki olay daha
vardır. Bunların birincisini Sıbt îbnü’lCevzf zikrediyor (Mir’âtü’z-Zeman fî
Tarihi’ l-Âyan, nşr. A li Sevim, Ankara
1968, s. 167). Buna göre, 466 yılının
Muharrem
ayında/Eylül-Ekim
1073
Gaznelüer Selçuklu ülkesine hücum
ederek bazı yerleri yağmalamışlardı.
Melikşâh bunu işittiği zaman kardeşi
A yaz’ı Gazneliler’e karşı gönderdi.
A yaz Gaznelüeri mağlub ederek geri
dönmüş ve onlardan 700 kişi aman iste­
yerek A yaz’a itaat etmişler ve hizmeti­
ne girmişlerdi. İkinci olay 490/10961097 yılında olmuş ve Sultan Melikşah’m amcasının oğlu Muhammed b. Süley­
man, Sultan Berkyaruk’a isyan etmişti.
Emir Emîrân Muhammed b. Süleyman
önce Belh’e hücûm etmiş ve yardım için
Gazneliler’e başvurmuştu. Sultan İbra­
him bu isteği kabul ederek, derhal fil­
lerin de yer aldığı bir Gazneli ordusunu
göndermişti. Bu yardıma karşılık, H o­
rasan’da feth edüecek yerlerde hutbe­
nin kendi adına okunmasını şart koş­
muştu. Bu Muhammed b. Süleymân’ın
durumunu kuvvetlendirmiş ve diğer şe­
hirlere de el uzatmasma yol açmıştı.
A ncak Berkyaruk, kardeşi Sencer’e der­
hal bu âsi hanedan azası üe m eşgûl ol­
masını emretti. Sencer onu mağlub ede­
rek esir aldı ve sonra da Muhammed’in
gözleri kör edildi (bk. îbn el-Esir, B ey­
rut baskısı X , 265-266. Krş. Bosworth,
The Political and dynastic history o f
the Iranian World, 136).
485
Bosworth Sultan İbrahim’in Hind
seferlerini îb n el-Esir’den naklederken,
’J.w.d. kalesinin 11 Safer 472/13 A ğus­
tos 1079’da Sultan’a teslim olduğunu
zikrediyor (s. 62). Aslında bu tarih 21
Safer 472/23 Ağustos 1079 olacaktır
(bk. îbn el-Esir, Beyrut baskısı, X, 113).
Yine Eser’de (s. 63), Sultan Mahmûd’un N agarkot’u ilk zabtı 399/1099 olarak
geçiyor. Tabii bir baskı hatası sonucu
yanlış gözüken bu tarih 399/1009 olma­
lıdır.
Bosworth, Sultan İbrahim’in vezir­
lerini sırasıyla Ebû B ekr b. Ebî Sâlih,
Ebû Sehl Hucendî, Abdü’l-Hamîd b. Ahmed b. A bd üs-Samed Şîrâzî ve son ola­
rak Muhammed b. Bilirûz b. Ahmed
(veya Bihrûz b. Ahm ed) şeklinde zik­
rediyor (s. 71-72). A ncak Haşmî ise
Muhammed b. Bihrûz yerine dördüncü
vezir olarak başka bir şahsın, Mes’ûd
R ahci (Bosworth’un okuyuşuna göre,
Mes’ûd Ruh(h)ûdî, s. 4 8 )’nin ismini ve­
riyor ve bu ismi Cevâmi’ül-Hikâyât ve
Tarîh-i Firişte’ den naklediyor. Bu ba­
kımdan dördüncü vezirin ismi üzerinde
tereddüd uyanıyor.
B osworth’un eserinde dikkati çe­
ken bir husûs da Halîfe el-Kâim’in Sul­
tan İbrahim’e gönderdiği bir fetihnâm e’dir ve bu muhtemelen Selçuklular’m
Halîfe üe Gaznelüer arasındaki irtibâtm, sadece kendüerinden geçerek yapümasm ı istediklerine işaret etmekteydi.
Bu fetihnâme, Arslan Besâsîrî’nin Zil­
hicce 451/O cak 1060’daki kesin yenügisini büdiriyor ve önce Adud ed-Devle
A lp Arslan’a, sonra da Mes’ûd b. Mahmûd (okunuşu : Îbrâhîm b. Mes’û d )’a
hitâb ediyordu (s. 78-79). Eser’de Sul­
tan İbrahim’in A bbasî Halîfeleri üe mü­
nasebetlerinde gözden kaçan ufak bir
olay daha vardır. Kâim bi-Emrülâh
1075'de öldüğü zaman, yerine geçen elMuktedî (1075-1094) halifelik dîvânın­
486
ERDOĞAN M ERÇİL
dan Kâdı Ebû Abdullah. Muhammed b.
Muhammed el-Beyzavî ile Nizâm ülMülk’ün oğlu Müeyyed ül-Mülk’ün ön­
ce Nizâm ül-Mülk’e göndermişti. Kâdı
Ebû Abdullah daha sonra Gazne’ye g i­
decek ve Gazne Sultam’ndan Halîfe için
biat alacaktı (bk. el-Bundârî, el-Peth
b. Ali, Zübdet■: en-nusra ve-nuhbet elcusra, nşr. M.T. Houstma, Leiden 1889,
s. 51). Kaynakta daha fazla bilgi veril­
miyorsa da, bu A bbâsî elçisinin Sultan
İbrahim’den biat aldığı anlaşılıyor. A y ­
rıca o muhtemelen aldığı hediyelerden
dolayı, zengin ve servet sahibi olarak
geri dönmüştü (1075).
Bosworth, Sultan EH. Mes’ûd’un
onaltı yıllık hükümdarlığı süresince ve­
zirinin Abdü’l-Hamîd b. Ahmed b. Abd
üs-Samed olduğunu zikrederken (s. 86),
Haşmî (s. 86) ayrıca Tâlıir b. A li b.
Muşkân’ın da aynı hükümdarın veziri
olduğunu yazıyor. îhtilâflı bir olay da
Melik Arslan’m doğum tarihidir. Bosworth, Melik Arslan’m 485/1092’de doğ­
muş olabüeceğini ileri sürerken (s. 91),
Gulam Mustafa Han (A History of Bahrâm Shâh of Ghaznin, Lâhore 1955, s.
10) ve Haşmî ( ayn. esr., s. 89) adı g e­
çen Gazneli Sultan’m 476/1083-1084 y ı­
lında dünyaya geldiğini kabul ediyorlar.
Eser (s. 100-101)’de Sultan Sencer ida­
resindeki Selçuklu ordusunun Sistan,
Büst ve Zemîn-Dâver yolu ile Gazne’ye
doğru yürüyüşünün başlangıcı için bir
tarih verilmiyor. Sultan Sencer ZUkade 529/Ağustos-Eylül 1135’de M erv’den
harekete geçerek Gazne’ye doğru üerlemişti (bk. M.A. Köymen, Büyük Sel­
çuklu İmparatorluğu Tarihi, II, İkinci
İmparatorluk Devri, Ankara 1954, s.
307).
Gur hükümdarı Seyf ed-Dîn Sûrî ve
veziri Mecd ed-Dîn Mûsevî’nin Gazne’de
öldürülmesine karşı ilk tepki, S eyf edDîn’in yokluğu sırasmda Gur’u idare
eden .kardeşi Bahâ’ ed-Dîn Sâm’dan
gelmişti. Bahâ’ ed-Dîn kardeşinin intika­
mını almak için harekete geçmiş, fakat
Gazne yolu üzerinde çiçek hastalığına
yakalanarak ölmüştü 544/1149 (bk.
Cüzcânî, I, 398-399 ve 402, krş. Gulam
Mustafa Han, ayn. esr., s. 52). Bosıvorth
ise, Bahâ’ed-Dîn Sâm’dan bahsetmeye­
rek, doğrudan doğruya A lâ’ed-Dîn Huseyn’in seferini zikretmiştir (s. 115).
Gurlu Muizz ed-Dîn Muhammed 577/
1181-1182’de ilk kez Lahore doğru yü­
rümüş, fakat çekilmeğe ikna edilmişti.
Bu sefer sırasmda Husrev Melik’in
oğullarından birisini rehine olarak al­
mıştı. Bosworth bu rehinenin, Husrev
Melik’in
oğullarından
muhtemelen,
Behrâm Şâh olduğunu zikrediyor (s.
131). A ncak Tarîh-i Firişte (I, 52 ve
5 6 )’de bu rehinenin ismi Melikşâh ola­
rak yazılmıştır (krş. Haşmî, ayn. esr.,
s. 111). Bosworth muhtemelen bu olay­
da da Tarîh-i Firişte’deki bilgilere, gü­
venmemiş olmalıdır.
Tine Eser’de son Gazneli sultanı’nm
555-582/1160-1186 tarihleri arasmda hükürp sürdüğü ve Muizz ed-Dîn Muhammed’in 582/1186’da Lahore’u ele geçire­
rek Gaznelüer Devleti’ne son verdiği
zikrediliyor (s. 123 ve 130). A ncak
Cüzcânî bir kerresinde Muizz ed-Dîn
Muhammed’in Lahore’u 583/1187-1188’de zabt ettiğini yazarken (bk. I, 288.
A yrıca krş. Bavzat üs-safa, IV, 142),
diğer bir yerinde ise bu olayı 582 yılın­
da zikrediyor (bk. I, 467). A yrıca Ta­
rîh-i Firişte (I, 5 2 )’de de Husrev Me­
lik’in 28 yü saltanat sürdüğü yazümıştır ki, bu noktadan hareket edersek yi­
ne 583 yılına ulaşılmaktadır (krş. Haş­
mî, 114 n. 1 ). Bu bakımdan Bosıvorth’un
GazneUler’in sonu üe Ugüi bu tarihi de
münakaşa ederek, daha kesin bir sonu­
ca varmasını beklerdik.
îbn Bâbâ el-Kaşânî’nin eserindeki
K İT A B İY A T
Gaznelüer tarihi hakkındaki bilgilerin
arapçadan İngilizceye tercüme edilmesi
ve Bosworth’un bu husûsdaki açıklama­
ları çok yararlı olmuş, pek bilinmeyen
bu kaynakdan tarihçilerin faydalanmasma imkân sağlamıştır.
Prof. Bosworth’un daha önceki bir
makalesinde (bk. Ghürids, ED) kullan­
dığı; iki doktora tezini; Haşmî, ayn. esr.
ve M.A. Ghafur, The Ghurids, Hamburg
A H . De Groot, The Ottoman Empire
and Dutch Republic : A History of the
Earliest Diplomatic Relations 161016S0, Leiden/Istanbul 1978, X m + 4 1 7
sahife ve 12 levha.
Dr. G.R. Bosscha Erdbring’in 1975
yüında yayınlanan ve 1726-1744 yılla­
rında Osmanlı-Hollanda münâsebetle­
rini konu alan «A t the Threshold of
Felicity
Ottoman-Dutch
Relations
during the Embassy of Gomelis CalTcoen at the Sublime Porte» adlı ese­
rinden sonra, şimdi de A.H. De Groot’un bu çalışması Ue Osmanlı-Hollanda
münâsebetlerinin erken devri aydınlığa
kavuşmaktadır.
Türkiye, Hollanda, Fransa, îngütere, Almanya ve Avusturya arşiv ve
kütübhânelerindeki kaynaklara ve bir
hayli yayınlanmış belge ve araştırma­
lara müsteniden meydana getirüen bu
kitapda, kısa bir önsözü müteâkıb, g i­
riş mâhiyetinde olarak, evvelâ XVT.
yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun
coğrafî durumu ve beynelmilel vaziye­
ti ile iktisâdiyâtı ve şâire anlatılmakta
( 1 - 2 0 ) ; daha sonra ise, Sultan, Sultan
ve Divân, Kapudan Paşa ve merkezde­
ki idarî teşkilât hakkında genel mâhi­
yette bilgi verilmektedir (2 1 -4 7 ).
487
1959, bu kez zikretmemiş olması, tanıt­
masını yaptığımız bu eserin önemli ek­
siklerinden birisidir. Yoksa onun bu son
araştırması «The Later Ghaznavids»
muhakkak ki, Türk tarihinde önemli
bir yeri olan Gazneliler için büyük bir
boşluğu dolduracak ve bu sahada çalı­
şacak tarihçüerin başvuracağı değerli
eserlerden biri olacaktır.
Erdoğan Merçil
Eserin üçüncü kısmını, Akdeniz’de
dengeyi te’mîn içün Hollanda’yı mütte­
fik olarak gören Kapudan-ı derya ve
Sadr-ı âzam Halil Paşa'nın hayatı (15701629) teşkü ediyor. Burada Halil Paşa’nın menşei, ilk görevleri, Kapudan pa­
şalığa kadar olan hizmetleri ve Kapu­
dan paşalığı devresi ile sadr-ı âzamhğı,
nihayet ölümü ve bıraktığı eserler hak­
kında geniş malûmât bulunmaktadır
(48-82). Müteâkib fasıllarda da, Ç öm e­
liş H aga’nın elçüiği, Hollandalılar’m
Akdeniz’deki faaliyetleri (83-105), Halil
Paşa ile Comelis H aga’nın münâsebet­
leri, Hollandalılar’a verilen 1612 ahidnâmesi (Capitulation) ve Hollanda elçi­
liğinin yapısı ile Batı Akdeniz’deki
fonksiyonu gibi daha bâzı konular üze­
rinde durulmaktadır (106-229).
Bahis mevzu’u kitabın ilâveler kıs­
mında iki mühim vesîka mevcutdur ki,
bunlardan biri, I. Ahm ed devrinde ve­
rilen 1612 ahidnâmesi (Capitulations)
metni olup, türkçe ve transkripsiyonlu
şekliyle, ayni zamanda ingüizceye ter­
cüme edilmiş olarak verilmiştir (231260). İkinci vesîka ise, hicrî evâü-i Şev­
val 1020(1611 senesi Aralık ayı ortala­
rı) tarihli bir mektup dur ve Halil P a­
şa tarafından Hollanda hükümetine
488
M. MÜNİR AKTEPE
gönderilmiştir. Bu mektûbun dahi tiirkçe metni ve tercümesi vardır (260-265).
Notlara gelince, bu kısım her fasıl içün
a y n ayrı tertip edildiğinden, yedi bölüm
hâlinde olup,, her bir bölüm kendi ara­
sında n ot sırası almak suretiyle hazır­
lanmıştır (267-339). A yrıca notlarda
verilen bilgilere dikkat edilecek olursa,
bu kitabın ne kadar mühim bir çalışma
mahsûlü olduğu da daha iyi anlaşüacaktır.
Nihayet eserin bibliyografya kısmı
gelmektedir (340-379). Burada müelli­
fin, İstanbul Başbakanlık Arşivi, Mü­
himine defterleri ve A li Emirî tasnifin­
den mâada, Felem enk defterlerinden g e­
niş ölçüde faydalandığı; kezâ Hollanda,
Fransa, îngütere, Alm anya ve Avus­
turya arşiv ve kütübhânelerini dahi
önemle taradığı ve buralarda mevcut
vesikaları, yayınlanmış
dokümanları
dikkatle incelediği görülüyor. Bibliyog­
rafyanın üçüncü bölümü ise, tamamen
Türkiye ve Batı’da yayınlanmış bu ko­
nu ile alâkalı eser ve makalelere âid
bulunmaktadır. Eser, üç sahifelik kı­
saltmalar, 35 sahifelik index ve 1612
ahid-nâmesinin tıbkı basımım . ihtivâ
eden, X H resim üe son buluyor.
A.H. De Groot’un, şüphesiz büyük
bir emek mahsûlü olan bu eserini ve
Türkiye Tarihi hakkında yaptığı araş­
tırmaları takdirle .karşılıyoruz. A H . De
Groot, bahis konusu eserinde, tarihimi­
zin bir dönemini içine almış olsa- dâhi,
Osmanlı-Hollanda münâsebetlerinin ük
devresini, türkçe kaynaklar yanında,
Avrupa arşiv ve kütübhânelerinde mev­
cut dokümanlara da dayanarak incele­
m esi bakımından, bize bir çok yeni bil­
giler kazandırmıştır.
Bu yolda yapüacak yeni çalışmalar
sâyesinde ise, Osmanlı imparatorluğu’nun diğer ülkelerle olan ortak tarihi ve
dünya tarihindeki yeri daha iyi aydın­
lanmış olacağından, bu şekü çalışmala­
rın devamım içtenlikle düiyoruz..
M. Münir Aktepe

Similar documents

Syrian-origin architects around Amasya region in the

Syrian-origin architects around Amasya region in the son (Tüfekçioğlu, 2001: 245). Ahmed’s work in Ankara, after few years, suggests that the family had been around Central Anatolia region and took part in the architectural production. In fact, the i...

More information

80LEYMANİYE CAM| VE İMARETİ TESİSLERİNE AİT YİUIK BİR

80LEYMANİYE CAM| VE İMARETİ TESİSLERİNE AİT YİUIK BİR cesi meydana çıkan vergi - bölgeleri ve­ ya birlmkrl olarak tarif etmek müm­ kündür. B u makata'alar bü&nçomuzda 14 gurup halinde tesbit edilmiş ve bu iltizam guruplarından her birinin mül­ tezimi ...

More information