Robert Kolej Mezunlar Derneği

Transcription

Robert Kolej Mezunlar Derneği
1
ROBERT KOLEJ MEZUNLAR DERNEĞİNDEN
DUYURU
Derneğimiz
tarafından
yürütülmekte
olan
“Robert Kolej Belgeseli” ve “Dijital Arşiv”
projeleri için tüm mezunlarımızdan, dijital ortama aktarılmak üzere Robert Kolej ile ilgili
ellerinde bulunan;
•yazılı döküman
•fotoğraf
•resim
•video
kayıtlarını bekliyoruz.
Derneğimize iletilecek belge ve kayıtlar, dijital ortama
aktarılacak ve sahiplerine orijinalleri iade edilecektir.
Bu konuda RKMD ofisinden MERAL ÖZDEMİR ve
ZEYNEP ARSLAN ‘a ulaşabilirsiniz.
[email protected]
0212 359 2217
[email protected]
0212 359 2517
Mezunlarımıza katkıları dolayısıyla şimdiden teşekkür ederiz.
RKMD Yönetim Kurulu
unique
Eylül-Ekim 2008
Sayı:4
ROBERT KOLEJ MEZUNLAR
DERNEĞİ YAYINIDIR
RKMD Adına Sahibi
Selim ERGİN
RKMD Yön. Kurulu Başkanı
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Irmak SAMİR
Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı
Gülsun TÜRKMENOĞULLARI
Yayın Kurulu
Atakan METE
Berk ALTIN
Damla DOĞAN
Damla ERENSOY
Emre TEKİŞALP
Emre ÖZORAN
Hilmi KARAGÖZ
İpek BİNGÖL
Murat GÜNEYSU
Pelin OĞUZER
Sena ÇERÇİ
Tamer ASLAN
Reklam Rezervasyon
Hacer KARACA
[email protected]
(0212) 257 88 34/35/36
Yönetim Yeri
Kuruçeşme Cad. No:37
Arnavutköy 34345 İstanbul
T:(212)359 22 17
T:(212)359 25 17
F:(212)257 26 26
http://www.rkmd.org.tr
http://rkmd.org.tr/unırc
Herkese Merhaba,
Geçen sayımızın üzerinden zaman geçti, bu arada RKMD ailesi boş
durmadı, yepyeni ve dopdolu bir sayı ile hem bizim, hem de sizin
neler yaptığımızı paylaşmanın vakti geldi. Başarılı bir yılı daha geride
bıraktık. Yaz döneminde yeni mezunlardan haberler, kariyerimize
ışık tutacak röportajlar ve projelerimizle ilgili ayrıntılarla UNIQUE
tekrar karşınızda !
Robert Kolej Mezunlar Derneği’nin öncülük ettiği Robert Kolej’in
145 yıllık tarihi üzerine bir belgesel film yapılmasıyla ilgili haberimizle başlıyor bu sayımız. Robert Kolej Mütevelli Heyeti’nde, RKMD
ve Bizim Tepe A.Ş. Yönetim Kurulu’nda uzun süre görev yapan
Nigar Alemdar ile Bizim Tepe’ye dair çok keyifli bir sohbet yaşadık.
Unilever’ in CEO’su İzzet Karaca ve günümüzün popüler müzik
mekanlarından Babylon’un kurucusu Cem Yegül ile geleceğimize
dair ipuçları bulabileceğimiz röportajlarımız var. Ayrıca geçen
“Roundtable” söyleşimizde konuğumuz Doç. Dr. Korkut Kanadoğlu
ile anayasa değişikliği konusunun detaylarına indik.
Gerçekleştirdiğimiz Kariyer Günü, Unifuar ve Partilerden haberlerle
devam ediyor bu sayımız. Tıpta okuyan arkadaşlarımızla yapılan
mini röportajlarla, onların bu yoğun öğretim sırasında yaşadıklarını
anlayacak, yepyeni yemek tarifleri ile dağarcığımızı arttıracak,
Toplantılarımızdan birinde yapılan Starbucks Kahve Sunumu’nun
yazısı ile kahve tadımı hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
Uzun süredir planladığımız ve başarıyla gerçekleşen Sosyal Sorumluluk Projemiz “Karadenizden 40 Yağmur Damlası” ile ilgili genel
bilgi ve onu planlayan arkadaşımızla bir söyleşi de bu sayımızda
bulunuyor.
Dergimiz bütün mezunlarımız içindir. Güncel veya genel herhangi
bir konu üzerine göndereceğiniz yazılar dergimize önemli bir katkıda
bulunacaktır. “Ben yazı göndermek istiyorum!” diyorsanız, e-mail
adresimize mail atın; biz de size geri dönelim.
Bu sayımızı da keyifle hazırladık, emeği geçen herkese çok teşekkür
ederiz...
Her türlü görüş ve önerileriniz için
[email protected]
Baskı Öncesi Hazırlık
Zeynep ARSLAN
[email protected]
(0212) 359 25 17
Baskı Tarihi
Eylül
Baskı Yeri
Doğa Sektörel Yayın Grubu
3
Gülsun Türkmenoğulları RC’06
Sorumlu Yazı İşleri Müdür Yardımcısı
İÇİNDEKİLER
6
7
8
11
Robert Kolej Belgeseli
Bizim Tepe Garden Party
Nigar Alemdar ile Bizim Tepe üzerine
UNIRC Sosyal Sorumluluk Projesi
“Karadeniz’den 40 Yağmur damlası”
16 UNIRC’den Haberler
18 UNIFUAR
20
21
Girişimcilik
İzzet Karaca
4
İÇİNDEKİLER
24
26
Korkut Kanadoğlu ile Roundtable “Anayasa”
Cem Yegül ile Müzik Molası
32 Post-RC Sendromu
34 RC’nin Doktor adayları
41
Starbucks
44
Beyler... buyrun mutfağa!...
“Kahve-Çikolata Tadımı”
5
RC NEWS
Robert Kolej Mezunlar Derneği’nin (RKMD) öncülük ettiği çalışmayı
Atatürk, Hititler ve Gelibolu belgeselleriyle adından övgüyle sözettiren Tolga Örnek RC’89 ve ekibi yürütüyor. Bu projeyi birbiriyle ilgili üç ayrı çalışma olarak da düşünmek mümkün; belgesel film yapımı, sözlü tarih çalışması ve Robert Kolej’in fotoğraf
ve belge arşivinin genişletilip dijital arşiv şeklinde düzenlenmesi.
Yapılacak bu röportajlar ve arşiv bir araya
getirilerek 45 dakikalık bir belgesel film
hazırlanacak. Projenin araştırmasında John
Freely’nin “A History of Robert Colege”
kitabı başta olmak üzere okulun mezunları
ve öğretmenleri tarafından yazılan kitaplar
ve günlüklerden faydalanılıyor. Ayrıca projeyi desteklemek isteyenler de verdikleri
ipuçları ve fikirlerle araştırmaya katkıda bulunuyorlar.
RKMD tarafından organize edilecek röportajlar, okulun 145 yıllık tarihini sözlü arşive
dönüştürmeyi sağlayacak. Bugüne kadar
John Freely, Feyyaz Berker, Nihat Gökyiğit,
Ersin Aybars, Gülgun Canlı, Münir Aysu,
Nigar Alemdar ve Esin Hoyi ile söyleşildi.
Önümüzdeki dört aylık süreçte Robert
Kolej’de çeşitli tarihlerde öğretmenlik veya
öğrencilik yapmış, okul anılarını, deneyimlerini ve Kolej’in kendileri için ne ifade
ettiğini anlatacak kişilerle röportaj yapılacak.
İkinci hedef, Robert Kolej’le ilgili fotoğraf,
belge ve video görüntülerinden oluşan bir
arşiv yaratmak. Bu çalışma ile Robert Kolej
dijital arşivi elden geçirilecek. Buradaki binlerce fotoğrafa ve aralarında okulun kuruluş
fermanının da bulunduğu belgelere ek
olarak, RKMD aracılığıyla iletişime geçilen
kişilerin paylaşmak istedikleri kişisel belge
ve fotoğrafları da arşivlenecek.
Filmin çekimleri 25 Mayıs 2008 Pazar günü
Robert Kolej Fine Arts Festival’le başladı
ve bugüne kadar röportajlar dışında, eski
Robert Kolej olan Boğaziçi Üniversitesi’nde
ve Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki evinde de çekimler yapıldı. Önümüzdeki altı ay boyunca
röportaj çekimlerine devam edilecek ve belgesel Ocak 2009’da bitirilecek.
6
RC NEWS
BİZİM TEPE
GARDEN PARTY
Robert Kolej 1996-2007 mezunları 2 Haziran 2008 Pazartesi akşamı Robert Kolej Mezunlar Derneği’nin Bizim Tepe’deki kokteyl
davetinde biraraya geldiler.
Çok sayıda mezunumuzun bir araya geldiği
parti de mezunlarımız havuz başında barbekü keyfi yaşayarak hem doyasıya eğlenip
hasret giderdiler, hem de Bizim Tepe ve
RKMD yetkilileriyle birebir görüşme ve
isteklerini iletme imkanı buldular.
7
Hilmi Karagöz RC’05
Atakan Mete RC’06
Bizim Tepe’nin mezunlarımız için önemini düşünürken, bu konuda en
bilgili mezunlarımızdan biri olan Nigar Alemdar’a danışma gereği duyduk. Kendisi Bizim Tepe’nin kurulma aşamasında RKMD Yönetim Kurulu Başkanı, Robert Kolej Mütevelli Heyeti üyesi ve Bizim Tepe inşaatı bittikten sonra da Bizim Tepe A.Ş.’nin Yönetim Kurulu’nda bulunmuştu.
Kendisiyle çok keyifli bir sohbet yaşadık ve sizlerle paylaşmak istedik.
Bizim Tepe...
Hatırlıyorum bir arkadaşımın kocası “Ben
topraktan başlayan hiç bir şeye para vermem, ama madem bu işin içinde sen varsın,
veriyorum bu parayı” demişti. O zamanlar
da bitmeyen kooperatiflerin ayyuka çıktığı
zamanlardı. Herkes kişisel olarak kendi çevrelerine “Bu iş olacak siz de gelin, katılın”
diyerek başlandı finansman arayışına.
•Bizim Tepe en başında ne olarak
düşünülmüş, tasarlanmıştı?
Önceleri, ABD’nin en büyük üniversitelerinden biri olan Yale Üniversitesi’nin mezunlar derneği şeklinde olması düşünülmüştü.
Yale Club tarzı yani. Yale Club tarzı nasıl
derseniz şöyle anlatayım: Mezunların sadece birşeyler yiyip içebileceği değil ayrıca
konaklayabileceği bir yer. Şehir dışından
da gelenler ağırlanabilmekte böylece. Ama
asıl amaçlar mezunları bir arada tutmak
ve sizin şu an yapmış olduğunuz aktivitelerde olduğu gibi, gelir getirici işler yaparak
okula burs aktarmak. Burasının kuruluş
amacı budur. Asla elit club ya da exclusive club olarak düşünülmedi. Biz o tarihte
Mezunlar Derneği Yönetim Kurulu’nda
12 kişiydik ve en gençleri de bendim. Bu
amaçlarla ön projeleri gerçekleştirebilmek
için ilk aidatları yatırdık. Bir inşaat projesi
oluşturuldu ve bazı mühendis mezunlarımız
projenin geliştirilmesinde katkıda bulundular. Bunun üzerine para toplamaya başladık.
O sıralarda bu topraklar çok eskilerde okulun
bahçıvanı olan bir şahısa aitti. Bahçıvanla
müzakerelere başladık ve bu 900 metrekarelik toprak satın alındı. Ayrıca okul da
mezunların kullanımına yönelik olarak şu
anda havuz ve tenis kortlarının bulunduğu
alanı bizim kullanımımıza verdi. Daha
fazlasını satın almak isterdik ama henüz
pilot proje aşamasında olduğu için bu kadarla başlayalım dendi. Tabii yaptığımız
Türkiye’de görülmemiş bir şeydi. Bir mezunlar derneği okulun yanında arazi alacak, orada böylesine güzel bir tesis yapacak
daha sonra gelir getirici aktivitelerle okuluna burs fonu aktaracak...
8
Bu yüzden tek bir parsel
alındı. 12 Eylül 1980 tarihinde kasamızda 20.000 lira
gibi bir para birikti.Derken 12
Eylül olayları yaşandı. Yönetim
Kurulu Başkanı Süheyla Kunt
o devirde bu paranın başımıza
dert açabileceğini düşündü ve
Hisar Eğitim Vakıf’ına mezunlar
klübu projesini yapmak kaydı
ile Mezunlar Derneği olarak
topladığımız parayı devretti. Bu
işin yapılmasını böylece HEV’e
havale ettik.
Bu sırada Sayın Feyyaz Berker
bir inşaat şirketine sahip olduğundan ve bir Robert Kolej sevdalısı olduğundan bu inşaatı
üstlendi.“Ben de yukarıda ofis
binalarımı yaptırıyorum bir taşeron firmaya, bununla beraber
yaptırırsam daha indirimli bir fiyat alabiliriz” dedi. Ayrıca kendisi Bebek’te
oturduğu için her sabah işine giderken
Robert’ten geçiyordu ve inşaatı kontrol ediyordu. Eczacıbaşı fayansları temin etti. Daha pek çok mezunumuz ayni veya nakti
bağışta bulundu. Derken bina çıktı ortaya
ve açılışı yaptık güzel bir kokteyl ile. Bizim
Tepe A.Ş Yönetim Kurulu kimlerden oluştu
derseniz, ağırlıklı olarak HEV’den oldu.
O sırada yapı öyleydi ki, restoranı bile biz
işletiyorduk. Beni de Feyyaz Bey önerdi
yönetim kuruluna. Bu sırada kime verilsin
restoran ve sosyal aktiviteler işi dendi. Tesis Genel Müdürü Vedat Urul, işletmeyi
Şamdan’ın sahibi Sayın Fadıllıoğlu’na vermeyi uygun gördü. Hakikaten çok hoş bir
başlangıç oldu. Daha sonra kendimiz işletmeye karar verdik. O da pek başarılı olmadı.
aktiviteler. Gelir getirici aktivitelerin başında da Midsummer Night’lar geliyordu. Bizim Tepe’nin ilk yazında havuz başında 650
kişi toplanmıştı bir Midsummer Night için.
Muhteşem bir sahneydi.
•Robert Kolej ile tanışmanız ne zaman
ve nasıl oldu?
Ailece Robert Kolejliyiz Dedem Feridun
Nigar ve kardeşi Salih Keramet Nigar
Robert Kolej’de 40 yıldan fazla hocalık etmişler. Babam, amcalarım, ağabeyim, eşim
Robert Kolej mezunudur. Ayrıca büyük kızım da Robert Kolej mezunu. Bu yüzden
Robert Kolej ile olan ilişkimi çok farklı görüyorum. Robert aile geçmişimizin bir parçası.
•Mezunlar Derneği’nde bir zamanlar
da yönetim kurulu başkanlığı yaptınız.
Bize dernekle ilgili ilginç anılarınızdan
bahsedebilirmisiniz?
•Bu zamana kadar hangi aktivite de
en çok katılım oldu?
Biz o sıralarda faaliyetlerimizi iki gruba
ayırmıştık. Birincisi burs fonu için gelir getirici aktiviteler, ikincisi de sadece networking amacıyla neredeyse maliyetine yapılan
Söz ettiğiniz altı yıllık bir dönem. Sayısız
anım var neredeyse.. Hangisinden başlasam?
9
Mezunlarımızın imza kampanyasına verdiği
yanıtın köprünün Arnavutköy’e yapılmasını
önlemekte çok önemli bir rol oynadığını
düşünüyorum.
O zamanlar şimdiki gibi e-mail teknolojisi
olmadığından büyük aktivitelerimiz için
mektuplar yollardık. Bir keresinde gecikmekte olan bir sirküleri vaktinde postaya
yetiştirmek için ben, çocuklarım, üst kattaki kolejli komşum ve evdeki çalışanım
seferberlik ilan edip bütün mektupların
adres etiketlerini evde yapıştırıp postaya
yetiştirmiştik. Hiç tanımadığım ve sadece
isimlerini bildiğim insanların ev adreslerini
biliyordum artık. Tabii posta yolu ile sirkülerin avantajları vardı. İnsanlar belki de mektubu fiziken hissedebildiklerinden dolayı
daha kişisel, daha içten buluyorlardı.
Bugünle kıyaslandığında, Bizim Tepe’nin
kurulması, iki ciltlik Who’s Who yayını, tüm
haberleşme, kampanyalar, bütün bu işlerin
internetin bile olmadığı dönemde yapılmış
olması, o zamanlar ne kadar emek yoğun
bir Mezunlar Derneği çalışması gerektirdiğini
gösteriyor.
•Peki sizce burada daha çok mezun
görebilmek için neler yapmalıyız?
Boğaziçi Üniversitesi’nden bir dönem
ayrılmıştım. O yüzden haftanın neredeyse
7 günü okuldaydım ve kendimi tamamiyle derneğe vermiştim. Bu durum pek çok
mezunumuzla iletişim kurmamı sağladı. Bu
gibi işlerde en önemli şey iletişim. Aklıma
gelen diğer bir anı; Arnavutköy’den geçmesi planlanan köprü tasarısı varken ben
buna karşı çıkan grupta görev almıştım.
Mezunlar Derneği olarak öyle bir imza
kampanyası düzenledik ki, Brezilya’daki hatta Avustralya’daki mezunlarımızdan imzalar
geldi köprüye karşı. İki klasör dolusu imza
toplandı ve biz de bunları zamanın Ulaştırma
Bakanı’na Arnavutköy’e geldiğinde elden
verdik. Köprü tam olarak Arnavutköy’den
geçecek deniyordu. Düşünsenize köprüden
havaya karışacak kurşunun Arnavutköy’ün
500 küsür senelik dokusuna nasıl zarar
vereceğini...
Tekrar tekrar söylüyorum, kusuruma
bakmayın ama, en önemli şey iletişim. Sonra
ise gelenekler geliyor. Mesela Birleşik Krallık,
hem çok modern hem de geleneklerinden
kopmamış. Yale Club’ın gelenekleri aynen
devam ediyor. Biz Türkler genellikle her zaman için en yeniyi kopya edince başarıya
ulaşacağız zannediyoruz. Halbuki bazı yerlerde geleneklere sarılmak başarıya giden
yolda en büyük şart oluyor. Eski aktivitelerimiz ve faaliyetlerimiz ufak modifikasyonlarla çağımıza çok güzel şekilde uyarlanır.
IT, marketing ya da alanlarının uzmanlarıyla
özel geceler, sohbetler yapılabilir.Bunun için
önce mezunların Dernek ile biraz zayıflamış
olan bağlarının güçlendirilmesi lazım. Siz
daha avantajlısınız şimdi. Teknoloji ve
iletişim araçları korkunç gelişti.
10
UNIRC SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ
Damla DOĞAN RC’07
Karadeniz’den
40 Yağmur Damlası
U
NIFUAR ve Kariyer Günü’nü başarıyla gerçekleştirilen
UNIRC’nin Yürütme Kurulu’nun son aylardaki toplantılarında
şimdi başka bir konu konuşulmaya başlandı. Geriye kalan, senenin
son projesi…
UNIRC’nin başarıyla altından kalktığı olay:
Sosyal Sorumluluk Projesi.
Sponsorluklar, aktiviteler, oteller derken kurul içindeki heyecan gün
be gün artar oldu. Peki, UNIRC üyeleri olarak bizler bu proje hakkında
ne kadar bilgiye sahibiz? İşte projenin mimarı SSP Koordinatörü
Ceren Özek’ten RC’06 40 Yağmur Damlası’nın öyküsü…
11
UNIRC SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ
•Sosyal Sorumluluk Projesi’nden biraz bahsedebilir misin? Sosyal Sorumluluk Projesi dediğimiz şey nedir?
•40 öğrenci gelecek dedik peki bu gelen
öğrenciler hangi kriterlere göre seçildi?
Bu projeyi yapmakta bizim hedefimiz,
Anadolu’nun çeşitli illerinde, ilçelerinde,
köylerinde olan ve hayatı kendi çevresi
ile sınırlı olan insanlara aslında içinde
bulundukları çevrenin dışında da bir hayat,
alternatif yaşam şekli olduğu göstermekti.
Bu şekilde de hem akademik hem de ders
dışı alanlarda başarısı olan, ümit vadeden,
öğretmenlerin ve müdürlerin gördüğü, bunun dışında da ekonomik anlamda da yetersiz, kendi başına böyle bir eğitimden geçebilme şansı en azından şu anda olmayan
öğrencileri seçelim dedik. Aynı zamanda
kız-erkek oranına dikkat ettik. Ayrıca yaş
çok kritikti. Bu bilincin oluşması için bu
çocukları çok erken almak da uygun olmayabilir, hani bazı şeyler için çok geç olduğu
bir zamanda almak da uygun olmayabilir
diye 12–14 yaş arasındaki öğrencileri seçtik.
Bu projeye 40 Yağmur Damlası adını koyduk ve Doğu Karadeniz Bölümü’nden 40
tane öğrenci getiriyoruz. Bu öğrenciler
daha çok iki il etrafında toplandılar: Trabzon ve Artvin. Şu an öğrencilerimiz isimleri
netleşti ve onlara gerekli formları doldurtma
aşamasındayız. 30 Haziran – 4 Temmuz
arasında, bir hafta içerisinde Robert Kolej
kampüsünde gerçekleşecek bir proje bu.
Çeşitli basamakları var. En başından beri
istedik ki tek tarz bir eğitim anlayışı olmasın,
olabildiğince farklı alanlarda bilgi verebilelim
ve bu da tam bir eğitim gibi değil de daha
çok interaktif bir şekilde, uygulamalı olsun.
Bu nedenle de spor, bilim, insan hakları,
çevre gibi birçok basamağa sahip bir proje
bu. Genel olarak böyle bir şey.
•Fikir olarak böyle bir şey yapmak
nasıl aklınıza geldi; nasıl ortaya çıktı
bu fikir?
•Peki, bu öğrenciler için ana hatlarıyla
nasıl bir program hazırlandı? Sen biraz bahsettin spor, insan hakları diye
ama daha ayrıntılı olarak: gün boyu
eğitim mi? Kültürel aktiviteler mi?
Bu fikir UNIRC kurulduğundan beri olan
bir şeydi. İlk kurucuları işte Ozan olsun,
Manolya olsun, Deniz olsun hep bir sosyal
sorumluluk projesi yapmak istemişler ama
tabi bu camianın tam olarak oturabilmesi
için belirli bir sürenin geçmesi gerekiyordu.
Kariyer Günleri olsun, üniversite tanıtımları
olsun bunlar çok vakit olan ve oturması için
de vakit gerektiren projeler oldukları için,
SSP tabi biraz sarktı. Bu seneye kaydı;
benim için de iyi oldu açıkçası. Çünkü ben
Sosyal Sorumluluk Projesi Koordinatörü
olarak aday olmuştum. Bu konuda diğer
arkadaşlarıma göre göreceli olarak daha çok
bilgi ve tecrübem var diye düşünmüştüm.
Bu sene böyle bir proje yapalım dedik. Önce
bana birkaç projeyle gel dediler. İşte çok
küçük “Bir okulu boyayalım” projesinden,
“81 ilden, 81 öğrenci” projesine kadar. Ondan sonra ne yapabiliriz, bizim ilk senesinde
altından kalkabileceğimiz bir proje nasıl olur
diye düşündük. Önce hedefleri büyük koyduk sonra imkanlarımıza göre ayarladık ve
en sonunda bu projeyle sonuçlandırdık.
Şimdi çocuklar 29 Haziran Pazar günü geliyorlar. Öncelikle Robert Kolej kampüsünü
geziyorlar; bir hafta boyunca burada
yer alacaksınız, aktiviteler şurada olacak burada olacak diye genel bir tanıtım
oluyor bu. Pazartesi günü başlayacak aktiviteler.Mesela tipik bir günü anlatacak
olursam sabah çocuklar 8.30’da kalkıyor,
otelde (ki ulaşımları kolay olsun diye okulun yakınındaki Etiler Uygulama Oteli’nde
kalacaklar) kahvaltı ediyorlar, otelden
servislerle okula geliyorlar. Her gün sabah çocuklara spor yaptırıyoruz yaklaşık
1,5 – 2 saat arası. Ama bu koşturmaca
şeklinde değil, daha eğlenceli olacak.
Örneğin festivallerde yapılan bazı aktiviteleri
getirtme çabasındayız şuan. Ondan sonra bir
aktivite daha: bu dediğim gibi sanat olabilir,
bilim-laboratuar olabilir, bilgisayar teknoloji
olabilir, çevre olabilir, insan hakları olabilir
12
UNIRC SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ
onlar her gün değişiyor. Öğle yemeğini
okulda yiyorlar sonrasında onları okuldan
alıyoruz yine aynı ulaşım şirketi vasıtasıyla
gideceğimiz yerlere gidiyoruz.
•Şimdi bütün bu öğrenciler İstanbul’a
geliyorlar. Gezip eğlenecekler. Yepyeni
bir ufuk kazanacaklar. Sonra ne olacak? Evlerine döndükten sonra onlardan nasıl bir değişim olmasını bekliyorsunuz? Yani kısaca biz bu projeyi
neden yapıyoruz?
Evet… (gülüşmeler)
Bütün sponsorluklara gittiğimizde de aynı
soruyla karşılaşıyoruz, mantıklı bir şey çünkü. Aslında biz bu çocukları buraya getirerek bir bakıma onların müthiş bir duygusal
çöküntü yaşamalarına da neden olabiliriz. Burası muhteşem bir kampüs ve ayrıca
burada belki de hayatlarında hiç fırsatları
olmayacak şeyler yapacaklar. Ama bizim
planımız şu şekildeydi. Onları öyle bir yaş
grubundayken alıyoruz ki tam birtakım
sınavlara girecekler. Bir kısmı Robert Kolej’i
de kazanabilir.
lirim ki bir bölgeden daha fazla bölge belki
iki-üç bölgeden çocukları kapsayarak olacak. Her sene daha genişleteceğiz böylece.
Onun dışında yapmayı planladığımız şey
ileriye dönük olarak, bu projeyi her sene biraz daha büyütüp en sonunda “81 ilden 81
öğrenci” projesine getirebilmek.
•Onların olası burs ihtiyaçlarını
UNIRC mi sağlayacak peki?
Eğer mümkün olabilirse bu proje kapsamında gelen öğrencileri belki sonrasında ziyaret edebiliriz. Zaten bu sene içindeki planlarımızdan biri de öğrencileri getirdiğimiz okullara bir kütüphane yapmak.
Bunun için de çalışmalarımız devam ediyor
ama bunun dışında da onlarla belirli projeleri bu sefer biz onlara giderek yapabiliriz.
Hani bunlar biraz daha oturmamış şeyler
ama bu projeyi oluşturmaya başladığım
günden beri hep aklımda olan şeyler bunlar
hani “Sonrasında ne olacak?” şeklinde. Ama
bu çocukları buraya getirip olayı sadece
burada bırakmayacağız bu bir kesin.
UNIRC artı Mezunlar Derneği beraber
yardımcı olacak bu konuda. Hani o olmazsa
üniversite de İstanbul’a gelebilme gibi bir
şansları var. Bunların hiç biri olmasa bile
bir çocuğun ufkunu değiştirirseniz o geri
döndüğünde etrafındakileri; hiç olmadı ailesini, kardeşlerini etkilese, bu böyle böyle
büyür.
•Sosyal Sorumluluk Projelerinin devamı gelecek mi? Planlanmış yeni bir
proje var mı?
Gelecek sene ben Yürütme Kurulu’nda
kalırmıyım hala bu görevde olurmuyum
olmazmıyım hiçbir fikrim yok ama en azından gelecek sene için şunu kesin söyleyebi-
13
UNIRC SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ
Emre TEKİŞALP’07
Yağmur Damlalarımızla
bir hafta...
R
obert Kolej ve Bizim Tepe’de 29 Haziran - 5 Temmuz tarihleri arasında
alışılagelmişin dışında bir hareketlilik, bir heyecan vardı. Her yaz düzenlenen
Robert Kolej ve Bizim Tepe yaz etkinliklerinin katılımcılarının yanında, etrafa meraklı
gözlerle bakan, ilk defa geldikleri bu şehrin,
bu okulun her detayını hafızalarına kazımaya çalışan Karadeniz’den 40 Yağmur
Damlası vardı. Üniversiteli Robert Kolejliler Komitesi (UNIRC)’nin bu sene ilk defa
düzenlediği Sosyal Sorumluluk Projesi
kapsamında iki şehirden Trabzon ve Artvin
den gelen 40 adet ilköğretim 7. – 8. sınıf
öğrencisi İstanbul ve Robert Kolej’de çok
özel bir altı gün geçirdiler.
yıldızları “yağmur damlalarımız”, 29 Haziran Pazar günü 27 saat süren bir otobüs
yolculuğunun ardından 6 gün boyunca
kalıcakları Etiler Uygulama Oteli’ne geldiler. Otelde UNIRC üyeleri ve hafta boyunca bizlere yardım edecek olan 15 adet
Robert Kolej öğrencisi tarafından karşılanan misafirlerimiz, sponsorlarımız tarafından sağlanan T-shirt, short ve temizlik
paketlerini aldıktan sonra dinlenmek üzere odalarına çıktılar. Uzun bir bekleyişin
ardından o güne kadar sadece kağıt üzerinde tanıdığımız yağmur damlalarımız ile
tanışmak bizlere hiç unutamayacağımız bir
mutluluk ve heyecan yaşatmıştı. Kısa bir istirahatin ardından otelin terasında toplanıp
pizza eşliğinde hafta boyunca kendilerini
nelerin beklediğinin üzerinden geçip, hiç zaman kaybetmeden kendileriyle kaynaşmaya, aramızdaki aslında hiç de kalın olmayan
duvarları yıkmaya başladık.
2007-2008
dönemi
yürütme
kurulu ve SSP Kooridantörü Ceren Özek’in
önderliğinde hayata geçirilen bu projenin hazırlıkları yaklaşık bir sene sürdü.
Her detayının aktif çalışan UNIRC üyeleri
tarafından düşünülüp hazırlandığı projenin
Hafta boyunca son derece yoğun bir prog14
UNIRC SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ
fı’nın Fındıkzade’deki eğitim parkında profesyonel eğitmenler tarafından daha farklı
spor ve sanat aktivitelerine katıldılar; Koç
Müzesi, Topkapı Sarayı, Ayasofya Camii ve
İstanbul Modern gezileriyle İstanbul’un ve
dünyanın farklı yanlarını gördüler; Çocuk
Hakları ve Çevre sunumlarıyla daha bilinçli
bireyler haline gelmiş oldular; projenin sonunda yapılan Boğaz’daki tekne gezimizle
de belki hiç unutamayacakları güzellikte bir
akşam geçirdiler.
Başlarda belki de sadece bir hayal olarak
ortaya çıkan, fakat sonunda hem projenin
organizatörleri UNIRC’liler, hem gönüllü
Robertli öğrenciler, hem çocuklarımızın
yanında gelen öğretmenleri, en önemlisi
de yağmur damlalarımız için mükemmel
geçen, her açıdan beklentilerin çok daha
üstünde sonuçlar veren UNIRC Sosyal Sorumluluk Projesi’ni en iyi özetleyen, yağmur
damlalarımızın bizlere veda ederken gözlerinden süzülen göz yaşlarıydı. Beraber
geçirilen güzel günleri, geleceğe dair ümitleri
ve saf sevgiyi içeren o göz yaşları hem kapanış kokteylindeki teşekkür konuşmasında
Ardanuç Milli Eğitim Şube Müdürü Metin
Bey’in belirttiği gibi “Atatürk’ün Cumhuriyeti koruma ve yüceltme görevini siz gençlere vermesinin gerekçesi”ni en iyi anlatan
gösterge, hem de biz UNIRC’liler için uzun
süren çabalarımıza en güzel hediye ve önümüzdeki senelerde de projemizi büyüyerek
sürdürmek için gereken en önemli sebep
oldu.
ram eşliğinde o güne kadar sadece televizyonda görebildikleri yerleri ziyaret eden,
çeşitli aktivitelerle yepyeni fikirlerle tanışan,
kendi içlerindeki yaratıcılığı, potansiyeli dışarı vuran yağmur damlalarımız, her günün sonunda bizler yorgunluktan bitap düşerken bile yeni yerler görmek, yeni şeyler
öğrenmek istiyor, “Arkadaşlar yorulduk
mu?” sorularımıza ısrarla “Hayıııır!” diye cevap vermeye devam ediyorlardı. Pazartesiden Cuma gününe kadar her gün farklı bir
programı takip ederken bir sürü farklı aktiviteye katıldılar. Spor aktivilerinde Robert çevresinde Hazine Avı oynayarak okulu öğrenip, modern dans öğrenerek kendilerinin aslında çok iyi bildikleri dans sanatına farklı bir açıdan bakmayı öğrendiler.
Sanat aktivitesinde birbirlerinin suratlarını
model olarak kullanıp kendi maskelerini
yapıp, daha sonra bu maskeleri süsleyerek
yaratıcılıklarını konuşturdular. Bilgisayar aktivitesinde
gazetelerini tasarlayarak hafta
boyunca yaşadıklarını
kağıda döküp, deneyimlerini arkadaşlarına
aktarma fırsatı buldular. Bilim aktivitelerinde ise adli tıp dedektifi olarak bilimin desteğiyle sırların aydınlanabileceğini öğrendiler.
Bu aktivitelerin yanında iki kere ziyaret ettiğimiz (TEGV) Türk Eğitim Gönüllüleri Vak-
15
UNIRC HABERLER
İpek BİNGÖL RC’06
UNIRC, 2008’i muhteşem Roxy Partisiyle karşıladı.
Henüz 2.sini gerçekleştirdiğimiz parti unutulmaz
bir gece yaşamamızı sağladı ve Roxy Partilerinin
gelenekselleşmesi yolundaki sinyalleri kuvetlendirdi.
Gece, kapının önünde oluşan uzun ve heyecanlı
kuyrukla başladı. Kuyrukta
beklemenin eğlenceli olduğu
tek gece UNIRC Roxy Partileridir herhalde. Eski dostlarıyla kucaklaşmaya, hasret gidermeye kuyrukta başlayan mezunlarımız içeri
girdiklerinde müzikle birlikte çılgınca eğlendiler.
Equinox Partisini düzenledik. Bu parti ismini gerçekleştiği 21 Mart tarihinden aldı.
“Bu Ekinoks, gece daha
uzun olacak!” sloganından yola çıktığımız parti
Gayrettepe’de bulunan Discorium’da gerçekleşti. Bu
defa da ön satışlarda biletlerin çoğunluğu tükendi.
Mezunlarımız bir araya gelmek için düzenlenen bu
geceyi yine kaçırmadılar
ve unutamayacakları başka
bir gece daha geçirdiler. Herkesin çok
mutlu ayrıldığı gece sabahın ilk ışıklarına
kadar sürdü. Diğer partilerimizde olduğu gibi gidiş
dönüş servisleriyle ulaşım
kolaylıkla sağlandı.
Biletlerin çoğunluğu ön satışla satılmıştı. Partimiz, Robert Kolej mezunlarını bir
araya getirmeyi hedeflese
de, eğlenmeyi seven herkese kapıları açıktı.
Geçen sene, yoğun ilgi nedeniyle mekanın
kapasitesi aşıldığı için
bu sene kişi sayısını sınırlamaya söz vermiştik ve
bu sayıyı 750 kişi olarak
belirlemiştik. Belirlenen sayıya ulaşıldığında içeriye
girişler durduruldu. Gece,
çılgın eğlenceyle 04.30’a
kadar sürdü. Belirli üniversitelere gidiş-dönüş servisleri konuldu ve ulaşımlar
rahatça sağlandı.
Hem Roxy Partisi hem de
Equinox Partisi sonrasında
geri dönüşler çok olumluydu. Hem eğlendik hem
de derneğe katkıda bulunduk. Bu başarı göğsümüzü
kabarttı. Daha pek çok güzel organizasyonla mezunlarımızı bir araya getirmeye
devam edeceğiz.
Yeni yıla hızlı bir başlangıç
yaptıktan sonra bahar aylarının gelmesiyle birlikte
16
UNIRC HABERLER
Yoğun bir çalışmayla teker teker tüm organizasyonladan
alnının akıyla çıkmayı başaran UNIRC ailesi, 9 Mayıs
Balo Yemeği’nde bir araya gelip başarılarını kutladılar.
Yemek RKMD Başkanvekili Dr. Mehmet Altun’un yaptığı açılış konuşmasıyla başladı.
Ardından 2007-2008 dönemi UNIRC Genel Koordinatörü Hilmi Karagöz veda konuşmasını yaparak hem görevini hem de o geceki konuşma sırasını yeni Genel Koordinatör Atakan
Mete’ye bıraktı. Konuşmaların bitmesiyle bu sene görevini doldurmuş
olan Yürütme Kurulu üyelerine plaketleri verildi. Üniversiteyi bitiren
UNIRC üyelerine de sertifikaları
verildikten sonra, 2008-2009 yılı
Yürütme Kurulu Üyesi adaylarının
tanıtım konuşmaları gerçekleşti.
Konuşmaların sonunda oy pusulaları dağıtıldı ve seçimler gerçekleşti.
Herkesin keyif dolu olduğu gözlenen gece doğum günü olan arkadaşlarımıza süpriz pastalar kesilerek renklendi. Müzikle birlikte
dans pistinde tüm yılın yorgunluğunu atan üniversiteli Robertliler bol bol resim çektirerek
bu geceyi ölümsüzleştirdiler.
17
UNIRC HABERLER
Damla ERENSOY RC’07
UNIFUAR
ÜNİVERSİTE TANITIM GÜNÜ
18
UNIRC HABERLER
U
NIRC, 21 Kasım 2007 tarihinde,
Üniversite Tanıtım Günü UNIFUAR’ın
üçüncüsünü düzenledi. Dokuz kişilik
koordinasyon ekibi ile yapılan dört aylık
yoğun bir hazırlığın ardından, yirmiiki kişilik
aktivite ekibinin özverili çalışmalarıyla gerçekleşen UNIFUAR 2007, geçen senelerde
olduğu gibi, bu yılda son derece yoğun ve
başarılı geçti.
Fuayede ise ayrı bir hareketlilik vardı.
Dershaneler standlarında tanıtım yapıyor,
öğrencilere Öss’ye hazırlık kitapları veriyor ve başarılı öğrencilerin burs alacağı
seviye tespit sınavlarına kayıt yapıyorlardı.
Birçok öğrenci, merak ettikleri soruları
sormak ve dershaneler hakkında daha
ayrıntılı bilgi sahibi olmak için Fen Bilimleri, Berk, Final Dergisi, Birey, Fem ve Uğur
Dershanelerinin standları önünde kuyruk
oluşturdu.
Üniversite eğitimlerine Türkiye’de devam
eden mezunlarımızın en çok tercih ettikleri
üniversite ve dershanelerin katılımıyla gerçekleşen UNIFUAR; bu kurumların yetkilileri ile Robert Kolej öğrencilerini bir araya
getirerek etkin bir bilgi alışverişi sağladı.
Gerek seçim yapma aşamasında olan
öğrencilerin, gerekse bu öğrencilerle yakın
bir diyalog kurarak kendilerini tanıtan üniversite ve dershanelerin bu etkinlikten fayda
sağlamaları ve tüm katılımcıların olumlu
geri dönüşleri UNIRC için sevinç ve gurur
kaynağı oldu.
Koç Üniversitesi rektörü Prof.Dr. Atilla
Aşkar ve RKMD Yönetim Kurulu Başkanı
Selim Ergin’in “Bir Robert Kolej Mezununun Üniversite Yaşamı” konulu söyleşisi
ile başlayan UNIFUAR, sonrasında Bilgi,
Boğaziçi, Koç, Sabancı ve ODTÜ Üniversitelerinin tanıtımlarıyla devam etti. Üniversite temsilcileri, üniversitelerini genel
hatlarıyla tanıttıktan sonra öğrencilerin
soruları yanıtladılar. Daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyen öğrencilere ise iletişim bilgilerini vererek onlara her konuda yardımcı
olmaktan mutluluk duyacaklarını belirttiler.
19
BİZDEN
Damla ERENSOY RC’07
GİRİŞİMCİLİK...
—Size hiç başarısız olmamanın sırrını vereyim mi gençler?
—Evet!
—Başarısız olmak istemiyorsanız, hiçbir şey yapmayın. Ancak o zaman,
hiçbir şekilde başarısız olmazsınız!
Bu, 29 Aralık 2007 tarihinde Kariyer Günü’nde düzenlenen “Girişimcilik” konulu panelden
aklımda kalan en çarpıcı diyalog.
Panelde Robert Kolej mezunlarından Silk&Cashmere’in sahibi Ayşen Zamanpur RC’76 ve
Unilever CEO’su İzzet Karaca RC’73, konuşmacı olarak davetliydiler.
Onlar, birçok panel davetlisinin yapacağı gibi yalnızca kendi deneyimlerini, kişisel başarı öykülerini anlatmadılar o gün. Amaçları, bizleri kendimiz hakkında düşünmeye, deyim yerindeyse
“kendimizi keşfetmeye” özendirmek ve bunun önemini vurgulamaktı.
Panel bitiminde, herkesin yüzündeki o düşünceli ifade, bunu başardıklarının bir kanıtıydı adeta.
Kimse, bastırdığı, gerilere itelediği hayallerinin hiç beklenmedik bir anda su yüzüne çıkmasından
hoşlanmaz. Ama biz kendimizle bu yüzleşmeyi yapmadıkça, sevmediğimiz işlerde çalışmaya ve
tam anlamıyla mutlu olmadığımız yaşamları sürdürmeye mahkümuz.
İşte bu yüzden tutku sözcüğünü vurguladı Ayşen Hanım, “Hayatta herkesin iyi yapabileceği
birşey vardır. Bunu bulma sürecinize bugün başlayın! Kalp yalan söylemez, bir konunun sizi
heyecanlandırdığını hissettiğiniz anda bunu dikkate alın ve bu tutkunuzu geliştirin” dedi.
Öncelikle soru aşaması, “Ben ne istiyorum? Hangi konulara heyecan duyuyorum, ilgi alanlarım
neler? Ne yaparken mutlu oluyorum?”
Sonrasında ise, tutkumuzu, hedefimiz haline getirmek. Yani ilgi duyduğumuz alanda
uzmanlaşmak.
Peki nasıl?
Bu konuda da birkaç tüyo verdi Ayşen Hanım:
Öncelikle merak duymak, sıkı ve ciddi araştırma yaparak kapsamlı bilgi edinmek, ülkemizdeki
gelişmelerin yanısıra tüm dünyayı takip etmek.
Bu noktada, İzzet Karaca fark yaratmanın altını çizdi. “Sizin, diğerlerinden bir farkınız olmalı.
Fark yaratmak ve diğerlerinin arasından sıyrılmak, kendinize fırsat yaratmaktır” dedi.
“Fark yaratmak ve hayata bir çentik atmak, ancak tutkuyla, büyük bir heyecan ve azimle yapılan
işlerde mümkün olur. Emeğinizi, yüreğinizi ve beyninizi ortaya koyarak tutkuyla yaptğınız işlerde
başarısız olmaktan korkmayın, ama bu demek değildir ki her riski alın. Girişimci kişi, her riski
alan değil, akıllı riskler alan kişidir.” diye ekledi Ayşen Hanım.
İzzet Beyin de belirttiği gibi riskler ölçülebilir ve hesaplanabilir. Risk göreceli bir kavram olduğuna göre, akıllı risk kavramı da kişiye ve duruma göre değişir. Akıllı risk, İzzet Bey’in yaptığı
gibi çeşitli ülkelerde çalışmayı ve yaşamayı göze almak da olabilir, çok yeni bir alanda yatırım
yapmak da.
Hedefimiz doğrultusunda çalışma süreçimizde, konuşmacılarımızın da değindiği ve dikkat edilmesi gereken önemli konular var: Kararlı olmak, kendimize güvenmek ve en önemlisi başkalarının
ne düşündüğünü çok da önemsememek. Karşımıza çıkan engeller her zaman maddi değildir,
manevi de olabilir. Bizim hayallerimizi ve çabalarımızı anlamsız bulup bizi caydırmaya çalışan
kişiler olabilir. Kendimize olan inancımız işte bu noktada önemli: Bir kere karar verdikten sonra,
başkalarını önemsemeyecek kadar güvenmeliyiz kendimize.
Panel sonunda, geleceğime dair tüm endişelerimi bastıracak kadar güçlü bir umutla dolmuştu
içim. Düşünün bir, hayatınızda kaç kişi ezber ve kalıp lafların dışına çıkıp, sizi hayallerinizi takip
etmeniz ve tutku duyduğunuz konularda uzmanlaşmanız için yüreklendirdi? Ve kaç kişi, kariyerin
yalnızca bir araç olduğunu, asıl amacınsa mutluluk olduğunu vurguladı?
Fark yaratmak ve gençlere yeni ufuklar açmak budur işte!
R Ö P O R TA J
.
IZZET
KARACA...
Atakan METE RC’06
•İzzet Bey, öncelikle
Robert Kolej hayatınız
üzerine birkaç
soru
sormak istedik.
Robert Kolej’in hayatınızdaki yeri nedir?
Robert Kolej size ne
ifade ediyor?
İsterseniz buna en baştan
cevap vererek başlayayım.
Ben Robert’in orta kısmını
okumadım. Önceleri Avusturya Lisesinde okudum.
Avusturya Lisesi’nin ortamından sonra Robert Kolej
ortamı çok büyük farklılık
olmuştu. Bildiğiniz gibi
Avusturya Lisesi daha disiplinli bir okul, Robert
ise daha çok vizyona yatırım yapan sisteme
sahip. Muhtelif görüşler sistematik bir şekilde
öğrencilerin önüne seriliyor. Bu özelliği çevresi
ile beraber düşünürsek Dünya’nın en güzel
okulu ortaya çıkıyor. Bana en büyük yararı rahat konuşabilme, fikirleri daha açık beyan etme,
İngilizceye daha hâkim olma vs. gibi konularda
olmuştur.
•Peki, okula dair unutamadığınız bir
anınız var mı bizimle paylaşmak istediğiniz?
Hepsi güzel şeylerdi. Biz mesela matematik
hocamızın evinde çalışabilirdik. Şimdi böyle mi
hala bilmiyorum ama bizim zamanımızda hocalarla yakın ilişkilerimiz vardı. Bunun öğrenciler için önemli olduğunu düşünüyorum. Plato
tabii ki de unutamadıklarım arasında. Ben uslu bir öğrenciydim, ama
daha yaramaz arkadaşların yaptıkları şeyler
vardı. Mesela bir arkadaşımız sırayı testereyle
kesmişti.
•Robert Kolej eğitimi
kariyer yolunuzda size
neler kazandırdı?
Yine aslında kariyer hayatımda iki farklı ekol etkili
olduğu için şöyle cevap
versem daha uygun olur
sanırım. Avusturya sistemi disiplini beraberinde
getiriyor.
21
R Ö P O R TA J
açılarak Türkiye’ye daha faydalı olabileceğini
düşünüyorum. Her ne kadar Almanlar beni
orada ikamet etmekte bulunan diğer 3 milyon Türk’ten herhangi biri gibi düşünse de yapabileceklerimi görünce saygı da duymaya başladılar. O bakımdan ilk iki ay zor geçse de daha sonra alıştık. Daha sonra Mannheim’da bir
fabrikada lojistik ile ilgili bir görevde bulundum. Üstelik o sırada Doğu ve Batı Almanya
birleşiyordu, bu bakımdan enteresan da bir
döneme denk gelmişti. Ayrıca Unilever maliyeti
düşürmeyi de planlıyordu ve bu fabrika sabun,
deterjan gibi pek çok şeyi ürettiği bir yerdi. Daha
sonra Türkiye Algida’ya geldim. Burada 3 sene
Commercial Director olarak görev yaptım.
Robert sistemi ise bizleri birey olarak yetiştirdi.
Edebiyatta bile okutulan hikâyelerin bize şahsi
nasıl katkıları olabilir. Konuyla ilgili bizim açılımlarımız nelerdir? Bunları sorgulamayı öğrendik
diyebiliriz. Mesela bugün ben kendimi vizyon
ve strateji geliştirme üzerinde güçlü görüyorum ve bunu da bana Robert Kolej ve Boğaziçi
Üniversitesi’nin sağladığını düşünmekteyim. Yani kısacası Avusturya sisteminin sağladığı sistematik düşünce sistemi ve Robert Kolej’in kazandırdığı yaratıcı düşünce sisteminin kariyer
hayatımda çok işime yaradığını düşünmekteyim.
•Robert’ten sonra Boğaziçi’ne gittiniz? O
zaman Boğaziçi Üniversitesi bir T.C. Üniversitesi olmuştu. Sizin için çok büyük bir
farklılık oluşturdu mu bu durum?
•Ardından Baltık Bölgesi’nde Unilever’in
kuruculuğunu yaptınız sanırım?
O zamanlar Boğaziçi Üniversitesi sadece 2000
kişilik bir nüfusa sahipti; yani bugünkü gibi iki
kampüs yoktu. Ortadaki çimenler çamurlu bir
futbol sahasıydı. Zaten daha çok yeni T.C. Üniversitesi olmuştu, yani bizim için Robert’in birebir devamı gibiydi.
Tabii insan kariyerinin bir döneminde genel
müdürlük yapmak istiyor. Yani Türk insanının
içinde var Ama Almanlar böyle değil mesela. “Benim istediğim pozisyon Pazarlama
Müdürlüğü, neden bana daha iyisini veriyorsun?” diye soruyorlar. Ee tabi saygı duyuyorsunuz çünkü özel hayatlarının ve iş hayatlarının
dengesinin bozulacağı düşüncesindeler. İnsan
kaynakları müdürüyle bir çay içiyordum ve
masasında bir ilan gördüm. Tabi o zamanlar
ilanlar böyle kâğıtlarda çıkardı, şimdi her şey
internette. Kâğıtta Baltıklara genel müdür arandığı yazıyordu. Buna talip olduğumu söyledim.
Neyse 3 gün sonra Cemal Bey tekrar aradı ve
“Sen o gün söylediğinde ciddi miydin?” dedi. Ben
de “Evet ciddiyim ama önce bir nerede olduğuna
bakayım” dedim. Eve gidince açtım atlası baktım
ve karar verdim gitmeye. Çocuğum için de bir
okul bulduk. Gittiğimde bir masa ve bir de eski
bilgisayar vardı. Keyifli ve zor bir görevdi. Güzel
bir çevremiz olmuştu. Pek çok şeyi en baştan
yaptık, pek çok departmanı en baştan inşa ettik.
•Kariyer hayatınızda Avrupa’da çalışmak
size neler kazandırdı ya da ne gibi zorluklar getirdi?
Mezun olduğum süreden itibaren alırsak,
ben üniversite hayatımın ilk iki senesinde
Makine Mühendisliği okumuştum. Makine Mühendisliği’ni çok sevmemiştim açıkçası. 2. Senenin sonunda bizi çağırdılar ve Endüstri
Mühendisliğiyle tanıştırdılar. Ben gönüllü olarak
geçtim Endüstri Mühendisliğine ve çok iyi bir
karar vermişim dedim en sonunda. Mezun
olurken hocam asistanlık teklifi yapmıştı bana
ve ben bu teklifi reddettim. Bunun da önemli
bir karar olduğunu düşünüyorum hayatım için.
O sıralarda hocalarımdan biri olan Selçuk Erdem,
beni kolumdan tutup Koç Holding’e götürdü.
R&D departmanında işe başladım. Proje mühendisliği ve proje müdürlüğü yaptım sekiz sene boyunca. Maret’in kurulması gibi güzel projelere imza attık. Daha sonra Otosan’a geçtim
ve Bilgi İşlem Müdürlüğü ve Sistem Müdürlüğü’nün birleştirilmesini sağladım. O sırada Unilever’de çalışan bir arkadaşım yurtdışında bir
iş olduğunu bana söyledi ve ilgilenirmisin dedi.
Almanya’da auditing işiydi, yani Almanların
denetim işini yapacaktım. Allah bana kolaylık
versin yani! Eşim emekli olmuştu ve benimle
gelecekti. Ben Türkiye’yi çok seviyorum ama
bireylerin özellikle kurumsal alanda yurtdışına
•Sovyetler Birliği’nden sonra altyapının
çökmüş bir vaziyette olduğunu da hesaba
katarsak baya zorlu bir görev olmalıydı
sizin için.
Çok doğru ama enteresan başka bir şeydaha vardı.
Biz gittiğimizde süper market yoktu ve bizdeki gibi
bakkal amcalar vardı. Biz orada bir buçuk sene
kalmıştık ve bir buçuk senenin sonunda AB’ye
girme kararı alınmıştı orada. Ondan sonra öyle
hızlı bir gelişme yaşandı ki, süpermarketler çok
çabuk kurulmaya başlamıştı. Dönerken ağladım.
Burada Algida’ya geldim ama dönerken bir hüzün
22
R Ö P O R TA J
malların yüzde 90’ını burada üretiyoruz. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle de günümüzde bulunduğumuz durum için
önemli. Bu kadar büyük bir cari açık varken
bizim böyle bir şirket politikası gütmemizi
Türkiye’yi de ne
kadar düşündüğümüzü gösteriyor bence. Unilever’in fazla rakibi var bu konumda, Unilever
gıda ve kozmetiği birleştirmiş
bir şirket. Dolayısıyla hem deterjan hem gıda da hem de
personal care’de
rakiplerimiz var.
P erak en de’ ni n
kendi arasında da bir rekabet var. Bu
bakımdan çok renkli bir piyasa, çok mücadeleci bir piyasa. İsveç’te mesela Unilever’in
üç tane müşterisi vardır. Türkiye ayrıca insan kaynakları için de en büyük maden.
de oluştu böyle. Çok ilginç bir deneyimdi. İlk işe
aldığım insanlardan biri bana “kar”ın ne olduğunu sormuştu mesela.
•Bu süre içerisinde Riga’da başka
ne gibi değişimler
yaşandı?
Riga 800 yıllık tarihi bir şehir ve iyi
bir özelliği 2. Dünya
Savaşı’nda bombalanmamış olmasıdır.
Eski yapılar onarıldı
tekrardan. Paris Café’
leri her yerde açılmaya başlamıştı.
•Bizim aslında
Unilever ile de ilgili birkaç sorumuz
var? Şu an Unilever son senelerin en çok
büyüyen şirketlerinden biri Türkiye’de.
Unilever Türkiye’de daha fazla büyümek
istiyor mu?
•Türk insanının tüketim alışkanlığında
da değişiklikler yapmak istiyorsunuz sanırım.
Unilever Türkiye’de 5 yıldır var ve çok önemli
ve dinamik bir Pazar Türkiye için. Milli gelir seviyesi gittikçe artıyor. Milli gelirin artması
önemli çünkü milli gelir 1000$’dan 2000$’a
çıkınca tüketim özellikle de hızlı tüketim 2
ya da 3 katına çıkıyor. Türkiye ayrıca Türkî
Cumhuriyetler ve İran’dan da sorumlu. Bu
bakımdan da çok önemli. Biz Türkiye’de Euro
bazında yüzde yüz büyüdük son 4 yılda. Bizim
için önemli olan 1 milyar Euro’luk ciroyu aştık.
Unilever’in en büyük misyonlarından biri insanların kendilerine daha fazla zaman ve emek
harcayarak kendilerini daha değerli hissetmelerini sağlamaktır. Biz bu çerçevede ürünler
yaratıyoruz. Ama bazı tüketim alışkanlıklarında Avrupa’nın üçte biri kadarız. Bu da tabii ki
debelirli bir eğitim gerektiren bir durum. Türk
insanının çok daha iyi bir yaşam hak ettiğini
düşünüyorum.
•Sanırsam 2010’da 1,5 milyar Euro’ya
ulaşmayı hedefliyorsunuz.
•Unilever şirketinin Türkiye’nin AB yoluna sıcak baktığını söyleyebiliriz.
Evet. Aslında 2 milyarı da aşabiliriz kurlarda
çok büyük bir sapma olmazsa. Biz mevcut kapasitemizle devam etmeyi planlıyoruz. Lojistik
ihtiyaçları çok artıyor ama özellikle de bizim gibi
sürümden kazanma stratejisi güden şirketler için.
Tonajımız üç katına çıktı diyebiliriz bu dönemde.
Maliyeti azaltmak peşindeyiz. Yani genelde
amacımız daha düşük gelirli vatandaşlara hitap
etmek. Bunun da gelişmekte olan ülkeler için
mantıklı bir strateji olduğunu düşünüyorum.
Yatırımlarımız genellikle kapasite artırımı şeklinde oluyor. Yeni fabrika açılabilir ama bir
şeyleri aynı çatı altında yapmak tabii ki de
daha ekonomik oluyor. Biz Türkiye’de sattığımız
AB ve Türkiye arasında müzakereler başlarken
Hollanda dönem başkanıydı. Ben de bu sıralar
elimden geleni yapmaya çalıştım. Hollanda’da
işadamlarına ve sanayicilere konferanslar verdim. Unilever Dünya başkanı da Hollanda Başbakanıyla görüştü ve neden Türkiye’nin AB’ye
girmesi gerektiğine dair konuştu. Ama bunu yaparken de kendimize ait olan Doğu-Batı sentezini kaybetmememiz lazım. Ayrıca evet rota AB’ye
doğru olmalı ama AB’ye girip girmemeyi de
çok fazla kafamıza taktığımızı düşünüyorum.
23
ROUNDTABLE
Pelin OĞUZER RC’06
KORKUT KANADOĞLU
İLE ANAYASA SÖYLEŞİSİ
UNIRC 27 Şubat 2008 tarihinde “Yeni
Anayasa Taslağı” konulu bir söyleşi düzenleyerek; güncel anayasa tartışmaları hakkında uzman bir hukukçunun görüşünü
merak eden yeni ve eski mezunları buluşturdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Osman Korkut Kanadoğlu
kut Kanadoğlu’nun davetimizi kabul etmesi üzerine gerçekleşen söyleşide, hem
anayasaların yapılış süreçlerine ilişkin
genel bilgiler verilip yeni taslağın kuşbakışı
görüntüsü katılımcılara aktarılırken hem de
katılımcıların soruları yanıtlandı ve konuya
ilişkin farklı fikirlerin paylaşıldığı bir ortam
yaratıldı.
Yeni anayasa taslağında öngörülen değişikliklere değinen hocamız, “Başlangıç” kısmının anayasa metnine dahil edilmediğini,
başlangıçtaki temel ilkelerin, Cumhuriyet’in
kuruluş felsefesinin, Atatürk İlke ve Devrimlerinin saf dışı bırakıldığını belirtti. Yürütme alanında yapılan düzenlemelerle yerel
yönetimlere vergi alma hakkının tanındığı
ve idari yargının zayıflatıldığından bahseden Kanadoğlu, yargı alanında getirilen birçok değişikliği de yargı bağımsızlığı bakımından eleştirdi.
Danıştay’ın dörtte birinin Bakanlar Kurulu tarafından seçilmesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin Meclis tarafından seçilmesi gibi yargı bağımsızlığını etkileyecek düzenlemelerin yanısıraen önemli darbeyi de onyedi üyeli Anayasa Mahke
mesi’nin sekiz üyesinin Meclis tarafından seçilmesini
öngören düzenleme sebebiyle anayasa yargısının alacağını belirtti.
Sayın Kanadoğlu söyleşinin başında, anayasa yapım sürecinden kısaca bahsederek demokratik
anayasa yapıcılığını bir kurucu meclis ve bu mecliste sağlanmış bir
uzlaşmaya dayandırdı. Buna örnek
olarak ABD Anayasası’nı, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş yeni devletlerin anayasaları ile Hindistan ve Güney Afrika Anayasalarını
gösterdi.
Taslağın yasama,
yürütme, yargı gibi üç erk bakımından değerlendirilmesi sonucu varılan ortak nokta;
kuvvetler ayrılığı ilkesinin zarar gördüğü, metnin birçok defosunun olduğu ve
ileri sürüldüğü gibi demokratikleştirici bir
özelliğinin olmadığı yönündeydi.
Kanadoğlu, Anayasa’nın 175. maddesine göre parlamentoda çoğunluğu sağlayan grubun kendi
başına anayasa yapamayacağını; yürürlükteki anayasanın iktidara böyle bir yetki
vermediğini açıkladı.
Türkiye’nin gündeminde uzun süre tartışılan
türban yasağı ve buna ilişkin yapılan
24
ROUNDTABLE
yapılmak istenen değişikliklerin anayasa
hukuku bakımından anlamı ve Anayasa
Mahkemesi’nde açılan dava sonucu verilebilecek çeşitli kararlar değerlendirildi.
Mahkeme’nin davayı yetkisizlik gerekçesiyle reddetmesi, şekil denetiminden hareketle işin esasına girmesi ve yapılan değişikliği
iptal etmesi veya etmemesi ya da yokluk
kararı vermesi gibi farklı olasılıklar üzerinde
duran Kanadoğlu, bu olasılıklar hakkında
akıllarda kalan soruları da yanıtladı.
son anayasa değişiklikleri de söyleşinin
en çok ilgi çeken konuları arasındaydı.
Üniversitelerde türbanı serbest bırakmak
amacıyla, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliklerin aslında bir
“değişiklik” olmadığını belirten Kanadoğlu,
bu düzenlemelerin üniversitelerde türbana serbestlik tanımayacağını ifade etti.
“Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddeye “...ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresinin eklenmesinin bir esprisi bulunmadığını belirten
Kanadoğlu, maddenin eski hali ile de bu
anlama geldiğini söyledi. 42. maddede
yapılan değişiklik için ise, maddenin önceki halinde de eğitim ve öğretim özgürlüğünün yasayla sınırlanabileceğinin bulunduğunu; dolayısıyla bu değişikliğin de bir
yenilik getirmediğini açıkladı.
UNIRC Türkiye’nin gündeminde yer
bulan ve mezunlarımızın ilgilendiğini
düşündüğü konularda, akademisyenler, sanatçılar ve konunun uzmanları
ile mezunlarımızı buluşturmaya ve
hem bilgi hem de fikir alış-verişinin
sağlanmasına devam edecek.
Robert Kolej mezunlar Derneği (RKMD)
Yönetim Kurulu Başkanı Selim Ergin ve
RKMD Genel Sekreteri Ferdin Hoyi’nin de
katıldığı söyleşide, Anayasa’da yapılan ve
25
SÖYLEŞİ
Tamer ASLAN RC’06
Berk ALTIN RC’07
CEM YEGÜL
İLE MÜZİK MOLASI...
26
SÖYLEŞİ
•Müzik endüstrisine girerken bir müziksever olarak beklentileriniz neydi? Hayal
kırıklıkları yaşadınız mı?
satılıyordu. Yirmi dolara sattığınız bir plağın
size maliyeti belki de iki buçuk dolar. Bu durumda iyi sanatçılarla iyi anlaşmalar (adil olmayan anlaşmalar) yaptıysanız milyonlarca plak
satarak hak ettiğinizin çok ötesinde paralar
kazanıyorsunuz. Sanatçılar sürekli kazık yediklerini düşünüyorlar; ortamın, endüstrinin genel
zihniyeti bu olmaya başlıyorlar. Sonuçta plak
endüstrisine güvensiz yaklaşmaya başlıyorlar.
Açıkçası bu işe başlarken işimizi müzik endüstrisi olarak algılamıyorduk. Müzik hepimizin hayatına yeni bir boyut kazandırmıştı; dolayısıyla
müziğin kendimizi ve çevremizi değiştirmek,
geliştirmek için kuvvetli bir araç olduğunu fark
ettik. Amacımız, müziği bu doğrultuda kullanmaktı. Beklentilerimiz çok yüksek değildi, para hırsımız yoktu.
Belirttiğim gibi, bir taraftan telif hakları ve fikir
hürriyeti derken diğer yandan haksız kazançlar
sağlamış bir endüstrinin varlığı dolayısıyla karışık düşünceler içersindeyim. Ama sonuç olarak,
çabayla yaratılan bir şeyi bedavaya kullanmanın,
yaratıcıya ürettiğinin karşılığı olarak herhangi
bir bedel ödememenin etik olmadığını düşünüyorum. Zamanında sanatçı plak endüstrisi tarafından sömürülürken şimdi de toplu kullanım
havuzları aracılığıyla bireyler tarafından sömürülüyor.
•Maddi kaygılar bir yana, işin içine ticaretin girmesi ile rahatsız edici noktalar
ortaya çıkmadı mı?
Başlangıçta böyle bir durum söz konusu olmasa
da, zamanla sorumluklar artıyor, taşıdığınız yük
artıyor, dolayısıyla ticari kaygılar da artıyor. Ve
evet, belki de bu süreçte müziğin tılsımı biraz
kayboluyor. Fakat ticaret de yapsanız, yaptığınız
işi amatör bir ruhla sürdürebilirsiniz. O açıdan
fazla hayal kırıklıklarımız olmadı.Bugünkü aklım
ve tecrübemle geriye dönebilsem tekrar aynı işe
kalkışmayabilirim; çünkü artık ne kadar zor bir
iş olduğunu biliyorum. Ayrıca o zamanki şansı
da bir daha yakalayamayabilirim. Ama her şeye
rağmen aynı süreçten geçmek isterdim sanırım.
Peki, alternatif bir mekanizma örneği sunalım.
Radiohead EMI’yle altı albümlük anlaşmasının
bitmesini müteakip yeni albümünü internet üzerinden satışa sundu. Buradaki dikkat çekici
nokta ise albümün belirli bir fiyatının olmaması
ve dinleyicinin arzu ettiği miktarda ödeme yapabilmesi oldu.
Müzik endüstrisinde Radiohead pozisyonundaki
grup sayısı parmakla sayılacak kadar az. Örneğin
adı duyulmamış bir grup müziğini bu yöntemle yaymaya kalksa Radiohead’in yakaladığı
başarının ancak milyonda birini yakalayabilir.
Radiohead, eski sistemle kendine bir isim yapmış, şimdi de sistemin tıkandığı noktada sosyal gerekçelerle yeni arayışlara girmiş bir grup.
Güzel bir fikir olsa da bu deneyin sonunda gördüğümüz dinleyicilerin çoğunun yine herhangi
bir ücret ödemeksizin albümü indirdiğiydi. Dinleyiciyle doğrudan, aracı bir şirket olmaksızın,
ticari ortam kurma düşüncesi çok güzel, fakat
bu sistemin Radiohead açısından da çok iyi
çalışmadığı ortada. Ayrıca söylediğim gibi herkes
Radiohead’in sahip olduğu şartlara sahip değil.
Çalışma şansı düşük bir sistem.
•Müziğin ticari yanına girmişken,
“Bilgi Çağı” nda müziğin internet vasıtasıyla komünal paylaşımı hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Bu konuda karışık düşüncelerim var. Bir taraftan, telif haklarının fikir hürriyetiyle fazlasıyla
bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Birisi bir
şeyler yaratıyor, bir takım araçlar kullanarak
yarattığını pazarlıyor ve bundan geçimi sağlıyor.
Bu sebeple yaratıyı kullanan herkesin bedelini
ödemesi çok doğru bir şey; bu fikir hürriyeti için
de zaruri bir şey. Telif yasalarının iyi çalıştığı
ülkelerde fikir hürriyetinin üst seviyede olması
tesadüfî değil. Ama öte yandan da plak şirketleri
uzun süre haksız kazançlar elde ettiler. Vasat
yöneticiler, vasat fikirleri olan insanlar uzun
süre sanatçıların sırtından çok şaşaalı yaşamlar
sürdüler. Bu biraz da müzik sektörünün tarihsel gelişimiyle ilgili. Başlangıçta plak endüstrisi
“single” mantığıyla çalışırken, daha büyük kazançlar elde etmek uğruna “filler” konsepti ortaya çıktı. Yani bir iyi parçanın yanında sekiz
dokuz vasat parça bir parçanın on katı fiyata
Plak endüstrisi zaman içerisinde single’lardan,
longplay’lere, CD’lere geçmişken daha sonra mecburen single’lara bir dönüş oldu. Ama
sanatçıların tamamen kaydettikleri malzemeden para kazanamayacağı da çok net ortada.
Bunun için kendi “community”lerini yaratarak
canlı etkinliklerden elde ettikleri kazancı azami
27
SÖYLEŞİ
seviyede tutmaya çalışıyorlar. Örneğin iki rakip
şirketten; Live Nation ve AEG’den bahsedebiliriz. Bu şirketler, sanatçıların tüm kazançlarına
ortak olma yoluna gidiyorlar. Canlı müzik endüstrisini yönetenler aynı zamanda evvelden
yapımcının görevi olan sanatçı geliştirmeyi de
üzerlerine alıyorlar. Mesela Live Nation, bir plak
şirketi olmamasına rağmen Madonna’yla yaptığı 120 milyon dolarlık anlaşmanın sanatçının
her türlü gelirinden pay almaya çalışıyor. Bir
anlamda müzik endüstrisinde dünya yeniden kuruluyor.
•Robert’e bir dönüş gibi olacak ama 78
öncesinde Türkiye’de müziğin yeri neydi?
Robert’te okumak sizin dünyadaki müziğe
ulaşmanızda nasıl bir rol oynadı?
Müziğe ulaşmak çok daha zordu, ama bir o kadar da keyifliydi. Çok iyi hatırlarım, o zamanlar
plaklarım benim en değerli şeylerimdi. O plaklara çok iyi bakar ve aynı gün içinde defalarca
dinlerdim. Şimdiki müzik dinleme yöntemlerine
baktığımda, dinlemekten çok eleme üzerine bir
sistem görüyorum. Tabii o zamanki sanatçılar
da farklıydı. Müzik çok daha zengindi, sosyal duyarlılıklar çok farklı bir seviyedeydi. Keyifliydi
ama seçenek daha azdı. Onun için bir malzemeye ulaştığınızda çok daha değerliydi. Şimdi daha farklı. Örneğin işim dolayısıyla çeşitli yerlerden o kadar çok malzeme geliyor ki dinlemek
benim için 20 saniyede verilen bir karardan
ibaret oldu.
Evet,
Dinlemek doğru bir kelime bile değil. Tabii işimin
dışında, evime gittiğimde birçok şeyi keyifle dinliyorum. Ama yine de eskisinden farklı.
•20 saniyede nasıl karara varıyorsunuz?
Önünüze gelen kaydın iyi olup olmadığını
nasıl anlıyorsunuz?
Bir yerden, şu ya da bu şekilde ışığı
alıyorsunuz. Aslına bakarsanız yirmi saniye çok da kötü bir süre değil. O işte bir
geçmişiniz varsa, biraz tecrübeniz varsa 20 saniye belki de abartıyorumdur,
öyle olup olmadığına emin değilim
size ışık vermek için yeterli bir zaman
olabiliyor.
Ön elemenizi yaptıktan sonra o müziği tekrar
değerlendirebilirsiniz, farklı zenginlikler keşfedebilirsiniz.
•Işık alamayıp da sonradan beğendiniz
sanatçılar oluyor mu?
Kişisel olarak, çok sevdiğim sanatçılardan
birçoğunu ilk dinleyişimde, belki daha zor tüketilir, daha zor sindirilebilir müzik yapmalarından dolayı sevememiştim. Oluyor tabii. Sonuçta insanın her zaman her şeyi doğru değerlendirmesi imkansız.
•Bir sanatçıyı getirirken kendinizi nasıl
tanıtıyorsunuz? Zorluk çekiyor musunuz
diye soracaktım ama sanırım artık
yurtdışında bir Babylon, Pozitif imajı
oluştu.
Tabii şimdi öyle bir sorun yok. Ama vakti
zamanında vardı.
Konuştuğunuz insanların
(menajerler vs.) gözünde parlak bir kredi notunuzun olması gerek. Daha önce o sanatçıyla
çalışmadıysanız menajerine veya “booking
agent”ına kendinizi iyi bir şekilde tanıtmalısınız.
Sonuçta hiç kimse sanatçısını vasat bir kulübün
direktörüne, vasat bir organizatöre teslim etmek istemez; bu menajerin sanatçıyla olan
ilişkisini zedeler Dolayısıyla hep emin ata oynamak zorunda. Siz
işin başındayken,
herhangi bir krediniz, tarihiniz
olmadığı için
insanlara dert
anlatmak zorundasınız.
SÖYLEŞİ
şey de, mesela Rolling Stones pop mu, pop. Yani
popüler kültürün bir ürünü. İyi mi, iyi. Snoop
Dogg mesela, pop mu pop (yani hiphop, R’nB)
İyi mi? Bazen iyi bazen kötü.
Pozitif veya Babylon açısından böyle bir durum yok, rahatlıkla istediğimiz sanatçılarla
çalışabiliyoruz. Ama bu işte yeniyseniz, bir şekilde kendinizi ispat etmelisiniz; herkes o bedeli
şöyle ya da böyle ödemek zorunda.
Tabi bizim pop anlayışımız daha çok kötü müzik
diyebileceğimiz, daha mainstream, daha çok
fark etmeden bilinçaltına işleyen müzikler.
•Kendini tanıtana kadar geçen süre çok
sancılı sanıyorum...
Onu düzeltemezsiniz, çünkü iyi fikirler çok kişiye
ulaşamaz. Çok yüksek, sofistike bir caz müziğini
milyonlarca insana dinletemezsiniz. Öyle bir şey
olmaz, doğanın çalışmasına aykırı. Bir şey mass
ise, çoksa, o büyük ihtimalle çok iyi değildir. Bir
fikir çok insan tarafından benimseniyorsa o çok
büyük olasılıkla vasat bir fikirdir. Aynı şey burada
da geçerli. Bahsettiğiniz gibi bir çaba, beyhude
bir çabadır. Daha kaliteli şeyleri, makul seviyede geniş kitlelere ulaştırmaya çalışabilirsiniz,
ama çok yüksek sanatı, müziği çok kitlelere de
ulaştıramazsınız.
Sancılı... Mesela 19 yıl önce şirketi yeni
kurduğumuzda yaptığım yazışmaların bir kısmını saklıyorum.Vaka analizi, evet ama iş nasıl
yapılmamalı konulu bir inceleme.
Gülünç, hatta patetik bir yaklaşım. Fakat bunları
da ancak yaşayarak öğreniyorsunuz. Farklı bir
psikolojidesiniz, kendinizi kanıtlamaya çalışıyorsunuz. İşin başı zor. Yine de o zamanlar enerjinizin ve iştahınızın fazla olması tecrübesizliğinizi telafi ediyor. İpe sapa gelmez bir konuda
belki yirmi defa yazışmaktan gocunmuyorsunuz.
Bugün o acentenin yerinde olsam belki cevap
bile vermem.
Mesela Bob Marley aynı zamanda pop, o janrı
içinde kaliteli mi, kaliteli! İyi mi iyi, geniş kitlelere ulaşıyor mu, ulaşıyor. Neden? Mesajı evrensel, müziğin basit bir düzeneği, yapısı var. Öyle
istisnalar var. Çok sofistike cazlara baktığımızda
görüyoruz ki bir taraftan kaliteli müzik, bir yandan da halk müziği. Aynı şey blues için de geçerli, kaliteli, evrensel, halk müziği. Bir formül yok.
Hayat ne kadar karmaşıksa oradaki düzen de o
kadar karmaşık. Fizik kuralları hep aynı işliyor.
•Bilinen bir isim olarak şu anda çektiğiniz zorluklar nedir?
Bir kere Babylon çok zor bir iş. Bir canlı
müzik kulübü işletmek, Babylon tipinde bir
mekan işletmek bir hayli meşakkatli. Sanatçı
yiyen bir makine gibi. Devamlı yeni bir şeyler
sunmalısınız, programınız tutarlı olmalı, yerli ve
yabancı sanatçıları kaynaştırmalısınız, dozajı iyi
ayarlamalısınız. Festival düzenlemek de güç.
Örneğin bir alternatif rock festivali düzenliyorsanız “line-up”ınızı güncel gruplardan oluşturmalısınız. Ana gruplarınız, “headliner”larınız
olacak, onlarla tutarlı alt programlarınız olacak.
Hepsi turnelerinde bölgenizden geçiyor olacak,
tarihlerini uyduracaksınız.
Zorluğu burada.
Programları yapmak ve süreklilikte. Bisiklete
binmek gibi, duramıyorsunuz; durursanız
düşersiniz.
•İnsan müzikle ilgili bir şey üretirken bir
şekilde bilinçaltının etkisinde kalıyor. Mesela Türk toplumu çok fazla müziğe maruz kalıyor ve hepsi de çok kaliteli müzikler
değil. Bu insanların yaratıcılığını bir
şekilde sınırlamıyor mu?
Mutlaka, yani bizim Türk kültürümüz yaratıcılığı
desteklemeyen bir kültür. Eğitim sistemi, ezberci kalıpçı bir eğitim sistemi. Kendini ifadeyi
hor gören bir sistem. İnsanlar da genellikle aykırı olanı, kendi sesini ifade etmeye çalışanı gülerek karşılarlar, aşağılarlar, yargıyla yaklaşırlar.
•Pop müzik insanlara cebren dayatılıyorsa, insanlar nasıl alternatif janrlara yönlendirilebilir? Daha doğrusu pop
müziğin bir tüketim malı haline geldiğini
düşünürsek, müziğe sanatsal bakış açısı
nasıl kazandırılabilir?
Ama bireye daha değer veren toplumlarda desteklenir, garip karşılanmaz. Mesela
Amerika’daki bir pop müzik çok bayağı olabilir,
ama herkesin bir meselesi de vardır. Yani kendini ifade ediyorsa, meselesini de ortaya koyuyor
demektir. Türkiye’deki pop müziğe bakıyorum,
kimsenin meselesi yok.
Duke Ellington şöyle bir laf etmiş, çok doğru bir
laf olduğunu düşünüyorum: İki tür müzik vardır,
iyi müzik, kötü müzik. Ha pop müzik dediğiniz
29
SÖYLEŞİ
•Bunda darbelerin, apolitikleştirme süreçlerinin de kesin etkisi vardır.
•Bir röportajınızda caz üniversiteye girmeli demişsiniz. Mesela ikimiz de üniversiteliyiz, bu dergi de üniversitelilerin
çıkarttığı ve onlara hitap eden bir dergi.
Üniversiteye caz nasıl girmeli?
Tabi canım darbe yani, bugün yaşanılanlara
bakıyoruz, nasıl süreçlerden geçtiğimize, darbe
günlükleri yayınlıyor bir dergi, dergi basılıyor,
dergi kapatılıyor. Özgür, bireyci bir ülkede böyle
bir şeyler olabilir mi? Olamaz. Aslında ben de
çok şahit olmadım, o zamanlar çok bilinçsizdim
açıkçası. O kadar politikayı çok yakından takip
etmiyordum RC yıllarında. Ondan sonra da zaten
Amerika’ya gittim, ortaklarımdan biri ile. Koptum
yani. Dolayısıyla ben de o dönemde uyurgezer
gibiydim. Sizin sonradan okuduğunuz gibi, ben
de sonradan okuyarak o olayların gelişimine vakıf
oldum. Ama tabi, toplum darbe toplumu, militer
bir toplum. Müzik veya bu tip bizim yaptığımız
işlerin öyle faydaları var. Başka dünyalar, başka
hayatlar olduğuna bir ucundan köşesinden insanlara gösterebilmek ve
insanların hayatını biraz
değiştirebilmek, o değişimi
tetikleyebilmek.
Her okula nasıl giriyorsa öyle girmeli. Cazın üniversiteye girmesi, ne bileyim, Berkeley Juilliard
gibi bir okul değilse ancak kıyısından köşesinden
olabilir. Seminerlerle, panellerle, sağlam bir
müzik arşivi ile, müzik kütüphanesi ile olabilir.
Ama yine biraz önce konuştuğumuz şeye toslarız,
çünkü herkese ulaşmaz sonuçta.
•Herkese değil de daha büyük kitlelere
ulaşabilir belki...
Tabi, daha büyük kitlelere mutlaka ulaşabilir.
Bir kere caz özgürlükçü bir
şey; yapısı serbest salınımlara izin veren, özünde
doğaçlama olan bir şey caz.
Hakikaten biri cazı kavramaya başladığı zaman özgürlükçü, bireyci ama aynı
zamanda kolektif bir platform olduğunu da, uyum
içinde olduğunu da anlar.
Dinlemeden çalamazsın mesela, ama çalan cazcılar da
var. O zaman görüyorsunuz o
kişinin psikolojik durumunu,
grubu ile olan ilişkisini, nasıl
bir ahenksizlik yarattığını.
•Peki, nasıl değişiyoruz
mesela? Müziksel açıdan daha sınırlamalardan uzaklaşıyoruz.
Sanki bir anlamda daha
büyüyoruz, daha önce
bastırılan şeyler hala
bastırılmaya çalışılıyor
siyasal anlamda ya
da başka anlamlarda;
ama yine de biraz daha
özgürlükçü sanki. Daha çoksesli.
•Cazdan bu kadar bahsetmişken soralım,
caz neden gezegenin etnik müziği?
Kesinlikle doğru, daha çok sesli bir toplum. Mesela anayasal reformlar yapılıyor. Tabi ki çok
eksik ve daha fazlası yapılmalı. Daha bireyci ve
liberterian bir toplum, herkesin daha rahat nefes aldığı bir toplumda yaşamalıyız bence.
Hepimiz ne istiyoruz, kafamızı sokacak bir
yer, karnımız doysun, mutlu olalım, insanlarla
mutluluğu hayatı paylaşalım.
O laf bize değil de, bizim çok sevdiğimiz,
benimsediğimiz, işe başlama sebebimiz olan
Sun Ra’ya ait. Çok evrensel bir şey caz. Her yerde kurumsal yapısı olan şeylerle karşılaşamayabilirsiniz, ancak cazla her yerin, her bölgenin
kendine has unsurlarının harmanlandığı bir sound yakalayabilirsiniz. Caz janrlarına baktığınızda
da yok Kuzey Cazı, Afrika Cazı, Türk Cazı tarzı
şeyler de bulabiliyorsunuz.
•Bu nasıl olabilir?
İnsanların daha özgür yaşadığı, kendilerini daha
rahat hissettikleri yerlerde olabilir. Onun için
bu reformlar tabi ki çok daha radikal bir şekilde
devam etmeli ve biz de bu zincirlerimizden
kurtulmalıyız. Daha bireyci olmalıyız. Birey korkulacak bir şey değil çünkü. Herkes birey sonuçta.
•Türk cazı ile ilgili biraz daha bahsedebilir misiniz?
Yani şimdi bir parçayı Türk cazı olarak adlandırabilmemiz için ayırt edici bir sound olması
30
SÖYLEŞİ
Babylon caz kulübü değil aslında. Babylon canlı
müzik mekânı ama iyi caz işleri de yapmaya
çalışan bir canlı müzik mekânı. Doğru, Ghetto
bunların arasında Babylon’a en yakını. Jazz
Center benim tadım için biraz daha steril, ama
anladığım kadarıyla programı fena değil, iyi işler
yapmaya çalışıyorlar, gidenler memnun bildiğim
kadarıyla. Ghetto da hafiften Babylon taklidi gibi.
lazım. Mesela ben bir caz parçası dinlediğim
zaman bir takım karakterler yakalayıp bunun
Kuzey Avrupa cazı, New Orleans cazı, New York
cazı olduğunu anlayabiliyorum.
Ancak mesela Türk cazı diyebilmem için ayırt
edici, kendine özgü bir sesi olması lazım. Yani
Türk motifleriyle bezenmişse o zaman anlıyorum,
evet bunu buradan birisi yapmış diye. Ama Türk
cazı o değil, Türk cazı o olmamalı. Bir şeye Türk
cazı diyebilmemiz için hakikaten kendi dilini, ritmini vesairesini yaratmış olması lazım. Dolayısı
ile Türk cazı diyebileceğimiz bir dil yok. Varsa da
benim bildiğim yok.
•Aklınızda gelecek için ne tür programlar,
düşünceler var?
Yaptığımız festivalleri büyütüp, daha uluslararası
ve yurtdışından daha çok festival turizmi çekebilecek platformlara dönüştürmek; Babylon’un
yazlık mekânını çok farklı bir konuma getirmek;
İstanbul’a orta ölçekli bir konser mekânı, kapalı
bir arena yapmak. Bu arenanın merkezi bir yer
olması lazım, hala yer arıyoruz.
•Türkiyede caz müziği de, bu müziği yapanlar da sınırlı. Mesela İlhan Erşahin,
Aydın Esen, Okan Temiz, bunlar yurtdışında yaşayan isimler.
Buradaki birkaç isim hakkında ne
düşünüyorsunuz, mesela Erkan Oğur,
Kerem Görsev, Önder Focan, Quartet
Muartet var. Bu müzisyenler hakkında ne
düşünüyorsunuz?
•Yurtdışından Türkiye’ye oryantalist bir
bakış açısı maalesef var.
Doublemoon sanatçıları da hala göbek
dansı raflarında mı?
Yok, baya çalıştık o konuda, baya değişti şimdi.
Artık daha urban-dünya müziği olarak geçiyor.
Müziğe has da değil her açıda öyle bir bakış açısı
var sanki. Bu bakışa açısı var tabi, biz de sorumluyuz hatta o bakış açısından.
Erkan Oğur çok iyi bir enstrümentalist, kendine
has bir sesi var, dili var. Kerem Görsev’in ilgi
alanı mesela benim çok ilgi alanım değil; onun
alanı daha çok Bill Evansvari, trio mantığına
dayanan bir alan. O bana hitap eden bir şey
değil. Okay Temiz mesela Türkiye’de dünya
müziği ile cazı ilk harmanlayan kişidir. Cazın
en yaratıcı olduğu dönemde yaptığı çok yaratıcı
işler var. Bu yüzden saydıklarınız arasında ayrı
yere konulacak bir isim. Quartet Muartet evet
yeni güzel sağlam. Önder, Aydın Esende aslında
artık burada yaşıyorlar. Yurtdışında çok uzun
yıllar yaşadılar, ama müzikal olarak da buradan besleniyorlar. Aydın Esen de mesela yüksek
tekniği olan, böyle fusion tarzında işler yapıyor.
Onlar bana hitap etmiyor, fusion tarzını sevmiyorum; ama kendi tarzı içinde çok iyi. Yüksek
düzeyde tekniği, müziğinde sağlam bir tutarlılığı
var Aydın Esen’in; ama benim tarzım değil yani.
Ancak bu bakış açısı değişiyor sanırım. World
music chartlarında Doublemoon sanatçılarının
yükselişlerini görmeye başladık.
Mercan Dede 1 numara oldu mesela, European
World Broadcast sıralamasında, 1-2 hafta da
kalır belki. Taksim Trio’nun da öyle bir şansı
var, olur mu olmaz mı bilemeyiz ama artık yavaş
yavaş giriyoruz listelere. Yalnız orada biraz da lobi
de yapmak gerekiyor, o mekanizmaların da içine
girmeye başladık. O sektöre yön veren insanları
da tanıdıkça bize farklı davranmaya başlıyorlar.
•Son olarak Rock’n Coke bu sene
olmayacak, internet sitesindeki açıklamayı
biliyoruz ama bir de sizden duymak istedik!
•Alternatif konser mekânları olarak,
özellikle caz bağlamında düşünürsek
İstanbul’da Nardis var, Ortaköy’de
Kerem Görsev’in İstanbul Jazz Center’ı
var. Bir de Babylon’a alternatif olarak
gösterilebilecek Ghetto var. Bu konuda ne
düşünüyorsunuz?
O açıklama, hedeflediğimiz isimler vardı, onları
tam festival tarihlerine denk getiremedik. Kişileri
söyleyemem ama büyük isimlerdi. Şimdi 2009’a
çalışmaya başladık, inşallah o isimleri bağlarız.
31
BİZDEN
Sena ÇERÇİ RC’07
POSt RC SENDROMU
Dikkat! Bu yazı ileri derece de reklam içermektedir.
Yazdığım yazıyı baştan sona okuyunca başına böyle bir not ekleme ihtiyacı hissettim.
Evet, dışarıdan birisine reklamdan başka bir şey ifade etmeyebilir. Herhangi bir mezun
okuduğunda ise anılara dalıp gitmesi, Robert'i anması, özlemesi kaçınılmaz...
Öğrencisi iken hiç anlamamıştık oysa Robert’i sevdiğimizi. Hep şikâyetçiydik kıyafet
kurallarından, kameraların burun deliklerimizi bile gözetleyebilmesinden, derslerin
ağırlığından, kuralların sertliğinden. Alışır gibi olduğumuzda ise oradan oraya koşuşturmaya başladık. Dershaneydi, üniversite başvurularıydı… Kıymeti sonradan anlaşılan bir
okulmuş meğer Robert. İnsanı pişman eden bir okulmuş. Her şeyin en iyisine, en güzeline
alıştıran bir okulmuş. İmkanlar sunan, kapıları ardına kadar açan... Son iki yılında gelecek hayalleriyle yaşamaktan baharları çiçek açan ağaçlarını, balıkların huzurla yüzdüğü
havuzunu, rüzgarlarla serinleyen Plato’sunu, Gould önü morsalkımlarını unuttuğumuz…
Arnavutköy-Ulus arasında kocaman bir ormandan sesinizi, varlığınızı duyurduğunuz...
Kendinizi bulduğunuz ve zaman zaman kaybettiğiniz...
Peki, nedir çoğumuzun yaşadığı, taze mezunların henüz atlatamadığı post-RC sendromu?
Yıllarca izole bir şekilde, dünyadan uzakta ama dünyanın her bir noktasını seyrederek
yaşamışsınızdır. Olan biten her şeyin farkında, duyarlı, fakat bir o kadar da dışındasınızdır
olayların. Onca yıl avcunuzun içinde türlü imkan, türlü insan, türlü bilgi vardır. Sanki
Robert hiç bitmeyecek, sanki hiç üniversite, iş hayatı, geçim derdi, gelecek kaygısı, aile hayatı
olmayacakmış gibi, öylece yaşarsınız. Bireysellik işler içinize. Bir ve birey olduğunuzu hissedersiniz. Herhangi birisi olmadığınızı, ama birisi olduğunuzu bilirsiniz; size o özgüven, o
donanım verilir Robert'te.
Bıkarsınız da zaman zaman. Çekilesi çilesi yoktur Robert'in. Ödevleri, kuralları, disiplini...
Boğar insanı adeta. "Mezun olunca" diye başlayan cümleler kurarsınız çokça. Hayaller...
Ve Büyük Gün gelir. Okul müdürünün elinden diplomanızı alıp kepinizin püskülüne elinizi
attığınız an kafanıza dank der Robert'in bittiği gerçeği. Bitmiştir. Ertesi sene, diğer okullardan bir hafta önce açılacak olan okulunuz yoktur artık. Diğer liseliler gezerken çalışacak
finalleriniz yoktur. Okunacak birikmiş kitaplar, yapılacak araştırmalar bitmiştir. Kıyafet
kuralları yoktur, daha ne olsun! Bir an sevinseniz de, çok an üzülürsünüz bitti diye. Özlersiniz.
Nasıl bağlamışsa bizi kendilerine o soğuk, eski, taş binalar, görkemli ağaçlar; tutturursunuz
Robert diye. Mızmız, şikayetçi biri olur çıkarsınız ukala ve kendini beğenmiş damgasını
yemek pahasına. Oysa... Gould önünde her öğlen sohbet ettiğiniz insanı ayda bir görmek zorunda kalırsınız. Canınız sıkıldığında Art studio’ya gidip boyayamaz, karanlık odaya gidip
fotoğraf basamaz hale gelirsiniz. Forumball oynayamazsınız. Plato’da manzaraya, rüzgâra,
çim kokusuna, börtü böceğe doyamazsınız. Müzik odasına kapanıp dersi kaçıramazsınız.
Tiyatro oyunu yazıp yönetemezsiniz. Sizinle benzer fikirlere, ifade ediş tarzına, ilgi alanlarına
sahip insanları bulamazsınız her an, her dakika. Hele ki yatılı kalmışsanız Robert'te,
yediğinizin, içtiğinizin ayrı gitmediği insanlara uzak olmak canınızı daha da acıtır. Rüya
gibi, gelmiştir, geçmiştir. Unutmaya bile başlarsınız. Lakin size kattıklarını, sizi büyüttüğünü,
olgunlaştırdığını, öğrendiklerinizi unutamadan yaşar gidersiniz.
İşte böyle bir şeydir post-RC, yani Robert Kolej mezunu sendromu. Sudan çıkmış balığa
dönmek, yeni sular aramaktır delicesine...
SÜPER FIRSAT
RKMD’ye şimdi üye olun Bizim Tepe kombine üyeliğini
ÜCRETSİZ olarak alın !
UNIRC ÜYELİĞİ
Bizim Tepe ve RKMD
KOMBİNE
2009 ÜCRETİ YILLIK 170 YTL
KOMBİNEYE DAHİL OLANLAR ?
• BİZİM TEPE HAVUZ
• BİZİM TEPE SPOR SALONU
• AÇIK TENİS KORTLARI
• SICAK VE SOĞUK JAKUZİLER
• RC KÜTÜPHANESİ
• RC GYM
• BİZİM TEPE OTOPARK
TAMAMEN ÜCRETSİZ !!!
• VE GERİ KALAN HER TÜRLÜ HİZMET’TEN DE İNDİRİMLİ
YARARLANMA FIRSATI
SADECE ÜNİVERSİTELİ ROBERTLİLER İÇİN!
HEMEN ÜYE OLUN, BU FIRSATI
KAÇIRMAYIN!
33
KARİYER
Emre ÖZORAN RC’03
RC’nin DOKTOR
adayları...
Her şey 2007 Mayıs UNIRC balosunda aldığım plaketle başladı.
Amacı üniversiteyi bitiren mezunların UNIRC'ye verdikleri hizmetten dolayı kutlamak olan bu plaketin ufak bir sorunu vardı: Ben
henüz mezun olmamıştım. Masum
bir hata yapılmış ve tıp eğitiminin
6 yıl olduğu unutulmuştu. Öyle ya
UNIRC'de benim dışımda doktor
adayı hiç yoktu.
UNIRC dışında hayatın birçok
alanında üniversitede seçtiğim
bölümden dolayı farklı sorularla
karşılaşıyorum. Tıp okuduğumu
öğrendikten sonra "şuram ağrıyor"
diyenler, "ne üzerine okuyorsunuz" deyip uzmanlığın da tıp
okurken yapılmadığını söylesem
de ısrarla ne uzmanı olduğumu
soranlar derken bambaşka bir
dünyanın içinde buluyorsunuz
kendinizi. İsminizin önüne gelecek unvan
size yeni bir kimlik yüklüyor. İşte size benimle bu durumu paylaşan arkadaşlarımı duyun
diye, ama en çok da bana neredeyse her
gün sorulan ama cevabından asla tam emin
olamadığım soruların cevabını bir de onlardan
dinlemek için bu yazıyı yazmaya karar verdim.
SORULAR:
1-Neden Tıp?
2-Neden şu anda okuduğun üniversite? (Çapa,
Marmara, vs.)
3-Hangi
alanda
uzmanlaşmak
istersin?
4-Robert’teki arkadaşların mezun oldu, sense
hala okuyorsun; bu konuda neler hissediyorsun?
5-Şu ana kadar diğer insanlar tarafından sorulan
en ilginç soru hangisiydi?
6-____________________? (Kendin sor kendin
yanıtla)
7-Boş vaktin var mı?
Şu anki akademik
yoğunluğunu Robert'le kıyaslar mısın? En son
ne zaman sinemaya gittin? En son hangi kitabı
okudun?
Metot: 5 kişiyi seçtim ve onlara e-mail ve facebook yolu ile toplam 7 soru gönderdim. Onlar
da bu soruları yine e-mail ve facebook yolu ile
cevaplayıp bana gönderdiler. Sonuçlar p<0.05
olduğu için gayet anlamlı bulundu ve UNIQUE'de
yazılmaya hak kazandı.
34
KARİYER
Beyza Çiftçi Kavaklıoğlu, RC‘03,
Cerrahpaşa İngilizce Tıp‘09
1- Lise 10'a (Yeni Lise'de sınıflar 1–2–3
diye değil 9–10–11–12 diye gidiyordu) kadar işletme okumak istemiştim. İş hayatının
pırıltılı, bol koşuşturmalı görünümü hep çekici gelmişti. Sonra biyoloji, ileri biyoloji ve
anatomi aldıktan sonra, "ya bu iş çok zevkli,
tıp mı okusam" demeye başladım. Mezun olunca tek istediğim tıp fakültesine girmekti.
3- Bu soru sanıyorum kâbusum. TUS’a girmeme
bir buçuk senenin kalmış olduğu şu günlerde
ben halen kesin bir karar verebilmiş değilim.
Cerrahi veya temel bilimler istemiyorum. Güncel
kararım nükleer tıp. Neden, çünkü hem klinik
branşların aşırı yoğunluğu yok, hem de hastadan temel bilimler kadar uzak değil. Ayrıca çok
prospektif diyebileceğim, gelişmekte olan ve ileride de gelişme potansiyeli çok yüksek olduğunu
düşündüğüm bir branş. Kullanılan teknolojileri
de oldukça ilgi çekici buluyorum. Bununla birlikte 2009 sonbaharında dermatolog olduğumu
duymanız da gayet mümkün : ) Birlikte göreceğiz…
2- Aslında ÖSS tercih formunda neredeyse
Türkiye’deki tüm tıp fakülteleri yazılıydı. Robert
mezunu olmamın getireceğine inandığım avantaj ve azmime duyduğum güvenle hangi fakülteye gidersem gideyim İstanbul’a yatay geçiş
yapabileceğimi düşünüyordum. Öyle de oldu,
nitekim Edirne’deki Trakya Tıp’ta başladığım
tıp eğitimime 2. senenin sonunda yatay geçişle
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İngilizce Tıp Bölümünde devam ediyorum. Halen 5. sınıfta
öğrenim görmekteyim. Dolayısıyla benim için
neden Cerrahpaşa’dan çok, öncelikle neden
İstanbul? Cevabı belki sorusunda saklı: Hayat,
daha yumuşak bir ifadeyle alışkın olduğum
hayat, İstanbul’da akıyor. Arkadaşlarım, sinema
(Edirne’ye filmler birkaç ay sonra gelirdi : ) ) tiyatro ve tabiî ki boğaz!
4- Evet mezun olup çalışmaya başlayanlardan
biri de eşim (Can Kavaklıoğlu RC'03). Yaklaşık
4 senedir ve artık profesyonel olarak, tıbbi tercüme yapıyor olmam dolayısıyla kendimi geride
kalmış hissetmiyorum. Neden bitmiyor bu okul,
neden çalışmaya, para kazanmaya başlamıyoruz artık demiyorum açıkçası çünkü zaten
çalışıyor ve kazanıyorum. Liseden geç mezun
olmamızın ve üstüne bir de altı senelik bir lisans
bölümünü seçmemizin dezavantajını şu şekilde
yaşadığımı söyleyebilirim: Artık eskisi gibi oturup
saatlerce ders çalışmak zor gelir oldu (yaşlanıyor
muyum ne?!).
Tercih yapacak olanlara Cerrahpaşa İngilizce’yi
kesinlikle tavsiye ediyorum. Çünkü diğer tıp
fakültelerinin aksine kontenjan çok daha düşük
(70 civarı) bu da hem arkadaş ortamının
daha sıcak olmasını sağlıyor hem de hocaların
yaklaşımlarının farklı olmasına katkıda bulunuyor. Tabii ki okulda ders aralarında kantinde
oturup Cerrahpaşa ile ilgili bir dünya eleştiri
yapıyoruz. Yok, hocalardan bazıları niye derse
gelmiyor, yok staj hocası kongre kongre gezmekten bizimle tanışmaya bile gelmiyor, yok kimse
bizimle ilgilenmiyor vs... Ama temel bilimler
eğitimini Edirne’de almış olmam dolayısıyla
sağlam bir karşılaştırma yapabildiğime inanıyorum ve eğitim kalitesi, çok sayıda ve çok çeşitli hasta görmek denildiğinde kesinlikle Cerrahpaşa diyorum. Aktif bir bilimsel araştırma
kulü-bünün bulunması da bir avantaj ama
Cerrahpaşa’da hemen her alanda geçerli olan
olmazsa olmaz kural, bireysel çaba. Bu olmadan Cerrahpaşa’yı, belki de tüm tıp fakültelerini,
kendinize hiçbir şey katmadan da bitirmeniz
maalesef mümkün.
5- Bilmem ki, şimdiye kadar sorulan soruların
hepsine büyük bir ciddiyetle yaklaştım valla,
hiçbirini komik olarak niteleyemeyeceğim. (bir
arkadaşımızın gayet ciddi bir cevabı)
6- Gerçekleştirmek istediğin hayallerin var mı?
Aslında en büyük hayalimi eşimle birlikte
gerçekleştirmek üzereyim. Tıp sektörüne, özellikle bilgisayar üzerinden hizmetler sunacak,
sorunlara çözümler getirecek ve Türkiye’de
tıbbı ileriye taşıyacak projeleri hayata geçirecek bir şirket kurmak en büyük hayalimdi. Kurulum aşamasında olan TBU (Tıbbi Bilgisayar
Uygulamaları) 2008 Sonbaharında faaliyetlerine
başlamasıyla bu hayalimi gerçekleştirmiş olacağım.
7-Boş vakit yok. Sinemaya en son kabadayı filmine gittim, epey oldu yani, ama çok iyi bir sinemacı
değilim. En son okuduğum non-medical (bu tabir sağlık sektöründe olan insanlarca kullanılan
35
KARİYER
paramedikal kavramıyla eşdeğer, hayatı tıp
ve tıp dışı bölmenin bir ürünü aslında(!) kitap
Zülfü Livaneli’den Leyla’nın Evi. Ağustos 2007’de
okudum onu da. Alıp da okuyamadıklarımı
sorsaydın uzun bir liste yapardım ama sana : ))
Ama şunu da mutlaka eklemeliyim, benim
hayatımda okul ve iş bir arada. Sonuncusunu
çıkarıp da hayatında sadece okul olan sıradan
bir tıp öğrencisine sorduğumuzda vereceği yanıt
daha geçerli olacaktır sanırım. Aslında bu sorunun yanıtını ben de çok merak ediyorum, çünkü
neredeyse tüm sınıf arkadaşlarım zamanlarının
yokluğundan şikâyetçi.
Burcu Yılmaz RC’03,
Cerrahpaşa Tıp‘09
1) Kendimi bildim bileli hep doktor olmak iste-
Cerrahpaşa’yı tercih yapana kadar hiç gidip
görmemiştim aslında. Robert’teyken bu meslek
günleri kapsamında Prof. Dr. Hasan Yazıcı bir
seminer vermişti tıp tercih etmeyi düşünenlere.
Cerrahpaşa’nın kuruluş hikâyesinden bahsetmişti
hoca bize, o gün çok etkilendiğimi hatırlıyorum
ve kesinlikle Cerrahpaşa istediğime karar
vermiştim. ÖSS'de aldığım puan Marmara'ya da
Çapa'ya da hatta Ankara'ya da yetiyordu ama
ben hep Cerrahpaşa
istedim. Bir de inanılmaz deniz manzarasını görünce artık kararım kesinleşti :)
Tabi şu var tıp fakültesindeki ilk yılınızdan sonra fakültenin çok birşey değiştirmeyeceğini az çok
görüyorsunuz. Tıp eğitimi gerçekten fakültatif bir eğitim. Yani
talep ettiğiniz kadarını alabilirsiniz ancak. Talep ederseniz
kimse size hayır demez, ama siz birşeylerin zorla öğretilmesi için beklerseniz eliniz boş dönüyorsunuz. Yani bireysel çabayla da çok ilgili, hem
pratik eğitim hem teorik eğitim için geçerli bu
söylediklerim.
2) Tıbbı Amerika’da mı yoksa burada mı okumam
3) Kardiyoloji ihtisası yapmak istiyorum. Tıpta
aslında çok matematik yok ve ben her zaman
matematiği çok sevmişimdir. İlk defa kardiyoloji stajında gereksiz binlerce şey ezberlemek
zorunda kalmadan sadece aklını ve mantığını
kullanarak bazı şeylerin yerlerine oturabildiğini
ve sonrasının bu mantığın üzerine eklediğin
bilgiyle pekiştiğini gördüm. Üstelik kalp vücudun nüvesi gibi gelir hep bana, hem fonksiyon
dim ben. 9 yaşında ben beyin cerrahı olacağım diye gezinen bir çocuktum. Üzerine de
hiçbir zaman enikonu düşünmedim. Fikrimin
değiştiği durumlar oldu tabi zaman zaman, ama
çok uzun sürmedi yine tıpa dönüş yaptım. Lise
1’de Erol Altuğ’dan Biyoloji–1 aldığımda kararım
kesinleşmişti. Hocayı çok seviyordum, dersi
çok seviyordum, insan vücudunda ve beynide
bizim bilgimiz dâhilinde olmadan olup biten o kadar çok şey
vardı ki bunların hepsini öğrenmek için inanılmaz heyecan duymaya başladım. Önceleri
klinik hekimlik yerine
sadece araştırma yapmak istiyordum, tıbbın
beni çeken tarafı gizemleriydi ama tıp fakültesin kazandıktan sonra klinik hekimliğin sosyal hizmet boyutuna
çok büyük saygı duymaya başladım. Şimdi fikirlerim hem ilerde
istediklerim açısından
hem de Türkiye’de
tıp eğitimine ve işlerin yürüyüşüne bakışım açısından çok değişti tabi. Ama sanırım hala doktor olmak istiyorum o pek değişmedi :)
gerektiğine karar vermekle başladı benim için.
Erol Altuğ'yla (RC’nin biyoloji öğretmenlerinden)
konuştuğumda Bana Amerika’da tıp okumak
yerine burada okuyup sonrasında Amerika’ya
üst uzmanlık için gitmenin daha mantıklı
olduğunu söyledi. Çünkü ben Türkiye’de doktorluk yapmak istediğimi kesin olarak biliyordum,
eğitim süreci konusunda kararsızdım sadece.
36
KARİYER
olarak hem de ezelden beri üzerine yüklenmiş
anlamlar açısından:) fakat 1ay önce nöroloji
stajını yaptığımda ikinci bir alternatif daha düştü
aklıma. Hem tıp tercih etmemdeki birincil amacı
tatmin etmesi açısından beyinle ilgileniyor olması
hem de matematiği belki kardiyolojiden de çok
kullanması anlamında nöroloji de oldukça ilgimi
çeken branşlar arasında.
ÖSYM tarafından hazırlanan amacı ne bilenle
bilmeyeni ayırmak, ne iyi doktorla kötü doktoru ayırmak olan sadece ve sadece kazananla
kazanamayanı ayırabilen son derece kalitesiz ve
özensiz hazırlanmış bir tıpta uzmanlık sınavı da
var. Sokaktaki adam hekime güvenmiyor, hekim hastasına güvenmiyor. Hastalar mutsuz, hekimler mutsuz? E bu kime yarıyor? Mutsuz bir
doktordan verimli hizmet beklenebilir mi? Kolundan tutulup mezun olur olmaz 'zorla' biryerlere gönderilen, son derece sağlıksız koşullarda
günde 100–150 hasta bakan, emeğinin
karşılığını maddi olarak alamayan mutsuz bir
adamın hiç hatasız mükemmel çalışması beklenebilir mi? O zaman bu reformların adı neden
sağlıkta iyileştirme, iyileşme bunun neresinde?
4) Bu konuda hiç iyi şeyler hissetmiyorum
açıkçası. Okulun beni en bıktırdığı tükettiği anlarda aklıma ilk gelen şey bu oluyor. Şu anda
kendi paramı kazanıyor olabilirdim, ya da
bilmem nerde master yapıyor olabilirdim vs.
Bütün bunları bilerek başlıyorsunuz bu yola,
hepsini göze alıyorsunuz ama tıp eğitimi oldukça
yıldırıcı. Ne kadar isteseniz de, doktor olacağınız
fikriyle kendinizi avutsanız da hem bedenen hem
ruhen kaldıramayacağınız noktalar geliyor tabi.
O noktalarda da arkadaşlarınızı düşünüp isyan
ediyorsunuz.
7) Açıkçası benim çok boş vaktim oluyordu
bugüne kadar. Bundan sonra TUS çalışması
başlayacağı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Tıp fakültesinde beş yılımı tamamlamaya
yaklaştım. Tükendiğimi hissettiğim zamanlar
da oldu. Ama hiçbir zaman bahsedilen asosyal, kafasını kitaptan kaldıramayan tıp öğrencisi
olmadım, olmadık hiçbirimiz. Ha tabi öyleleri
de var ama bu biraz da size bağlı bence. Yani
doktorların da kendilerince bir sosyal hayatları
oluyor muhakkak onu söylemeye çalışıyorum:)
en son sinemaya iki gün önce gittim, eskisi kadar
sık kitap okumadığım bir gerçek ama hala elimden geldiğince okumaya çalışıyorum. Şu anda
Marcel Proust'un Çiçek Açmış Genç Kızların
Gölgesinde’sini okuyorum mesela.
5) Bir arkadaşım midesi çok küçük olduğu için
bir tabaktan fazla bir şey yediğinde beş gün
tuvalette yaşadığını ve Çinliler gibi kokmaya
başladığını iddia edip bana bunun için hangi
ilacı kullanması gerektiğini sormuştu.
6) Bunun sorusunu sen uydur, ben biraz antipropaganda yapacağım:) Türkiye'de ne yazık ki
hekimlere karşı inanılmaz bir karşı propaganda
çalışması yürütülüyor: Hükümetin akıl almaz
sağlık politikaları, insan haklarına son derece
aykırı olan bir ‘mecburi hizmet’ yasasıyla ömürlerini insan hayatına adamış fakülte mezunu tıp
doktorlarının diplomalarının gasp edilmesi…
Zeynep Süner RC’04,
Cerrahpaşa Tıp‘10
Üzerimde önlük olmazsa da kimse cevaplarıma
inanmıyor zaten. Boş vakit var. Belki ben hakkını
tam vermiyorum tıbbın. Okul çıkışlarında 7. sınıf
bir öğrencinin derslerine yardımcı oluyorum.
Robert'le en farklı yanı Robert'teyken birisi senin
adına her şeyi düşünüyordu. Kendini organize
etmek zorunda değildin. Ama artık tamamen
kendi hayatından sorumlusun. Organizasyon ve
bütün sorumluluk kendine ait. Sinemaya gitmeyi
sevmiyorum evde arkadaşlarımla seyrediyorum.
Gerçekten hayattaki sıralama çok önemli. Ben
de sıralamamı ona göre yaptım. Ve mutluyum...
Hep doktor olup yararlı olmak istedim. Birçok insan beni bu kararımdan vazgeçirmek
istedi; ama gerçekten istediğim tıptı. Tekrar
seçme şansım olsaydı tekrar doktor olurdum.
Ben Cerrahpaşa İngilizce'yi istedim puanım
tutmayınca "Bari Türkçesi olsun" dedim.
Ortopedi veya FTR üzerine uzmanlaşmak isterim. Kemikler vs ilgimi çok çekiyor. Erken
mezun olmak ne kadar keyifli bilmiyorum. Ben
halimden gerçekten memnunum. En çok kendimi okulda bir yer sorduklarında tarif edince işe
yaramış hissediyorum.
37
KARİYER
Merve Kıroğlu RC‘03
Yeditepe Tıp‘10
1) Sanırım çoğu insanin aksine ben okul
ve seçtiğim meslekte kendimi ömur boyu
güncelleştirmem gerekecek. Onun için mezun
olsam da pek tatmin olacağımı düşünmüyorum.
Mezun olan arkadaşlarım adına seviniyorum
tabi çünkü çoğu liseden beri hemen iş hayatına
atılmak istiyorlardı. Umarım mutlu olurlar.
hayatından mutlu olabilen bir insanim. Bunun
için eğitimin bir hayat boyu sürebileceği bir
meslek seçmek istedim. Daha ilkokuldan beri bir
bilim insani olmak istiyordum. Liseyi bitirince
Amerika'da Virginia Üniversitesi’nde genetik
premed bölümünde okudum, bu süre içerisinde
uzun süre laboratuarda çalıştım. Ama sonunda
istediğim şeyin laboratuar ortamına tıkılıp kalmak değil, biraz daha insanlarla iç içe olan,
çalışmalarımın karşılığını insanların üzerinde
görebileceğim bir meslek olduğunu anladım ve
bunun için tıp okumaya karar verdim.
5) Artık apartmandaki herkesin gelip uzman
doktorlardan fikir aldıktan sonra (çok şaşırmama
rağmen) bana danışmalarına alıştım :) başıma
gelen en ilginç soru Haydarpaşa Numune
Hastanesi'nde Plastik Cerrahi Polikliniği’ndeyken
40 yaşlarında bir kadından geldi. Kendisine
şikâyetinin ne olduğunu
sorduğumda bana:
"Yüzümdeki köylu ifadeyi sildirmek istiyorum,
ne yapmalıyım?" dedi.
Ne cevap vereceğimi
şaşırdım, hemen asistan doktorlardan birini çağırmak zorunda
kaldım :)
2)
Aslında niyetim
Amerika'da tıp okumaktı ama orada tıp eğitimi çok pahalı ve burs
almak da Amerikan vatandaşı olmayanlar için
pek mümkün değil.
Onun için buraya geri
geldim. Amerika'da bir
tıp fakültesinden kabul aldıktan sonra ani
bir karar ile Türkiye'ye
geldiğim için çoğu üniversitenin yatay geçiş
başvuru tarihlerini kaçırmıştım. Önümde Yeditepe seçeneği vardı.
Ben de vakit kaybetmemek için okuduğum
okulu seçtim ve şimdilik
seçimimden memnunum.
6) Merve Hanım, seç-
tiğiniz mesleğin, eğitimin tüm zorluklarına
rağmen mutlumusunuz?
—Evet, evet, evet.
7) Boş vaktim pek ol-
muyor aslında. Yine
de nöbet tutmam gerekmeyen günlerde ve
hafta sonlarında sevdiğim şeyleri yapmaya çalışıyorum. Tabi ki Robert'te çok daha fazla
boş vaktim vardı. Hayat
o zaman çok daha kolaydı, tek derdim yetişmesi
gereken bir proje ya da bir sınav oluyordu.
Simdi insanların hayatlarını kurtarmaya, onlara
yardım etmeye çalışıyoruz. Yani kısacası dalga
geçmek için vaktimiz pek yok. Eskiden çok kitap okurdum, simdi tıp kitaplarından başka
pek birşey okuyamıyorum. En son iki ay önce
Albert Camus’nun Yabancı adlı kitabını okudum.
3) İsteğim kalp damar
cerrahisi seçmek İlk
defa bir açık kalp
ameliyatına girdiğim zaman çok etkilendim.
Hocamızın kalbi elinde tutarkenki yüz ifadesini
hiç unutamam herhalde. Zaten cerrahi branşlara
karşı bir merakım var; umarım TUS'ta istediğim
bölümü tuttururum.
4) Hemen öyle mezun olayım, herkes mezun
oldu diye bir kompleksim yok çünkü herşey mezun olmak değil. Zaten bir üniversite bitirdim
38
KARİYER
Berke Özüçer RC‘04
Cerrahpaşa İngilizce‘10
1) Çok anlamlı bir meslek. Sermaye gerektirmi-
4) Para kazanamamak şimdi olmasa bile önü-
yor, bilgin ve yeteneğinle hayatını kazanıyor
olmak çok keyifli. Kazancı güzel. Toplumdaki
sosyal statün iyi. İnsanları sağlıklı edebilmek ve
başarılı olmak manevi olarak tatmin edici.
müzdeki 5 - 10 sene içinde sıkıntılı olacak zannediyorum. Ufak bir hesapla ektiklerimi biçeceğim zaman 2020 yılı ve sonrasına denk geliyor.
Bu yüzden mesleki çeviriler ve benzeri yollarla nasıl para kazanabilirim diye düşünmüyor
değilim.
2) Ben tıp tıp diye tutturup Sabancı vs. seçebilecekken Edirne'ye gittim. Sonra yatay geçişle
önce Marmara, daha sonra Cerrahpaşa İngilizce.
Yani ilginç bir hikaye aslında.
5) Pek ilginç birşey yok. Sıklıkla sorulan soru-
RC sonrası Cerrahpaşa İngilizce bölümü özellikle
yurtdışına açılan bir kapı niteliğinde, Marmara
da öyle. İngilizce olması itibariyle uluslararası
kaynakları takip edebiliyoruz.
“Tamam, tıp okuyorsun ama hangi bölüm?”
(6 sene hepimiz aynı dersleri alıp sonrasında
bölümlere özelleşiyoruz) şeklinde oluyor.
lar, “Siz şimdi kadavraları kesiyor musunuz?”,
6) Bilimsel yayın ve çalışmalarla ilgileniyo-
3) Cerrahi olacağı kesin. Kazancıyla, disiplinli
rum. Geçen sene Washington, bu sene de
Fransa ve İspanya’da kongrelere katıldım,
çalışmalarımı sunduğum 10’un üzerinde bildirim var. Bu yaptığım işler de sonrasında bana
doçentlik ve profesörlük olarak geri dönecek.
ve hızlı temposuyla bana uyan bir şey çünkü.
Şimdilik ya plastik ya da kardiyovasküler cerrahi var kafamda. Plastik konusunda Türk
cerrahları inanılmaz iyi. Hem akademik bilgileri hem de becerileri ile bilimsel toplantılarda
ortalığı kasıp kavuruyorlar. Benim de bilimsel
nosyonum var ve akademisyen olmak istiyorum.
Tabi bir yandan sosyoekonomik ve entelektüel
düzeyi yüksek hasta profiliyle haşır neşir olmak
da var işin içinde.
39
KARİYER
Bize ayrılan sayfaların sonuna gelirken biraz da kendimden bahsedeyim. Dedem telefonu “Buyrun
doktorunuz konuşuyor!” diye açarmış. Kendisi bir veterinerdi. O babamın tıbba girmesine aracı
olmuş, babam da benim. (Aynı şeyi ben de kendi çocuğuma yapacağım için sırlarımı yazılı olarak ifşa
etmek istemememi anlayışla karşılarsınız herhalde.)
Dâhili ve temel tıp branşları dışında bütün cerrahi branşlar çekici geliyor. Yakın bir gelecek Dr.’nin
önüne Op. Kısaltmasını yerleştirmeyi diliyorum. Sıkça başıma gelen ve komik olarak nitelendirilebilecek durumlar polikliniklerde hocamız kadınsa meydana geliyor. İçeri giren hastalar bütün
sorularını içeride buldukları en yaşlı erkeğe yönlendiriyorlar. Aslında trajikomik bir durum, insan ne
kadar eğitim görse de hastaların gözünde cinsiyeti yüzünden negatif ayrımcılık yaşayabiliyor.
İsteyen için her zaman boş vakit ve yapılabilecek birçok şey var. Tek sorun ise boş vakitlerinizin diğer
üniversitelerde okuyan arkadaşlarınızla ya da diğer bölümlerde okuyan arkadaşlarınızla tutmaması.
Millet mezun oldu daha benim elimin ekmek tutması için önümde uzun yıllar var, buna bulduğum
çare şans oyunları. Şu ana kadar başarılı olamadım ama “Çıkmaz” dememek lazım.
Okuduğunuz gibi doktor adaylarına bile bir konuşma imkânı verdiğinizde sazı hemen ellerine
alıveriyorlar. Elimizde olsa ayrı bir dergi bile çıkartırdık (Hmmmm. Aslında fena fikir de değil!)
Sağlıkla kalın diyor, gelecekte kendinizi bizlere emanet edebilmeniz temennilerimi iletiyorum.
Emre Özoran RC‘03,
Marmara Tıp‘09
40
UNIRC AKTİVİTELER
Tamer ASLAN RC’06
Starbucks
.
Kahve - Çikolata Tadımı
K
ahvenin günlük hayatımızda çok
sık tükettiğimiz bir ürün olduğuna
dair hiç şüphe yok. Özellikle üniversite öğrencilerinin zorlu sınavlar
öncesi sırtını en rahat dayanabileceği
uyandırma servisi kahve. Ancak bu kadar
çok tükettiğimiz bir ürün hakkında ne kadar
bilgimiz var, daha doğrusu “kahve kültürümüz” ne kadar geniş? Starbucks’ın kahve ve
çikolata tadımı sayesinde UNIRC üyeleri bu
soruya artık biraz daha bilgili cevap verebilecek hale geldiler.
kahve ve kahve üretimi ile ilgili bilgi verdiler. Şirketin kısa bir geçmişini
açıkladıktan sonra kahve çekirdekleri çeşitlerini tanıtan baristalarımız ünlü Starbucks kahvelerinin kalitesinin nasıl yüksek
tutulduğunu da açıkladılar. Kullanılan kahvenin sadece arabica cinsi olması; sadece
elle toplanan ve yüksek bölgelerde yetişen
çekirdeklerin kullanılması Starbucks’ın kahvesinin sırrı. Arabica cinsi kahve, özellikle
daha az kafeinli ve daha az asitli olduğu
için çok daha kaliteli. Ayrıca yüksek bölgelerde yetişmiş olması, ilaçlama yapılmaması
ve elle toplanması sayesinde olabilecek
bütün tadı bozacak etkilerden de maksimum derecede korunmuş bir kahve çeşidi.
Starbucks kahve tadımını Bizimtepe’de üç
baristasıyla gerçekleştirdi. Tadımın tarihinin ise 19 Nisan’a denk gelmesi ayrı bir
hoş olmuştu, çünkü Shaya distribütörlüğü
altında Starbucks’ın Türkiye’ye gelişi de
tam 5 yıl önce 19 Nisan’a denk gelmek
teydi. Baristalarımızın bize verdiği bilgiye
göre 5. senesinde artık Starbucks’ın, en sonuncusu Antalya’da olmak üzere, tam 100
şubesi var. 1971’de Seattle Pike Place
Market’ta açılan küçük bir kahve dükkânı
olan Starbucks, 1980lerde girişimci yeni ortakları sayesinde sıcak içecek satmaya başlar. 1990’larda ise artık Amerika’da her iş günü bir Starbucks açılır
hale gelmiştir. Şu an dünyada 44 ülkede
15.756 şube ile hizmet vermekte Starbucks. Merak edenler için küçük bir bilgi,
Starbucks ismi Herman Merville’in Moby
Dick romanındaki ikinci kaptandan gelmektedir.
Genel olarak bilgi aldıktan sonra ise en sonunda tadımı gerçekleştirdik. Tadım tabi
ki sadece kahve içmekten ibaret değildi;
bilinçli kahve içicileri olarak tadım testlerimizi uygulayarak kahveyi tanımaya çalıştık. Kahveyi tanımak ise asıl olarak kahvenin bölgesini, içerdiği aromaları ve kalitesini anlamaktan geçiyordu. Kahve çekirdekleri, yetiştiği bölgelerdeki fındık, kül,
kakao, meyve, turunçgiller gibi çeşitli farklı
aromaları soğurduğu için her bölgenin
kahvesi farklı aromalara sahip oluyor. Biz
im de amacımız tam olarak bu aromaları
yakalamaktı.
İlk başta yoğun kahve kokusunu koklayarak kokudaki doğal aromaları yakalamaya
çalıştık. Aynı şeyi ikinci olarak höpürdeterek
içtiğimizde de denedik.
Kahve tadımında ilk olarak baristalarımız
bize şirket olarak Starbucks ve genel olarak
41
Kahve ile ilgili Öğütler:
4 Temel Öğe:
•Su:
Höpürdeterek içmek her ne kadar çok
kibar karşılanmayan bir şey de olsa aslında
kahveyi dili yakmadan ve aromaların
kaybolmadığı sıcaklıkta içmenin tek yolu.
Üçüncü basamakta ise kahvenin dil üzerinde bıraktığı asitlik, ekşilik, tatlılık, acılık
gibi nitelikler üzerinden kahvenin kalitesini
algılamaya çalıştık. Son adım ise en zevkli
kısımdı, çünkü çikolatanın uyumunu test
edecektik. Portakallı çikolatanın Kenya kahvesi ile Columbia kahvesine göre nasıl çok
daha uyum içinde olduğunu fark etmek, kahvenin iç aromalarının ve yetiştiği bölgenin
önemini açıklıyordu. Bu adımlardan sonra
ise baristalarımız bize hangi bölgenin ne tür
aromalara sahip olduğunu açıkladılar.
Her zaman temiz, soğuk, taze içme suyu
kullanın. Kahvenizi yapacağınız suyun
sıcaklığı ise 90-96 derece arasında olmalı
ki kahvenin aromasını en iyi şekilde yakalayabilsin.
•Öğütülme miktarı:
Kahvenizi, pişirme yöntemine göre ve mümkünse pişirmeden hemen önce öğütün. Örneğin espresso yapacaksanız kahvenin en
ince şekilde öğütülmüş olmalı. French Pres
kullanıyorsanız ise daha iri öğütülmüş kahve kullanmalısınız. Espresso su ile kahve
çekirdeklerinin çok kısa bir süreliğine teması
sonucu olduğu için çekirdekler mümkün
olduğunca parçalanmış olmalı. Tam ters
şekilde, French Pres yaklaşık 4 dakikalık bir
demleme süresine sahip olduğu için iri çekim tercih edilmeli.
Güney Amerika bölgesi kahveleri, fındık ve
kakaolu ürünlerle tercih edilmesi gereken
kahveler. Bunun sebebi ise bulundukları
coğrafyadaki kakao ve benzeri bitkilerin
aromalarını içermeleri. Baharatlı ve turunçgilli ürünlerle tercih edilecek kahveler Afrika
bölgesi kahveleri. Özellikle Etiyopya bölgesi
limonlu tatlılarla birebir giden kahve. Tuzlu
ürünlerle tüketilmesi gereken bölge ise Asya
Pasific gibi bölgeler. Bu bölgelerin yanardağlı
coğrafi yapıları, kahvelerin genel olarak
daha acı ve küllü bir tada sahip olmasına
neden olmakta. Ayrıca Starbucks’ta farklı
bölgelerden yapılan karma kahve harmanları
da bulabilirsiniz.
•Tazelik:
Kahvenizin de bitkisel bir ürün olduğunu düşünürseniz, taze tutabilmek için onu
mümkün olduğunca havasız, ışıksız ve serin
bir yerde muhafaza etmeniz gerekir. Hava
geçirmeyen bir kapta buzdolabında saklamak en ideal yöntem. Ancak en uygunu
çekirdeklerini kahve yapmadan hemen önce
öğütmek.
42
UNIRC AKTİVİTELER
•Oran:
Kahveniz için en önemli öğe bu. En ideali,
180 mililitre suya 10 gram çekilmiş kahve.
Kahvenizi güçlendirmek veya hafifleştirmek
için bu oranlarla küçük oynamalar da yapabilirsiniz.
•İdeal
Kahve oranları:
Su miktarı
Kahve miktarı
1 litre
49gr
0.5 litre 27 gr
0,25 litre
20 gr
Starbucks’ta Türk Kahvesi:
Unutmayın ki, Starbucks kahvenin hızlı
hazırlanmasının zorunlu olduğu bir yer. Türk
Kahvesi ise bakır cezvede kısık ateşte ağır
pişirmeye ihtiyaç duyan bir pişirme yöntemi.
Starbucks’ın Türk kahvesi, kendi kahvelerinin özel bir harmanı ile makinede yapıldığı
için alıştığınız kahve tadından biraz daha
farklı gelebilir.
LA META REAL ESTATE CENTER - ETİLER
LALE ÇAĞLAR ACG’69
Her türlü kiralama konusunda, özellikle
yabancılara hitap eden lüks dairelerinizi,
villalarınızı bize bildirebilirsiniz.
Seher Yıldızı Sok Yeşil Apt No:39 D:1 Etiler / İstanbul
İŞ Tel: (0212) 352 65 78 Gsm: (0532) 421 13 39
[email protected] www.lameta.com.tr
43
Murat GÜNEYSU RC’04
Beyler...
buyrun mutfağa!
Beyler;
Hazırlaması kolay, temizlemesi kolay, ölçüleri gönlümden olan
yemekleri artık aşama aşama birlikte yapıyoruz. Hazır mısınız?
O zaman buyrun mutfağa...
B
Temamız sevgi ve karşımızdaki sevgilimizse,
menümüzün baş tacının çikolatadan başka
birşey olması düşünülemez.
u sayımızda yemek dünyasının güzelliklerini kullanarak, kalbimizi paylaştığımız güzellikleri nasıl daha
mutlu edebiliriz bunu öğreneceğiz. Şimdi
aynanın karşısına geçip kendimiz ile
yüzleşelim; hepimiz en azından hayatımızda bir kere sevdiğimiz birinin bize aldığı
veya hazırladığı bir süpriz karşısında mahcup duruma düşüp, kendimizi yetersiz ve
beceriksiz hissetmişizdir. Evet şimdiden
“Ha ha, sen benim hazırladığım süprizleri
bilmiyorsun” dediğinizi duyar gibiyim. Beyler, gerçekle yüzleşelim; sevdiğimiz bayana
hazırlayacağımız hoş bir akşam yemeğine
koşulda olursak olalım hanemize büyük bir
artı olarak yerleşecektir. Sevdiğimiz bayanları mutlu etmek aslında o kadar da zor
değildir; onlar için içten şekilde düşünülerek
ve emek harcanarak hazırlanan her süpriz
dünyalara bedeldir. Bu bazen gizlice gönderilen bir çiçek, bazen yastığının altına
bırakılan bir hediye olabilir, ama bu
sayımızdaki süprizimiz güzel bir akşam
yemeği menüsü olacak.
Haydi şimdi mutfağa geçelim ve keşfedilmemiş hünerlerimizi bir bir ortaya
çıkaralım!
SEVGİ MENÜSÜ
44
•
Eritilmiş Peynirli Mantar Dilimleri
•
Domates ve Balzamik Soslu Fusulli
Makarna
•
Marine edilmiş Kuzu Pirzola
•
Sufle
Domates ve Balzamik Soslu Fusilli Makarna
•Yarım paket Fusilli Makarna
•3
•2
•2
•2
•2
•1
•1
•1
tane rendelenmiş domates
yemek kaşığı zeytinyağı
yemek kaşığı domates püresi
yemek kaşığı elma sirkesi
yemek kaşığı balzamik sirke
yemek kaşığı fesleğen
yemek kaşığı toz şeker
diş dövülmüş sarımsak
Bu son derece basit bir yemek; ancak ölçüleri doğru uygularsanız şimdiye kadar tattığınız
en başarılı makarnayla karşılaşabilirsiniz. Öncelikle makarna prosedürümüz; büyük bir
tencere, içine yarısından çoğunu dolduracak kadar su, bir çorba kaşığının yarısı tuz. Kaynamaya başladıktan sonra içine bir kaşık zeytinyağı ve makarnalar. Makarna her 2 dakikada bir çevrilmeli. Tahmini olarak 8 dakika yeterli pişmesi için ama tadına bakmak her
zaman doğru tercih. Unutmayın, makarnayı az pişirmek çok pişirmekten iyidir, çünkü altını
kapayıp süzdüğümüz makarna sıcaklığını koruduğu sürece pişerek yumuşamaya devam
edecektir. Sos için ayrı bir teflon tencere alıyoruz. Zeytinyağını ekliyoruz ve biraz ısındıktan sonra sarımsağı ekliyoruz. Sarımsak esmerleşince domates rendesi ve püresini ekliyoruz ve ocağın altı yarım açık şekilde 8 dakika civarında pişiriyoruz. 8 dakikanın ardından şekeri, elma sirkesini, balzamik sirkesini ve fesleğeni ekliyoruz. 2 dakika daha pişirip
tuz ekliyoruz. Sonrasında sosumuzun bulunduğu tencereye pişirdiğimiz ve süzdüğümüz
makarnayı ekliyoruz. Bu tarif için ideali sosun tüm malzemelerini hazır edip, makarna
haşlanmaya bırakıldığında sosu pişirmeye başlamak. Makarnayı sudan çıkarıp süzerken
sosumuz da nerdeyse hazır olacaktır.
Erimiş Peynirli Mantar Dilimleri
•1 avuç mantar
•1 avuç rendelenmiş kaşar peyniri
•1 yemek kaşığı zeytinyağı
Bu çok basit bir yemek ama belli püf
noktaları var. Mantar suyunu çok çabuk
salan ve lezzeti suyundan çok etinde
olan bir sebze. Ayrıca mantar çok çok pis
olmadığı sürece suda yıkanmaması gereken, üstü kuru bir bezle temizlenmesi gereken bir sebze. Bu yemek için mantarları dikine ince ince dilimleyip, altını yağladığımız bir
fırın kabına diziyoruz. Üzerine peyniri de serptikten sonra 200 derecede önceden ısıttığımız
fırına atıp, peynirin erimesini ve mantarın renginin hafif koyulaşmasını bekliyoruz.
45
Marine edilmiş Kuzu Pirzola
•6 adet kuzu pirzola
•Yarım bardak elma sirkesi
•Yarım bardak zeytinyağı
•1 çay kaşığı kekik
•2 çay kaşığı fesleğen
•2 çay kaşığı biberiye
Bu çok basit ve sihir gibi bir tariftir ve
bütün etler için kullanılabilir. Tarifin
tüm özelliği taze otların aromalarını ve
kokularını henüz pişmemiş etin içine işleterek lezzetine lezzet katmaktır. Yukarıda saydığım otlar adını hiç duymadığınız otlar bile olsa pazarda veya manavda tazesini, markette baharat bölümünde kurutulmuş olanlarını rahatlıkla bulabileceğiniz cinstendir. Yapmanız gereken tek şey büyük bir kap alıp pirzola hariç tüm malzemeleri ekleyip karıştırmak. Karıştırdığınız sosa pirzolayı ekleyip iyice karıştırdıktan sonra üstünü kapayıp
buzdolabında en az 3-4 saat bekletmeniz lazım. Bu et için en güzeli akşamdan marine
edip sabaha kadar dolapta bekletmek. Etin yumuşaklığı ve lezzeti sizi hayrete düşürecektir.
Pişirmek için teflon bir tavayı iyice ısıtın ve eti yerleştirin. Üzerine marine sosunu da ekleyerek iki tarafını da pişirin. Mükemmel..Bu eti yukarıda hazırladığımız makarna ile servis
edebilirsiniz.
Sufle
•Bir kase en kalitelisinden siyah çikolata
•Bir çay bardağı krema veya yarım çay bardağı erimiş
tereyağı
•3 yumurta
•2 yemek kaşığı toz şeker
•1 çay kaşığı sıvı vanilya ya da yarım paket toz vanilya
•Pudra şekeri
Öncelikle çikolatayı ufak parçalara bölüyoruz. Bir kaba
sıcak su dolduruyoruz ve üzerine farklı bir kap koyarak çikolataları alttaki kabın verdiği
ısıyla eritiyoruz. Çikolata eridikçe kremayı veya erittiğimiz tereyağını ekleyerek çikolatanın yoğunluğunu biraz seyreltiyoruz. Daha sonra ayrı bir kaba yumurtanın sarısını ve beyazını ayırıyoruz. Bunu yapmak için yumurtayı kırıp sağa sola sallayarak beyazını akıtabiliriz
ve kabuğun içinde sadece sarısı kalınca da sarısını ayrı bir kaba alabiliriz. Ayırdığımız yumurta sarısını çırparak çikolataya ekliyoruz. Ayrı bir kapta yumurtanın beyazını toz şeker
ve vanilyayla mixer yardımıyla karıştırıyoruz, kar kıvamına gelene kadar karıştırmak lazım
ki bu 8 dakika civarında sürer. Kar kıvamına gelen yumurta beyazı ve şeker karışımını
çikolataya ekliyoruz ve çok yavaş şekilde karıştırıyoruz. Önceden 200 derecede ısıttığımız fırında, yağladığımız güveç kalıplarına ya da basit fırın kaplarına koyduğumuz sufle
karışımımızı 15 dakika pişiriyoruz. Üzeri pofuduk olduğunda fırından alıp 3 dakika soğumaya bırakıyoruz. Yanında pudra şekeri ve krema ile servis edebiliriz.
46
BİZİM TEPE’de
Sağlıklı yaşamak için yoga ve jimnastik yapabilir, sauna ve jakuzi ile stres
atabilirsiniz. Tenis oynayabilir, mini futbol maçı ile takım ruhunu geliştirebilirsiniz. Yüzme havuzumuzun güneşlenerek ve yüzerek keyfine varabilirsiniz.
Mini Futbol Sahası
2008
Suni çim mini futbol sahamız tüm
mezunlarımız ve kolej öğrencilerimizin
hizmetindedir.
: 44 YTL
1 saat
Rezervasyon : 11 YTL
Not: Rezervasyon ücreti saha
kullanılmadığı takdirde alınmaktadır.
Bilgi ve Rezervasyon:
Bizim Tepe resepsiyon
(0212) 257 88 34-35-36
Jimnastik Salonu
2008
Jimnastik günlük ücretleri
: 6 YTL
Üye
Misafir: 12YTL
47
Havuz-2008
Haftaiçi
Üye
:
Eş
:
Çocuk-18
:
Çocuk+18 :
Misafir
:
Misafir-18 :
Üniv.Öğrenci :
Üye
Eş
Çocuk-18
Çocuk+18
17
17
11
17
22
17
11
Haftasonu
YTL
YTL
YTL
YTL
YTL
YTL
YTL
28
28
22
28
39
28
22
YTL
YTL
YTL
YTL
YTL
YTL
YTL
Sezonluk
:
:
:
:
330
330
165
330
YTL
YTL
YTL
YTL
Tenis Kortu-2008
Sezonluk(Kişi Başı)
Üye
Eş
Çocuk+18
Çocuk-18
:
:
:
:
220
220
220
110
YTL
YTL
YTL
YTL
Haftaiçi
Haftasonu
Kapalı Kort
Işık
:
:
:
:
17
22
22
14
YTL
YTL
YTL
YTL
Açık Kort (50dk) :
Kapalı Kort(50dk) :
50
61
YTL
YTL
Kort bedeli
Ders Ücreti
AİLE VE KOMBİNE KARTLAR
Ödeme kolaylığı ve cazibesinden yararlanın
2008 Yılı Aile Kartı ve Kombine Kartı sahiplerinin avantajları;
Havuz ücreti ödemiyor, Tenis ücreti ödemiyor, Otopark ücreti ödemiyor,
Jimnastik ücreti ödemiyor, Briç ücreti ödemiyor,
Not: 2008 yılı dernek aidatı bu karta dahildir.
24 yaş ve üstü üye çocukları aile kapsamı dışındadır.
Aile Kartı
: 785 YTL
Kombine Kartı : 565 YTL
48
BİZİM KÖY - BİZİM KAMP ALANLARIMIZ YENİLENDİ
7-10 yaş arası çocuklarınız için
Pazartesi-Cuma
10:00-17:00
Hergün İngilizce, Drama, Yüzme,
Fotoğraf, Spor etkinlikleri, Step, Yoga,
Müzik, Bilgisayar, Fen oyunları,
Sanatsal etkinlikler,
4-7 yaş arası çocuklarınız için
Pazartesi-Cuma
10:00-17:00
Hergün İngilizce ile tanışma Yüzme,
Spor etkinlikleri, Resim, Elişi, Oyun,
Drama, Step
49
“Benim bir fikrim var!”
“Şöyle bir önerim var!”
diyorsanız,
UNIQUE imkanlarımız dahilinde tüm
Robert Kolej mezunlarına açıktır.
Görüş, öneri, istek ve düşünceleriniz için;
[email protected]
50
1982’den beri
Creperie Restaurant-Bar
İç ve dış mekanlarımız,
alacarte servisimize ilaveten, özel partiler, ziyafet
ve kutlamalar, nişan ve
düğünler, doğumgünü
partileri, seminer ve
eğitim toplantıları
için ayrı ayrı
değerlendirilebilir.
Bizim Tepe - Ulus
Creperie Restaurant-Bar
Tel: (0212) 257 92 20
(0212) 257 92 21
Faks: (0212) 257 84 73
® Creperie Tescilli Markadır.
Creperie Cafe-Bistro Creperie Cafe-Bar-Restaurant
Creperie Cafe-Bar-Bistro
Türkiye’nin ilk alışveriş
merkezinde, havadar konumu, mekanı çevreleyen ahşap ve bitki dekorasyonu
ile alt çarşı katında yer
alan tipik bir Fransız orta
alan Cafe ve Bistro.
İstanbul’un en itibarlı
semti Etiler’in itibarlı
alışveriş merkezi
Akmerkez'de ferah konumu, deri oturma üniteleri
ile butik bir Fransız Cafe
Bistro, her türlü alkollü
içki alınabilen butik bir
Bar.
Akmerkez - Etiler
Creperie Cafe-Bar-Bistro
Tel: (0212) 282 07 25
Faks: (0212) 282 07 24
Galleria - Ataköy
Creperie Cafe-Bistro
Tel: (0212) 559 30 55
Faks: (0212) 559 30 55
51
Bodrum’un en yeni ve
prestijli alışveriş merkezi
Milta Marina’da deniz
kıyısında Bodrum
Kalesi’ne bakan bir
Fransız Cafe, Bar ve
Restaurant. Teras, bahçe,
kapalı alanı ile yaz kış
hizmet vermektedir.
Milta Marina - Bodrum
Creperie Cafe-Bar-Restaurant
Tel: (0252) 316 96 30
Faks: (0252) 316 96 23

Similar documents

Kırıkkalem Dergisi - Kırıkkale Üniversitesi

Kırıkkalem Dergisi - Kırıkkale Üniversitesi Üniversitemizin kültür, sanat ve edebiyat faaliyetlerine küçük de olsa bir katkı yapmak isteyen dergimizin bahar sayısından sonra şimdi de güz sayısıyla karşınızda olmaktan mutluluk duymaktayız. Va...

More information