October/November/December 2013

Transcription

October/November/December 2013
EKİM-KASIM-ARALIK 2013 OCTOBER-NOVEMBER-DECEMBER 2013 SAYI 11 ISSUE 11
MİLET & MİLET MÜZESİ MILETUS & THE MILET MUSEUM EFSANELER KENTİ
GORDİON GORDION, THE CITY OF MYTHS ÇAĞLAR BOYU ANKARA
ANKARA THROUGH THE AGES PRADO MÜZESİ PRADO MUSEUM GÜL İREPOĞLU
DAN BROWN & İSTANBUL
içindekiler
TABLE OF CONTENTS
Ekim-Kasım-Aralık
2013 Sayı 11
October-November-December
2013 Issue 11
Başyazı
Çağlar Boyu Ankara
Efsaneler Kenti GORDİON
Müze, Sanat ve
Mücevhere Dair...
PRADO MÜZESİ
MİLET
MİLET MÜZESİ
Dan Brown’un son kitabı
“Cehennem” ve İstanbul
Kahramanmaraş Müzesi
El Emeği Göz Nuru NAKIŞ
Çengelhan Rahmi M. Koç
Müzesi
Svastika
Venüs aslında nasıl
doğmuştu!
Haber turu
TÜRSAB-MÜZE
Rehberi
TÜRSAB-MÜZE
Harita
3
4
Editorial
Ankara Through the Ages
10
Gordion, the City of Myths
19
About Museums, Art and Jewellery
24
30
36
42
48
54
60
PRADO MUSEUM
MILETUS
THE MİLET (MILETUS) MUSEUM
Dan Brown’s Latest Book “Inferno”
and İstanbul
Kahramanmaraş Museum
Turkish Handicrafts Eye-Straining
Labour of Love Embroidery
Çengelhan Rahmi M. Koç Museum
66
Swastika
70
How was VENUS actually born?
72
News in overview
76
TÜRSAB-MUSEUM guide
78
TÜRSAB-MUSEUM map of
museums
TÜRSAB-MÜZE Girişimleri tarafından üç ayda bir yayınlanır
Published quarterly by the TÜRSAB-MUSEUM Enterprises
TÜRSAB-MÜZE Girişimleri adına SAHİBİ
TÜRSAB YÖNETİM KURULU BAŞKANI
OWNER on behalf of the TÜRSAB-MUSEUM
Enterprises
PRESIDENT OF THE TÜRSAB EXECUTIVE BOARD
Başaran ULUSOY
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
RESPONSIBLE MANAGING EDITOR
Feyyaz YALÇIN
YAYIN KURULU
EDITORIAL BOARD
Başaran ULUSOY, Arzu ÇENGİL,
Hümeyra ÖZALP KONYAR, Ufuk YILMAZ,
Özgül ÖZKAN YAVUZ, Özgür AÇIKBAŞ,
Köyüm ÖZYÜKSEL ÜNAL, Ayşim ALPMAN,
Avniye TANSUĞ, Elif TÜRKÖLMEZ,
Ahmet ALPMAN, Pınar ARSLAN
TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ
EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENGİL
GÖRSEL VE EDİTORYAL YÖNETİM
VISUAL AND EDITORIAL MANAGEMENT
Hümeyra ÖZALP KONYAR
HABER ve GÖRSEL KOORDİNASYON
NEWS AND VISUAL COORDINATION
Özgür AÇIKBAŞ
GRAFİK UYGULAMA
GRAPHICAL IMPLEMENTATION
Semih BÜYÜKKURT
Gazeteciler Sitesi Haberler Sk. No: 15 Esentepe Şişli
İstanbul / Türkiye
Tel / Phone: (212) 327 13 00
Faks / Fax: (212) 327 13 06
www.muze.gov.tr e-mail: [email protected]
Baskı Printing
Müka Matbaa
MÜZE Dergisi Basın Konseyi üyesi olup, Basın Meslek
İlkeleri’ne uymaya söz vermiştir.
The Museum Journal is a member of the Turkish Press Council
and has resolved to abide by the Press Code of Ethics.
MÜZE Dergisi’nde yayınlanan yazı ve fotoğraflardan kaynak
gösterilmeden alıntı yapılamaz.
None of the articles and photographs published in the
The Museum Journal maybe quoted without mentioning of
resource.
C
umhuriyet’in 90. yıldönümünü kutlarken, bu
derginin anlamını da vurgulayan yaklaşımı
hatırlamak gerekiyor. Evet, Cumhuriyet bu
topraklarda yepyeni bir ülke ve bir gelecek
yarattı. Ancak daha ilk adımdan itibaren
gelecekle geçmiş hep bir arada düşünüldü, ele
alındı.
Ankara’da ilk Büyük Millet Meclisi’nin
açılmasından hemen sonra kurulan Milli
Hükümet, 9 Mayıs 1920 günü okunan
programında “Milli eski eserlerimizi bir an
önce derleyerek korumak” amacını ifade
etmişti. Nitekim, ilk işlerden biri, Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlı bir “Türk Âsar-ı Âtikası
Müdürlüğü” (Türk Eski Eserler Müdürlüğü)
kurulması olmuştu.
Milli Müze ve Etnografya Müzesi’nin kurulması...
Okullarda müzelere yönelik eğitim ve ilginin
artırılması... Topkapı Sarayı gibi tarihi yapı ve
eserlerin müzeye çevrilmesi... Daha bir çok proje
ve adım.
Cumhuriyet, bütün bunlarla bir ilkeyi hayata
geçirmenin de adı oldu: Geçmişini bilmeyen
geleceğini kuramaz!
Başaran Ulusoy
While celebrating the 90th Anniversary of our
Republic, we have to reiterate an important
understanding, which also underscores the
significance of this journal. Indeed, the Republic
created a new country and a future in this land.
However, from the day of its very first stride,
the future and the past were always considered
together, and tackled as an integrated whole.
The National Government, established
immediately following the inauguration of the first
Grand National Assembly in Ankara, stressed, in
its programme read out in plenary session on May
9, 1920, the purpose of “gathering together and
protecting our national historic heritage” as one
of the Government’s priorities. In fact, one of the
first tasks undertaken by the National Government
was the establishment of a “Directorate of Ancient
Turkish Monuments and Antiquities” under
the administration of the Ministry of National
Education. This initial step was followed by many
others such as the establishment of the National
Museum and of the Ethnographic Museum;
educational programmes for schools, destined to
develop the knowledge and interest of students
concerning museums; the conversion into
museums of historic buildings and monuments
such as the Topkapı Palace and many more
projects and initiatives in this direction.
By undertaking these initiatives, the Republic was
actually implementing a policy of principle, which
can find its expression in the following phrase:
“Those who are not aware of their past, cannot
create their future!”
Ankara
Anadolu
Medeniyetleri
Müzesi II
Ankara
Museum of
Anatolian
Civilizations II
alt katının bir bölümünü ankara tarihine
ayıran müze, ziyaretçilerini eski tunç
çağından roma dönemine uzanan zengin bir
yolculuğa çıkartıyor.
Çağlar Boyu Ankara
 Rasim Konyar
4
Ankara through the Ages
The lower floor of the Ankara Museum of Anatolian Civilizations is
devoted to the history of Ankara. In this respect, it invites its visitors onto
a marvellous journey in time from the Early Bronze Age through to the
Roman period.
alnızca Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze uzanan ve kronolojik bir sırayla
sergilenen paha biçilmez eserlere sahip.
Müze, sahip olduğu bu değerli koleksiyonu ile 1997 yılında
İsviçre’de 68 müze arasından birinci seçilerek “Avrupa’da Yılın
Müzesi” unvanını elde etmişti.
Onarım ve restorasyon çalışmaları nedeniyle ana salondaki geçici düzenleme bir yana, tematik bir sergileme anlayışıyla alt katı
yeniden düzenlenen müze haftanın yedi günü ziyaretçi ağırlıyor.
“Anadolu’nun Klasik Çağları” ve “Çağlar Boyu Ankara” olarak
iki bölümde değerlendirilen alt kat eserlerinin birinci bölümünü geçen sayımızda sizlere tanıtmıştık. Bu sayımızda salonun
diğer tarafına uzanıyor ve “Çağlar Boyu Ankara” başlığı altında
toplanan eserlere bakıyoruz. Yakın bir gelecekte tamamlanması
planlanan restorasyon çalışmalarının ardından üst kat eserlerini
de sayfalarımıza taşımayı diliyoruz.
Çağlar Boyu Ankara
Bu bölümdeki vitrin başlıkları ise şöyle: Ankara’nın Doğa Tarihinden Bir Görünüm, Ankara’da Eski Tunç Dönemi Buluntuları,
Ankara’da Hitit Dönemi Buluntuları, Ankara’da Frig Dönemi
Buluntuları, Ankara Roma Tiyatrosu Buluntuları, Balgat Roma
Mezarı Buluntuları, Nallıhan-Çayırhan Çömlektepe Buluntuları,
Juliopolis’in Hazineleri, Juliopolis’in Camları, Juliopolis’in Metal
Eserleri, Juliopolis’in Seramik ve Kandilleri, Ankara Çevresi Buluntuları, Ulus
Eski Şehir Çarşı Kazısı Buluntuları, Ankara Roma Hamamı,
Roma Tiyatrosu ve Maltepe
Kazısı Buluntuları, Roma Dönemi Ankyra Sikke Darpları.
Ankara Roma Tiyatrosu Buluntuları
(sol sayfa). Tiyatro kalıntılarından boyalı
saçlı bir kadın başı (solda). Çağlar Boyu
Ankara Salonu ve önünde Domuz Avı
Tasvirli Heykel Grubu, MS 2. yy. (sağda).
Finds of Ankara Roman Theatre (left).
A female bust with dyed hair from the
Theatre Finds (left).
Ankara through the Ages Hall and the
Sculpture Group Depicting a Boar Hunt
(2nd Century AD) in front of it. (right)
5
The Ankara Museum of Anatolian Civilizations is one of
the leading museums not merely of Turkey, but of the
world. The museum owns a rich collection of artefacts
dating from the Palaeolithic Age up to our present-day
exhibited in a chronological order.
It was awarded with “European Museum of the Year” prize
in 1997 in Switzerland, having won a competition which
took place between 68 museums.
Notwithstanding the temporary arrangements in the main
hall due to the ongoing repair and renovation work, the
museum continues to host visitors in days of the week.
The lower floor of the museum has been refashioned
in accordance with a contemporary thematic exhibition
concept. The artefacts belonging to the bottom floor
are presented to the public under two different categories; named as “Classical Ages of Anatolia” and “Ankara
through the Ages”. We presented the first part, named,
the “Classical Ages of Anatolia” chapter in our previous
issue. This time, we are going to present the “Ankara
through the Ages” collection. At the same time, we will
feature the collections of the upper floor after the imminent completion of the restoration work that’s still
underway in the main sections of the museum.
Mermer Eros Heykelciği, Roma Hamamı
Kazısı, Roma Dönemi (yukarıda). Ulpius
Aelius Pompeianus’un Tondo Büstü,
Hadrianus Dönemi, MS 117-138
(Solda). Ankara’nın Doğa Tarihinden
Bir Görünüm başlıklı vitrinde Ankara
Maymunu’ndan ağaç ve yaprak
fosillerine kadar çeşitli buluntular
sergileniyor (altta).
Bahçelievler Kibele Kabartması, Andezit
Taşı, Frig dönemi, MÖ 7. yy. (sağda).
Roman Period Marble Eros Statuette,
Roman Bath Excavations; (left). Bust
of Ulpius Aelius Pompeianus, Period of
Hadrianus (AD 117-138) (left).
“A View from the Natural History of Ankara”
showcase offers various artefacts from
the Ankarapithecus to tree fossils and leaf
impressions (below).
Bahçelievler Cybele Relief, Andesitic Stone,
Phrygian Period, 7th Century, BC.
6
Ankara through the Ages
The titles of the showcases in this section are as follows:
A view from Ankara’s Natural History; Finds of Ankara
Early Bronze Age; Finds of Ankara Hittite Period; Finds of
Ankara Phrygian Period; Finds of Ankara Roman Theatre;
Finds of Balgat Roman Tomb; Finds of Nallıhan-Çayırhan
Çömlektepe; Treasures of Juliopolis; Glasswork of Juliopolis; Metal Artefacts of Juliopolis; Ceramics and Oil Lamps
of Juliopolis; Finds from Ankara’s Surrounding Area; Ulus
Former City Market Excavation Finds; Finds from the
Ankara Roman Bath, Roman Theatre and Maltepe Excavations; Roman Period Ankyra Minted Coins.
Juliopolis’in Metal Eserleri başlıklı vitrin (üstte).
Gümüş Ayna (solda), Küresel Gövdeli Bronz Şişe ile Sapı Yunus Biçimli Bronz Strigilis (ter kazıyıcı) (ortada)
ve Bronz Tek Kulplu ve Yonca Ağızlı Testiler (altta).
Juliopolis’in Seramik ve Kandilleri başlıklı vitrin (altta).
Ulus Eski Şehir Çarşı Kazısı Buluntuları Vitrini (en altta).
Metal Artefacts of Juliopolis (above).
Silver Mirror (above), Globe-Bodied Bronze Bottle and Bronze Strigil (oil and sweat remover)
with Dolphin-Shaped Handle (middle) and Single Handled Bronze Jugs with Clover-Mouths (below).
Pottery and Oil Lamps of Juliopolis (below).
Ulus Former City Market Excavation Finds (bottom).
7
Atatürk’ün isteğiyle kurulmuştu
Ankara’nın Atpazarı olarak bilinen semtinde,
Ankara Kalesi’nin eteklerinde yer alan tarihi iki
Osmanlı yapısında hizmet veren müze bu özelliği
ile de dikkat çekiyor.
Bu yapılardan biri Mahmut Paşa Bedesteni, diğeri
Kurşunlu Han. Bugün yönetim binası olarak
kullanılan Kurşunlu Han’da araştırmacı odaları,
kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş
atölyeleri yer alıyor, Mahmut Paşa Bedesteni ise
sergi salonu olarak kullanılıyor.
Ankara’da ilk müze, 1921 yılında Akkale burcunda,
Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından kurulmuş, Augustus
Tapınağı ile Roma Hamamı’ndan çıkartılan eserler burada toplanmıştı.
Daha sonra Atatürk’ün isteğiyle bir “Eti Müzesi” kurma fikri oluşmuş
ve Anadolu kazılarında bulunan Hitit eserleri Ankara’da toplanmaya
başlamıştı. Akkaya burcundaki küçük mekana sığmayan eserler için
önerilen yeni müze binaları işte bu iki tarihi yapıydı. 1938 yılında
başlayan restorasyon çalışmaları 1968’de tamamlandığında Türkiye
dünya çapında bir müzeye sahip olmuştu.
Silindirik Şişe MS 2-3. yy (en solda) ve Sürahiler MS 2-3. yy.
Cylindrical Bottle 2nd-3rd Century AD (left) and Flasks 2nd -3rd Century AD.
Bahçedeki heykellerden biri (en üstte). Müze vitrinlerinde Mustafa Kemal
Atatürk’ün 1937 yılında Ahlatlıbel kazısı ziyaretini gösteren bu fotoğraf da
sergileniyor (üstte).
One of the statues in the garden (top). This photograph showing Atatürk
visiting the Ahlatlıbel excavations at the outskirts of Ankara in 1937 is also on
display at the showcases of the museum.
The museum was established upon Atatürk’s will.
The Ankara Museum of Anatolian Civilizations is installed in two old
Ottoman buildings located at the foothills of the Ankara Citadel, in a
neighbourhood known as the Horse Market. One of these structures
is the Mahmut Pasha Bazaar; the other is the Kurşunlu Han (Plumbiferous Inn). The Kurşunlu Han is currently used as administrative
building of the museum, housing the rooms for the researchers, the
library, conference hall, laboratories and workshops. The Mahmut
Pasha Bazaar shelters the exhibition halls. The first museum in Ankara
was founded in 1921 in the tower of the Ankara Citadel known as the
White Castle (Akkale), by Director of Culture Galip Bey. The artefacts found at the Augustus Temple and the Roman Bath were gathered at that museum. Later, the idea of creating a Hittite Museum
was crystallized upon the wish of Atatürk and all the Hittite artefacts
originating from various Anatolian excavations were brought to Ankara. Since the Akkale Tower was too small for such an undertaking,
the above-mentioned historical structures were then proposed as venue
for the planned Hittite Museum. The restoration launched in 1938 and
finally completed in 1968, Turkey was endowed with a museum of
universal significance.
8
Juliopolis’in Camları (en üstte) ve Juliopolis’in Hazineleri başlıklı vitrinler (üstte).
Treasures of Juliopolis (top). Glasses of Juliopolis (above).
Nallıhan-Çayırhan Çömlektepe
Buluntuları vitrini (solda). Kulplu
çanak, Fincanlar (alt solda).
Haymana, Yukarı Sebil Köyü’nden
Pişmiş Toprak, Tek Kulplu Bezemeli
Yonca Ağızlı Testi (alt sağda).
One-Handel Terracotta Painted
Vessel with Trefoil Mouth, Upper
Sebil Village, Haymana.
Nallıhan-Çayırhan Çömlektepe
Finds (left). Handle Cups (above).
Balgat Roma Mezarı Buluntuları vitrini (sağda).
Vitrindeki cam eserler (üstte).
Finds of Balgat Roman Tomb (right).
Glass artefacts in the showcase (above).
9
efsanelerin kenti
GORDİON
frigya krallığı’nın başkenti... uzun eşek
kulakları ve dokunduğu her şeyi altına
çevirmesiyle bilinen midas’ın yönettiği ve
gömüldüğü kent... kısacası, efsanelerin
kenti ve tarihin ta kendisi!
Gordion, the city of myths
The capital of the Kingdom of Phrygia... The city ruled by
King Midas, known for his donkey ears and his ability to
turn everything he touched into gold; the city where he is
buried... In short, a city of myths and history itself!
 Rasim Konyar
ANTİK KENT
Ancient City
10
ani şu dokunduğu her şeyi altına çevirirken kulakları uzayıp eşek kulağına dönüşen kral Midas’ın
kenti. Tarihin ta kendisi! Midas da orada gömülü.
Çok hırslı da olsa o da bir insan sonuçta. Midas,
bir gün tanrı Dionisos’a ulaşmaya çalışan yaşlı bir
adamı bulmuş, onunla yakından ilgilenmiş, yardımcı olmuş. Buna çok
memnun olan tanrı Dionisos da her faninin bir gün duymayı beklediği, o vazgeçilmez cümleyi kurmuştu: “Dile benden ne dilersen...”
Midas hiç düşünmeden “Her dokunduğum altın olsun; başka bir şey
dilemem” dedi. Tanrı bu dileğini yerine getirdi. Ama Midas aslında
başına gelenin ne olduğunu, akşam olup da sofraya oturunca anladı.
Eline aldığı her şey gerçekten de altın oluyordu. Ekmek... Et... Meyve... Su...
Bu arada kulakları da uzadıkça uzuyor, eşek kulağına dönüşüyor, o
bunu sakladıkça sırrı da kente yayılıyordu. Hemen Dionisos’a koştu.
Dileği bozması için yalvardı yakardı. Tanrı, tek bir koşulla kabul etti.
Midas Paktolos ırmağında yıkanacak, altınlardan ve hırslarından arınacaktı. Altınlar Midas’ın yıkandığı sulara karıştı.
O günden bu yana, Paktolos’a ya da bugünkü adıyla Gediz’e girenler,
karşılarında hep altın kum tanecikleri gördü. Aslında her efsane, gerçekten bir parça taşır. Bu efsanenin kaynağı da muhtemelen, Frigler’in
dönemin en güçlü, en görkemli uygarlığını yaratmasıydı. O uygarlığın
izleri de, Midas efsanesinin ipuçlarını veriyordu. Yüzyıllar sonra yapılan kazılarda altın ya da gümüş takılarla, çağının çok ötesinde sanat
eserleri ve özellikle heykellerle ortaya çıkmıştı.
Beş bin yıllık bir öykü
Antik Gordion şehrinin kalıntıları; Ankara-Eskişehir karayolunun
yakınında, Sakarya (Sangarios) ve Porsuk nehirlerinin birbirlerine
yaklaştıkları yerde, Polatlı’nın 21 km batısında, Yassıhöyük köyünde.
Alman ve Amerikalı kazı ekiplerinin bulguları, bu yöredeki ilk yerleşim
tarihinin MÖ 3000’li yıllara indiğini gösteriyor. Kenti asıl yaratan ise,
elbette MÖ 1100 yılına takvimlenen ve varlığını MS 300’e kadar sürdüren Frig Krallığı olmuş.
Yüzlerce yıl boyunca kent, sayısız saldırı, istila ve hatta yıkıma uğramış. Lidyalıların egemenliği altına girince ticari ve askeri bir merkez
olarak yeniden inşa edilmiş. MÖ 546 yılında Perslerin, MÖ 333 yılında
Büyük İskender’in ve MÖ 278 yılında Galatların yönetimine giren kent,
Roma egemenliği altında önemini kaybederek küçük bir yerleşim
haline gelmiş. Sonra da savaşların ve tabiatın tahribatı sonucu yıkılıp
harabeye dönüşerek toprak katmanlarına karışmış, unutulup gitmiş.
Ta ki 1957’de başlayan kazılar ve 1960’larda Türk mühendisliğinin
şaheseri kabul edilen Midas Tümülüsü’nün “yeniden yaratımla” ortaya
çıkarılmasına kadar…
Gordion adı ve Eşek Kulaklı Midas
Bir rivayete göre Gordion, adını ilk Frig Kralı Gordios’tan almıştı.
O çağlarda, hemen hemen tüm kentler zaten kurucularının, yani ilk
krallarının adını alırdı. İlginç olan, Gordios adının; dönemin Doğu
yazışmalarında, belgelerinde hiç görülmemesiydi. Nitekim, tarih onu
bir kenara bırakıp, MÖ 738-696 yılları arasında yaşayan Muşkili Mita,
yani Kral Midas’ı yazmıştı. O tarih sayfasında, Midas “tuttuğu altın
olan kral” diye de bilindi. Eşek kulaklarıyla da anıldı.
Gordion kazıları ve onlara dayanarak yapılan bilimsel araştırmalar, bu
efsaneye ışık tuttu. Buna göre, Midas asimetrik kulaklarla doğmuştu.
Çirkin bir görünüm oluşturan bu hastalık Midas’ın kafatasında belirgin izler de bırakmıştı. Halkından utanan Midas, bu nedenle başında
bir “serpuş” ile geziyordu. Bu da, Gordionluların “kulak” dedikodusuna
yol açmıştı. Sonuç malum; dedikodu günümüze kadar uzandı. Kral
Midas, “eşek kulaklı” diye anıldı.
According to a myth, the old satyr Silenus, schoolmaster and foster
father of the god Dionysos had been drinking wine and had passed out
in Midas’ rose garden. Midas recognized him and treated him hospitably for ten days. On the eleventh day, he brought Silenus back to
Dionysos, who was delighted and offered Midas his choice of whatever
reward he wished for. Midas asked that whatever he might touch should
be changed into gold. The god has fulfilled this wish. However, Midas
realized the kind of trouble he got himself into only when he sat at
the dinner table. Everything he touched was indeed turning into gold,
including his food and drink... Bread... Meat... Fruit... Water...
Now, Midas hated the gift he had coveted. He prayed to Dionysos, begging to be delivered from starvation. Dionysos heard his prayer, and
consented; telling Midas to wash in the river Pactolos. Then, whatever
he put into the water would be reversed of the touch. Midas did so, and
when he touched the waters, the power flowed into the river, and the
river sands turned into gold. Since then, the river Pactolos, Gediz by its
present name is rich in golden sand particles. In fact, every myth contains a part of truth. The source of the myth in this case was probably
the wealth of the Phrygians who created the most powerful, the most
magnificent civilization of their time. The vestiges of the Phrygian civilization provide us the clues of the Midas myth. Indeed, the excavations
performed many centuries later brought to the daylight scores of golden
and silver jewellery and works of art, in particular splendid sculptures
testifying to a highly advanced Phrygian culture for their time.
A story five thousand years old
The ruins of the ancient city of Gordion are situated near the AnkaraEskişehir highway, at a location where the rivers Sakarya (Sangarios)
and Porsuk (Tymbris) converge, in the village of Yassıhöyük placed at
a distance of 21 km west of Polatlı. The findings of German and American archaeological teams showed that the first settlements in the area
dated back to 3000 BC. However, Gordion as such was created by the
Phrygian Kingdom established probably around 1100 BC and which
continued its existence until 300 AD. For hundreds of years, the city
had to struggle against numerous attacks, invasions and was eventually destroyed. It was reconstructed and revitalized as a commercial and
military hub when it came under Lydian sovereignty. The city came under the rule of the Persians in 546 BC, of Alexander the Great in 333 BC
and of the Galatians in 278 BC. During the Roman era, it was reduced
into a small settlement and lost its significance. Eventually the city was
devastated and fell into ruins as a result of wars and destruction caused
by nature, disappearing in the layers of soil and went into oblivion.
Until excavations began at the Midas Mound in 1957, and the construction of the concrete support for the tumulus, considered a masterwork
of Turkish engineering, was completed in the early 1960’s, thus enabling
the opening of the tumulus to the public.
The name Gordion and Donkey-eared Midas
Tradition holds that the first Phrygian King Gordios was the one who
gave his name to the city of Gordion. In those times, it was customary
that almost all the cities were named after their founders i.e. their first
kings. However, the name Gordios was not mentioned in the Eastern
correspondence and documents of the period. Assyrian tablets reported
instead about a certain “Mita” who lived between 738-696 BC, referred
to as the king of the “Mushki”, who warred with Assyria during that
period and, who was probably King Midas himself.
That history page recalled Midas as the king with the “Golden touch”
who turned everything he touched into gold, but also as the king with
the donkey ears. Gordion excavations and the scientific research based
on them have shed light on this myth. Accordingly, Midas was born with
asymmetrical ears. This infirmity creating an unpleasant appearance left
also distinctive marks on his skull. Midas, ashamed of his people, was
always wearing a “headgear” in public. This in turn led to rumours about
his ears. Consequently, the gossip reached up to the present. King Midas has ever since been remembered as the king with “the donkey ears”.
Midas Tümülüsü’nün bahçe girişi ve mezara giden tünel (sol sayfa).
Midas Tumulus courtyard entrance (on the right), and the tunnel leading to the tomb
(left).
11
Mezar Buluntuları
Mezar odasına girildiğinde ahşap bir yatak
üzerinde bir erkek iskeleti ile çok sayıda
ölü hediyesi bulunmuştu. 60 yaşından
büyük ve 1.59 metre boyunda bir erkeğe ait
olduğu düşünülen iskeletin kemikleri bugün
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde
bulunuyor. İskeletin yanısıra ele geçen çok
sayıdaki ölü hediyesi arasında kakma ve
oyma tekniğinde yapılmış masa ve panolar,
3 büyük kazan, 160 adet bronz kap ile 154
adet fibula (çengelli iğne) yer alıyor.
Ölü hediyelerinin çokluğu ve zenginliğinden dolayı mezarın Frig Kralı Midas’a ait
olduğu düşünülüyorsa da henüz kanıtlanamamış olması başka teoriler de doğuruyor.
Örneğin, mezarın “MÖ 7. yüzyıl başlarındaki Kimmer istilasından sonra yapılamayacağı” görüşünü benimseyenler, tümülüsün Midas’tan önce yaşamış bir krala, belki
de Gordios’a ait olabileceğini ileri sürüyor.
Öyküler ve gerçekler elbette tarihin derinliklerinde saklı ama Gordion’daki kazılarda
bulunan eserler Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Gordion Müzesi’nde 21.
yüzyılın insanlarıyla buluşuyor.
Finds from
the Grave
A male skeleton lying on
a wooden bed was found
inside the burial chamber
alongside numerous funeral gifts. The bones of the skeleton
thought to have belonged to a man over 60
years of age and 1.59 meters tall are currently under conservation at the Museum
of Anatolian Civilizations in Ankara.
Besides the skeleton, tables and panels
made of carved and inlaid wood, three
large boilers, 160 bronze vessels and 154
bronze fibulae (ornamental safety pins)
were among the various funeral gifts
found in the grave. The tomb was thought
to belong to Phrygian King Midas due to
the quantity and richness of the objects
inside the grave; although no identifying
texts were originally associated with the
site. This uncertainty gave rise to other
theories. For example, those who claim
that this funerary monument could not
have been erected after the invasion of the
Cimmerians who destroyed and burned the
city at the early 7th century BC suggested
that the tomb must have belonged to a
king who lived prior to King Midas and
most likely to his father King Gordios.
Legends and facts are hidden in the depths
of history. Meanwhile, the artefacts found
at the excavations in Gordion meet the
people of the 21st century at the Ankara
Museum of Anatolian Civilizations Museum and at the Gordion Museum.
12
Frigler’de Ölü Gömme Geleneği ve
MİDAS TÜMÜLÜSÜ
Gordion kentinin
çevresi çeşitli büyüklükte 80’e yakın
tümülüs, yani üstü
toprakla örtülmüş
anıt mezarla çevrili. Frig soylularına ait bu mezarların
en önemlisi Midas Tümülüsü… Mezardaki iskeletin
Midas’a ait olup olmadığı bilinmiyor. Aslında, tümülüsün ona ait olup olmadığı da bilinmiyor.
Tümülüs geleneği, MÖ 1200’lerde Ege Denizi
yoluyla gelen Frigler tarafından Anadolu’ya
taşınmıştı. Frigler kral ailesi ve asil yurttaşlarını tümülüs adı verilen anıt mezarlara
gömerlerdi.
Ölü, çeşitli armağanlarla birlikte, dikdörtgen bir çukur içine inşa edilen ahşap mezar
odasına konulur, çatısı örüldükten sonra
odanın etrafı moloz taşlarla doldurulur ve
üstü toprak veya kil ile örtülerek tümülüs
oluşturulurdu.
Gordion’da çeşitli ölçülerde ve değişik
tarihlerde yapılmış 80’den fazla anıt mezar
olduğu biliniyor ama bunlardan en önemlisi
Midas Tümülüsü. Büyük Tümülüs olarak da
anılan mezar yaklaşık 300 metrelik çapı ve
günümüzde 53 metreye ulaşan yüksekliği ile
Anadolu’nun ve antik dünyanın ikinci yüksek
tümülüsü olarak kabul ediliyor.
Bahçede başlayan dar uzun yoldan sonra
tümülüsün kapısına varılıyor. Bu kapının
ardında bir başka dar ve uzun tünel, onun
sonunda da mezar odasının demir kapısı var.
Demir kapının ötesine geçilemiyor ama parmaklıklar arkasındaki görüntü gerçekten de
etkileyici. Karşınızda binlerce yıllık ağaçlar,
taşlar ve bir mezar odası var! Ardıç ve çam
ağaçlarından yapılmış ahşap duvarlara, kalasların kalınlığına, rengine
bakakalıyorsunuz...
Burial Customs of the
Phrygians and the
MIDAS MOUND
Close to 80 burial mounds of various sizes and
periods erected for the members of the royal
family and the rich and nobles surround the city
of Gordion. The most important amongst these
tombs covered over with earth; is the tumulus
called the “Midas Mound”. There is no firm
evidence as to whether the skeleton found in the
tomb belongs or not to Midas.
The tradition of tumulus was imported to Anatolia by the Phrygians who migrated here in the
1200’s BC via the Aegean Sea. Phrygians used to
bury their kings and royal family members and
noble citizens in such monumental tombs.
The body of the dead was placed along with
presents in a wooden burial chamber built into a
rectangular pit. After the chamber was covered
with roofing, the pit was filled with rubble around
the room and then covered with soil or clay,
thus forming a tumulus. Gordion features more
than 80 such graves known to have been built
in various sizes and at different times, but the
most important of them is the tumulus popularly
ascribed to Midas. Also known as the Great Tumulus, the Midas Mound, reaching approximately
300 meters in diameter and 53 meters in height, is
considered today as the highest Anatolian tumulus
and the second highest of the Ancient world.
The gate of the tumulus is reached through a long
and narrow path from the courtyard. Behind that
gate is another long and narrow tunnel, at whose
end we arrive at the burial chamber’s iron gate.
We cannot go beyond the iron gate; but the view
behind the bars is impressive indeed. One is truly
amazed at the sight of thousands of years old tree
trunks, stones, and the burial chamber! One keeps
staring at the wooden panels made of juniper and
pine trees, stunned by the thickness and colour of
the timber planks...
Gordion Tümülüsü’nden çıkartılan
eserlerden bazıları: Anadolu
Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen
Pişmiş Toprak, Boğa Protomlu,
Sepet Kulplu, Siyah Astarlı yağ
kabı (en üstte). Gordion Müzesi’nde
sergilenen Fibula denilen çengelli
iğneler ile bronz kaplar.
Some of the artefacts originating from
the Gordion Tumulus: Black Polished
Bull Handled Terracotta Oil
Jug exhibited at the Ankara
Museum of Anatolian
Civilizations (top). Safety
pins called fibulae and
bronze vessels on display at
the Gordion Museum.
13
Gordion Düğümü
Büyük İskender’e atfedilen bir efsane de
budur. Genellikle zor bir sorunun kaba
kuvvetle kısa yoldan çözümü anlamında
metafor olarak kullanılır. Efsaneye göre ünlü
“Gordion düğümü” bir öküz arabasını bir
sütuna bağlayan karmakarışık bir sarmaşıklar yığınıdır. Araba, Midas’ın babası ya
da atası olan Gordios’a aittir. Yeni bir lider
arayışında olan Frigler’e bir kahin, şehre
öküz arabası ile giren ilk adamı kral ilan
etmelerini söyler. İşte bu kişi Gordios’tur.
Gordios kral olur ve öküz arabasını tapınağa koyar. Gordios’un öküz arabası, Büyük
İskender zamanında, düğümü çözecek olan
kişinin Asya’nın hakimi olacağı söylentisiyle
ünlenir. MÖ 334’de Gordion’a geldiğinde
Büyük İskender düğümü çözmeye çalışır ama
başarısız olur. Sabırsız bir öfkeyle kılıcını
çeker ve düğümü ortadan ikiye ayırır. İskender gerçekten de Pers İmparatorluğunun
fatihi ve Asya’nın hakimi olma yolundadır.
Ancak 33 yaşında ateşli bir hastalık sonucu
zamansız ölür. İskender’in akıbeti, bilgelerce
Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca
davranmasının cezası olarak yorumlanır.
The Gordian Knot
This is yet another myth attributed to Alexander the Great. It is often used as a metaphor
signifying the shortest route in terms of brute
force solution to a difficult problem.
According to the legend, the famous “Gordian
knot” was an entangled bundle of branches
tying an ox chariot to a column on the city’s
acropolis. The ox-cart was supposed to have
once belonged to Gordios, the founder of the
city who was the father or ancestor of Midas.
At one time when the Phrygians were in quest
of a new king, an oracle decreed that the next
man to enter the city driving an ox-cart should
become their king. That man was a peasant
farmer named Gordios, who was declared
king and, his ox-cart dedicated to Zeus out of
gratitude was tied to a post with an intricate
knot of cornel. The ox-cart still stood there in
the fourth century BC and had
acquired fame through a saying that whosoever could loosen the cord of the yoke of this
wagon, was destined to gain the rule of Asia.
This someone was to be Alexander the Great.
When he arrived in Gordion in 334 BC; he
tried to untie the knot but failed to do so. Furiously impatient, drew his sword and cut the
knot in two right through the middle.
As a matter of fact, Alexander the Great
was then on the path to conquer the Persian Empire and become the ruler of Asia.
Unfortunately, he passed away untimely at
the young age of 33 from the consequences
of an inflammatory disease before being able
to complete his task. Alexander’s fate was
interpreted by the sages as a punishment for
acting impatiently, instead of endeavouring to
untie the Gordian knot.
14
GORDİON MÜZESİ
Polatlı’nın Yassıhöyük köyünde,
Midas Tümülüsü’nün hemen yanıbaşında yer alan Gordion Müzesi
kurulduğu 1963 yılından beri meraklıların uğrak durağı.
Toplamda 180 m2’lik yeni depo
binası, 150 m2’lik ek teşhir salonu,
30 m2’lik laboratuvar ve 35 m2’lik
görüntülü bilgilendirme salonu ve
5000 m2’lik açık alanı ile Gordion
Müzesi, Anadolu’nun küçük ama
iddialı örneklerinden birini oluşturuyor.
Kronolojik bir anlayışla sergilenen eserlerin ilk bölümü Eski Tunç Devri ile başlıyor. Kral Midas ile son bulan Erken Frig
Dönemine ait eserlerin yer aldığı bölümde Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Erken Frig Çağına ait demir aletler ve tekstil üretim aletleri sunuluyor. İkinci salona girer
girmez, büyük bir vitrin içinde sergilenen ve MÖ 700’lü yıllara tarihlenen yapı dikkat çekiyor.
Yeni bir anlayışla düzenlenmiş olan bu salonda ayrıca MÖ 6 - MS 4. yüzyıl aralığına ait Yunan
seramikleri, Helenistik Çağ ve Roma Dönemi eserleri de yer alıyor. Son bölümde ise Gordion
kazılarından çıkartılmış mühür ve sikke örnekleri sergileniyor. Friglerin mobilya yapımında kullandıkları sedir, ardıç, şimşir, sarıçam, ceviz ve porsuk fidanlarıyla ağaçlandırılan bahçesinde
sergilenen Roma Mozaiği ile Galat Mezarı ise müze dışında görülmesi gereken diğer iki eser.
Müze bahçesinden görünüm (en üstte), Galat Mezarı (üstte), Kayabaşı Mozaiği’nden bir parça ve vitrinlerden
detay (en solda).
Courtyard’s view of the museum (top); the Galatian Tomb (top); fragment of the Kayabaşı Roman Mosaic and
detail from the showcases (on the left).
The Gordion Museum
The Gordion Museum located right next to the Midas Tumulus at the
Yassıhöyük village of the Polatlı Township, is a place highly frequented by enthusiasts since its establishment in 1963. With a new warehouse of 180 m2,
a 150 m2 large additional exhibition space, its 30 m2 large laboratory and a videoinformation room of 35 m2 along with 5000 m2 open area, the Gordion Museum as
a whole is a small but significant example of Anatolian museums.
Exhibited in a chronological order, the collection of the museum begins with the
first part devoted to the Early Bronze Age. The chapter featuring artefacts from the
Early Phrygian era ending with King Midas includes hand-made pottery of the Early
Iron Age, iron tools and textile production apparatus from the Early Phrygian Era. As
soon as we enter the second hall, we are dazzled by a structure dated to the 700’s BC, displayed in a large showcase. This hall laid out in a contemporaneous curatorial approach, also houses
Greek pottery of the period between the 6th and 4th centuries BC, and a range of Hellenistic Age and
Roman Era artefacts. In the last section are being exhibited the seals and coins
unearthed from the excavations at Gordion. The museum’s courtyard is adorned
with the cedar, juniper, boxwood, pine, walnut and yew saplings, which were the
trees the Phrygians used for making furniture. There are two more important
works which must be seen outside the museum building; namely, the “Roman
Mosaic” and the “Galatian Tomb” presented to the public in the courtyard.
Müzenin ikinci salonundan
bir görünüm (üstte). Orta/
Geç Frig Çanak Çömlekçiliği
başlıklı vitrinden örnekler: Bu
vazo parçasında flüt çalan bir
insan tasviri yer alıyor (solda),
çok renkli çömlek parçasındaki
insan figürlerinin ise halay
çektiği düşünülüyor (altta),
vitrinden bir görünüm (sol altta)
ve insan ve hayvan figürlü, çok
renkli bir vazo parçası (altta).
A view from the museum’s
second hall (above). Examples
from the showcase titled Middle
/ Late Phrygian pottery: This
vase features the depiction of
a man playing the flute (left);
the human figures on the
colourful fragment of pottery
are believed to be doing the
round dance (below); a view
from the showcase(bottom left);
fragment of a multi-coloured
vase decorated with human and
animal figures (below).
15
Galat Mezarı
1954 yılında kaçak bir kazı sonucu ortaya çıkarılan Galat Mezarı uzun
yıllar kaderine terkedilmiş ve hem insan hem doğa eliyle tahrip olmuştu. Neredeyse 50 yıl sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından
restore edilen mezar 1999 yılında müze bahçesinde yeniden inşa
edildi.
Mezar yaklaşık MÖ 3-2. yüzyıllara tarihleniyor ve mimari güzelliğinin
yanısıra Galatlıların Balkanlar’da uygulamış olduğu mezar tekniğini
Anadolu’ya taşımış olması açısından önemseniyor.
Kayabaşı Mozaiği
1989 yılında Polatlı’nın Kayabaşı Köyü’nde bir temel kazısı sırasında
ortaya çıkan mozaikler MÖ III. yy, Roma Dönemine tarihleniyor. Yarı
kapalı bir mekan içine monte edilen 6,60 x 7,70 metre ölçülerindeki
mozaikte hayvan motifleri ve geometrik bezemeler yer alıyor.
The Galatian Tomb
Uncovered in the course of an illegal excavation in 1954, the Galatian
Tomb was abandoned to its fate for many years and had been damaged by the hands of both man and nature. The monument having
been restored almost 50 years later by the Ministry of Culture was
re-erected in 1999 in the courtyard of the museum. The funerary monument is dated approximately to the period between the 3rd and 2nd
centuries BC. Besides its architectural beauty, the tomb is important
in terms of being representative of a burial technique imported by the
Galatians to Anatolia from their original homeland in the Balkans.
The Kayabaşı Roman Mosaic
Mosaics discovered in 1989, in the course of foundation diggings
in the Kayabaşı village near Polatlı were dated to the 3rd century BC
Roman Period. The mosaic measuring 6.60 x 7.70 meters which is
installed into a semi-enclosed space, features animal figures and geometric ornamentations.
Teras binası kazısından çıkarılan çömleklerden bir
örnek (sol üstte), Teras binası vitrininden (solda).
Çatı kiremiti, oluk ve süslü duvar karoları gibi Frig
mimari terakotaları (üstte), müzede sergilenen
paralar ve mühürler ile mühür baskılı eserler (altta).
An example of pottery
originating from the
Terrace Building
excavation (top left);
Terrace building showcase
(left). Roof tiles, grooves,
ornate wall tiles and the
Phrygian architectural
terracotta (top); coins
and stamps and the
Stamp Printed Artefacts
exhibited in the museum
(below).
16
SÖYLEŞİ
Interview
mimar, sanat
tarihçi,
akademisyen,
yazar...
prof. dr. gül
irepoğlu’nun
tarihe
tuttuğu
aynalardan
sanat ve
edebiyat
yansıyor.
 Gül İrepoğlu Arşivi & Rasim Konyar
MÜZE, SANAT ve MÜCEVHERE dair...
18
About MUSEUMS, ART AND
JEWELLERY
Architect, art historian, scholar, author...
Prof. Dr. Gül İrepoğlu’s mirrors on history
reflect art and literature.
imar, sanat tarihçi, akademisyen, edebiyatçı!
Üstelik de güzel, duyarlı ve üretken bir İstanbul
kadını... Bir arada bulunması bile zor bunca önemli
sıfatı kimliğinde toplamış birinden, Prof. Dr. Gül
İrepoğlu’ndan söz ediyoruz.
Tasarım, estetik ve sanat birikimini resimle yoğurmuş, en çok da
Osmanlı ile Lale Devri’ni sevmiş. Sonra mücevherin peşine düşmüş,
taşın, takının tarihinde yol almış.
Bunca araştırma boşa değil tabi, ardından peş peşe romanlar dökülmeye başlamış: Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde, Cariye, Fiyonklu
İstanbul Dürbünü...
İrepoğlu ile müzeler, kitaplar ve mücevherler üzerine sohbet ettik...
 MÜZE DERGİ: Sayın İrepoğlu, eserleriniz dünyanın her tara-
fında yankılanıyor. Biz, öncelikle yaşamınızda müzelerin yerini
merak ediyoruz!
GÜL İREPOĞLU: Müzeler benim için yaşayan mekanlardır, her birini
iletişime geçtiğim birer varlık gibi algılarım. Gerek binalarında, gerekse koleksiyonlarındaki kimi gizli ayrıntıların yalnızca bana göründüğü
hayaline kapılırım bazen, çünkü sergilenen objelere farklı açılardan
bakarım ve çoğunda yaşanmışlıklar, hikayeler okurum oralarda, hatta
onları esin kaynakları olarak romanlarımın motiflerine aktarırım.
Topkapı Sarayı Müzesi’nin yaşamımdaki yeriyse ayrıdır. Çocukluğumda Sultanahmet’teki aile apartmanımızdan çıkıp, o zamanlar genç
bir sanat tarihi asistanı olan teyzem Nurhan Atasoy’un elini tutarak
geldiğim bu müzenin bahçesi oyun alanıma; mekanları ve eserleri,
özellikle de Hazine Dairesi giderek ilgi alanıma dönüştü. Bu ilgim ve
sevgim hiç bitmedi, hep arttı, orayı kendimden bir parçaymış gibi benimsememe ve meslek hayatımda Topkapı Sarayı ile bağlantılı işleri
büyük mutlulukla ve öncelik vererek yapmama yol açtı, açmakta…
 Türkiye’deki müzeler ve müzecilik hakkında neler düşünüyorsu-
nuz? En beğendiğiniz müzelerimiz hangileri?
Türkiye’de müzecilik hızla gelişmekte ve bu çok sevindirici elbette.
Ancak yine de bu hızın yeterli olduğu söylenemez. Yeryüzünde bu
kadar zengin ve çeşitli müze malzemesine sahip az ülke vardır, bunu
değerlendirmek ve doğru değerlendirmek elzemdir. Eldeki olağanüstü
malzemenin etkili biçimde korunabilmesi ve sergilenebilmesi için
müzecilerin çok yönlü yetişmesi ve yeterli olanakların sağlanması;
sürdürülebilir koşullar yaratılması ve tüm bunların bilinçli bir farkındalıkla tamamlanması gerekir. En beğendiğim müzeler söz konusu
olunca Topkapı Sarayı Müzesi’ni bu sıralamanın dışında bırakmam
gerekir, demin belirttiğim gibi, o benim için müzeden öte birşeydir;
içinde beni heyecanlandıran unsurları tek tek sayacak olursam sayfalar buna yetmez! İyisi mi diğer müzelere bakalım şimdi.
Ayasofya Müzesi de karşılaştırma kabul etmeyecek görkemde ve her
girişimde aklımı başımdan alan, zamanı unutturup kendimden geçiren bir yerdir. Aya İrini Kilisesi ise tarihe dokunduğumu hayal ettiren,
müzik dinlerken her yanını bakışlarımla okşadığım bir mekandır.
Bana sevinç veren birçok yer var, örneğin Osman Hamdi Bey’in o
güçlü kişiliğini hissettiğim İstanbul Arkeoloji Müzesi ile Çinili Köşk
Müzesi.
Yine binasının her köşesi bana hikayeler anlatan, tutkuyla bağlı
olduğum ve kahvehanesinde şerbet içmeye bayıldığım Türk ve İslam
Eserleri Müzesi; dünya çapındaki sergileri ve lokantasıyla Sakıp Sabancı Müzesi, müthiş İznik çinileri ve diğer değerli koleksiyonlarıyla
Topkapı Sarayı’nda sergilenen 16. yüzyıl miğferi, Kaşıkçı Elması ve Osmanlı Nişanı
(sol sayfa), Altın Matara (sağda).
From the Topkapı Palace Museum: 16th century helmet and the Spoonmaker’s
Diamond and an Ottoman Medal (left page), Golden Flask (right).
Architect, art historian, scholar, writer! Moreover,
a nice, responsive and productive Istanbul
woman... We are talking about Prof. Dr.
Gül İrepoğlu, a person who succeeds in
combining all of these major titles in her
identity.
She focused her design, aesthetics and
art background on painting, developing a
keen interest for the Ottoman culture with
a particular affection for the Tulip Period.
Then, she looked into jewels and gems, going a long way in this field.
Inspired and stimulated by her research activity,
she produced novels in a row: “I left my Shadow
in Tulip Gardens”, “Concubine” and “A Bow-tied Istanbul
Kaleidoscope”…
We chatted with Gül İrepoğlu on museums, books and jewels…
MUSEUMS MAGAZINE: Ms. İrepoğlu, your achievements are echoed from all corners of the world. We are primarily interested in the
place and importance of museums in your life!
GÜL İREPOĞLU: Museums are living places for me; I perceive them as
beings with whom I can communicate. I imagine sometimes that some
hidden details both in their buildings and collections reveal themselves
only to me, since I look at the exhibited objects from a different angle and I perceive and read life stories on most of them, which in turn
constitute sources of inspiration that I transfer into the motifs of my
novels. The Topkapı Palace Museum occupies a privileged place in my
life. The garden of the museum had turned into my playground during
my childhood, where I used to go from our family home in the Sultanahmet district, holding the hand of my dear aunt Nurhan Atasoy, who
was a young assistant of history of art at that time. Growing up in that
environment, the various spaces and monuments of the Palace and in
particular the Department of the Treasury gradually turned into my fields
of interest. Since then, my interest and affection never diminished but
grew; embracing that place as if it were a genuine part of me; so much so
that I always accorded priority to projects related to Topkapı Palace with
great joy and happiness throughout my professional career.
What is your opinion on museums in Turkey? Which are your favourite museums?
It is of course gratifying to see that museums are developing rapidly in
Turkey. However, this fact should not mislead us into thinking that all is
perfect. We are one of the richest and luckiest countries in the world in
terms of the variety and multitude of museums’ material. Therefore, it is
essential to accurately evaluate and promote our assets. We need highly
cultivated curators with a broad vision in order to achieve the effective protection and appropriate exhibition of the extraordinary material
available to us. But of course, we must also create the necessary conditions and provide adequate resources to attain a sustainable continuity
in this field, all of which must be completed with a conscious awareness. When it comes to my favourite museums, we must leave aside the
“müzelerin koleksiyonlarındaki
kimi gizli ayrıntıların yalnızca
bana göründüğü hayaline kapılırım
bazen, hatta onları romanlarımın
motiflerine aktarırım.”
“ı ımagıne that some hıdden detaıls
of museum collectıons delıver theır
secrets only to me and ı transfer
them ınto the motıfs of my novels.”
19
“yeraltında binlerce yılda
eskimiş değerli ‘cevher’in bir
parçasına, yeryüzünde en fazla
bir ömürlük sahip olunabileceği
gerçeğinin farkında olmalı...”
“one has to be aware that a
human can possess a gem, whıch
matured for several thousands
of years under the earth, only
durıng a lıfetıme.”
Topkapı Palace Museum which is much more
than a museum for me for all the reasons I
enumerated before; since pages would not suffice if I had to dwell upon every emotion that I
felt with regard to that institution.
Hagia Sophia is also a splendid museum
beyond comparison due to its majesty. My
mind blows away every time I go there; I forget
myself and the passing of time. The Church of
Hagia Eirene is a place where I sense history
everywhere and caress all its corners with my
eyes while listening to music. There are many
places that provide joy to me, for example,
Istanbul Archaeology Museum and the Tiled
Pavilion, where I feel the presence of Osman
Hamdi Bey’s strong personality all over the
place.
Again, the Museum of Turkish and Islamic Art
telling me stories with every corner of its building to which I am passionately attached and
where I love to sip some sherbet in its coffee
shop. The Sakıp Sabancı Museum with its exhibitions of universal scale, its great restaurant;
the Sadberk Hanım Museum with its magnificent Iznik tiles and other valuable collections;
the Foundations’ Museum of Calligraphy; the
Pera Museum, which is very attractive to me
with its scrumptious 18th century paintings
and the Burhan Doğançay museum introducing
an important representative of contemporary
painting ...
Dolmabahçe and Yıldız Palace Museums
and the Aynalıkavak Pavilion remind me at
each step of recent history. Beylerbeyi Palace
Museum, where I monitored a TV Programme
20
salonlarında gezinmekten hiç bıkmadığım
Sadberk Hanım Müzesi, Vakıflar Hat Sanatı
Müzesi; şahane 18. yüzyıl tablolarıyla benim
için çok çekici olan Pera Müzesi, çağdaş resmin önemli bir temsilcisini tanıtan Burhan
Doğançay Müzesi…
Dolmabahçe ve Yıldız Sarayı müzeleriyle
Aynalıkavak Kasrı adım adım yakın geçmişi
yaşatır bana. Beylerbeyi Sarayı Müzesi ise
bir sezon boyunca kültür sanat konulu bir TV
programı yaptığım için bende özel anısı olan
bir yerdir.
Florya Atatürk Deniz Köşkü’nü de Atatürk’ün
anısına ve bir dönem mobilyasını pek yalın
biçimde yansıttığı için severim. İstanbul
Deniz Müzesi zengin koleksiyonu bir yana,
benim için çok şey ifade eden sedefli saltanat kayığını barındırdığından; Askeri Müze
ise işlemeli tombak at alın zırhlarını ve her
defasında şaşkınlıkla seyrettiğim Haliç
zincirini sergilediğinden önemlidir benim için.
Bunlar ilk aklıma gelenler, yoksa
İstanbul’da başka birçok müzeden
söz edebiliriz tabi. İstanbul dışındaki müzelere gelince, Ankara
Devlet Resim Heykel Müzesi, Edirne
II.Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi,
Bodrum Kalesi ve
içindeki Sualtı Arkeolo-
on art and culture during a whole season is a
place I keep in special memory.
I like the Florya Atatürk Sea Pavilion for reflecting in a sheer manner Atatürk’s memory and
the furniture style of the era. Aside from its
rich collection, I am fond of the Istanbul Naval
Museum for harbouring the mother-of-pearl
inlaid imperial boat which means a lot to me; I
enjoy the Military Museum where I can admire
the ornate tombac horse armours, and where I
am amazed each time I see the huge Byzantine
Golden Horn chain.
These are the museums that come to my mind
first, whereas we might go on like this talking
about numerous other museums in Istanbul.
When it comes to museums outside of Istanbul, I should mention the State Painting
and Sculpture Museum in Ankara, the Health
Museum of the Beyazıt II Complex in Edirne,
the Underwater Archaeology Museum inside
the Bodrum Castle. Çanakkale Salim Mutlu
Museum, Gaziantep Toy Museum, Gaziantep
Zeugma Museum, the Archaeological Museum
of Urfa, Aphrodisias, Mount Nemrut... The
great Ephesus ancient city is an inexhaustible
source of emotions about which thousands
of books could be written. For instance I will
always remember a Mario Frangulis concert
performed in front of the Celcus Library as one
of the most impressive experiences of my life.
And there is another place, which bears a special significance for me; namely the Euromos
Ancient City in Milas that I visit with my family
each year on our way back from our summer
vacation in Bodrum... Entering the historical
site, we throw ourselves immediately onto
the Temple of Zeus with its now very familiar
columns for us... And then one of our phones
rings, conveying some good news. Is it superstition? Who knows, maybe...? Usually I don’t
have such superstitions, but as I said this one
is “special”!
Your book “Ottoman Palace Jewel - Reading History through Jewel”
aroused repercussions both
in Turkey and around the
world. What kind of link
exists between the concept
of museum and the contents
of this book, which attracted
the attention of the New York
Metropolitan Museum as well?
Museums tell their visitors the
history of mankind. They lead them
to draw conclusions from that history;
at the same time they provide an
excellent context for comparisons.
As I chose the subtitle of my book,
“Reading history through
ji Müzesi, Çanakkale Salim Mutlu Müzesi, Gaziantep Oyuncak Müzesi,
Gaziantep’teki Zeugma Müzesi, Urfa Arkeoloji Müzesi, Afrodisias,
Nemrut Dağı...
Bir Efes için ne söylense azdır örneğin, kitaplar yazılabilir; Celcus
Kütüphanesi önünde dinlediğim bir Mario Frangulis konserinin hayatımın en etkileyici deneyimlerinden olma özelliğini hiç kaybetmeyeceğini biliyorum.
Bir de… Hepsinin içinde yine benim için özel olan bir yer var; her
yaz Bodrum’dan dönüş yolunda sapmayı asla ihmal etmediğimiz
Milas Euromos Antik Kenti… Euromos’a gelince, ailece gidip müze
kartlarımızı gösteririz ve kısa bir sohbetten sonra kendimizi Zeus
Tapınağı’nın o tanıdık sütunları arasına atarız. Ve o sırada içimizden
birinin telefonu çalar, iyi bir haber gelir. Batıl bir inanç mı dersiniz?
Bilemem, buna benzer başka bir uğura inanmışlığım yoktur, ama adı
üstünde, bu “özel”dir işte!
 “Osmanlı Saray Mücevheri - Mücevher Üzerinden Tarihi Oku-
mak” başlıklı kitabınız hem ülkemizde hem dünyada yankı uyandırdı. New York Metropolitan Müzesi’nin de dikkatini çeken bu
kitabın içeriği ile “müze” kavramı arasında nasıl bir bağlantı var?
Müzeler insanlığın tarihini anlatırlar gezenlerine. Bu tarihten sonuçlar
çıkarmaya yöneltirler, aynı zamanda müthiş bir karşılaştırma ortamı
sağlarlar. Ben de Osmanlı Saray Mücevheri kitabımın alt başlığını
“Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak” koyarken gerçekten tarihi mücevherin penceresinden vermeyi hedefledim. Çünkü altın ve mücev-
“hem en karmaşık, hem de en dolaysız
ifade yollarıdır mücevherler.
dolayısıyla mücevher eşyalar
öyküleriyle birlikte yan yana
dizildiğinde, bir kültürün tarihi
okunabilir...”
“gems are the most complex, as well
as the most dırect way of expressıon.
thus, when jewels are lıned sıde by
sıde wıth theır storıes, they allow
readıng the hıstory of a culture…”
her her zaman bir durum belirleyicisi olmuştur ve mücevher tarihi,
pek çok açılımı olan, tarihin ve tasarımın birleştiği özel bir konudur.
Mücevherin, bu en incelmiş ifade biçimi olan tasarım ürününün yüzyıllar içindeki gelişim ve değişimi çok şey anlatır bize; mücevher her
dönemin sosyo-politik durumunun, sanatsal eğilimlerinin, bilgilerinin ve olanaklarının en parlak göstergesidir. Antik dünyada “çelenk
taşıyan” anlamındaki “stephanophoros”tan Osmanlı’da “istefan”a
dönüşen diademlere; arkası foyalanan taşlardan analitik geometrinin
yarattığı kesimden türeyen pırlantalara; bir tek gri incinin ardındaki
gölgelerden tüm Doğu coğrafyasının görkemli sorguçlarına, ihtişamın
abartısından minimalizmin serinliğindeki tasarımlara uzanan göstergeler… Hem en karmaşık, hem de en dolaysız ifade yollarıdır mücevherler. Dolayısıyla mücevher eşyalar ve takılar öyküleriyle birlikte yan
yana dizildiğinde bir kültürün tarihi okunabilir, renkli bir panorama
olarak… Yani bu kitaptaki mücevherleri aynı gruplarla sergileyecek
olsak ve yanlarına uzun açıklamalarını koysak, bir Osmanlı Mücevher
Müzesi çıkar ortaya. Geçtiğimiz Nisan ayında New York Metropolitan
Müzesi’ne gittiğimde müzenin dükkanında kitabın nerede durduğunu
görmek istedim, ama kitabı tüm aramalarıma rağmen bulamadım, sa-
jewel”, I truly meant to present history from the
window of jewels. Because gold and jewels have
always been status symbols and the history
of jewellery is a very special area combining
history with design and related with various
other fields. The evolution of jewellery over the
centuries, this product of design, which is the
most refined form of expression, tells us a lot
on the socio-political situation of each period; constitutes the brightest reflection
of the artistic inclinations, the degree of
knowledge and technical capabilities
characterizing each different historical
era. All meaningful indicators, from the
diadems called “stephanophoros” which
meant “with a wreath” in the ancient
world, transformed into “Istefan” under
the Ottoman Empire; from glazed stones
to diamonds created with a cutting technique
derived from analytical geometry; from the shade behind a single gray
pearl to the majestic panaches characteristic of the Eastern world; from
the exaggeration of glory to the coolness of minimalistic designs; they
all tell us a story about their historic and geographic environment.
Jewels are the most complicated but at the same time most direct way of
expression. Therefore, when the jewels are lined side by side with their
stories, they allow reading the history of a culture through a colourful
panorama…
So, if we were to showcase the jewels presented in this book, alongside
their detailed descriptions, we would end up creating a Museum of Ottoman Jewels. Last April, when I visited the Metropolitan Museum in New
York City, I tried to find my book there, in their bookstore, but I could
not find it. The sales person explained to me that my book was sold-out,
but that they ordered new copies of it. I was hesitating between being
happy about the book’s success and the disappointment of not having
been able to have a picture taken at the MET with a copy of my book in
my hands!
“Gems” are most of the time associated with jewellery attracting
the greatest attention in museums. However, gems cover a broader
concept than jewellery, isn’t it?
Jewellery is what comes to mind first when we refer to gems or jewels.
But to limit gems to jewellery does not exhaust the subject matter,
particularly in the case of the Ottoman Court. Of course, there are many
magnificent types of jewellery worn by sultans, particularly the head
plumes adorned with the most unique diamonds, rubies, emeralds,
turquoise and pearls… However, the actual characteristic of Ottoman
jewels lies in the objects decorated with gems, rather than jewellery as
such. Those items are of dizzying variety and dazzling beauty; the mean-
Kahve Zarfı ve Kemer (solda), II. Mahmut Askısı (sağ sayfa, solda),
Necef Askı (sağ üstte) ve İrepoğlu fotoğrafı.
Coffee cup envelope and Belt (left), Sultan Mahmut II Hanger (right page, left),
Najaf Hanger (top right) and İrepoğlu photos.
21
Prof. Dr. Gül İrepoğlu:
MİMAR, SANAT TARİHÇİSİ ve ROMANCI...
İstanbul Lisesi’ni ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi
Mimarlık Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Estetik ve Sanat Tarihi Kürsüsü’nde akademik
kariyerine başladı, 1997’de aynı kurumda sanat tarihi profesörü unvanını aldı. Avrupa ve Osmanlı Sanatı’nın çeşitli konularında lisans,
yüksek lisans ve doktora dersleri verdi, 26 yıl hizmetin ardından
2005’te emekli oldu.
TRT2 TV kanalında Şehir-Mekan ve Sanat-Mekan programlarını
hazırlayıp sundu, 2007-2009 arasında TAÇ Türkiye Anıt Çevre
Turizm Değerlerini Koruma Vakfı Başkanlığını üstlendi. 2006-2012
arasında UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi
ve Somut Kültürel Miras Komitesi Başkanı olarak görev yaptı. 5
bilimsel kitabı ile bölüm yazarak katıldığı 3 kitap ve çok sayıda makalesi var. 2012’de yayımladığı kitapları “Osmanlı Saray Mücevheri-Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak” ve “Lale, Doğada, Tarihte,
Sanatta” isimlerini taşıyor. Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde,
Cariye, Fiyonklu İstanbul Dürbünü adlı romanları İngilizce, Arapça, Arnavutça, Bulgarca, Malayalam dili (Hindistan), Portekizce
(Brezilya), Rumence ve Yunanca’ya çevrildi. “Zamanda Yolculuk”
adındaki yeni TV programı 2013-14 sezonunda TRT Okul kanalında yayına girecek.
Prof. Dr. Gül İrepoğlu:
ARCHITECT, ART HISTORIAN AND
NOVELIST...
Following her secondary education at the Istanbul High School, and
her graduation from the Architecture Department of the Istanbul State
Academy of Fine Arts, she began her academic career at the Aesthetics
and Art History Chair of the Faculty of Literature of the University of
Istanbul. She received the title of professor of art history in 1997 at the
same institution. She taught several courses on various aspects of European and Ottoman art, at undergraduate, masters and doctoral levels.
She retired in 2005 after 26 years of service. She prepared and presented
television programmes on urbanism and art under the titles “City-Space”
and “Art-Space” on the TRT2 TV Channel. She was the Chairperson
of the Turkish Heritage Conservation Foundation (TAÇ), between the
years 2007 and 2009. She served as Member of the Board of Directors
of the Turkish National Commission for UNESCO and as the Executive
Chairperson of the Tangible Cultural Heritage Committee from 2006 to
2012. She published five scientific books and participated with chapters
in three other books and published numerous articles. Her books published in 2012, are titled “History of the Ottoman Palace Jewel- Reading
History through Jewel” and “Tulips in Nature, History
and Art”.
Her novels titled “I left my shadow in Tulip
Gardens”, “Concubine” and “A bow-tied
Istanbul Kaleidoscope” were translated in English, Arabic, Albanian,
Bulgarian, Malayalam (India), Portuguese (Brazil),
Romanian and Greek.
Her next TV programme “Time
Travel” will be
broadcasted on the
school channel of
TRT Television during the 2013-14 period.
22
ings attributed to them are surprising. There are so many details in this
regard that it is difficult to make generalizations. From the outstanding crown designed for Sultan Süleyman the Magnificent, to stirrups
adorned with rubies and emeralds, from the mother-of-pearl inlaid
throne, to the Koran cover decorated with turquoise and pearls, from
the enamelled dagger decorated with emeralds, to a monogrammed
panache.
What is your opinion on jewellery design in Turkey? How do you
choose your jewellery?
Turkish society has always been fond of jewellery, this is a good thing;
and I myself was attracted to jewellery all my life. This is probably one of
the reasons why I devoted my professional career to that domain. Generally speaking, in earlier times, craftsmanship was appreciated as much
as the quality of gems. It seems to me that nowadays the emphasis is
more on the the glitter of the stones. But I think that a perfect craftsmanship is an essential factor of the quality of jewellery. Of course, the
circumstances of the present day play an important role in this regard.
On the other hand, there are certain design approaches inspired by the
“old” without necessarily imitating it, but based on creativity, and this
is exactly what I prefer. It is a matter of culture and refinement besides
liability to the conditions of the time. It is necessary to be thoroughly
acquainted with the tradition of classical jewellery rooted deep in our
historic culture and of course to fall in love with jewels. One has to be
aware of the worth of an “ore” which matured several thousands of years
under the earth, to acquire its current glitter; that a human can possess or wear this several thousand years old gem only during a lifetime.
The jeweller must show its respect for the precious gem by crafting it
carefully and be sure to get back the value of his labour. The purpose of
my book was to keep alive and transmit the tradition of jewellery in its
finest details, to present a different reading of the subject, based on the
characteristic of jewels of being the most refined form of expression at
all times. After all, knowledge will improve taste. I usually like to use the
old family jewels, but at times a different design can also be attractive. I
also have some modest design projects myself, I’ll see what happens…
Following your book on jewellery, you published a new book entitled
“The Tulip in Nature, History and Art”. What comes next?
There is a natural step to be taken: the Rose book! This book will be
“mücevher her dönemin sosyopolitik durumu, sanatsal eğilimleri,
bilgi ve olanaklarının en parlak
göstergesidir...”
“jewels are the brıghtest ındıcators
of the socıo-polıtıcal sıtuatıon,
artıstıc ınclınatıons, and the degree
of knowledge and capabılıtıes of each
perıod”.
ready next year in time for New Year’s Eve 2014-15. Tulip occupies
an important place in my writing career, but Gül (Rose) is my name,
inherited from a long family line with several of my grandparents called
Gül, who were all women with strong personalities. I have to produce a
book worthy of that family tradition. The expansions of the rose motif in
art and culture are so vast that one could write a book devoted solely to
poems with rose as a theme and the rose patterns in painting and ornaments. I must make a good selection of all this. This will be an exciting
process for me; but I must first finish my novel “The Star of Istanbul” to
be released this fall, on the adventure of a very precious diamond whose
journey starts under the reign of Süleyman the Magnificent of and continues up to our present-day, with the lives it touched, and loves, greed
and sorrow. www.gulirepoglu.com
tıcıya sorduğumda tükenmiş olduğunu,
tekrar ısmarladıklarını söyledi. MET’de
kitapla bir fotoğraf çektiremediğime
mi yanayım, çok sattığına mı sevineyim bilemedim!
 “Mücevher” dendiğinde genellikle
“takı” akla gelir. Müzelerde de en çok
ilgi çekenlerin arasındadırlar. Fakat mücevher
daha geniş bir kavram aslında, öyle mi?
Osmanlı saray mücevheri deyince çoğunlukla takıların akla gelmesi doğru değil. Elbette birçok görkemli
takı var, en çok da padişahın benzersiz elmaslarla, yakutlarla, zümrütlerle, firuzelerle ve incilerle bezeli sorguçları. Ancak esas mücevher
eşyalar Osmanlı mücevherinin karakteristik yönünü oluşturuyor, ki bu
mücevher eşyaların çeşidi baş döndürüyor, onlara yüklenen anlamların zenginliği şaşırtıyor. Bu konuda öyle çok ayrıntı var ki, genelleme
yapmak zor. Kanuni için tasarlanan olağanüstü taçtan; yakutlar ve
zümrütlerle bezenmiş üzengilere, sedefli tahttan firuzeler ve incilerle donatılmış Kur’an kabına, zümrütlü mineli hançerden tuğralı bir
sorguca…
 Türkiye’de takı tasarımı hakkında ne düşünürsünüz? Siz takıla-
rınızı nasıl seçiyorsunuz?
Türk toplumu her zaman mücevhere düşkün, bu da güzel birşey,
ben de kendimi bildim bileli mücevher beni çekmiştir, bu konuya
böylesine eğilmemin nedenlerinden biri de bu olmalı. Genel olarak
konuşursak, eskiden mücevherde işçilik daha çok gözetilirdi, taşların
kalitesi kadar işleniş de önemliydi, şimdi sanki taşların parıltısı daha
ön plana çıktı, oysa bence kusursuz bir işçilik bir mücevheri mücevher
yapan unsurlardandır. Tabi bunda günün koşullarının rolü çok, öte
yandan eskiden esinlenen ve “eski”yi taklit etmeyip doğru yorumlayan, tasarıma yaratıcılık katan yaklaşımlar da var ve benim tercihim
de bunlardan yana. Bu bir eğitim ve görgü meselesi, günümüzün
olanaklarının yanısıra elbette. Köklü mücevher geleneğini önce iyi
tanımak, tanıtmak gerekiyor ve mücevherle aşk yaşamak… Yeraltının
binlerce yılda eskimiş değerli “cevher”inden bir parçaya yeryüzünde
en fazla bir ömürlük sahip olma gerçeğinin farkında olmak, ondan da
önce o değerli cevheri gereğince özenli işlemenin önemini bilmek,
aynı zamanda da gösterilecek özenin karşılığının alınacağından emin
olmak şart. Bu kitabı yazmamdaki bir amaç da mücevher geleneğini
ayrıntılarıyla aktarmaktı, mücevherin her dönemin en incelikli ifade
aracı oluşundan yola çıkarak farklı bir okuma sunmaktı. Sonuçta bilgi,
zevki geliştirecektir. Ben genellikle eski aile takılarını kullanmaktan
hoşlanıyorum ama zaman zaman farklı bir tasarım da çok çekici olabiliyor. Bir de naçizane bazı tasarılarım var, bakalım…
 Mücevher kitabınızın hemen ardından “Lale, Doğada, Tarihte,
İrepoğlu (üstte) ve Yarım Çiçek Zümrüt Küpe (sağ üstte). İrepoğlu’nun kitaplarının
bir çoğu İngilizce, Arapça, Arnavutça, Bulgarca, Malayalam dili (Hindistan),
Portekizce (Brezilya), Rumence ve Yunanca’ya çevrildi.
İrepoğlu (top) and Half Flower Emerald Earrings (top right). İrepoğlu’s many books
in English, Arabic, Albanian, Bulgarian, Malayalam (India), Portuguese (Brazil),
Romanian and Greek.
Sanatta” yayınlandı. Sırada neler var?
Sırada atılacak doğal bir adım var: Gül kitabı! Bu kitap 2014-15 yılbaşına yetişecek. Lalenin kendi yazın yaşamımda büyük yeri var, ama
gül de benim ismim, üstelik gerçekten her bakımdan benimsemiş
olduğum ismim. Ailede devam eden bir “Gül’ler” geleneğinin parçasıyım ben, anneannemin ve babaannemin anneleri Gül Hanımlar
imiş ve her ikisi de o zamanki yaşamların güç koşullarına cesaretle
dayanan güçlü kadınlarmış. Gül isminin iki ailenin geçmişinde böyle
aynı konumda olması hoş bir rastlantı olabilir, ancak bana verilmiş
olmasına rastlantı olarak bakmıyorum; ailede (belli etmeksizin) güçlü
olmanın… Bunun kitabını yazmalıyım, “gül”e gereken özeni göstermeliyim! Zaten sanatta ve kültürde o kadar geniş açılımları var ki
gülün, yalnızca güllü motifler veya güllü şiirler koca kitapları doldurabilir, önemli ve zor olan bunlardan iyi bir seçki yapmak ve tarihini
doğru değerlendirerek sunmak. Evet, heyecanlı bir süreç bu benim
için, ama önce sonbaharda çıkacak olan İstanbul Yıldızı romanımı
tamamlamalıyım, pek değerli bir elmasın Kanuni döneminde başlayan ve günümüze kadar gelen serüveni, dokunduğu yaşamlar, hırslar,
aşklar ve hüzünler... www.gulirepoglu.com
23
DÜNYA
MÜZELERİ
World
Museums
 Shutterstock, Wikipedia Arşivleri
Prado Müzesi
(sağda), müze
koleksiyonunda
yer alan Goya’nın
3 Mayıs 1808
ve Velázquez’in
Nedimeler
tabolalarından
detaylar (solda).
Goya (sol üst),
Murillo (sağda) ve
Velázquez (oturan)
heykelleri.
Prado Museum (on
the right); details
from Goya’s “The
Third of May 1808”
and “Las Meninas”
of Velázquez
(left). Statues of
Goya (top left),
Murillo (right) and
Velázquez (seated).
24
KRALİYET KOLEKSİYONUNUN İHTİŞAMI
PRADO MÜZESİ
madrid’de bulunan prado müzesi, ispanya
krallarının koleksiyonlarına ve dünyanın en
önemli ressam ve heykeltıraşlarının eserlerine ev
sahipliği yapıyor. goya’nın ünlü “3 mayıs 1808” adlı
tablosu da burada, velazquez’in “nedimeler”i de…
PRADO MUSEUM
SPLENDOUR OF THE ROYAL COLLECTION
The Prado Museum in Madrid is home to the collections of Spanish kings
and to the masterpieces of the world’s major artists in the field of painting
and sculpture. The well-known canvas of Goya, “The Third of May 1808”
and “Las Meninas” of Velázquez are among these famous works of art.
25
imisi küçük müzeleri sever, Paris’teki Romantizm
Müzesi’nde tüm gününü geçirebilir. Bazıları tematik
müzelere bayılır, Berlin’de bir çeşit sosisli sandviç; “Currywurst”un tarihini sergileyen Currywurst
Müzesi’nin kuyruğunda bir saat sıra bekleyebilir...
Bazıları da içinde paha biçilemez eserlerin bulunduğu büyük müzeleri
sever. Gittiği her yerde ilk durağı ulusal müze olur. Siz de onlardan
iseniz ve yolunuz Madrid’e düşerse tavsiyemiz, kraliyet koleksiyonunun da en güzel parçalarına ev sahipliği yapan Prado Ulusal Müzesi’ne
uğramanız...
Goya, Velázquez, El Greco gibi ünlü İspanyol ressamların yapıtlarının
bulunduğu müze, 1819 yılında kurulmuş. Avrupa’nın en zengin kolek-
Some people like small museums, and enjoy spending the whole day at
the Museum of Romanticism in Paris. Others prefer thematic museums,
such as the “Currywurst” Museum in Berlin presenting the history of the
curry sausage… But there is a larger group of people who like to visit
grand museums housing the priceless treasures of universal art. Those
people’s first stop is usually the national museum of the country they
are visiting. In case you are one of these people, we strongly recommend
that you pay a visit to Spain’s Prado National Museum if your way takes
you to Madrid…
Museo del Prado, home to the works of famous Spanish painters such
as Goya, Velázquez and El Greco, was founded in 1819. This outstanding
institution possessing one of Europe’s richest art collections also owns
works of illustrious sculptors like Matteo Bonarelli, Gian Lorenzo Bernini
and others. Originally established as a painting and sculpture museum,
the Prado was expanded with the inclusion of numerous engravings,
pencil drawings, minted coins and works of decorative arts into its collections. Home to Europe’s greatest masterworks, the Prado Museum
features the best examples of the Romantic era, the Age of EnlightenPrado Müzesi’nin bahçesinden (Shutterstock,
rSnapshotPhotos) ve içinden (Shutterstock,
rubiphoto) görüntüler. Goya’nın ünlü diğer iki
tablosu Giyinik Maya ve Çıplak Maya (solda).
Bosch’un Dünyevi Zevkler Bahçesi (sağ üstte),
Tintoretto’nun Christ Washing the Disciples’
Feet adlı tablosu (solda) ve Rubens’in Üç
Güzelleri’nden bir detay.
Views from the courtyard (Shutterstock,
rSnapshotPhotos) and interior (Shutterstock,
rubiphoto) of the Prado Museum. The Nude
Maja and the Clothed Maja by Goya (left).
The Garden of Earthly Delights by Bosch
(top right), Tintoretto’s Christ Washing the
Disciples’ Feet (left) and a detail from the
Three Beauties by Rubens.
26
siyonlarından birine sahip olan bu ihtişamlı yapı, Matteo Bonarelli,
Gian Lorenzo Bernini gibi ünlü heykeltıraşların eserlerini de içeriyor.
Başlangıçta bir resim ve heykel müzesi olarak kurulan Prado Müzesi,
koleksiyonuna zamanla gravür, karakalem desen, madeni para ve süs
eşyaları da ekleyerek büyümüş. Avrupa sanatının en önemli eserlerinin
yer aldığı müzede, Romanesk, Aydınlanma (Altın Çağ) ve Barok Çağın
en iyi örnekleri bulunuyor.
Müzenin en “kıymetli” sanatçılarından biri şüphesiz Francisco José
de Goya y Lucientes. Sanat tarihindeki kısa adıyla, Goya. Romantizm
akımının önde gelen temsilcilerinden biri olan İspanyol ressamın en
önemli tablosu sayılan “3 Mayıs 1808”, müze ziyaretçilerinin de en
çok ilgi gösterdikleri eser. Tablo 3 Mayıs 1808’de Fransızlar’ın Madrid’i
işgali sırasında, Napolyon ordularına karşı direnen Madrid halkını
gösteriyor.
Les Meninas (Nedimeler) da bu müzede
Barok çağın ünlü İspanyol ressamı Velázquez’in eserleri de dikkat çeken
parçalar arasında. Kral IV. Felipe’nin sarayında baş ressam olarak çalışan ressamın tablolarında kraliyet ailesinin günlük yaşamından kesitler
görmek mümkün. Las Meninas (Nedimeler) tablosunun ise dünya sanat ve felsefe tarihinde çok özel bir yeri var. Bu da öykü içinde öykünün
yer aldığı bu resmin nasıl okunacağı konusundaki farklı yaklaşımlardan
kaynaklanıyor. Bu konuda kitaplar yazılmış, Picasso da aynı tablonun
tam 58 ayrı çeşidini yapmış. Kendisini de sık rastlanmayan bir biçimde
ment (Golden Age) and the Baroque period. One of the most illustrious artists whose works are displayed at the museum is undoubtedly
Francisco José de Goya y Lucientes, who took his place in the annals of
the history of art under his short name of Goya, as one of the leading
representatives of the Romantic era in painting. His “The Third of May
1808” painting, depicting the resistance of the people of Madrid against
the invading Napoleonic armies, is certainly the work of art attracting
the greatest public interest at the Prado Museum.
“Las Meninas” of Velázquez is also at this museum.
The works of the greatest Spanish painter of the Baroque era, Velázquez
are also among the valuable pieces of the collection. Velázquez painted
scenes from the daily life of the royal family as court painter of King
Philipp IV of Spain. His famous canvas Las Meninas (The Maids of
Honour) is a masterwork of great significance from the point of view of
the history of art and philosophy. The work’s complex and enigmatic
composition raises questions about reality and illusion, and creates
an uncertain relationship between the viewer and the figures depicted.
Because of these complexities, Las Meninas, on which various books
were written, has been one of the most widely analysed works in Western painting. Pablo Picasso painted a series of 58 interpretations of Las
Meninas, and figures from it. In an unusual way, Velázquez included
himself in this painting. He placed a mirror in the back wall on which can
be seen the reflections of King Philip IV and his wife Mariana of Austria,
27
Goya’nın ünlü eseri 3 Mayıs 1808... Hakkında sayfalar
dolusu makale ve onlarca kitap yazılan, dünyanın en
önemli tablolarından biri. Sanat tarihçileri Goya’nın eserini
yorumlarken dine gönderme yaptığını da söylüyor ve bazı
noktalara dikkat çekiyorlar.
Goya’s famous painting “The Third of May 1808” is one
of the world’s major works of art. Art historians suggest
that the painting contains religious references.
Kurşuna dizilen adam, duruşu ile İsa’nın çarmıha gerilişini
de sembolize ediyor.
Particularly the posture of the man being shot is
interpreted as a symbolic reference to the crucifixion of
Christ.
Adamın sağ elinde leke, İsa’nın çarmıha gerildiğinde
avucunda beliren çivi izini (stigma) simgeliyor (solda).
Başı öne eğik dua eden figürün bir keşiş ya da rahibi
temsil ettiği düşünülüyor (üstte).
The stigma on the right hand of that figure is seen as
representing the nail’s stigma on the hand of Jesus (left).
The figure praying with his head leaning down is said to
represent a monk or a priest (above).
28
tuvale katan ressam, resmini yaptığı kral ve
kraliçeyi arkadaki aynadan göstererek, seyredeni de düşünmeye zorluyor. Ressamın
seyirciye göre sağında, Prenses Margarita
anne ve babasını izler, nedimeler onunla
ilgilenmektedir. Velázquez, bu tabloda ışığı
ustaca kullanarak birden çok odak noktası
yaratmış ki bu özellik, yalnız farklı okunmalara değil, resme politik anlamlar bile yüklenmesine yol açıyor. Dramatik, etkileyici
bir eserdir Nedimeler…
Rivayete göre tabloda ressamın göğsünde
görülen kırmızı haç, kraliyet nişanı olup,
Velázquez’in ölümü üzerine Kral resme
kendi eliyle eklemiş. Bu haç Santiago şövalyelerinin sembolü olarak da biliniyor.
Neo-Klasik üsluptaki projesi 1785’de mimar Juan de Villanueva tarafından tasarlanan Prado binası, III. Carlos döneminde
önce Doğa Bilimleri Akademisi olarak
hizmet vermiş. Resim ve heykel müzesine
dönüştürülmesine Napolyon ordusuna
karşı verilen savaştan sonra karar verilmiş
ve 1819 Kasım’ında bu kimliğiyle kapılarını açmış. 19. yüzyılın sonundan 1930’lara
kadar kraliyete ait tüm tablo ve heykeller buraya taşınmış. Prado, İspanya’nın
yaşamış olduğu bütün siyasi rejimlerin;
krallık yönetimi, I ve II. Cumhuriyetler,
iç savaş, Franco diktatörlüğü, demokrasi
ve sosyalist dönemin de tanığı. Ne kadar
özerk olsa da yönetim açısından bir parçası hâlâ İspanya Krallığı’na ait olan Prado
Müzesi, 2001-2007 yılları arasında önemli
hamleler yapmış. 2003’de çıkarılan özel
bir kanun ile yönetimde daha bağımsız
hale getirilen müzenin kendi kaynakları
ile kendini geliştirmesi ve genişlemesi
de 2004’de mümkün kılınmış. Böylece
Villanueva’nın çizdiği tarihi binanın doğu
cephesine ana bina ile bağlantılı modern
bir ek bina yapılabilmiş.
Prado Müzesi’nde günümüzde yaklaşık
7 bin eserlik büyük bir koleksiyon bulunuyor. Avrupa’nın en çok ziyaret edilen
müzelerinden biri olan müze, İspanya’nın
en büyük gurur kaynaklarından biri. Müzede sadece İspanyol sanatçıların eserleri
yok. Avrupa’nın diğer önemli ressamları
Bosch, Rubens, Mantegna, Raphael,
Botticelli, Dürer’in eserlerini de görmek
mümkün. Dürer’in Adem ile Havva adlı
eseri ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken
tablolardan…
Önerimiz müzeyi gidip yerinde görmeniz.
Ama “gidecek vaktim yok” diyorsanız, size
güzel bir haberimiz var. Prado Müzesi ve
Google işbirliğiyle bu müzeyi sanal ortamda da gezebilirsiniz. Eserlerin tümünü
görmek mümkün değil ama yine de ihtişamlı koleksiyonun önemli bir bölümünü
görebilirsiniz. “Ben onları bire bir görmek isterim” derseniz Prado Müzesi’nde
geçen güzel bir günden sonra Plaza Mayor
meydanında içilecek bir fincan kahveyle
yorgunluk atmanın keyfinin de bir başka
olduğunu söyleyelim.Prado Ulusal Müze,
www.museodelprado.es
work were approved. These modifications were
based on the need of providing the Museum
with a more flexible management, speeding
up its performance and increasing its capacity to self-finance. The Museum’s new status
was made effective by the Museo Nacional del
Prado Act, November 2003, and a subsequent
amending Statute approved by Royal Decree,
12th March 2004. These changes paved the way
to the construction of a new building located
on a site facing the east façade of the Prado
and interconnecting from inside with the historic Villanueva building.
The huge collection of the Museum consists
of around 7 thousand works of art. One of
Europe’s most visited museums; the Prado
is a great source of pride for Spain. Besides
the works of the greatest Spanish artists, the
Museum houses works of other major European artists such as Jerome Bosch, Rubens,
Mantegna, Raphael, Botticelli, Albrecht Dürer
and others. Adam and Eve, the pair of oil-onpanel paintings by German Renaissance artist
Albrecht Dürer, are among the most popular
masterpieces of the Prado collection.
We have good news for those who have no
time or possibility to visit the museum in real;
virtual visits of the Museum are made possible
through the cooperation of Prado and Google.
Check with: www.museodelprado.es
as if the royal couple was watching the scene being painted, from the
position of the viewers of the painting. In the centre of the scene, their
daughter, the five-year-old Princess Infanta Margarita Theresa, surrounded
on both sides by two ladies-in-waiting, seems like she is looking at her
parents. Velázquez created multiple focal points in the composition of
this painting by masterfully using the light effects; so that the work has
not only been subject to different artistic readings but also to a variety of
political interpretations. Las Meninas is definitely an impressive, dramatic
painting. On the painter’s chest is the Red Cross of the Order of Santiago,
which he did not receive until 1659, three years after the painting was
completed. According to some accounts, King Philip ordered this to be
added after Velázquez’s death, and some say that his Majesty himself
painted it.
The Prado building designed in neo-classic al style in 1785 by the architect Juan de Villanueva served initially as the Academy of Natural Sciences
during the reign of King Carlos III. The decision to convert the building
into a painting and sculpture museum came after the war fought against
the Napoleonic armies and the museum opened its doors to the public in
November 1819. All the valuable paintings and sculptures in the possession of the kingdom were gathered here from the end of the 19th century
until the 1930s. Prado is also a testimony to the successive political regimes that have been experienced by Spain; from the Monarchy, the First
and Second Republics, the civil war and the Franco dictatorship to the
ensuing democratic and socialist eras.
Coinciding in time with the execution of its latest and most ambitious
expansion plan (2001-2007), the Museum’s latest efforts towards modernization took place in 2004 when changes of its legal and statutory frame-
Velázquez’in
Nedimeler tablosu
(solda), Valeriano
Salvatierra y
Barriales’in Bereket
(solda) ve Hayranlık
adlı heykelleri.
Las Meninas of
Velázquez (left),
Allegorical
sculptures
Fertility (left)
and Admiration
by Valeriano
Salvatierra y
Barriales.
29
BİR YÖRE
BİR ANTİK
KENT
One Region
One Ancient City
felsefenin babası thales, ayasofya’nın mimarı isidoros, apollon
tapınağı’nın mimarı daphnis’in kentiydi... ticaret, felsefe, sanat ve
mimarinin merkeziydi... milet’e gittiğinizde, o muhteşem tiyatronun
en üst basamağına tırmanın, gözlerinizi kapatın ve aklınıza gelen ilk
cümleyi haykırın. antik çağdan beri çınlamaya devam eden mükemmel
akustiğe tanık olacaksınız!
 Rasim Konyar
30
FELSEFE VE SANATIN KENTİ
31
idim’e doğru giderken, Balat köyü yakınında, tarlaların arasından görülen kahverengi tabela yaklaştığımızı müjdeliyor. Biraz ilerleyince, ovanın ortasında
ihtişamlı bir kent karşılıyor bizi. Burası, İonia’nın
en eski ve en önemli kenti, bilim ve sanat merkezi
Milet…
Büyük Menderes’in sulayıp, Ege güneşinin beslediği, 6 bin yıldır insanlığın iz bıraktığı topraklardayız. Efes’in, Sardis’in, Symrna’nın komşusundayız. Milet’te, Latince adıyla söylersek Miletus’dayız…
Kökeni Antik Çağdan beri tartışılan Milet’in önceleri Batı Anadolu
Kültür Grubu’na ait bir kent olduğu, Orta Bronz Çağında Minos karakterli bir kent haline geldiği düşünülüyor. Siyah perdahlı beyaz bezemeli
keramik buluntular bu düşüncenin en önemli kanıtı olarak gösteriliyor.
Mikenler Döneminde Millawanda olarak isimlendirilen kent daha sonra
Hitit Kralı II. Mursili tarafından harap ediliyor.
Bir İon kenti olarak Milet Atina’dan gelen kolonistler tarafından kuruluyor. En parlak çağını Arkaik Dönem, yani MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda yaşayan Milet, Ege kıyısının en önemli liman kenti olmakla kalmayıp, 90’ın
üzerindeki kolonisiyle büyük bir merkez konumuna geliyor. Marmara
ve Karadeniz kıyılarındaki kolonileri ile birlikte büyük bir ticaret ağının
merkezi olan ve giderek zenginleşen Milet, sanat ve kültüre de başkentlik yapıyor.
Miletus
Thales, the father of philosophy; Isidore, one of the two architects
of the Hagia Sophia; Daphnis, the architect of the Temple of Apollo
in Didyma, were all from Miletus... The city was a centre for trade,
philosophy, art and architecture... When you go to Miletus, climb
to the top of the magnificent theatre, close your eyes and shout the
first phrase that comes to your mind. It will be the moment you will
experience the excellent acoustics which continue to resonate here
since the ancient times.
On the way to Didim, near the village of Balat, a brown sign in the fields
announces Miletus. A little further ahead, our eyes are dazzled by a
magnificent ancient settlement situated in the middle of the plain. This
place is the oldest and most important city of Ionia, ancient science and
art centre Miletus...
We find ourselves on these lands watered by the historic Maeander
River, Great Menderes, and nourished by the sun of the Aegean, where
mankind has left its mark at least for the last six thousand years. We are
here in the neighbourhood of Ephesus, Sardis, and Smyrna. We are in
Miletus or Miletos in its Greek name.
Although the origin of Miletus has been matter of discussion since
Antiquity, the settlement is thought to have been part of the Western
Anatolian Cultural Group and that it came under Minoan influence in
the Middle Bronze Age. Pottery coated with a black polish, decorated
with white ornaments found in the area is cited as the most convincing evidence of this idea.The settlement called Millawanda during the
Mycenaean period was later ruined by Hittite King Murshili II.
Miletus as an Ionian city was founded by colonists from Athens. The
settlement experienced its golden era during the Archaic Age, namely in
the 7th and 6th centuries BC, where it was the preponderant port city of
the Aegean coast. Moreover, with its more than 90 colonies, it developed into a great regional power. The city which grew into a major trading hub thanks to the wingspan provided by its colonies at the Marmara
and Black Sea coasts and increasingly expanded its wealth, played also
a crucial role in the field of art and culture.
The Beginning of the Decline
The city that fought successfully against the attacks of the kings of
Lydia was not able to stand in the face of the Persian invasion and
came under the rule of the Achaemenid Kingdom. Its attempt to lead
a rebellion of the Ionian cities against Persian domination ended in
failure with a great defeat that came in 494 BC. Persians besieged the
32
Sol sayfa: Tiyatro duvarı (solda), Delphinion Kutsal
Alanı (sağda).
Sağ sayfa: Tiyatronun geçitleri ve koltukları.
Right page: passageways and seats of the Theatre
Left page: Theatre wall (on the left); the Delphinion
Sanctuary (on the right).
Düşüş başlıyor
Lidya krallarının saldırılarına karşı başarıyla
mücadele eden kent, Persler karşısında dayanamıyor ve Akhamenid Krallığı’nın egemenliği
altına giriyor. Milet kenti diğer İonia şehirlerine
öncülük ederek Perslere karşı ayaklanıyorsa da
MÖ 494 yılında büyük bir yenilgiye uğruyor.
Perslerin kuşatma altına aldığı kent, tamamen
yıkılıyor.
MÖ 5. yüzyılda Atina’nın yönetimine giren
Milet yeniden inşa ediliyor, yeniden Perslere
yeniliyor, çalkantılı yüzyıllar içinde komşu
krallıklarla süren savaşlar bitmek bilmiyor ve
nihayet Pergamon kenti ile birlikte Romalıların
eline geçiyor.
Bu dönemde Ephesus (Efes), Roma’nın gözde
kenti olarak görkemli binalar ve muhteşem
heykeller ile süslenirken, Milet gölgede kalmaya başlıyor.
Roma İmparatorluğu’nun Traian ve Antoninler
dönemlerinde kalkınan Milet, Bizans ile birlikte
bir piskoposluk merkezi oluyor ve kiliseler inşa
edilmeye başlanıyor.
Anadolu’nun Türklerin eline geçmesiyle birlikte
Menteşoğulları Beyliği sınırlarına katılıyor,
Osmanlı zamanında ise önemini tamamen
yitirerek, sıradan bir kent haline geliyor.
Kent, Hititler döneminde Milawanda/Milavata,
Antik dönemlerde Miletus, Menteşe Beyliği
zamanında Palatia, Osmanlı ve Cumhuriyet
dönemlerinde Balat ismiyle anıldı.
Menteşoğulları Beyleri’nden Orhan Bey
Milet’te kendi adına para bastırarak şehrin
city and completely destroyed it. Miletus was
reconstructed when it came under the administration of Athens in the 5th century BC; but
was again defeated by the Persians and had to
endure a period of turbulent centuries fighting
long wars with neighbouring kingdoms. Finally
it ended up in the hands of the Romans along
with the city of Pergamon.
During the Roman period, Ephesus flourished
as Rome’s preferred city in the region, being
adorned with majestic buildings and magnificent statues, whereas Miletus began to remain
in the shade.
The city experienced a revival under the NervaAntonine dynasty of Roman Emperors who
ruled over the Roman Empire from 96 AD to
192 AD. Trajan was one of them. During the
Christian Byzantine era Miletus grew into a
bishop city where churches began to be built.
When Anatolia passed in the hands of the
Turks, Miletus came under the rule of the
Beylik (Principality) of Menteş (Mentesh)
(1260-1424); completely losing its significance
thereafter during the Ottoman period and
turning into an ordinary city.
The settlement was referred to as Millawanda
/ Milavata during the Hittite period, Miletus in Antiquity, Palatia under the Menteş
Principality and Balat during the Ottoman
and Republican periods. Orhan Bey from the
Menteşeoğulları Dynasty had coins minted in
his name on which the name of the city figured
as “Platia”. There were many writers in history
33
THE EASIEST AND THE MOST DIFFICULT
THING...
Miletus was the site of origin of the Ionian philosophical and scientific tradition known as the Milesian School. Thales, who was the first so acknowledged of the Seven Sages (Wise Men) of Antiquity, was one the founders of
the Milesian School, followed by Anaximander, Anaximenes and others.
After the Sea Battle of Lade, the city was occupied and the school ceased
to exist. However, the valuable knowledge and ideas of the Milesian School
spread all the way to Southern Italy thanks to their followers. Below are
some notes concerning the Milesian scholars:
EN KOLAY VE EN ZOR ŞEY...
Kent “Milet Okulu” olarak adlandırılan İonia felsefesinin merkeziydi. Antik Çağın yedi bilgesinden biri olan ve “Felsefenin Babası” sayılan Thales
Miletliydi ve pek çok filozof burada yaşamıştı. Lade Deniz Savaşı’ndan
sonra kent işgal edilince okul da kapanmış ama bu değerli bilgiler başka
filozoflar aracılığıyla Güney İtalya’ya kadar yayılmıştı. İşte Milet Okulu,
filozofları, bilim adamları ve buluşlarından notlar:
• Miletli Thales (İÖ 625-545), 585 yılı Mayıs ayında gerçekleştiği kabul
edilen güneş tutulmasını önceden bilmişti. Güneş tutulması sırasında
savaşmakta olan Lidyalılar ile Medler bunun tanrısal bir işaret olduğunu
düşünüp çarpışmayı bırakmışlardı.
• Mısır’a giden Thales, piramitleri gölgelerine bakarak ölçmüş ve Nil
nehrinin yükselmesini rüzgara bağlamıştı. Dairenin çapla iki eşit parçaya
ayrıldığını söylemiş ayrıca ikizkenar üçgenin taban açılarının eşit olduğunu bulduğu için “Thales Teoremi”nin sahibi olmuştu.
• Thales için bir de söylenti ekleyelim: Gökyüzünü inceleyip, o yıl zeytinin
bol olacağını tahmin etmiş, bütün yağhaneleri kiralayarak çok para
kazanmıştı!
• Thales’in özlü sözlerinden biri ise şöyleydi: “En zor şey insanın kendini
tanımasıdır. En kolay şey başkalarına öğüt vermektir.”
• Bir diğer filozof Anaximandros (MÖ 610-547) güneş saatinin mucidiydi.
Ona göre yer, Thales’in dediği gibi düz değil, yuvarlak bir sütun şeklindeydi ve boşlukta dönen bu yerin etrafında gök vardı.
• Anaximandros güneş ekseninin eğikliğini, evrenin sonsuzluğunu ve
göğün kutup yıldızı etrafında döndüğünü söylemişti. O aynı zamanda ilk
coğrafi haritayı yapan kişi olarak da kabul ediliyor.
• Anaximenes (MÖ 585-528) ise güneş saatini geliştirmiş, ayın ışığını güneşten aldığını söylemiş, ay tutulmasını doğru olarak açıklamış, depremlerin nedeninin gene yeryüzü olduğunu söylemişti.
• Anaximenes’e göre dünya dikdörtgendi; iç kıyıları Akdeniz, dış kıyıları
okyanus kaplıyor ve dünya basınçlı bir hava kitlesi üzerinde duruyordu.
Anaximenes, Milet Okulu’nun son temsilcisiydi.
• Arkhelaos ise ahlaki konular üzerindeki düşüncelerinden ötürü
Sokrates’in hocası olarak kabul edildi.
• Hekataios “Dünyanın Tasviri” adlı eserinde gezdiği ülkeler ve insanlarını anlatmış, “Soyağacı” adlı kitabında ise mitolojileri aktarırken olayları
tanrılar yerine insanlara mal etmişti.
• Bir diğer bilgin Leukippos basit olarak atomun tanımlamasını yapmıştı.
• Milet’i önemli kılan özelliklerden biri de kent planlamasıydı. Miletli ünlü
mimar Hippodamos (MÖ 5. yy), dünyanın ilk kent planlayıcısı olarak
“ızgara” ya da “dama tahtası” olarak adlandırılan plan tipini “ilk kez uygulayan” kişiydi. Buna göre kent birbirini dikine kesen caddeler ile bunlar
arasında kalan adacıklardan oluşuyordu.
• MÖ 3. yüzyılda Milet’te yaşamış bir başka mimar, Daphnis meslektaşı
Paionios ile birlikte Didim Apollon Tapınağı’nı inşa etmişti.
• Mimar Isidoros (MS 6. yy) ise Traillesli mimar Anthemios ile birlikte
Ayasofya’yı inşa etmişti...
(Kaynak: Milet Müzesi)
34
• Thales of Miletus (625-545 BC) predicted in advance the solar eclipse which
is considered to have occurred in May of 585 BC. The Lydians and the Medes halted a battle in progress (the Battle of Halys) in the belief that the solar
eclipse was a sign from the gods.
• Thales, who went to Egypt, calculated the height of the pyramids based
on the dimensions of their shadows on the ground. He linked the rise of the
Nile River to the wind. He proved that the circle was divided in two equal
parts through its diameter. He also found that the base angles of an isosceles
triangle were equal, a scientific fact referred to by his name as the “Thales’
Theorem”.
• Thales was also a businessman: Allegedly, having observed the skies and
predicted a good weather and an abundant olive harvest for a particular
year, Thales earned a lot of money that year by reserving the olive presses
ahead of time at a discount, only to rent them out at a high price when
demand peaked, following his predictions of a particular good harvest.
• A basic aphorism by Thales was: “The most difficult thing for a human is
to get to know itself. The easiest thing is to give advice to others.”
• Another philosopher, Anaximander (610-547 BC) was the inventor of the
sundial. According to him, the earth was not flat as Thales said, but shaped
like a round column rotating in space and surrounded by the skies.
• Anaximander discovered the inclination of the axis of the sun, the infinity
of the universe and suggested that the sky rotated around the polar star. He
is also considered as the first to have drawn up a geographical map.
• Anaximenes (585-528 BC) further developed the sundial; enounced that the
light of the moon was coming from the sun and offered an accurate explanation of the lunar eclipse. He also asserted that the cause of earthquakes
lay in the earth itself.
• According to Anaximenes the world was rectangular; the internal shores
were bordering the Mediterranean while the ocean took up the outer coast
and, the world stood on the mass of compressed air. Anaximenes was the last
representative of the School of Miletus.
• Archelaus was considered to be a mentor for Socrates due to his thoughts
on moral issues.
• Hecataeus (Hekataios) of Miletus (c. 550 BC – c. 476 BC), who travelled
extensively, described the countries and people he visited in a book titled
“World Survey”. He also wrote the Genealogiai (Family Tree) or the Historia, a rationally systematized account of the traditions and the myths of the
Greeks, a break with the epic myth-making tradition.
• Leucippus or Leukippos (First half of 5th century BC) was one of the earliest
scholars to develop the theory of atoms, which was elaborated in greater
detail by his pupil and successor, Democritus.
• Hippodamos of Miletus (5th century BC), was a famous architect, who is
considered the “father” of urban planning, the inventor and namesake of
Hippodamian plan of city layouts; the “grid plan” or “checkerboard” type of
city plan that he applied for the first time in history to Miletus.
• Daphnis, another architect who lived in Miletus in the 3rd century BC, had
built the Temple of Apollo in Didyma together with his colleague Paionios of
Ephesus.
• Isidore of Miletus was one of the two main architects - the other being
Anthemius of Tralleis - whom Emperor Justinian I commissioned to design
the church of Hagia Sophia in Constantinople in the 6th century AD.
(Source: Miletus Museum)
adını “Platia” olarak yazdırmıştı. Tarihte Milet’i
kaleme alan pek çok yazar vardı. Strabon’a göre
bu topraklarda İonlardan önce Lelegler, Karyalılar ve daha sonra Giritliler yaşamıştı. Heredot
için Milet, “İonia’nın Mücevheri” idi. Homeros,
İlyada Destanı’nda Miletli prenslerin Troyalılar
ile birlikte savaştığını yazmıştı.
Ege’deki pek çok antik kent gibi Milet de savaşların yanısıra; Menderes nehrinin alüvyonlarından, seller ve depremlerden nasibi alarak ve
hırpalanarak tarih sayfalarından siliniyor.
Akustik harikası
Antik kenti gezerken Milet Tiyatrosu, Faustina
Hamamı, Bouleuterion (senato binası), Anıtsal
Çeşme, Tören Caddesi, Agora, Hamamı, İonik
Stoa, Delphinion, Liman Anıtı gibi dönemi
yansıtan görkemli yapı ve eserleri görmek
mümkün.
Kent çevresinde yer alan Kervansaray ile
özellikle İlyas Bey Camii’nin mutlaka ziyaret
edilmesi gereken yerler arasında olduğunu
hatırlatalım.
Bir Helen-Roma dönemi tiyatrosu olan Milet
tiyatrosu, Antik Çağda, limanın kenarındaki
yamaçta kuruluydu. Roma Döneminde tiyatroya eklemeler yapıldı. Önceleri 5 bin 300 kişilik
oturma yeri olan yapıda, bu sayı daha sonraları 15 bin kişiye çıkartıldı. Bu tiyatroda diğer
Helen tiyatroları gibi sadece ön koltuklarda
arkalık bulunuyor. Buralarda kentin ileri gelenleri oturur, halk sahneyi arka sıralardan izlerdi.
Mükemmel bir akustiğe sahip olan tiyatroya
gidince içinizden gelen ilk cümleyi şöyle bir
bağırın. Ne demek istediğimizi anlayacaksınız.
Kaynaklar: www.aydinkultur.gov.tr,
www.kulturvarliklari.gov.tr, www.wikipedia.org
who wrote about Miletus. According to Strabo,
this land was inhabited by the Leleges, the
Carians and the Cretans before the time of the
Ionians. According to Herodotus, Miletus was
the “Jewel of Ionia”. Homer wrote in the epic
poem Iliad that Miletus princes fought on the
side of Troy during the Trojan War.
Losing eventually its harbour due to the creeping silting up of the Miletus Gulf over the centuries, by the alluvial deposits of the Maeander
River; damaged by floods and earthquakes
besides constant wars, Miletus faded in the
pages of history such as various other Aegean
ancient cities.
Kent kalıntıları (sol sayfa), Faustina Hamamı ile
hamam içindeki Nehir Tanrısı ve Aslan heykellerinin
kopyaları (sağ sayfa) ve kalıntılar arasında gladyatör
rölyefi (aşağıda).
City ruins (left page); the Faustina baths and the
replicas of the River God and Lion statues located
inside the baths (right page), and a gladiator relief
among the ruins (below).
Miracle of Acoustics
The visitors of the ancient city are able to
admire its magnificent ruins reflecting the past
glory of the settlement such as the Miletus
Theatre, the Faustina Baths, the Bouleuterion
(Senate building), the Monumental Fountain,
the Ceremonial Street, the Agora, the Bath, the
Ionic Stoa, the Delphinion, and the Port Memorial. Let us also emphasize that the Caravanserai and especially the İlyas Bey Mosque
located in the vicinity of Miletus are definitely
worth visiting. In the Antique Age, the theatre
of Miletus, which is a Helen-Roman theatre,
was situated on a hillside at the edge of the
harbour. Additions have been made to it during the Roman period. Having originally had
a seating capacity of 5 thousand 300 spectators, this number was later increased to 15
thousand people. Just like in the other GraecoRoman theatres only the front seats of the Miletus Theatre were equipped with a backrest.
These seats were reserved to the notables of
the city; ordinary people watched the stage
from the back rows. When in Miletus, climb to
the top of the theatre; shout the first phrase
that comes to your mind to realize the perfection of the acoustics characterizing this
magnificent structure.
Sources: www.aydinkultur.gov.tr; www.kulturvarliklari.gov.tr; www.wikipedia.org
35
MİLET MÜZESİ
arkaik’ten roma’ya, bizans’tan osmanlı’ya
uzanan bir kronolojide, zengin koleksiyonu
ve yenilenen yüzüyle ziyaretçilerini bekliyor.
THE MİLET (MILETUS) MUSEUM
The refurbished Museum of Milet awaits its visitors in its new
look; with its rich collection spanning a vast chronology, from the
Archaic Age to Rome, from Byzantium to the Ottoman era.
 Rasim Konyar
36
BİR YÖRE
BİR MÜZE
One Region
One Museum
ir antik kent ne kadar ihtişamlıysa, o kente ait müze
de bir o kadar ilgi çekici olur. Milet Müzesi’nin
görkemi de kentin tarihte pek çok medeniyete
ev sahipliği yapmasından geliyor. Arkaik, Klasik,
Helenistik, Roma, Bizans ve Menteşoğulları Beyliği
Dönemleri’ne ait eserler çok ilgi çekici.
Ziyaretçi dostu müze
Ziyaretçilerin müzede geçirdikleri vakit, antik kentte geçirdikleri vakitle neredeyse eşit. Bunun ilk sebebi, müzenin zengin koleksiyonu ama
ziyaretçileri vitrin önlerinde tutan çok daha önemli bir sebep var. Milet
Müzesi, yakın bir geçmişte yenilenerek, “ziyaretçi dostu” bir müze haline
getirildi. Metinleri yalın bir dille kaleme alınan bilgilendirme panoları
ve krokiler sayesinde kentin tüm aşamalarını rahatça izlemek artık çok
kolay. Keza aynı yaklaşım ve yeni müzecilik teknikleriyle sergilenen eserler hakkında merak ettiğiniz her şeyi öğrenmek de öyle. Milet Müzesi’ni
böyle gezmek, gerçekten çok keyif verici.
Müzenin kendi tarihi
Didim, Balat Köyü, Milet Antik Kenti içinde yer alan Milet Müzesi 1973
yılında ziyarete
açılmış ancak yıllar içinde binadaki bazı statik
sorunların tehlike yaratması üzerine ziyarete kapatılmıştı. Yeni bir müze
binası yapma çalışmaları 2007 Eylül’ünde
başlamış ve yeni bina,
yeni teşhir düzenlemesiyle Türkiye’nin en
modern müzelerinden
biri olarak 27 Mayıs 2011
tarihinde ziyarete açıldı.
Müze toplam olarak 1200
metrakarelik bir alanda hizmet
veriyor. Miletus, Didim, Priene
antik kentlerinde yapılan kazılarla
ortaya çıkarılmış önemli eserlerin
sergilendiği müze, açık ve kapalı alanlar
olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. Değerli eserlerin sergilendiği 600 metrekarelik
kapalı alan çağdaş bir sergileme anlayışı ile
ziyaretçilerini ağırlıyor.
The attraction of a museum affiliated with an ancient city is commensurate with the splendour of the city itself. The fascinating character
of the Milet Museum lies in the fact that the city of Miletus was host
to a great many civilizations in history. The collection consisting of
artefacts from the Archaic Age, Classical, Hellenistic, Roman and
Byzantine Periods as well as from the time of the Principality of
Menteşeoğulları deserves great interest.
Visitor-friendly museum
Visitors spend almost as much time in the museum, as they do while
strolling through the ancient city. The first reason for this is of course
the museum’s rich collection; but there is another reason captivating
their attention in front of the showcases. The recently renovated Milet Museum was remodelled into a “visitor-friendly” museum. Easily
readable texts written in clear language on information boards and
explanatory charts, newly made available, guide the visitors through
a pleasant and comfortable tour of the museum; and facilitate the
comprehension of intricate diachronic events, enabling visitors to
grasp all the successive historical stages of the ancient city. Likewise,
a similar approach combined with the state-of-the-art museographic
techniques’ concerning the presentation of the exhibited objects
allows museum guests to learn all the interesting details they would
like to know about the artefacts as well. Such a museum visit is really
exhilarating.
Museum’s own history
The Milet Museum located in the ancient city of Miletus, Balat Village, Didim Township (ancient Didyma) opened to the public in
1973, but closed down later due to the hazard created over the years
by some static problems in the building. The construction of a new
37
Kutsal Yol’dan gelen sfenksler de müzede
Müzenin içinde MÖ 20 - 15. yüzyılı kapsayan Milet
Antik Kenti’ne ait bir canlandırmada Minos Mutfağı
sergilemesi çok ilgi çekiyor. Bunun yanısıra Minos
Dönemi buluntuları, Zeytintepe Afrodite Kutsal Alanı
buluntuları ve Kazartepe Nekropol buluntuları, Arkaik
Adak Stelleri izlenebiliyor.
Bugün büyük bölümü var olmasa da Milet antik kenti
ile Didim Apollon Tapınağı’nı bağladığı bilinen Kutsal
Yol buluntuları ile Apollon Tapınağı adak eşyaları müzenin en önemli eserleri arasında yer alıyor. Nehirler
Tanrısı Meandros’un heykeli ise mutlaka görülmesi
gereken eserler arasında.
Müzede İlyas Bey Külliyesi buluntuları, Antik Çağdan
başlayarak çeşitli dönemlere ait cam eserler, figürinler, kandiller, süs eşyaları, sikkeler, pişmiş toprak
eşyalar, bronz ve seramik eserler de görülmeye değer.
Müze yalnızca Milet Antik Kenti değil, “Anadolu’nun
Pompeisi olarak anılan Priene Antik Kenti kazılarından çıkartılmış değerli örnekler de barındırıyor.
38
museum building was launched in September 2007 and, a modern structure encompassing a total area of 1,200 square meters,
equipped with the latest innovative curatorial
techniques, opened its doors here on 27 May
2011 as one of Turkey’s most advanced museums. The museum, where important artefacts
unearthed in the excavations performed at
the ancient settlements of Miletus, Didyma
and Priene form the major part of the collection, consists of two main compartments, the
indoor section and the outdoor areas. A 600
square-meter-large indoor exhibition space
sheltering the most valuable items of the collection, welcomes its visitors in a highly contemporaneous museographic environment.
“Sacred Road” sphinxes at the museum
The Minos Cuisine scene displayed within a
staging representing the city of Miletus during the 20th to 15th centuries BC attracts great
attention. The finds from the Minoan Period,
from the Zeytin Tepe Aphrodite Sanctuary,
the Kazar Tepe Necropolis and the Archaic
Period votive steles are among the noteworthy pieces of the museum. Even though a
large part of the long way paved with stones,
known as the Sacred Road that was leading from Miletus to the Temple of Apollo in
Minos Mutfağı sergilemesi (solda), Zeytintepe
Afhrodite Kutsal Alanı buluntuları vitrini (sol altta),
Kutsal Yol’daki Teraslı Yapı’ya ait Sfenks heykelleri
(sağ üst), Faustina Hamamı’nda bulunan Nehir Tanrısı
heykeli (sağda) ve Arkaik-Erken Klasik Dönem Oturan
Kadın heykelleri (en altta).
Minos Cuisine scene (left); the cabinet containing
the finds from the Zeytin Tepe Aphrodite Sanctuary
(bottom left); Sphinx statues from the Terrace
Structure at the Sacred Road (top right); the River
God statue found at the Faustina Baths (right) and the
Seated Woman sculptures dated approximately to the
period between the Archaic Age and the Early Classic
Period (at the bottom).
39
Bahçedeki eserler
Milet Müzesi’nin bahçesi de içi kadar yoğun. Milet şehir sembolü olan aslan heykelleri, yazıtlar,
mezar stelleri, lahitler, mimari elemanlar ve sütun başlıkları bahçede yer alan buluntuları oluşturuyor.
Bazı eserler yurtdışında
Öte yandan, Milet Antik Kenti’nden çıkarılmış pek çok eser de yurtdışındaki müzelerde bulunuyor.
Mesela, MÖ 6.-5. yüzyıla ait aslan figürü, Paris’teki Louvre Müzesi’nde. Antik kentin en önemli
eserlerinden biri olan Miletus Agora Kapısı ise Berlin’deki Bergama Müzesi’nde sergileniyor. Bu
arada Milet Müzesi çağdaş bir biçimde yeniden inşa edilmeden önce bazı eserler İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne gönderilmişti.
Müze şimdiki haliyle, bilimsel metinlerle desteklenen eserleri, çağdaş sergileme anlayışıyla gerçek
bir “ziyaretçi dostu”...
Müze binası, bahçesi
ve bahçedeki aslan
heykellerinden biri
(üstte), Menteşe Beyliği
Dönemi İlyas Bey Külliyesi
buluntuları (sağdaki üç
eser) ve Müzenin sikke
koleksiyonundan örnekler
(solda).
The Milet Museum
building, its courtyard and
one of the lion statues
situated in the courtyard
(above); finds from
the İlyas Bey Mosque
Complex belonging to the
Principality of Mentesh
Period (the three items on
the right), and examples
of the museum’s collection
of coins (left).
40
Didyma is missing today, surviving ruins of
that road, as well as votive objects from that
temple are among the most valuable assets
of the museum. The statue of the God of Rivers Meandros (Meander) is also among the
must-see treasures of the museum.
Finds from the İlyas Bey Mosque Complex,
glass articles, figurines, oil lamps, ornaments, coins, terracotta items, bronze and
ceramic objects from various periods starting from Antiquity are worth a tour at the
museum as well. The Milet Museum also
shelters valuable artefacts stemming from
excavations at the ancient city of Priene,
known as the “Pompeii of Anatolia”.
The artefacts in the garden
The outdoor space of the museum is as
densely endowed with artefacts as its indoor
exhibition hall. Miletus city emblem lion
statues, inscriptions, tomb steles, sarcophagi,
architectural elements and column headings
are situated in the garden.
Some of the Miletus treasures are abroad
On the other hand, many artefacts originating
from the ancient city of Miletus are meanwhile
in museums abroad. For example, the lion
figure dated to the 6th - 5th centuries BC finds
itself at the Louvre Museum in Paris. The Agora Gate, which is one of the most important
monuments of the ancient city of Miletus, is
on display in the Pergamon Museum in Berlin.
In the meantime, some artefacts had been
sent to the Archaeological Museums in
İstanbul as well, pending the construction of a modern new museum’s
building in Miletus. Today, the Milet
Museum in its current form is a
real “visitor-friendly” establishment
designed in a contemporaneous
curatorial approach, featuring explanatory panels with scientific texts
providing ample information on the
works on display.
SÖYLEŞİ
Interview
DAN BROWN, SON KİTABI CEHENNEM’DE
İSTANBUL’UN ALTINI ÜSTÜNE GETİRDİ!
dan brown,
istanbul’un
dehlizlerine, su
kanallarına,
zindanlarına baktı…
istanbul’un üstünün
güzelliği malum ama
altının güzelliğinden
haberdar mısınız?
brown’a üç yıl önce
istanbul’u gezdiren
rehber serhan
güngör, yazarla
geçirdiği günleri,
cehennem kitabını
ve istanbul’un
gizemlerini anlattı.
42
DAN BROWN
BROUGHT İSTANBUL
UPSIDE DOWN
IN HIS LATEST BOOK:
INFERNO
Dan Brown toured
İstanbul’s subterranean
passageways, waterways
and dungeons... Istanbul’s
aboveground beauty
is well-known. But are
you aware of İstanbul’s
underground beauty?
Serhan Güngör, who guided
Dan Brown throughout
his journey in İstanbul
three years ago, tells us
about the days he spent
with the author, the book
Inferno and the mysteries
of İstanbul.
BD’li yazar Dan Brown’ın İstanbul’da geçen son
romanı Cehennem, tüm dünyada satış rekorları
kırınca, Batı dünyası gözünü kadim İstanbul’a çevirdi. Brown’ın kitabında İstanbul’u konu etmesinin önemli bir sebebi vardı. Üç yıl önceki İstanbul
gezisinde kendisine eşlik eden rehber Serhan Güngör.
Güngör, birlikte geçirdikleri üç gün içinde yazara öyle bir İstanbul
anlatmıştı ki, Brown’ın etkilenmemesi mümkün değildi.
Güngör sadece bir rehber değil. Tarihe, kültüre, İstanbul’a aşık, bilgiye
ve öğrenmeye olduğu kadar anlatmaya da meraklı bir araştırmacı.
Serhan Güngör’le, yazarla geçirdiği İstanbul günlerini, Cehennem
kitabını ve Ayasofya’nın gizemlerini konuştuk.
 MÜZE DERGİ: Dan Brown İstanbul’a geldiğinde, ona öyle bir
İstanbul anlattınız ki, duyduklarından, gördüklerinden etkilendi ve
son romanı ‘Cehennem’de İstanbul’a yer verdi diyebilir miyiz?
SERHAN GÜNGÖR: Aralık 2009’da Altın Kitaplar’ın davetiyle İstanbul’a
geldiğinde yeni bir proje üzerinde çalışıyor gibi görünmüyordu. Çünkü
zaten o zamanki son kitabı Kayıp Sembol yeni yayınlanmıştı ve onunla
ilgili toplantılar yapıyordu. Daha doğrusu şunu söylemeliyim, bunun lafı
geçmedi. Kendisiyle, Altın Kitaplar’ın Bosphorus Four Seasons Otel’de
düzenlediği baloda tanıştık. Ben Dan Brown’ın İstanbul’da olmasını
ilk andan itibaren bir fırsat olarak gördüm tabi. Konularını tarihten
alan, kitapları sanat tarihinden referanslarla dolu bir yazara İstanbul’u
anlatmak bu kent için bir fırsattı. İstanbul’un onun için bir ilham kaynağı
olabileceğini ve bu kentin popüler edebiyata konu olmasının stratejik
bir önem taşıdığını düşündüm. Tabi bunu kendisiyle konuşmadım, ona
güzel bir tecrübe yaşatıp geri çekilmek istedim.
 Peki nasıl emin oldunuz İstanbul’un tarihi ve kültürel dokusun-
dan gerçekten etkilendiğine?
Bu tür gezginler sıradan bir turistten farklı olarak meraklıdır. Brown da
gerçekten merak ediyordu. Onun için bu sadece bir gezi değil, bir deneyimdi. Hayatını etkileyecek bir deneyim yaşadığını hissettiriyordu.
 Birlikte İstanbul’un nerelerini gezdiniz?
Önce, otelin rıhtımından Boğaz’ın eşsiz topografyasını anlattım.
Bulunduğumuz noktadan tarihi şehir, yeni şehir ve Anadolu yakası
görünüyordu. Çok etkilendi. Sonra kendisine bir gece turu önerdim ve
kabul etti. Çemberlitaş sütununa gittik. Brown’ın kitapları çoğunlukla
Hristiyanlıkla ilgili, Roma ile bağlantılı olduğu için ona sütunu özellikle göstermek istedim. İmparator Konstantin tarafından 330’da inşa
edilen bu sütunla ilgili çeşitli rivayet var. Bir Ortaçağ rivayetine göre,
Konstantin’in annesi Helena, Kudüs ziyareti dönüşünde yanında bazı
kutsal objeler getiriyor ve objeleri bu taşın etrafına gizliyor. Gezimiz
esnasında sütun restorasyondaydı. Ben de kendisine bu hikayeyi
anlattım, kutsal objeler yüzünden restorasyonun uzadığını söyledim.
Çok etkilendi.
Sultanahmet Meydanı’nda, Hipodrom’da yürüdük. Geceleri oralar
“yazarın ‘kalabalık’ metaforunun
tarihsel referanslarına gönderme
yapmak için yerebatan sarnıcı’nı çok
yerinde kullandığını söylemeliyim...”
“ı have to say that the author uses the
basılıca cıstern ın a very approprıate
way to focus on the hıstorıcal
references of the ‘crowd’ metaphor…”
After Dan Brown’s latest novel Inferno, with
İstanbul as one of its settings, broke sale
records all over the world, the Western world
turned its eyes towards Ancient İstanbul. An
important factor in Dan Brown’s choice of
İstanbul as a venue in his book was his trip
to the city three years ago during which
he was guided by a great connoisseur of
the city, Serhan Güngör. Dan Brown was obviously
impressed by what he heard from Güngör about İstanbul.
Serhan Güngör is not merely a professional guide. He is a researcher in
love with İstanbul, an enthusiast of history and culture who is as much
a good communicator as he is a learner. With Serhan Güngör, we talked
about the three days he spent with the author in İstanbul, the book
Inferno and the mysteries of the Hagia Sophia.
MUSEUMS JOURNAL: Can we say that, what you told Dan Brown
about İstanbul when you accompanied him during his stay in
İstanbul, impressed him so much that he decided to include İstanbul
in his recent novel “Inferno”?
SERHAN GÜNGÖR: When Dan Brown visited İstanbul in December
2009 upon the invitation of “Golden Books”, he did not seem to be working on a new project. More precisely, I have to say, no such issue was
touched upon in our conversations. In fact, his most recent book at that
time “Lost Symbol” had just been published and he was participating
at meetings about it. I met him at the Bosphorus Four Seasons Hotel
during an event hosted by Golden Books Publishing House. From the
outset, I considered his presence in İstanbul a welcome opportunity for
the promotion of the city. For I thought that if an author whose novels
are full of art history references would be adequately informed about
the city, he would be inspired by İstanbul. Such inspiration incarnated
in a book appealing to large audiences would in turn constitute an asset
of strategic importance for our city. Of course I did not dwell upon my
expectations in this regard with him. I just wanted him to experience
İstanbul in such a way that would leave a lasting impact on him, while
personally pulling myself back.
But how could you be certain that Dan Brown would be truly impressed by İstanbul’s historical and cultural substance?
Travellers of his kind are more inquisitive than ordinary tourists. Brown
was truly eager to learn. For him, this was not just an excursion but an
experience. I was able to sense that he was going through an experience
that would affect his life.
Which places did you visit with him in İstanbul?
I first explained him the unique topography of the Bosphorus, stand43
Dan Brown, Shutterstock/Featureflash.
Kitaptan
tadımlık…
“... Burası ikiye bölünmüş bir dünya, karşıt
güçlerin şehriydi: Dindarlarla laikler; eskiyle
yeni; Doğu’yla Batı... Avrupa ile Asya arasındaki coğrafi sınırda duran bu ebedi şehir,
gerçekten de Eskidünya’dan daha da eski
bir dünyaya uzanan bir köprüydü. İstanbul.
Artık Türkiye’nin başkenti olmayan şehir,
yüzyıllar boyunca üç farklı imparatorluğun; Bizans, Roma ve Osmanlı’nın merkezi
olmuştu. Bu yüzden İstanbul,
tarihi en fazla
çeşitlilik gösteren yerlerden
biriydi. Şehir;
Topkapı Sarayı, Sultanahmet
Camii, Yedikule ile ilgili
folklorik savaş,
zafer ve yenilgi
efsaneleriyle
doluydu...”
A passage from “Inferno”:
“This was a world divided, a city of opposing forces -- religious, secular; ancient,
modern; Eastern, Western. Straddling the
geographic boundary between Europe and
Asia, this timeless city was quite literally
the bridge from the Old World... to a world
that was even older. İstanbul.
While no longer the capital of Turkey,
it had served over the centuries as the
epicentre of three distinct empires—the
Byzantine, the Roman, and the Ottoman.
For this reason, İstanbul was arguably one
of the most historically diverse locations
on earth. From Topkapı Palace to the Blue
Mosque to the Castle of the Seven, the city
was full of folkloric myths of war, victory
and defeat…”
Dan Brown, Inferno (Page 389)
44
çok güzel oluyor, ışıklandırma mimariyi daha
dramatik hale getiriyor. Gece turumuz çok
keyifliydi, gündüz de yapıların içlerini gezdik.
Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Kapalıçarşı, Beyoğlu, Galata, Boğaz, Kariye, Surlar…
gördüğümüz diğer yerler. Asitane restoranda
yemek yedik, çok hoşlandı. Yemekleri öve öve
bitiremedi. Ben rehberlik görevimi en iyi şekilde yapmaya çalıştım. Bir önceki kitabında
İstanbul’dan Kartal Cezaevi üzerinden bahsediyordu. Bu kitapta bahsedilenlere bakarsak
epey yol kat etmişiz...
 Kitabın İstanbul turizmine etkisi oldu-
ğunu söyleyebilir miyiz? Bir de siz “Cehennem Turu” yapıyor, kitapta adı geçen
yerleri gezdiriyorsunuz?
İstanbul son yıllarda çok gözde bir destinasyon haline geldi. Ben kişisel olarak kitabın İstanbul turizmine uzun vadede etkisi olacağını
düşünüyorum. Henüz gözlemlemedim ama
olacaktır. Hiç aklında İstanbul’a gitmek yokken bu kitabı okuyunca gitme arzusu duyacak
insanlar olacağını düşünüyorum. Kitap dünyanın tüm dillerine çevriliyor, ayrıca Fransız
Ayasofya Müzesi’nde Dandolo Mezarı (yukarıda),
fresklerden bir detay (sağ sayfada), Serhan Güngör
(altta).
Dandolo’s tomb at the Hagia Sophia Museum (above);
a detail of frescoes (right page), Serhan Güngör (below).
ing on the hotel’s quayside. From our vantage
point we were able to see the historical city, the
new city and the Anatolian side. He was very
impressed. I proposed a night tour to him and
he accepted. We went to see the Çemberlitaş
Column (Column of Constantine). Brown’s
books are mostly about Christianity; hence
I thought that this column associated with
Roman history would be of particular interest
to him. There are various rumours concerning
this column which was erected by Emperor
Constantine in 330. According to a medieval
account, Constantine’s mother Helena brought
some sacred objects from her visit to Jerusalem
and hid them around that column. During our
visit the column was under restoration. I told
him that story and added that the completion
of the restoration was delayed due to the cautions taken with regard to these relics. Again,
he was quite impressed.
We strolled through the Hippodrome, i.e. the
Sultanahmet Square. It is very nice there at
night; the lighting makes the architecture appear more dramatic. Our night tour has been
very enjoyable and, during the day, we visited
the interior of the buildings. Our sightseeing included Topkapı Palace, Basilica Cistern,
Grand Bazaar, Beyoğlu, Galata, the Bosphorus,
Chora Museum, the Walls... We had dinner
at the Asitane Restaurant which Dan Brown
enjoyed very much. He loved the food. I tried
to do my best as a guide. In his previous novel,
he was making mention of Kartal prison in
İstanbul. If we look at what is mentioned in this
latest book with regard to İstanbul, we have to
admit that we have come a long way...
Can we say that the book had an effect on
tourism in İstanbul? And you are organizing
a tour under the name of “Inferno Tour”,
showing tourists the places mentioned in the
book?
İstanbul in recent years has become a very
popular destination. I personally think that the
book will have a long-term effect on tourism in
ve İspanyol konuklara İstanbul turu yaptıran arkadaşlarım beni arayıp,
misafirlerin kitapta adı geçen yerler hakkında bilgi istediklerini söylediler, ben de onlara bir şeyler anlattım. Evet, kitapta geçen Ayasofya,
Yerebatan Sarnıcı gibi yerleri geziyoruz. Bu gibi yerleri profesyonel bir
rehberle gezmek çok önemli çünkü çok fazla bilgi, hikaye var. 30’ar kişilik gruplarla çıktığımız bu turlar hemen popüler oldu, insanlar büyük
ilgi gösteriyor.
 İstanbul hala eskisi gibi güzel mi sizce?
İstanbul, evet, hâlâ dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Ama İstanbul derken Boğaz’ın ortasına bir nokta koyuyor ve oradan gördüğüm
İstanbul’u kastediyorum. Kadıköy, Üsküdar, Fatih, Beyoğlu, Beşiktaş,
Sarıyer, Beykoz ilçelerini içeren İstanbul... Bu yedi ilçe… İstanbul’un
bu yedi ilçesi dünyanın en güzel şehirlerinden birinin sınırlarını
oluşturuyor. Geri kalan İstanbul ise, dünyanın en kalabalık ve sevimsiz şehri. Mesela ben evimden Boğaz’ı görüyorum, tarihi yarımadayı
görüyorum ama hemen arkasından yükselen çirkin blokları da görüyorum. Nuruosmaniye Camii’nin hemen arkasından yükselen betonu
görüyorum. 400 yıldır koruduğumuz siluet artık yok olmuş durumda.
 Bir şehri güzel yapan nedir? Neden bazı şehirler efsane olur da
diğerleri olmaz?
Şehrin güzelliği bir kere topografyasında yatar. Bir şehre tepeden
bakabilmek çok önemlidir. Mesela Paris de güzeldir ama bir tek Sacré
Coeur vardır şehri kuşbakışı görmeniz için, Eyfel kulesi dışında. İstanbul ise çok şanslıdır bu anlamda. Ama tabi bir kenti güzel yapan sadece bu değildir. Kentin tarihi, kültürü, o şehirlerde yaşayan toplumların
şehrin güzelliğinin korunması konusunda güttükleri kaygı çok önemli-
“brown, dandolo’nun mezarı konusunu
çok güzel işlemiş. öykünün venedik’ten
istanbul’a bu kadar iyi bir kurguyla
bağlanması çok etkileyici...”
“brown treated the subject of dandolo’s
grave very well ın hıs book. the way he
made venıce and istanbul lınk to one
another through a fıctıon developıng
around that story ıs very ımpressıve…”
dir. Kentlerde bir toplumsal anlaşma yapılmıştır, kimse şehrin canına
okuyamaz. Planlaması, yerleşmesi usulüne uygun yapılır. İnsanlar
nerede yaşayacak, nerede bir ağacın gölgesinde oturacak, çocuklarını nerede gezdirecek gibi soruların cevapları önceden verilmiştir.
Daha sonra da mimari tarzlar çıkar ortaya. Mimari kültür şehirler
için önemlidir. Avrupa’da, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok kent
yıkılmış ama tekrardan aynı şekilde inşa edilmiştir. Kimse de yerlerine
gökdelen dikmeyi düşünmemiştir.
 Kitapta Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı’ndan birer gizem yumağı
olarak söz ediliyor... Bize bu yerlerin hem kitaptaki imajlarından
hem de gerçek hikayelerinden bahseder misiniz?
Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı şehrin önemli iki anıtı olması sebebiyle
kitapta yer alıyor. Hatta Ayasofya için, şehrin değil, ülkenin en önemli
anıtı demeli... Bu eserler sadece mimari özellikleri ve yaşları itibariyle değil, yapılara atfedilen anlamlarla ilgili olarak da Türkiye’nin en
önemli anıtları. Ayasofya bir koleksiyonsuz müze, bir anıt müze... Türkiye’deki en önemli anıt müze. O yüzden kitabın kurgusunun burada
geçmesi şaşırtıcı değil. Hikaye Floransa’da Duomo’da, Venedik’te San
Marco’da, İstanbul’da da Ayasofya’da geçiyor. Kitap IV. Haçlı Seferi
öyküsü ile Venedik’ten İstanbul’a bağlanıyor. IV. Haçlı Seferi’ni yöneten Venedik Doju Komutan Henricus Dandolo’nun mezarı da bugün
Ayasofya’nın içinde. Dandolo’nun 1205 yılında öldüğünü, Ayasofya’ya
gömüldüğünü ama 1261’de şehir Bizans İmparatorluğu’nun eline
tekrar geçince mezarının paramparça edildiğini biliyoruz. Bugün
İstanbul. I did not observe that yet, but it will come. I believe that there
will be some people, who did not have an İstanbul trip in mind, who will
desire to see İstanbul after having read the novel. The book is translated
in so many languages of the world. For instance, my colleagues who are
accompanying French and Spanish guests called me to tell me that their
clients would like to learn more about the places mentioned in the book,
so that I explained certain things to them. Indeed, with tourists, we are
visiting the places referred to in the book such as the Hagia Sophia and
the Basilica Cistern. It is important for a tourist to see these locations in
company of a professional guide, who gives them extensive information
and recounts the different stories about these places. Yes, the Inferno
Tours that I organize with groups of 30 people have immediately become
popular, people are showing great interest.
Do you think that İstanbul is still as beautiful as it used to be?
Yes, İstanbul is still one of the most beautiful cities in the world. But
talking about İstanbul, I mean the city as I see it from a vantage point
right in the middle of the Bosphorus: Kadıköy, Üsküdar, Fatih, Beyoğlu,
Beşiktaş, Sarıyer and Beykoz. These seven districts define the limits of
one of the most beautiful cities in the world... The rest of İstanbul is to
me the most crowded and unattractive place of the world. For example,
from my home I can see the beautiful Bosphorus, the historic peninsula;
but I can also see the ugly blocks rising behind it, like the awful concrete
structure behind the Nuruosmaniye Mosque. We are now in the process
of destroying the silhouette that we have been preserving for 400 years.
What is it that makes a city beautiful? Why is it that some cities are
legendary and others are not?
The beauty of a city lies first in its topography. A look at the city from
above is very important. For example, Paris is a very beautiful city, but
there is only the Sacré Coeur besides the Eiffel Tower there, to have a
bird’s eye view of the city. İstanbul is very fortunate in that sense. But of
course this is not the only factor that makes a city beautiful. The city’s
history, culture and the awareness of its people with regard to the preservation of the city’s beauty are very important elements.
Generally speaking, cities are endowed with an urban plan established
45
üst katta gördüğümüz mezar gerçek mezar değil. Bu mezar taşının,
Ayasofya’nın 1847-1849 restorasyonu sırasında Fossati biraderler
tarafından yapıldığı Semavi Eyice hocanın yaptığı araştırma sayesinde saptanmıştır. Ancak Dan Brown’ın, bu konuyu kitapta çok güzel
işlediğini söylemeliyim. Öykünün Venedik’ten İstanbul’a bu kadar iyi
bir kurguyla bağlanması çok etkileyici. Kitapta Yerebatan Sarnıcı’nın
kullanılmış olmasının iki sebebi var. Birincisi mekan çok sinematografik.
Zaten, James Bond: Rusya’dan Sevgilerle ve International gibi çeşitli
filmlerde kullanılmıştı. İnsan nüfusunun artması ve doğal kaynakların
mevcut insan nüfusu için yetersiz hale gelmesi kitapta işlenen bir konu.
Yazarın burada “kalabalık” metaforunun tarihsel referanslarına gönderme
yapmak için Yerebatan Sarnıcı’nı çok yerinde kullandığını söylemeliyim.
Sarnıç Justinyanus döneminde yapıldığında, İstanbul dünyanın en
kalabalık şehri. Nüfusu yarım milyon, Antik Çağ şehirleri için çok yüksek
bir rakam. Mevcut su kaynaklarının İstanbul’un kalabalık nüfusuna her
dönem yetmediğini biliyoruz. Bu yüzden sarnıçlar, su yolları ve çeşmeler
inşa ediliyor. Dan Brown da işte, bunu modern bir problem olarak çok
güzel işlemiş. Harika bir tarihsel referans vermiş.
 İstanbul’un dehlizlerini anlatabilir misiniz?
Bu şehirde muazzam bir su mühendisliği altyapısı var. Bu altyapı,
İstanbul Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmadan önce yapılmaya
başlanan bir şey. Çünkü su bu şehirde her zaman kısıtlı. Roma Döneminde Istranca Dağları’ndan su getirtiliyor. 150 km.lik bir Roma su yolu
var mesela. Bozdoğan Kemeri, sarnıçların çoğu hala ayakta. Dehlizlerden bu kitapta söz edilmesi önemli, İstanbul’un bu zenginliğinin ortaya
çıkması gerekiyor. Topkapı Sarayı’nın altında Bizans ve Roma dehlizleri
var. Sphendone, MS 193 yılında yapılan Hipodrom’un yuvarlak ucu,
Sultanahmet Teknik Lisesi’nin altına düşen bölüm. Hipodrom’un
bugüne kalan tek parçası. İstanbul dehliz ve zindan mimarisi açısından
muazzam bir zenginliğe sahip ama bunları ortaya çıkarmamız gerek.
Anemas Zindanı’nda bir çalışma yapılıyor. Hipodrom’da da acilen
yapılmasını bekliyoruz. Marmara surlarında da böyle gizemli mekanlar
var. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İBB bu mekanların ziyarete açılması
için çalışmalar yapmalı.
 Sizin bir başka uzmanlık alanınız tarihi savaş alanları. Bunun tu-
rizmdeki yeri nedir?
Savaş alanları dünya turizminde çok çok önemli bir uzmanlık alanı. I.
Dünya Savaşı sonrasında İngiliz askerlerin, bir zamanlar savaştıkları toprakları ziyaret etmesiyle başlıyor aslında. Aileleriyle birlikte Avrupa’da görev yaptıkları yerleri geziyor, arkadaşlarını anıyor... II. Dünya Savaşı’ndan
sonra ABD askerlerinin özellikle Normandiya’yı ziyaret etmesiyle çok
büyüyor. Her yıl dünyada milyonlarca insan savaş alanlarını
geziyor. Bununla ilgili dünyadaki en önemli yer Batı Cephesi.
Belçika’daki Flanders Bölgesi,
Fransa’da Somme ve II. Dünya
Savaşı ile ilgili olarak da Normandiya. Bunlar en çok ziyaret edilen
bölgeler. İnanılmaz bir turizm geliri sağlıyor. Bizde Çanakkale’nin
organize bir ziyaret alanı olması
1990’lardan sonra oldu. Koruma
ve kullanma adına öğrenmemiz
gereken çok şey var. Kurtuluş
Savaşı alanlarının değerlendirilmesi gerekiyor. 90 sene hiç kimse
bu savaşın mekanları üzerine
çalışmamış. İlk çalışma benim
tezimdir. Daha sonra da bunun
turlarını yapmaya başladım.
Serhan Güngör (sağ sayfa) ve
Ayasofya Müzesi’nden görüntüler.
Serhan Güngör and views from the
Hagia Sophia.
46
in consultation with the community. Settlement planning and everything
else is done in conformity with these set rules. Accordingly, the plan
includes beforehand the answers to all the questions about where the
people will live, where they will sit under the shade of a tree, where they
will take their children for a walk. Then the architectural styles come to
the fore. Architectural culture is important for cities. In Europe, many cities destroyed during World War II, were reconstructed after the war and
restored to their original architecture. Nobody even contemplated the
idea of erecting skyscrapers in their place.
The Hagia Sophia and the Basilica Cistern are presented as a web
of mysteries in the book…Would you compare for us the true stories
of these places with their reflections in the book?
Hagia Sophia and the Basilica Cistern are included in the novel as two
important monuments of the city. And for the Hagia Sophia, we could
even say that it is not only the city’s but the country’s most important
monument ... These assets are Turkey’s foremost monuments not only
for their age and architectural characteristics but also from the point
of view of the meanings attributed to these buildings, the connotations linked to them. Hagia Sophia is a museum without a collection, a
memorial museum… It is Turkey’s most important memorial museum.
That’s why it is not surprising that the book’s fiction makes a stop at that
location. The plot takes place at the Duomo in Florence, San Marco in
Venice and the Hagia Sophia in İstanbul. It is linking Venice to İstanbul
through the story of the IVth Crusade. The grave of the Doge of Venice, Enrico Dandolo, who was the Commander of the IVth Crusade, is
inside the Hagia Sophia. We know that Dandolo was buried at the Hagia
Sophia when he died here in 1205; and that his tomb was shattered into
pieces when the city was recovered by the Byzantine Empire in 1261. The
existing tomb on the upper floor is not authentic. Thanks to the research
conducted by Professor Semavi Eyice, pioneer of the Byzantine studies
in Turkey, it was established that this grave stone was built by the Fossati brothers during the thorough restoration they performed at the Hagia
Sophia in the years 1847-1849. However, I have to say that this subject
was very well treated by Dan Brown in his book. He is linking Venice to
İstanbul through a fiction around that story in a very impressive manner.
The fact that the Basilica Cistern was also included in the novel is
based on two reasons. Firstly, the place is very cinematographic. It has
already been used as a venue for various films like James Bond: From
Russia with Love (1963) and The International (2009). Human population growth and the rampant scarcity of natural resources for the current
human population is a subject treated in the book. The author uses the
Basilica Cistern in a very appropriate way to focus on the historical references of the “crowd” metaphor. When the cistern was built during the
period of Emperor Justinianus, İstanbul was the most populous city in
the world. Its population of half a million represented a very high figure
in comparison with the other cities of the Ancient Age. We know that
İstanbul has always been lacking sufficient water resources for its large
population at every age and period. Therefore, cisterns, aqueducts and
fountains were built. Dan Brown has successfully treated this matter as a
modern problem, by using a great historical reference.
Can you describe İstanbul’s subterranean galleries and passageways?
In this city, there is a highly developed water engineering infrastructure.
This infrastructure began to be built even before İstanbul became the
capital of the Roman Empire, because the water was always limited in
this area. During the Roman Period, water was brought from the Strandja
Mountains in the Thrace. The length of the aqueducts of the Roman water system reached 150 km. The Valens (Bozdoğan) Aqueduct and most
of the cisterns built during that period are still standing. It is important
that the subterranean galleries are mentioned in this book, because
this will contribute to revealing this major aspect of İstanbul’s historical
heritage. There are Byzantine and Roman subterranean galleries under
the Topkapı Palace. The Sphendone, the curved end of the Hippodrome,
which is situated below the Sultanahmet Technical High School, is the
only remaining part of the 193 AD built Hippodrome. İstanbul is indeed
very rich in terms of dungeons and underground galleries architecture,
Ayasofya’nın Derinliklerinde…
Dan Brown, kitapları tüm dünyada çok satan ABD’li bir yazar. 1964 doğumlu Brown’ın ünü
Melekler ve Şeytanlar ile başlamış, Da Vinci Şifresi, Kayıp Sembol ve Cehennem romanlarıyla
devam etmişti. Son romanı Cehennem ise, önceki kitaplarının da başkahramanı olan Robert
Langdon’ın gizemli İstanbul gezisini anlatıyor. Türkiye’de Altın Kitaplar tarafından yayınlanan
Cehennem’de bildik Brown temalarının yanı sıra en öne çıkan mekan Ayasofya.
Ayasofya’nın gizemlerini ise bu kez kurguyla değil gerçeklerle anlatıyor yazar. Nasıl mı?
Bundan 15 yıl önce başlayan “Beneath the Hagia Sophia/Ayasofya’nın Derinliklerinde” adlı
projeden kitabında bahsederek.
Proje, bir grup tarih severin 1998 yılında, Ayasofya’nın içindeki kuyulara yaptığı dalışlarla başlamıştı. Daha sonra, 2009 yılında, Ayasofya’nın dehliz keşifleri gerçekleştirildi. 2012 yılı, Aralık
ayındaki son Ayasofya keşif gezisinde ise, hem kuyu hem de dehlizlere girildi. Bahçede bulunan
ve daha önce dalınmamış iki kuyuya dalındı ve ilginç bulgular elde edildi. Uzun süren çalışmaların ardından ortaya harika bir belgesel çıktı ve proje post-prodüksiyon aşamasında. Projenin
yönetmeni Göksel Gülensoy, kitaptaki kahramanlardan da biri aynı zamanda. Kendisi kitapta
adının geçmesine çok şaşırmış. Brown’ın işini bu kadar titizlikle yapması ve kitapta kendilerinden, yaptıkları işlerden bahsediyor olmasından çok etkilenmiş.
Gülensoy, belgeselin çekimleri sırasında Ayasofya’nın kendilerine çok cömert davrandığını
anlatıyor. “Bize birçok sırrını verdi” diyor. Dünyanın en görkemli yapılarından Ayasofya’nın
altındaki gizemli dehlizleri anlatan belgeselin 2014 yılında vizyona girmesi planlanıyor. Belgeselle ilgili beneaththehagiasophia.com.tr adresinden bilgi alabilirsiniz.
but this legacy still needs to be uncovered.
Currently some work is being performed at the
Prison of Anemas incorporated into the city
walls at the fragment known as the Dungeon
Gate (Zindan Kapısı). The Hippodrome as well
must be targeted for such work. There are also
other mysterious places within the walls at
the Marmara side. The Ministry of Culture and
Tourism and İstanbul Metropolitan Municipality should undertake efforts to open these
places to the public.
Historic battle fields constitute yet another
field of your expertise. What is their place
value for tourism?
Battle fields are a very important branch of
the tourism industry in the world. It actually
started following World War I, with British
soldiers visiting the territories where they once
fought; travelling with their families to their
battlefields on the European continent, and
remembering their comrades… The branch
grew rapidly after World War II, with former U.S.
troops visiting Europe and especially Normandy. Every year, millions of people around the
world are touring the battle fields. However,
the most important location of the world in
this regard is the Western Front. The Flanders
Region in Belgium, Somme and of course
Normandy in France where the decisive landing
of Allied Forces in World War II took place, are
the most visited regions. These tours generate
a great amount of tourism revenue. In Turkey,
the Çanakkale (the Dardanelles) area was transformed into an organized touring zone only
after 1990. There are a lot of things we have to
learn in terms of protection and promotion.
We need to promote the sites of our War of
Independence. For 90 years, no one had worked
on the sites of this war. The first study on the
subject matter was my thesis. After that, I initiated organized tours to those places.
In the depths of Hagia Sophia...
Dan Brown is an American author of best-selling books all over the world. Born in 1964, Brown’s
reputation began with Angels and Demons, and continued with his ensuing books, The Da Vinci
Code, The Lost Symbol and Inferno. His latest novel, Inferno, is describing the mysterious journey to İstanbul of Robert Langdon, the protagonist of his previous books. Inferno, published by
Golden Books in Turkey, brings the Hagia Sophia to the fore as the most prominent place of the
plot, in addition to the other familiar themes of Brown novels.
This time around, Dan Brown describes Hagia Sophia’s mysteries in a real account and not in
the form of a fiction. He is doing that by mentioning in his book a project launched 15 years ago,
entitled “Beneath the Hagia Sophia / In the depths of Hagia Sophia”.
The project began with the dives effectuated by a group of history enthusiasts in 1998 into the
wells existing inside the Hagia Sophia Museum. Later in 2009, the secret galleries of the Hagia
Sophia were discovered. Finally, Hagia Sophia’s wells and subterranean corridors were both
explored in the course of the latest research conducted in December 2012. This time around, two
wells situated in the courtyard, which had not been previously dived in, were also explored and
interesting findings were obtained. At the wake of lengthy efforts, a great documentary was
produced, which is currently in the post-production phase. Relatedly, the manager of the project,
Göksel Gülensoy is also one of the heroes of the book by Dan Brown. He was surprised to see his
name in the book and truly impressed by the fact that Dan Brown was taking his work seriously
to such an extent that he felt the need to mention their project in this context.
Gülensoy states that the Hagia Sophia was very generous to them during the filming of the
documentary, by “revealing many of its secrets”. The documentary on the mysterious passages
under one of the most prestigious buildings of the world is scheduled to be released in 2014. Further information can b obtained from: www.beneaththehagiasophia.com/tr .
47
MÜZELER
Museums
antik filleri, paleolitik mağarası, mozaikleri,
simulasyon gösterileri, ses ve ışık efektleriyle
zaman tünelinde bir yolculuk...
KAHRAMANMARAŞ MÜZESİ
Kingdom of Gurgum
Stone Artefacts display
(see below), and one
of the artefacts (at
the top, right-hand
page); detail from
the ancient city of
Germanicia mosaics
(right) and views from
the museum.
Gurgum Krallığı Taş
Eserleri sergilemesi
(altta) ve eserlerden
bir örnek (sağ sayfa
üstte), Germanicia
Antik Kenti
mozaiklerinden detay
(sağda) ve müzeden
görüntüler.
 Kahramanmaraş Müzesi Arşivi
48
ezopotamya, Suriye ve Anadolu’yu birbirine bağlayan ticaret yollarının kavşak noktası... Binlerce
yıl sayısız medeniyete ev sahipliği yapan topraklar,
Kahramanmaraş...
Kentin tarihi, coğrafi ve arkeolojik zenginliği
müzesine de yansıyor ve Kahramanmaraş Müzesi artık yeni yüzü ile
ziyaretçilerini ağırlıyor.
Kahramanmaraş’ın ilk resmi müzesi 1947 yılında Taş Medrese’de
kurulmuş olsa da kentin müzecilik geçmişi 13. yüzyıla, Dulkadiroğlu
Beyliği dönemine kadar uzanıyor.
Dulkadiroğlu Beyliği zamanında Kahramanmaraş Kalesi’nde geçmiş
uygarlıklara ait çok sayıda eserin biriktirildiği ve böylece müzeciliğin
ilk temellerinin atıldığı biliniyor ve kent, bununla haklı bir gururu
paylaşıyor.
1961 yılında Kahramanmaraş Kalesi’ne taşınan müze, 1975 yılında
Azerbaycan Bulvarı’nda bulunan bugünkü binasına geçiyor. 1975
yılından 2008 yılına kadar, tam 33 yıl hiç el sürülmeyen, hiç bir bakım
ve onarım görmeyen müze sonunda kapılarını kapatmak zorunda
kalıyor, ta ki restore edilip yeniden açılana dek...
Dört yıl süren onarım çalışmaları sonunda çağdaş bir yapı ve sergileme düzenine kavuşan Kahramanmaraş Müzesi artık dünya müzeleriyle
aynı kategoride yarışıyor.
Zaman tünelinde yolculuk
İlgi çekici detaylar ve görsellikle donatılan 7 adet sergileme salonu,
ön-arka bahçe sergi alanları, çocuklar için oluşturulan aktivite odası
ve konferans salonu ile donatılan Kahramanmaraş Müzesi bünyesinde 30 binin üzerinde eser barındırıyor.
Bölgede yapılan arkeolojik kazıların ışığında, ziyaretçilerini tarihle
buluşturuyor, geçmiş uygarlıkların yaşamlarını canlandırmalarla sunuyor, öğretiyor, hayal dünyasının kapılarını aralıyor.
3400 yıllık iki fil iskeleti
Kahramanmaraş Müzesi’ndeki en ilginç duraklardan biri kuşkusuz Antik Fil Sergi Salonu. Türkoğlu İlçesi, Gâvur Gölü bataklığından çıkarı-
KAHRAMANMARAŞ
MUSEUM
Ancient elephants, the
Palaeolithic cave, the mosaics,
the simulation shows, sound and
light effects, a journey through
the time tunnel...
Kahramanmaraş... Crossroads of trade routes linking Anatolia to Mesopotamia and Syria…
A land which hosted a wide range of civilizations for thousands of
years… The Museum of Kahramanmaraş, which reflects the city’s glorious historical, geographical and archaeological background, welcomes
its visitors today with a new face. Albeit the first official museum in
Kahramanmaraş was established in 1947 in an old school building
known as the “Taş Medrese” (Stone Medrese), the museum history of
Kahramanmaraş dates back to the 13th century, to the period of the
Dulkadiroğlu Principality.
It is known that a large number of artefacts from earlier civilizations
was gathered at the Kahramanmaraş Citadel during the era of the
Dulkadiroğlu Principality, so that the foundations of a local museum had
been laid as early as in the 13th century; a fact bestowing a well-deserved
pride upon the city. In 1961, the museum moved from the Taş Medrese
to the Citadel of Kahramanmaraş, from where it moved in 1975 to its
present building on the Azerbaijan Boulevard. After a period of 33 years,
the museum had to close its doors in 2008, due to lack of adequate
maintenance. Following a facelift period of four years, Kahramanmaraş
Museum reopened in a refurbished building equipped with the latest
exhibition systems, hence placing it in the ranks of cutting-edge museums of the world.
49
Antik Fil Sergi Salonu’ndan
görüntüler.
Views from the Ancient
Elephants Exhibition Hall.
lan ve MÖ 1400’lü yıllara tarihlenen “Elephas Maximus Asurus” adıyla
bilinen 2 adet Asya fil iskeleti gerçekten de görülmeye değer.
Küçük fil, kazıda bulunduğu şekliyle vitrin içerisinde sergilenirken, büyük Asya fili İtalyan Paleontoloji ve MTA enstitüleri uzmanlarının danışmanlığında ayağa kaldırılmış. Antropolog, restoratör ve arkeologdan oluşan 15 kişilik uzman restorasyon ekibinin 10 aylık bir çalışma
sonucunda restore ederek ayağa kaldırdıkları bu antik fil, Türkiye’de
de bir ilki oluşturuyor. Bu çalışmalar sırasında gerçek kemikler
sağlamlaştırılıyor, olmayan kemikler özel bir malzeme ile yeniden
üretiliyor ve filin iskeleti bütünüyle ortaya çıkartılıyor. Filin geçmiş
çağlardaki doğal yaşantısını canlandırmak için görsel ve ses efektleri
ile desteklenen atmosfer, ziyaretçileri 3400 yıl önceye götürüyor.
Anadolu’nun en eski pişmiş toprak heykeli
Müzenin ikinci salonunda, Tekir Kasabası, Yukarı Döngel Köyü’nde
yer alan ve 2007 yılından itibaren Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü
Bilimsel Başkanlığında kazısı yürütülen Direkli Mağarası Kazı alanının
birebir canlandırması yer alıyor.
Paleolitik Döneme ait verilerin sergilendiği mağarada bugüne kadar
yapılan kazı alanlarının da canlandırılması yapılarak ziyaretçilerin
mağara kazıları hakkında fikir sahibi olmaları hedefleniyor.
Yontma Taş Çağına tarihlendirilen ve Anadolu’nun bilinen en eski
pişmiş toprak heykeli olarak kabul edilen 2,6 cm boyundaki ana
tanrıça figürini, mağarayı önemli kılan buluntuların başında geliyor.
50
Bu eser aynı zamanda Kahramanmaraş’ı
arkeoloji dünyasına tanıtması açısından da
önem kazanıyor. Salonda oluşturulan bir gezi
platformuyla mağaraya ulaşan ziyaretçiler,
simulasyon gösterileri eşliğinde Paleolitik
Çağlardaki yaşam hakkında fikir sahibi oluyor.
Anadolu’daki ilk kentleşmenin izleri
Müzenin üçüncü salonunda, Pazarcık İlçesi,
Emirler Köyü’nde bulunan, Domuztepe Höyüğü ve kazı alanının birebir canlandırması
yer alıyor. İlk olarak MÖ 7000’lerde yerleşim
görmeye başlayan ve MÖ 5500’lü yıllarda en
geniş sınırlarına ulaşan Domuztepe, Tel-Halaf
Dönemini yansıtıyor.
Salonda höyüğe ait arkeolojik eserlerin yanı
sıra, döneme ışık tutan avlu-ev rekonstrüksiyonu, ölüm çukuru, dönem insanının canlandırması gibi detaylar var.
Ziyaretçiler böylece Tel-Halaf Döneminde
yaşayan insanların sosyo-kültürel ve dinsel
yaşantısı hakkında doyurucu bilgi sahibi
oluyor.
Paleolitik Döneme ait
verilerin sergilendiği
mağara (en üstte),
Tunç Dö nemi kurşun
kadın Figürini (sağda),
Domuztepe Höyüğü
kazı alanı canlandırması
(üstte), dönem insanı
canlandırmaları
(sağ köşede).
Cave with the
Palaeolithic artefacts
(top), the Bronze Era
lead female figurine
(right) animation
portraying the
Domuztepe Mound
excavation area
(above), animations
of the period’s human
figures (right corner).
Journey through the time tunnel
Kahramanmaraş Museum houses over 30 thousand objects in its seven exhibition galleries endowed with attractive visual details. It has outdoor exhibition areas in its front and rear courtyards; an activity room at the service of children and a conference room. The museum, which
offers its visitors to meet with history in the light of the archaeological excavations performed in
the region, presents animations of daily life scenes from past civilizations, and
teaches its public while opening up a world of imagination.
3400 years old elephant skeletons
Undoubtedly one of the most interesting sections of the museum is the
‘Ancient Elephants Exhibition Hall’. The skeletons of two Asian elephants extracted from
the swamp of Lake Gâvur, Türkoğlu District,
dated to the years 1400 BC and known under
the species name of “Elephas Maximus Asurus” (Syrian elephant) offer a truly impressive sight to the eye. The small elephant
is exhibited in a showcase in its genuine
form as it was found during the excavation;
whereas the large Asian elephant had to
be reassembled under the supervision of
experts from Turkey’s Institute of Mineral
51
Taş Eserler Salonu (sağ sayfa, üstte) ve salonda
sergilenen mezar stellerinden biri (üstte) ile Roma
Dönemi heykeli (sağda), Germanicia Antik Kenti
mozaiklerinden bir örnek (altta) ve Roma Dönemi
mermer Asklepios heykeli (sağ sayfa, altta).
Stone Artefacts Hall (right page, top) and one of the
stelae on display (above) and Roman sculpture (right),
example of Germanicia ancient city mosaics (below)
and Roman era marble statue of Asclepius (the right
page, bottom).
52
Gurgum Krallığı ve Germanicia Antik
Kenti
Dördüncü salonda Maraş’ın Geç Hitit devletlerinden Gurgum Krallığı’na başkentlik
yaptığını belgeleyen taş eserler sergileniyor.
Beşinci salon ise moziklere ayrılmış. 2001
yılında Dulkadiroğlu Mahallesi’nde yapılan
kurtarma kazısında gün yüzüne çıkartılan
Germanicia Antik Kenti mozaikleri Roma
Döneminde bir villanın koridoruna ait.
MS 4-6 yüzyıla tarihlenen bu taban mozaiklerine ek olarak, yine aynı döneme ait bir
başka taban mozaiği ise Çağlayancerit İlçesi, Küçükcerit Köyü kazısında bulunmuştu.
Research and Exploration (MTA) in consultation with their colleagues from the Italian
Palaeontology Institute. This elephant skeleton,
which was re-erected following a 10-month restoration work by a team of 15 experts including
anthropologists, archaeologists and restorers,
constitutes a first in Turkey. In the course of this
restoration work, original bones were reinforced,
missing bones and bone parts were carefully
reproduced from a special material and the skeleton was restituted to what must have been its
natural anatomical structure. Visual and sound
effects meant to simulate the natural life of the
elephants in past ages take the visitors 3400
years back in time.
Taşlar ve mezarlar
Roma Dönemi ölü kültürünü yansıtan mezar stelleri, lahit ve pişmiş toprak mezarların sergilendiği altıncı bölüm Taş Eserler
Salonu olarak adlandırılıyor.
Müzenin son ve yedinci salonunda ise
kronolojik olarak sergilenen buluntular var.
Paleolitik Dönemden, Neolitik, Kalkolitik,
Tunç, Demir, Grek, Roma ve Bizans Dönemine kadar uzanan eserlerin her biri ayrı bir
vitrinde sunuluyor.
Bunlar arasında günlük yaşamın parçası
araç-gereçler, el aletleri, süs eşyaları, dini
ritüellerde kullanılan kült eşyalar ve kaplar,
savaş aletleri gibi arkeolojik eserler yer
alıyor.
Bir diğer bölümde ise Grek, Roma, Bizans,
Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine
ait sikkeler sunuluyor.
Kahramanmaraş Müzesi özetle gezmeyi,
görmeyi ve tebrik edilmeyi hak ediyor.
Anatolia’s oldest Terracotta statue
The second gallery of the museum features an
animation portraying the excavation area of the
Direkli Cave, located in the Upper Döngel Village
of Tekir Township, which is being excavated
since 2007 by the teams of the Gazi University
Archaeology Department. The purpose of such
animations is to give visitors an idea of the
excavations performed in caves where Palaeolithic Age artefacts were unearthed. A goddess
figurine measuring 2,6 cm, which is Anatolia’s
earliest known terracotta statue dated to the
Palaeolithic Age, is the most significant artefact
discovered at the Direkli Cave. Although quite
small in size the statue plays an important role
in introducing the Kahramanmaraş Museum to
the world of archaeology. The visitors reach the
animation-cave through a platform built inside
the gallery, where an audio-visual simulation
show takes them onto a journey through the life
of the Palaeolithic Ages.
The first traces of urbanization in Anatolia
The third gallery of the museum features an exact animation of the Domuztepe Mound and excavation area located in the Emirler Village of the Pazarcık District. Domuztepe where the first settlements are thought to have taken place in the 7000’s BC and reached its widest limits in the years
5500’s BC reflects the Tell-Halaf culture. Tell Halaf is the name of an archaeological site in Syria,
near the Turkish border, just opposite Ceylanpınar, dating to the 6th millennium, which was the
first find of a Neolithic culture, subsequently dubbed the Halaf culture, characterized by glazed
pottery painted with geometric and animal designs. Besides the archaeological artefacts originating from the mound, the gallery harbours elements such as a courtyard-house reconstruction,
death pits and human figure animations destined to shed light on the way of life of the period.
Thus, the visitors are thoroughly informed about the socio-cultural and religious life of the people
having lived during the Tell Halaf (Neolithic) era.
The Kingdom of Gurgum and the ancient city of Germanicia
The fourth gallery of the museum is devoted to stone artefacts dating from the period where
Kahramanmaraş was the capital city of the Neo-Hittite Kingdom of Gurgum.
The fifth gallery is dedicated to the mosaics originating from a rescue excavation performed in
2001 in the Dulkadiroğlu neighbourhood, which brought to the daylight the ancient city of Germanicia. The afore-mentioned mosaics were paving the corridor of a villa belonging to the Roman
period of the ancient city. In addition to these floor mosaics dating from the period between the
4th and 6th century AD, there is a further floor mosaic from the same period, but originating from a
different excavation, carried out at the Küçükcerit Village of the Çağlayancerit District.
Stones and tombs
Grave steles, sarcophagi and terracotta tombs reflecting the Roman era dead culture are displayed in the sixth gallery called the “Stone Artefacts Hall”. The seventh and last gallery of the
museum features artefacts exhibited according to a chronological order. Palaeolithic, Neolithic,
Chalcolithic, Bronze Age, Iron Age, Greek, Roman and Byzantine era items are presented in
separate showcases earmarked each for a specific period. Among these are everyday life utensils
such as tools and equipment, hand tools, ornaments, cult objects and vessels used in religious
rituals and archaeological artefacts such as instruments of warfare. There is also a segment where
Greek, Roman, Byzantine, Seljuk, Anatolian Beyliks’ and Ottoman coins are displayed. In short,
Kahramanmaraş Museum deserves to be seen, visited and congratulated.
53
EL EMEĞİ
GÖZ NURU
TÜRK EL
SANATLARI
Turkish Hand
Crafts
NAKIŞ
geleneksel türk el
sanatlarının en
nadide örneklerini
içeren nakış, sadece
ev dekorasyonunda
kullanılan bir çeşit
süsleme değildir.
nakış bir sanattır.
TURKISH HANDICRAFTS
EYE-STRAINING LABOUR
OF LOVE EMBROIDERY
 Rasim Konyar & Shutterstock
54
Embroidery is not a
mere type of ornamentation used in house
decorations. It is an
art form embodying
the finest examples of
Turkish handicrafts.
l sanatları bir coğrafyanın kültürel iklimini en
canlı ve anlamlı yansıtan belgelerden şüphesiz...
O topraklarda yaşayan insanların, yüzlerce yıl boyunca yapıp ettiklerinin, sürdüregeldikleri kültürel
birikimin bir sentezi. Kadim Anadolu toprakları da
el emeğine değer veren bir coğrafya. Yoklukta bile üreten, bulduğu bir
tahta parçasını bir ev eşyasına, taşı mücevhere dönüştüren bir halk
Anadolu halkı. Bu yüzden de ülkemizin neresine giderseniz gidin, bölgeye has el sanatları ürünleri bulmanız mümkün. Tahta yontmadan,
bakır işlemeye, dantelden sepetçiliğe, bölgeden bölgeye değişen bu
sanatlardan biri de nakıştır. Tıpkı, keçe yapımcılığı, seramik, çömlek,
yazmacılık, halı-kilim, lüle taşı oymacılığı ya da çinicilik gibi... Bu
yüzden nakışı, sadece ev dekorasyonuna indirgemek de çok yanlış. Bu
sanatın “sanatçısı” da çoğu kez evindeki mütevazı atölyesinde nefis
ürünler veren Anadolu halkı…
Handicrafts are without a doubt among the most
vibrant and meaningful reflections of the cultural
climate of a country... They are the tangible quintessence of the cultural heritage of the people who
lived in those lands for hundreds of years. Anatolia
is an ancient land where the value of manual workmanship is appreciated.
The people of the Anatolian soil never stopped
producing even in times of penury, turning a piece
of wood into furniture, transforming a piece of
stone into jewellery.
So wherever you go in the country, you will find
unique handicraft products particular to each region. Embroidery is one of these art forms varying in style from region to
region such as wood carving, copper engraving, lace making, or basketry;
like felt making, ceramics, pottery, fabric painting or printing by hand,
carpets-rugs, tile-making, meerschaum carving and so on. Therefore,
it would be a mistake to reduce embroidery merely to a craft for home
decoration. The “artists” in this case are the people of Anatolia who create exquisite products often in a modest workshop at their home.
The art of traditional Turkish embroidery is a handicraft utilizing an
55
Geleneksel Türk nakış sanatı, Kastamonu bezi,
Ödemiş ipeği, Manisa bezi, Bayburt keteni, Rize
keteni gibi yöresel kumaşlar ya da ipek, yün tela
ve alpaka türü kumaşlara kasnakla çalışılan bir
el sanatı. Pamuktan üretilen ipliklerle, susma,
hasır iğne, civankaşı, balıksırtı, ciğer deldi gibi tekniklerle uygulanır.
Motifler genellikle doğadan esinlenerek oluşturulur. Meyve, köşk, saray, şadırvan, çıkrık, ağaç, çiçek ve yaprak motifleri en çok uygulanan
modellerdendir.
Osmanlı’da nakış, nakkaşhanede yapılırdı
Mor, sarı, yeşil, kırmızı gibi canlı renkler kullanılır. Desenler işlendikten sonra “tel sarma” ve “tel kırma” adı verilen tekniklerle bezenerek
daha canlı bir hale getirilir.
Nakış; yastık, yatak örtüsü, masa örtüsü, çanta gibi eşyalar üzerine
56
Aydın’da Kahveci Bilal Ağa Konağı’nde Türk işlemeleri sergilemesi (sol altta),
Söke Otantika Etnografya Müzesi vitrini (sağ altta), Nevşehir Hacıbektaş Müzesi
vitrinlerinden biri ve çeşitli nakış örnekleri.
Turkish embroidery exhibition at the Kahveci Bilal Ağa Mansion in Aydın (bottom
left); showcase at the Söke Authentica Ethnographic Museum (bottom right); a
showcase at the Nevşehir Hacıbektaş Museum and various samples of embroidery.
embroidery frame as equipment and performed
on local fabrics such as the Kastamonu cloth,
Ödemiş silk, Manisa cloth, Bayburt linen, Rize
linen or on materials like wool buckram; alpaca
and silk.
It is made with cotton yarn by applying different needlework techniques like “silence”, straw
needles, “civankaşı” (young beauty eyebrow),
herringbone, ciğerdeldi (wounded bosom). Motifs are often inspired by nature. Fruits, mansions, palaces, fountains, spinning wheel, tree,
flower and leaf patterns are the most widely
practiced designs.
işlendiği gibi, çerçevelenip duvara da asılır.
Bu yönüyle de bir sanattır. Tersi ile yüzünün
aynı olması çok önemlidir. Nakış işleyenler
buna çok dikkat eder, kumaşın arka yüzünde
iplik artırmazlar. Kasnakları, iğneleri, renk
renk iplikleriyle nakış belki de en çok resim
sanatına benzer. Öyle ya, kasnak palet, kumaş
kanvas, iplikler de boyadır.
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde nakış
önde gelen sanat türlerinden biriydi. Ressamlara, minyatür çizenlere, el sanatlarıyla
uğraşanlara, “nakış işleyen” anlamında “nakkaş” denirdi. Nakkaşlar, saray nakkaşhanesine
bağlı olarak çalışırdı. Dönemin modasına
uygun kumaş desenleri saray nakkaşhanesinde tasarlandığından, desen ve kompozisyonlarda Osmanlı sanatının üslup bütünlüğünün
tekrarlandığını görürüz. Nakkaşbaşının emrinde çalışan sanatkarlar, kitaplara minyatür çiziminden, cami ve sarayların boyanıp
süslenmesine kadar her türlü süsleme ve bezeme faaliyetlerinde görev alırdı. Fatih Sultan
Mehmet Döneminde saray nakkaşhanesinde
beş yüz kadar ustanın çalıştığı biliniyor. Bu
yüzden Osmanlı İmparatorluğu Dönemi nakış
sanatından söz edildiğinde, sadece kumaşa
işlenen nakış tekniğini değil, cam, seramik,
tahta hatta taş ve sıva üzerine boyanan desenleri de anlamak gerekiyor.
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde nakış
sanatının merkezi, dokuma sanatında da
olduğu gibi Bursa idi. Kadife ve ipek kumaşlar üzerine işlenen figürler sarayın odalarını
süslerdi. Ayrıca padişah kaftanları da en özel
kumaşlardan dikilir, bu kumaşlar en hünerli
eller tarafından işlenirdi. Nitekim Lale Devrinin ünlü nakkaşı (Abdülcelil Çelebi) Levni’nin
minyatürlerinde nakış işleyen kadınlar görülür. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucusu Ruhi Arel’in “Kasnakta Nakış İşleyen Kız”
At the time of Ottoman Empire embroidery
was practiced within the workshop of miniaturists
Vibrant colours like purple, yellow, green and
red were the most used colours. After the patterns were painted they were embellished and
made even more vivid through the application
of particular ornament techniques such as
“wire-wrap” and “wire-break”.
Principally used as ornamentation for pillows,
bed linen, table linen and bags, embroideries
were framed and hung on the wall as artwork
as well. It is very important that the front and
reverse facets look the same. Therefore, embroiders pay much attention to that issue so
that they do not leave overhanging threads on
the backside of the embroidered fabric. With
its embroidery hoops, tambours, hooks, and
its multicoloured yarns embroidery is perhaps
an artistic creation most similar to the art of
painting. Indeed, embroidery tambours can be
compared to the painter’s palette, the fabric to
canvas and the colourful yarns to the painter’s
colour paints.
During the Ottoman Empire embroidery was
one of the leading art forms. Painters, miniaturists, artists working in various fields of design
and ornamental arts, were called “nakkaş”
(read: nakkash) which can be translated as “embroider, engraver, miniaturist or muralist”; but
in a broad sense to encompass all those artists
who were performing arts and crafts related to
painting, ornamentation and/or textile de-
57
ve “Gergefte Nakış İşleyen Kız” tabloları da
buna iyi bir örnek...
Günümüzde, diğer el sanatlarında olduğu
gibi nakış da yavaş yavaş tükenme noktasına
gelmekte. Nakış ustaları birer birer tükendiği, gençler de bu güzel el sanatına pek ilgi
göstermediği için bu sanat da kaybolma
tehlikesiyle karşı karşıya. Ancak belediyelerin
halk merkezleri ve özel kurslar nakış sanatını devam ettirmeye kararlı. Eğer siz de bu
sanata ilgi duyuyor, nakış tekniğini öğrenmek
istiyorsanız bu tür kurslara katılabilirsiniz.
Anneannenizden size kalmış yastıklar eskimeden, siz de torunlarınız için bir örtü işleyebilir
ya da seçeceğiniz bir deseni kumaşa nakşedip
çerçeveletebilirsiniz.
58
signing. The “nakkash” were working under the authority of the “Chief Miniaturist or Engraver” at
the “nakkaşhane”, the painting and design atelier of the imperial court. Since the fabric patterns
matching the era’s taste and fashion were designed at the imperial painting and design workshop,
we observe a recurring uniformity in the Ottoman style of art in different designs and compositions. Craftsmen working under the Chief Engraver were entrusted various tasks including all
kinds of ornamentation and decoration; from the drawing of miniatures for books to the painting and decoration of mosques and palaces. It is known that nearly five hundred craftsmen were
employed in the imperial atelier during the reign of Sultan Mehmet the Conqueror. Therefore,
when we refer to the “art of embroidery” in the Ottoman Empire, this should not be construed as
an embroidery technique applied on fabrics only, but as a broader term defining all the different
techniques of drawing and painting on glass, ceramics, wood and even stone and stucco. During
the Ottoman period, Bursa was the main centre for the art of embroidery, as well as for the art
of weaving. The palace rooms were decorated with patterned velvet and silk draperies. Also the
Sultans’ caftans were manufactured from the most exclusive fabrics by the most dexterous hands.
In fact, we can see embroidering women figures in the miniatures of the famous miniaturist of
the “Tulip Period” (Ottoman period of enlightenment in the 18th century), Abdülcelil Çelebi known
under the pen name of Levni.
Other such examples depicting embroidery are the two paintings by Ruhi Arel, the founder of
the Ottoman Society of Painters, entitled “Girl with the Embroidery Hoop” and “Girl Performing
Embroidery on a Tambour”. Nowadays, embroidery as well as other crafts is slowly coming to the
point of exhaustion. One by one the masters of embroidery fade away; young people do not show
much interest in this beautiful art, which is facing the danger of being lost.
However, there are some community centres and special courses in certain municipalities committed to continue the art of embroidery. If you’re interested in this art, if you want to learn
the technique of embroidery we advise you to participate in such courses. Before the cushions
inherited from your grandmother totally wear up, you can fabricate some embroidered napkin for
your grandchildren or frame up an embroidery that you create with the pattern and fabric of your
choice.
GEÇMİŞ VE
GELECEK
KOLEKSİYON SERGİSİ
500 yıllık tarihi hanın olağanüstü dönüşümü
Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi
MÜZELER
Museums
damat rüstem paşa 16. yüzyılda yaptırmıştı...
etrafında pazar yeri bulunan bir kervansaraydı.
20. yüzyılın başında tiftik ve deri ticareti yapılan yıkık bir
hana dönüştü. son yüzyıl içinde daha da hırpalandı ve
nihayet terkedildi, ta ki 2003 yılına gelene kadar...
The remarkable transformation of
a 500-year-old inn
Çengelhan Rahmi M. Koç Museum
Damat Rüstem Pasha had it built in the 16th century,
as a caravanserai with a market place next to it. At the beginning of
the 20th century it turned into a rundown facility used for mohair and
leather trade. In the course of the last century, it was even further
worn down and finally abandoned, until the year 2003…
 Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi Arşivi
60
nkara Kalesi’nin eteklerinde, 16. yüzyıldan kalma
tarihi bir han... Ankara’nın Hanlar Bölgesi’nde
özgünlüğünü bugüne kadar koruyabilmiş ender yapılardan biri. Geçmişin pazar yeri ve oteli, bugünün
Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi...
Çengelhan, Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Mihrimah Sultan’ın
eşi Damat Rüstem Paşa tarafından 1522–1523 yıllarında yaptırılmış. Beş yüz yıl önce tipik bir Anadolu kervansarayı, yani avlusunda
pazaryeri bulunan bir otel olarak inşa edilmiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda
Ankara merkez olmak üzere bölgenin ticari trafiği geliştikçe Çengelhan da önemli hanlar listesindeki yerini almış.
Ankara Kalesi’nin ana giriş kapısının karşısında, eskiden At Pazarı
olarak anılan yerde, bedestenlerin yakınında konumlanan han, 20.
yüzyılın sonlarında terk edilmeden önce, tiftik, yapağı ve ham deri
satışlarının yapıldığı bir toptan satış merkezi olarak kullanılmış. Kareye yakın dikdörtgen planlı mimari yapısıyla klasik Osmanlı kent içi
hanlarının güzel bir örneğini oluşturuyor.
Çatısı alaturka kiremitli, kapısının üstünde sivri beşik tonozlu bir eyvan, ortasında ise üstü açık bir avlu yer alıyor. Duvarları Roma dönemini yansıtan üç sıra tuğla hatıl ve bir sıra kaba yontu taşı kullanılarak almaşık teknikle örülmüş. Avlunun ortasındaki tek katlı dikdörtgen
yapı ise Koç Holding’in kurucusu merhum Vehbi Koç’un iş yaşantısına
A 16th century historic inn at the edge of the Ankara Citadel... One of
the rare structures of Ankara’s Zone of Hans (Inns) to have preserved
its authenticity. A market place and hostelry of the past, today’s
Çengelhan Rahmi M. Koç Museum...
Çengelhan had been built in the years 1522-1523 during the reign of
Sultan Süleyman the Magnificent, by the husband of his daughter
Princess Mihrimah Sultan, Damat (Groom) Rüstem Pasha.
It was built five hundred years ago as a typical Anatolian caravanserai, i.e. as a hotel with a marketplace located in its courtyard. As the
commercial relevance of the Ankara region was growing throughout
the 16th and 17th centuries, Çengelhan took its place in the ranks of
leading public houses.
Situated opposite the main entrance of the Ankara Citadel, on the
emplacement of the former Horse Market, positioned next to the
bazaars, the facility was used as a wholesale centre for the trade of
mohair, sheep wool and raw hide, before being abandoned at the end
of the 20th century. It is a typical example of the classical Ottoman
urban inns architecture with its quasi-square rectangular floor plan.
The roof is covered with classical tiles; the gate is endowed with a
barrel-vaulted pointed iwan on its top. The building is structured
around an open courtyard in its centre. The walls are built using
a masonry technique reminiscent of the Roman era, consisting of
61
INDUSTRY MUSEUMS IN THE WORLD AND IN TURKEY
Çengelhan Rahmi M. Koç Museum’s Curator Mine Sofuoğlu describes the evolution of industry museums in the world and in Turkey in following terms:
DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE
SANAYİ MÜZELERİ
Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi, Müze Sorumlusu Mine Sofuoğlu dünyada ve Türkiye’de sanayi müzelerinin ortaya çıkışını şöyle
özetliyor:
“İlk sanayi müzeleri, başlangıçta, var olan koleksiyonların korunup
saklanmasından ziyade ilgili yüksek öğretim kurumlarının ve sanayi
çalışanlarının uygulama ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuştu.
Bunlardan en önemlisi ise 1794’de Paris’te kurulmuş olan Musée des
Arts et Métiers’dir. Conservatoire National des Arts et Métiers’e
bağlı olarak kurulan bu müzenin koleksiyonu fabrikalardan ya da
zanaatkârların tezgâhlarından sökülen parçalardan oluşmaktaydı; en
büyük amaç ise elde edilen koleksiyonu uygulama amaçlı kullanıma
sunarak yeni zanaatkârlar ve tasarımcılar yetiştirmekti.
20. yüzyılın başında ise ikinci kuşak sanayi müzeleri olarak nitelendirilebilecek bir takım müzeler kuruldu ki Münih’teki Deutsches
Museum ve Chicago’daki Bilim ve Endüstri Müzesi bu sınıfın ilk
örneklerine dâhil edilebilir. İkinci kuşak müzelerin öncelikli amacı ise
zanaatkâr yetiştirmekten ziyade halkın eğitilmesi idi ve koleksiyonlarında dokunulabilir, bas-çalıştır özelliği ile çalıştırılabilen objelere yer
verilmekteydi.
Sanayi müzeciliğini üçüncü aşamaya taşıyan etken ise Albert
Einstein’ın 1922 yılında Paris’i ziyaret etmesi sonucu yaşanan gelişmelerdir. Bu ziyaret sonucu halkın bilim ve fen alanındaki eğitimi
konusunda bir uyanış başlamış ve tek misyonu halkı bu alanda eğitmek ve bilgilendirmek olan bilim müzeleri açılmaya başlamıştır. Bu
gelişmelerle birlikte sanayi müzeleri de kendilerini yenilemiş ziyaretçiyi tamamen katılımcı hale getiren, interaktif müzeler kurulmaya başlamıştır. Baltimore, Bradford ve Sheffield Endüstri Müzeleri bunların
en önemlileri arasında sayılabilir. Batı ülkeleri, Sanayi Müzeleri konusunda yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe sahipken 1994 yılında İstanbul
Rahmi M. Koç Müzesi’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye de ilk sanayi
müzesi ile tanışmış oldu. Kısa zamanda dünya literatürüne girmeyi
başaran Rahmi M. Koç Müzesi ilk etapta Haliç’in Hasköy kıyısında
12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş,
‘Lengerhane’ adı verilen 18. asır Osmanlı binasında hizmet vermeye
başlamış, 2001 yılında kıyıdaki Hasköy Tersanesi’nin de müze kompleksine katılmasıyla birlikte bugünkü sınırlarına ulaşmıştır.
İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi’nin ilk şubesi olan Çengelhan Rahmi
M. Koç Müzesi ise Ankara’nın ilk ve Türkiye’nin ikinci sanayi müzesi
olarak 2005 yılının Nisan ayında ziyarete açılmıştır.”
62
“In the beginning, the first industrial museums were established in order to meet
the practical training requirements of higher education institutions and industry
professionals, rather than for the conservation and preservation of the existing
collections. The most important of these, which was founded in 1794 in Paris, is
the “Musée des Arts et Métiers” (Museum of Arts and Crafts). The collection of
the museum established as a dependency of the “Conservatoire National des Arts
et Métiers” (National Academy of Arts and Crafts), consisted of machine parts
or tools removed from existing factories or artisans’ workbenches. The principal
aim of the museum was the instruction of new artisans and designers by utilizing
the collection thus obtained for the practical training of apprentices.
At the beginning of the 20th century, a set of new museums, that could be described as the second-generation industrial museums, were founded such as the
“Deutsches Museum” in Munich and the “Museum of Science and Industry” in
Chicago, which can be cited as the first examples of this category. The primary
purpose of the second generation industry museums was to educate the public,
rather than the training of craftsmen. They included in their collections, objects
that could be touched, instruments in working condition and devices with pointand-play capability.
The developments, which followed Albert Einstein’s 1922 visit to Paris, paved
the way to the third stage in the history of industrial museums. Indeed, that
visit turned into the occasion of an awakening of the people in the field of
science and science education. Subsequently, a new range of science museums
with the sole mission of educating and informing the public in this area began
to be established. With these developments, industrial museums began to adopt
a new approach as well, by introducing interactive methods. The newly established innovative museums began to offer to their visitors a fully participatory
role to play. Baltimore, Bradford and Sheffield Industrial Museums are to be
quoted as the leading institutions in this regard.
While industrial museums enjoy a past of nearly 200 years in Western countries, Turkey became first acquainted with such an institution through the
establishment of the “İstanbul Rahmi M. Koç Museum” in 1994.
Acknowledged in relevant world literature soon after its inception, the museum was initially established in an 18th century Ottoman building called
“Lengerhane”(Anchor house), which was erected on the foundations of a 12th
century Byzantine structure situated on the banks of the Golden Horn at the
Hasköy coast. With the integration in 2001 of the Hasköy
Shipyard into the museum
complex the establishment
reached its current boundaries... The Çengelhan Rahmi
M. Koç Museum, which is
the first outer branch of the
İstanbul Rahmi M. Koç Museum, was opened to the public
in April 2005, as Ankara’s first
and Turkey’s second industrial
museum.”
başladığı yıllarda kullandığı bir dükkâna da
ev sahipliği yapmış.
Rahmi M. Koç’un doğduğu ve büyüdüğü
şehre hizmet vermek amacıyla, Başbakanlık
Vakıflar Genel Müdürlüğü - Ankara Vakıflar
Bölge Müdürlüğü’nden kiralanan yapı, 2003
yılında restore edilmeye başlanıyor. 2005
yılına kadar süren yenileme sırasında, bina
aslına sadık kalınarak sağlamlaştırılıyor ve avlunun üzeri cam ile kapatılarak koruma altına
alınıyor. Çengelhan, Nisan 2005’te Rahmi
M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na bağlı bir
müze olarak ziyarete açılıyor.
Ameliyat aletlerinden otomobillere
üç bin eser
Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı bünyesinde yer alan, Çengelhan Rahmi M. Koç
Müzesi, tüm ülkelere ve geçmişten günümüze
alternating three rows of horizontal beams made of brick with a row of rough-cut stones. The
single-storey rectangular building in the middle of the courtyard once hosted a shop used by
Vehbi Koç, the late founder of the Koç Holding at the beginning of his business life.
His son Rahmi M. Koç, the current Honorary President of Koç Holding, launched the restoration of the building in 2003 as a as a gesture of loyalty towards the city where he was born
and raised. In the framework of the renovation project which was completed in 2005, the
building rented from the Prime Ministry General Directorate of Foundations’ Regional Directorate of Ankara, has been thoroughly reinforced and restored in conformity with its original
configuration and its inner courtyard covered with glass. Finally in April 2005, Çengelhan was
inaugurated as a museum of the Rahmi M. Koç Museum and Cultural Foundation.
A collection of three thousand items from surgical instruments to automobiles
Çengelhan Rahmi M. Koç Museum is an institution devoted to collecting, housing, researching, preserving and exhibiting objects and documents related to industry and engineering
from all countries and all eras past to the present. The Museum welcomes its visitors in a
total of 32 rooms, with a collection of over 3000 objects illustrating the history of various
branches of industry from medical instruments to maritime and road transportation and aviation. The collection which offers a rich variety of pieces from small models, to steam engines
and classic cars includes objects that date back to the 17th century.
63
İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi ve Ankara
Çengelhan Rahmi M. Koç Müzeleri
TripAdvisor tarafından “Travellers Choice
2013” ödülüne layık görüldü
Türkiye’de ulaşım, endüstri ve iletişim tarihine adanmış ilk önemli müze
Rahmi M. Koç Müzesi, ve Ankara’nın ilk sanayi müzesi Çengelhan Rahmi
M. Koç Müzesi TripAdvisor tarafından “2013 Yılı Travellers Choice” ödülüne layık görüldü.
Sanayiden havacılığa, denizcilikten, askeri teknolojilere ve otomotive kadar
oldukça geniş bir ilgi alanı olan, ilginç anılar ve öykülerle dolu, eğlenceli,
modern ve öğretici bir yakın tarih hazinesi İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi
ve Ankara’nın ilk ve tek sanayi müzesi Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi
dünya genelindeki en büyük seyahat sitelerinden biri olan TripAdvisor
tarafından ödüllendirildi.
Dünya genelinde yapılan misafir değerlendirmeleri sonucu belirlenen ve
5 üzerinden minimum 4,5 puan alan otel ve işletmelerin layık görüldüğü
TripAdvisor ödüllerine layık görülen İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi ve
Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi aynı zamanda TripAdvisor’ın milyonlarca kullanıcısının oyları neticesinde belirlenen “Travellers’ Choice 2013”
listesinde yer aldı. Seyahat eden gerçek kişilerden güvenilir tavsiyeler ve
rezervasyon araçlarına doğrudan bağlantılar içeren zengin seyahat seçenekleri ve planlama özellikleri bulunan TripAdvisor’ın, misafir memnuniyeti
anketi sonuçlarını göz önünde bulundurarak hazırladığı “2013 Yılı Travellers Choice” listesinde Ankara’nın ilk sanayi müzesi olan aynı zamanda
Ankara ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili objelere koleksiyonunda yer
veren Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi 92 gezilecek yerler listesinde ikinci
sırada yer alırken, her geçen gün yeni objelerin katılımıyla daha zengin koleksiyona sahip olan İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi ise 584 gezilecek yerler
listesinde dokuzuncu sırada yer aldı. Rahmi M. Koç Müzesi ve Çengelhan
Rahmi M. Koç Müzesi yalnızca objeler için ziyaret edilen bir mekan olarak
değil ziyaretçilerin dilediği zaman bir şeyler yemek içmek, arkadaşlarıyla
sosyalleşmek için geldiği interaktif mekan olarak hizmet veriyor.
Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de ulaşım, endüstri ve iletişim tarihine adanmış ilk önemli müze. Müzenin koleksiyonu, gramofon iğnesinden gerçek
boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içeriyor.
Çengelhan Rahmi M Koç Müzesi ise Ankara’nın ilk ve tek sanayi müzesi.
Müze ulaşım, sanayi ve iletişim tarihine adanmış olmakla birlikte, koleksiyonda Ankara ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili objelere de yer veriliyor.
64
An Award for Rahmi Koç Museums by
TripAdvisor
İstanbul Rahmi M. Koç Museum and Ankara Çengelhan
Rahmi M. Koç Museum have been given the “Travellers
Choice 2013” Award by TripAdvisor, the biggest
tourism agency in the world.
İstanbul Rahmi M. Koç Museum, the first museum dedicated to
transportation, industry and communication, and Çengelhan Rahmi M.
Koç Museum, the first industry museum in Ankara, were presented the
“Travellers Choice 2013” Award by TripAdvisor, the biggest tourism
agency in the world. This award is given to hotels and companies
attaining at least 4 points out of 5. These two museums were put
on the list “Travellers’ Choice 2013” through the votes of millions of
TripAdvisor users. TripAdvisor, which includes direct contacts to reliable
recommendations and reservations given by real travelers, made a list.
Çengelhan Rahmi M. Koç Museum was ranked 2nd out of 92 places to
go and İstanbul Rahmi M. Koç Museum with a rich collection of new
items that is growing by the day was ranked 9th out of 584 .
These two museums not only exhibit but serve as interactive places
where the visitors can drink and eat or socialize with friends.
İstanbul Rahmi M. Koç Museum is the first important museum
dedicated to transportation, industry and communication.
The collection of Rahmi Koç Museum includes thousands of objects
from gramophone needles to life-size ships and aircraft. Çengelhan
Rahmi M. Koç Museum is the first industry museum in Ankara, and
exhibits items relating to Mustafa Kemal and Ankara City in its
collection. http://www.rmk-museum.org.tr
tüm dönemlere ait, endüstri ve mühendislikle ilgili objelerin ve belgelerin toplanması, ev
sahipliği yapılması, araştırılması, korunması
ve sergilenmesine adanmış bir kurum.
Müze toplam 32 odada, denizcilikten karayolu taşımacılığına, havacılıktan tıbba kadar
uzanan pek çok sanayi kolunun geçmişini
gözler önüne seren üç binden fazla obje ile
ziyaretçilerini karşılıyor. Küçük modellerden,
buhar motorlarına ve klasik otomobillere kadar uzanan zengin bir çeşitlilik sunan eserlerin tarihi 17. yüzyıla kadar dayanıyor.
Müzedeki en eski objeler 1600’lerde Araplar
tarafından kullanılmış olan usturlaplar (astronomi ölçümlerinde kullanılmış tarihi ölçüm
cihazı) ama ağırlıklı olarak 19. ve 20. yy. dan
kalma objeler sergileniyor.
Müze koleksiyonunun çok büyük bir bölümü
Rahmi M. Koç’un sanayiye duyduğu ilgi ile
oluşan kişisel girişimlerin sonucu edinilen
objelerden oluşuyor. Bunun yanında şahıslar ve kurumlarca müzeye bağışlanmış ya da
süreli olarak verilmiş objeler de var. Örneğin
Özden Toker’in izniyle belirli dönemlerde
İsmet İnönü’nün tüfekleri sergileniyor.
İnteraktif müze
Müzenin temel amacı özellikle çocuk ziyaretçilerin hayal güçlerini canlandırarak, onları
geleceğe hazırlamak. Bu amaçla hazırlanan
Eğitim Paketi de ilköğretim okullarının hizmetine sunulmuş.
Müzenin en önemli özelliklerinden bir tanesi
ise ziyaretçiler ile koleksiyon arasında kurulan interaktif bağ. Yani ziyaretçilerin objelere dokunmaları ve hatta objeye ait sistemi
kullanmaları serbest! Semafor bayrağı, güneş
saati ya da bir teleskopun nasıl kullanıldığını
uygulayarak öğrenen ziyaretçiler, çalışan bir
deniz motoru veya bir makine atölyesi modelini inceleyerek, objelerin çalışma prensiplerini
deneyerek öğreniyorlar. Böylece müze, 21.
yüzyılın yeni müzecilik anlayışı olan “yaşayan
müze” kavramını hayata geçirerek, yalnızca
sergilemekle kalmıyor, ziyaretleri daha aktif,
katılımcı ve eğlenceli kılıyor.
Tıpkı dünya müzelerinde olduğu gibi Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi de bir kültür merkezi
olarak çalışmanın önemine inanıyor. Bunun
için “Geçici Sergi Salonu”nda çeşitli sergiler
düzenleniyor, Çengelhan Brasserie’nin ev
sahipliğinde mini konserler, çeşitli etkinlik ve
organizasyonlara imza atılıyor.
http://www.rmk-museum.org.tr
The oldest objects in the museum are the astrolabes (medieval instrument now replaced
by the sextant that was once used to observe and calculate the position of the sun or other
celestial bodies) used by Arab astronomers in the 1600’s; but the larger part of the items on
display date mainly from the 19th and 20th centuries.
The vast majority of the Museum’s collection consists of objects acquired as a result of
personal initiatives by Rahmi M. Koç by virtue of his keen interest for the world of industry.
In addition, there are items donated or loaned on term to the museum by individuals and
organizations. For example, the rifles collection of former Turkish President İsmet İnönü is
presented to the public for certain periods, by courtesy of his daughter Özden Toker.
Interactive museum
The main purpose of the museum is to stimulate the imagination of visitors, especially children, in order to prepare them for the future. For this purpose, the Museum has created an
Educational Package that was made available to elementary schools.
One of the most important features of the museum is the interactive bond established between the collection and the visitors. So, not only are visitors allowed to touch the objects,
they are even encouraged to operate their mechanisms. Students learn the working principles
of objects and instruments by examining a still operable marine engine or the model of a machine workshop; they learn in practice how to use a semaphore flag, a sundial or a telescope.
Thus, the museum does not confine itself only to the task of exhibiting, but also offers to the
public the possibility of more active, participatory and entertaining museum visits, by implementing the “living museum” system which corresponds to the 21st century’s new museum
concept. Çengelhan
Rahmi M. Koç Museum
believes in the importance of functioning as
a cultural centre, in line
with the working methods of world museums.
In this spirit, various
term exhibitions take
place at the “Temporary Exhibition Hall” of
the museum; a range
of activities, events
and mini concerts are
being hosted by the
Çengelhan Brasserie
located on the museum
premises. http://www.
rmk-museum.org.tr
65
S VAS T İ K A
o aslında korunmanın simgesi!
biz onu “gamalı haç” diye tanıyoruz ama o
aslında “korunmanın” simgesi. çatalhöyük’ten
didim’e, hititler’den hacılar’a, anadolu’daki
tüm antik kentler, arkeoloji müzeleri svastika
motifleri ile süslenmiş eserlerle dolu.
“Swastika”?
The hooked cross known as “swastika” is actually a figure used as a symbol
of protection in the Antique world. All the ancient cities and Hittites’
historical sites in Anatolia, Çatalhöyük, Didim, Hacılar etc. are adorned
with monuments decorated with Swastika motifs as well as archaeological
museums filled with lots of objects ornamented with this icon.
Anadolu’da Svastika motifli eserlerden bazıları: Germencik Lahti ve detayı, Aydın
Arkeoloji Müzesi (yanda). Klazomenai (Urla) kazılarında çıkartılan lahit kapakları (sağ
sayfa, sol üstte). Sebasteion Kabartmaları, Aydın Afrodisias Müzesi, Sevgi Gönül
Salonu (sağ sayfa altta). Ankara, Polatlı Gordion Müzesi’nde sergilenen Orta/Geç Frig
buluntularından Meander motifli mobilya süsleri (sağ sayfa, sağ üst köşede).
Some of the artefacts bearing Swastika designs found in Anatolia: the Germencik
Sarcophagus and details, Aydın Archaeological Museum (on the side). Sarcophagus
covers extracted from the Klazomenai (Urla) excavations (right page, top left).
Sebasteion Reliefs, Aydın Aphrodisias Museum, Sevgi Gönül Hall (right page).
66
“O”nu görünce genellikle aklımıza ilk gelen hem de gamalısından bir
haç belki, ama o simge aslında öyle masum, üstelik öyle önemli roller
üstlenmiş ki! Hele Nazi ambleminin onunla hiç ilgili olmayıp, aslında
“SchutzStaffel”; “Koruma Birliği”ni simgeleyen iki “S”den ibaret olduğu söylenirken, bu evrensel kültür simgesinden bu kadar tedirgin
olmak sanki büyük haksızlık!
Etimoloji
Sanskritçe’de “su” (iyi) ve “asti” (olmak) köklerinin bileşiminden
oluşan bu simgenin adı “Svastika”! Uzakdoğuda “iyi olmak” demek.
“Gamalı haç” diye adlandırılması ise ters duran 4 “L”nin Bizans’ta,
Yunancadaki “gamma”ya benzetilmesinden dolayı. Fransızlar da ona
“croix gammée”; “gamalı haç” demişler, Türkçe’ye de öyle girivermiş.
Almanlar “Hakenkreuz”; “kancalı haç”, İngilizler de hem “swastika”
hem de “crooked cross”, “gammadion” ve “fylfot” diyorlar. Bazıları,
onun güneş ışınlarını simgelediğini söylerken, bazıları da sürtünmeyle ateşin icadına kadar götürüp, erkek ve dişinin birleşmesinden, uçan
leyleğe kadar yorumları genişletiyor. Öncü Türk kavimlerini temsil
edenler, Onu Sivas, Karlı köyü çeşmesindeki motif gibi “Oz Damgası”
ile “ölümden sonra tanrıyla buluşma”ya doğru gönderiyor! Bazı Türk
akademisyenler “çarkıfelek” ya da “meander” demeyi yeğliyor. “Meander” ise eski Yunan, ya da Batı Anadolu uygarlıklarından kaynaklanan,
bildiğimiz Menderes Nehri’nin kıvrımlarını simgeleyen bir kavram.
Genel kabul, onun 4 kozmik gücü -ateş, su, hava, toprak- simgelediği
yönünde.
“Svastika”, kesişip kollarla çeşitlenen iki
düz çizgiden oluşan, genellikle bir karenin
içinde olsa da daire gibi farklı biçimlere
de dönüşebilen bir simge. Kolları sağa
dönükler olumlu, sola dönükler de
“saat yönünün tersi” ve olumsuz
çağrışımlı sayılıyor. Dinamik
yapısıyla svastikalar düzensiz
bir çokgen olarak da kabul
edilebildiği gibi kollarının
artırılıp eksiltilmesi, yer ve
yön değiştirilmesiyle farklı
biçimler de alıyor.
Sanat ve arkeolojide svastika
Svastika Hindistan, Çin, Avrasya, Altaylar,
Güney Sibirya, Orta Asya, Kafkaslar, Tibet, Av-
It is a symbol which was used in
many regions of the world and
characterized the most innocent and positive spiritual contents since
prehistoric times.
However it acquired
later a negative connotation as the emblem
of the Nazi
Party and
the Third
Reich;
although
there is also
a different version
concerning the
origin of that Nazi emblem, suggesting that it was made of the two “S”
letters - crosswise superposed - contained in the word “Schutzstaffel”
(Protection Patrol) which was the name of a particularly ruthless special
German military unit known as the “SS”.
Etymology
The word originates from the Sanskrit svastika, composed of “su”- (well)
and “asti” (being), literally meaning “being fortunate”; thus used as
symbol of well-being in the Far East. In Byzantium it was named after
the third letter of the Greek alphabet Gamma: Γ, as the “cross with gammas” because it looked like a figure composed of the combination of
four Greek “Γ” gamma letters. This is why it is called “Croix Gammée” in
French and “gamalı haç” in Turkish language. The German word “Hakenkreuz” means the ‘cross with hooks or hook-cross’. In English language it
is called “swastika”, as well as “crooked cross”, “gammadion” and “fylfot”.
Some say that it symbolizes the sun’s rays, while others interpret it as
the symbol of the invention of fire by friction, or the sign of the union of
male and female, or even of flying storks.
The early Turkish tribes settled in Anatolia referred to that figure as
“Stamp of Oz”, as seen on the fountain of the Karlı village in Sivas province, believed to represent the “meeting with God after death”. Some
Turkish scholars prefer to call it “wheel of fortune” or “meander” from the
ancient Greek word “Meander”, possibly originating from the old Western Anatolian civilizations, and known to us as a notion representing the
67
Milas, Firuz Bey
Camii’nin giriş
kapısı (sağda),
Orthosia Mozaiği
(Aydın Arkeoloji
Müzesi (sol altta) ve
Denizli’deki Akhan
cephe detayları (sağ
üstte) ve Didim
Apollon Tapınağı
sütunlarından biri.
Milas, Firuz Bey
Mosque entrance
door (top left),
Orthosia Mosaic,
Aydın Archaeological
Museum (bottom
left), and one of
the columns of the
Temple of Apollo in
Didyma.
rupa, Afrika ile Kuzey ve Güney Amerika kıtası, Mezopotamya ve Antik
Yunan dahil, Anadolu kültürlerinde yaygın bir öge. Bilinen en eski
motife ise Ukrayna’nın Çernigov ili yakınlarında bulunan Kostenki ve
Mezinsk yerleşimlerinde rastlanmış.
Mezopotamya ve Anadolu’da bu simgelerin en erken örneklerine
Çatalhöyük toprak damga mühürlerinde, Cilalı Taş devrine ait tabletler ve ev gereçlerinin bir kısmında, Bademağacı Höyüğü’nde bulunan
pişmiş toprak mühürde ve Hacılar boyalı seramiklerinde de rastlamak mümkün. Demek ki, Hitit’lerin güneş kursundan, Milas, Firuz
Bey Camii’nin giriş kapısı üzerine, Diyarbakır surlarındaki Süryanice
kitabeler ve motiflerden, Konya Karatay Medresesi ve Amasya Hatuniye Camii çeşmesindekilere kadar svastikalar Anadolu’da da bizimle
birlikte yaşamakta!
http://onturk.wordpress.com/tag/swastika
http://mukaddime.artuklu.edu.tr/makaleler
68
curves of the Menderes (Meander) River flowing in that area. It is also
generally accepted that Swastika represents the four cosmic powers of
fire, water, air, and earth. “Swastika” is an icon consisting of two intersecting straight lines diversified through bending arms, usually placed
in a square but which can be converted into different formats, such as
circles. When its bent arms are directed “clockwise” to the right, it has
a positive connotation and vice-versa when they are directed “counterclockwise” to the left, it is considered to have a negative connotation.
Swastikas with their dynamic structure can be considered as an irregular
polygon, which can take diverse forms by increasing or decreasing the
number of arms and changing their direction and alignment.
Swastika in Art and Archaeology
Swastika is a common cultural element found in India, China, Eurasia, Altay Mountains, South Siberia, Central Asia, the Caucasus, Tibet,
Europe, and Africa and in the North and South American continent,
Mesopotamia and Ancient Greece, including the civilizations of Anatolian Antiquity. But the most ancient swastika motif known was found in
Ukraine, at the Kostenki and Mezine Palaeolithic settlements, near the
city of Chernigov. The earliest examples of these icons found in Anatolia
and Mesopotamia, were seen on the earthenware stamp seals in Çatalhöyük, on tablets and household utensils from the Neolithic Age, on the
terracotta seals discovered at the Almond Tree Mound (Badem Ağacı
Höyüğü)and on the coloured ceramics unearthed at the Hacılar settlement. From the Hittite solar course, to the Milas Firuz Bey Mosque on
the entrance door, from the Syriac inscriptions and motives on the City
Walls of Diyarbakır, up to the Karatay Medrese in Konya and the fountain
of the Hatuniye Mosque in Amasya, swastikas are everywhere with us...
http://onturk.wordpress.com/tag/swastika
http://mukaddime.artuklu.edu.tr/makaleler
SANDIK
ODASI
Storage Room
VENÜS
Bir tablo düşünün ki, sanat dünyasında adını duymayan olmasın…
Üzerine yazılanlar ciltler doldursun… Paha biçilemesin… Ama,
kelimenin “gerçek” anlamıyla Sandık Odası’na mahkum olsun. Yüzyıl
boyunca gözlerden uzak, kaybolduğu zannedilirken tesadüfen bulunsun. Ancak bu kez, “müstehcen” bulunduğu için bir salona hapsolup
kalsın!
Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kökeni”, işte tam da böyle tablo.
Şöhretini de üzerindeki “adı konmamış sansürü” de konusuna borçlu.
Tablo, bir kadını “fazlasıyla çıplak” resmediyor. Nü’lere alışık sanat
dünyasında bile, pek çok kişiyi rahatsız edecek kadar “gerçekçi bir
çıplaklık” sergiliyor.
Aslında, Sandık Odası’nın bu en ünlü tablosunda, başroldeki isimlerden biri buralı. Sanat aşığı, dünyaca tanınmış bir koleksiyoncu,
diplomat Halil Şerif Bey. Courbet’ye tabloyu ısmarlayan da zaten, o.
Ancak Halil Şerif Bey, koleksiyon ve yanı sıra kumar tutkusu ile servetini tüketince, son görevini yaptığı Paris’te tablolarını elden çıkarmaya
başlamıştı. Onlardan biri, Dünyanın Kökeni tablosuydu. Yaklaşık bir
yüzyıl nerede, kimde olduğu bilinemedi. 1995 yılında bulunduğu zaman, Paris d’Orsay Müzesi tarafından satın alındı ve Courbet koleksiyonuna eklendi.
Sanat dünyası genel yargılardan uzak kalamıyor hiç kuşkusuz. Adı
konmuş ya da konmamış sansüre, kimi zaman müstehcenlik neden
oluyor. Kimi zaman da politika!
Buna en çarpıcı örnek, herhalde Hitler’den başkası olamaz. Politikasının tam aksine son derece başarılı bir ressamdı. Çok sayıda tablo
üretmişti. Ancak, 2. Dünya Savaşı’nda milyonlarca insanın ölümüne
yol açan bir isim olarak, sadece siyaset değil sanat dünyasının da
kara listesine alındı. Birkaç yıl önce, “bir hayranı” bulduğu tablolarıyla
sergi açmaya kalkıştı. Öyle büyük tepki aldı ki, açamadı.
Sandık Odası’nda sırlar her zaman böyle karanlık değil elbette.
Bazen komik, ilginç ya da gülümseten sırlar da çıkıyor karşımıza.
Botticelli’nin ünlü “Venüs’ün Doğuşu” tablosunu hatırlayın. Denizin
köpüklerinden ölümsüz bir güzellik doğuyor. Ve izleyenlere kimbilir
nasıl saf, güzel duygular ilham ediyor. Oysa...
How was VENUS actually born?
Consider a painting known to the whole world... A priceless work of art
on which scores of books were written... Having nevertheless been “sentenced” to seclusion in the “Storage Room”, and discovered by chance a
hundred years later at a time when it was thought to have disappeared
altogether. However, regarded as “obscene” this time around, and having had to remain trapped in a room for heaps of time!
“L’ Origine du monde” (The Origin of the World) by Gustave Courbet is
precisely such a painting. It owes its reputation to the unpronounced
censorship it has been subjected to. The canvas depicts the nudity of a
woman in an explicit posture, considered by many as “too naked”. The
composition displaying a “realistic nudity” is shocking to many people
even in the world of art which is normally used to nudity. Interestingly
the art loving collector known to have commissioned the work from
Courbet was from our neighbourhood. Halil Şerif Bey - Halil Sherif Bey,
an Ottoman diplomat, former Ambassador of the Ottoman Empire in
Athens and Saint Petersburg who had eventually moved to Paris was
the initial owner of the work.
After Halil Bey’s finances were ruined
by gambling, the painting subsequently
passed through a series of private collections. Finally the Musée d’Orsay in
Paris purchased the painting in 1995
and included it in its Courbet collection.
Certainly, the world of art cannot stay
away from the impact of general judgments. Sometimes so-called “obscenity”, at other times politics constitute
alibi for open or covert censorship! The
most striking example of this is the case
of Hitler. Notwithstanding his horrible
political crimes, Hitler was a painter
who produced a large number of paintings. However, as a dictator who caused the death of millions of people
during the Second World War, he was put on the black list not only of
politics but also of the world of art. A few years ago, an art amateur attempted to organize an exhibition with a number of the Hitler paintings
he came across. But his project provoked such a big reaction that the
exhibition never materialized.
The secrets of the Storage Room are not always that dark. We are often
faced with interesting stories that make us smile. Remember Botticelli’s
famous.
 Wikipedia
Botticelli’nin 1486 tarihli Venüs’ün Doğuşu tablosu Floransa Uffizi Müzesi’nde
sergileniyor (solda), Macchietti’nin 16. yy.da yaptığı Lorenzo de Medici tablosu
(yukarıda), Botticelli’nin otoportresi ve Venüs’ün Doğuşu’ndan detaylar (sol sayfa).
Botticelli’s “The Birth of Venus” dated 1486, is on display at the Uffizi Gallery
in Florence (left); the Lorenzo di Medici portrait painted in the 16th century by
Macchietti (above); Botticelli’s self-portrait and details from the Birth of Venus.
70
“Venüs’ün Doğuşu”, sadece Botticelli’nin değil, dünyanın en ünlü tablolarından biridir. Ancak asıl öyküsünü uzmanlar ve meraklılar dışında
pek az kişi bilir. Tablo, sanatçıya Lorenzo de Medici tarafından sipariş
edilmiştir. Floransa’da üç yüzyıl hüküm süren, 4 papa, iki Fransa
kraliçesi çıkartan Mediciler, sanat dünyasına da olağanüstü bir hazine
kazandırmıştır. Floransa’daki saraylar, o sarayları süsleyen tablolar,
heykeller çoğunlukla Medici ailesinden yadigar kalmıştır.
Botticelli de, Medici ailesinden sipariş alma şansına eren sanatçılardandır. Ve onlardan biri de, Lorenzo de Medici tarafından “bir düğün
hediyesi” olarak istenmiştir. Kendisi de usta bir ressam olarak bilinen
Lorenz de Medici, tabloyu kuzenine hediye edecektir. Düğün hediyesi
olacağı için de -kibarca söylemeye çalışırsak- “etkileyici bir cinsellik”
çağrıştırmalıdır.
Botticelli, kuzen Medici için “Venüs’ün Doğuşu” tablosunu yaratır.
Tablo, uzun yıllar kuzenin yatak odasını süsler. 1400’lerin sonlarından
günümüze kadar da, yine Floransa’da, milyonlarca kişiyi kendisine
hayran bırakarak sergilenmeye devam eder.
The Birth of Venus painting; an incomparable beauty emerges from the
foam of the sea, inspiring nice and pure emotions to the viewers.
The Birth of Venus is not only Botticelli’s best known work but also one
of the world’s most famous paintings. Nevertheless, the true story behind this masterpiece is known by very few people besides experts and
art connoisseurs. Botticelli was commissioned to paint the work by the
Medici family of Florence. The House of Medici was a political dynasty,
a prosperous banking family and later royal house who reigned for three
centuries in Florence. The Medici produced four Popes of the Catholic
Church and two regent queens of France. Yet their biggest accomplishments were in the sponsorship of art and architecture, mainly early and
High Renaissance art and architecture. The Medici was responsible for
the majority of Florentine art during their reign. They commissioned
most of the palaces erected during their era, including the paintings
and sculptures decorating these palaces. Botticelli was one of the lucky
artists held in high esteem by the Medici family. The canvas is believed
to have been executed on the occasion of Lorenzo di Pierfrancesco de’
Medici’s wedding as a present by his older cousin Lorenzo il Magnifico
di Medici, a respectable painter in his own right and a close friend to
Botticelli. In this context the painting was supposed to evoke the right
amount of a tasteful and impressive eroticism. The Birth of Venus
adorned the walls of the Medici cousin’s bedchamber for many years.
The masterpiece which is currently on display at the Uffizi Gallery in
Florence, continued to attract the admiration of millions from the end
of the 15th century up until our present-day.
71
Dünyanın En Eski Köprüsü Türkiye’de
HABER TURU
NEWS IN OVERVIEW
Uluslararası Associated Press (AP) Haber Ajansı, Adana’da Seyhan Nehri üzerindeki Taşköprü’yü “Dünyanın en eski köprüsü” başlığıyla haber yaptı. Roma
İmparatorluğu Döneminde, 384 yılında yapılan Taşköprü dünyada hala kullanılabilen en eski köprü olma özelliğini taşıyor. İmparator Hadrian tarafından
mimar Auxentius’a inşa ettirilen köprü “Justinian Köprüsü” adıyla biliniyormuş.
310 metre uzunluğunda ve 11.4 metre genişliğindeki köprü 21 gözlü olarak inşa
edilmiş, ancak günümüze 14 gözlü olarak gelebilmiş.
32. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı
2-10 Kasım 2013 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi Büyükçekmece’de düzenlenen 32. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı; 620 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 200 etkinlik ve yüzlerce imza ile
kapılarını kitapseverlere açıyor.
Kitap Fuarları Danışma Kurulu tarafından alınan kararla tarihçi akademisyen Taner Timur 32. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı “Onur Yazarı”
olarak belirlendi. Taner Timur’un da katılımıyla paneller ve etkinlikler düzenleyecek olan Fuar’ın teması “Tarih: Geçmişteki Gelecek” olarak belirlendi.
The 32nd İstanbul
International Book Fair
The 32nd Istanbul International Book
Fair will be held between the 2nd
and 10th of November 2013, at the
Büyükçekmece TÜYAP Fair and
Congress Centre with the participation of 620 publishing houses and
non-governmental organizations and
with China as the country of honour.
It will open its doors to bibliophiles
with over 200 events and hundreds
of autographs. By a decision of the
Book Fairs Advisory Board, historian scholar Taner Timur will be the
“Honorary Author” of the 32nd Istanbul International Book Fair. The
leading theme of the fair, which will
hold panels and events with the participation of Taner Timur as well,
is “History, the Future in the Past”.
Hititlerin Dini Merkezi
Samsun’un Vezirköprü ilçesi Oymaağaç köyünde bulunan, Oymaağaç
Höyüğü’nde sekiz yıldır yapılan kazı çalışmalarında bulunan Hititlerin dini
merkezi “Nerik” gün yüzüne çıkartılıyor. Kazı Başkanı Alman Arkeolog Doç.
Dr. Rainer Czichan bugün Müslümanlar için Mekke ne anlama geliyorsa
Hititler için o dönem Nerik’in aynı öneme sahip olduğunu söyledi. Yapılan
çalışmalarda üzerinde çivi yazısı bulunan 13 toprak tablet, mühür, dini törenlerde kullanılan küçük kaplar, mezarlar, gıda saklama çukurları, bir tünel,
mabet odası temelleri, sur duvarı, sur kapısı ve çeşitli kalıntılar bulundu.
Religious Centre of the Hittites
“Nerik”, the religious centre of the Hittites discovered in the Oymaağaç Mound located at the Oymaağaç Village of Samsun’s Vezirköprü District, where archaeological excavations have been performed for the last eight years,
is in the process of being brought to the daylight. Leader of the excavation
team, German archaeologist Prof. Dr. Rainer Czichan said that the importance of Nerik for the Hittites was equal in that period, to the importance
of Mecca for the Muslims today. 13 clay tablets with cuneiform inscriptions,
seals, small vessels used in religious ceremonies, burials, food storage pits, a
tunnel, the foundations of a worship room, city walls, city gates and several
ruins were found in the course of the excavations.
72
World’s Oldest Bridge is in Turkey
The International Associated Press (AP) News Agency published recently a news
item with the title “World’s Oldest Bridge”, regarding the Stone Bridge over the
Seyhan River in Adana. The Stone Bridge, which was built in 384 during the Roman
Period, is considered the oldest bridge “still in use” of the world. Commissioned to
architect Auxentius by Emperor Hadrian, the 310 meters long and 11,4 meters wide
bridge was allegedly known as the “Justinian Bridge”. It was originally constructed
with 21 arches, of which 14 survived to the present day.
Elli senede oluşturulan İslami Eserler
New York, Metropolitan Museum’da gerçekleştirilecek “Fifty Years of Collecting Islamic
Art” sergisi, (Elli senede oluşturulan İslami Eserler koleksiyonu) 23 Eylül 2013 - 26 Ocak 2014
tarihleri arasında görülebilir.
Sergi, Hagop Kevorkian Vakfının (Agop Kevorkyan) sponsorluğunda gerçekleştirilmekte
ve İspanya’dan Hindistan’a uzanan coğrafi
alanda yer alan ve 9. yüzyıldan başlayarak
günümüze kadar yayılan dönemde yaratılmış
çeşitli eserleri kapsıyor. Serginin önemli parçaları arasında yer alan el yazmaları, sancaklar,
minyatürler, metal ve ahşap üzerine el işçiliği
eserlere ilave, müzenin daimi koleksiyonunda
bulunan, Burhan Doğançay’ın İslami kaligrafiye yakınlığı ile bilinen “Kurdeleler”
serisinden 1982 tarihli Ribbon Mania adlı eseri sergide, Türk çağdaş sanatının tek
örneği olarak yer almaktadır. Bu sergi, farklı kıtalardan toplanmış olan İslami eserleri ve bunların çağdaş sanata olan yansımalarını ilk defa bir arada görme fırsatını
vermektedir. Kurban Bayramında New York’a seyahat edecek sanat severler bu
sergiyi kaçırmamalı. Metropolitan Museum of Art, hafta içi her gün saat 10:00 ile
17:30 arasında, Cuma ve Cumartesi günleri ise 21.00’e kadar ziyarete açıktır.
Fifty Years of Collecting Islamic Art
New York Metropolitan Museum is organizing a new exhibition between 23 September 2013 and 26 January 2014, under the title “Fifty Years of Collecting Islamic
Art”. The exhibition sponsored by the Hagop Kevorkian Foundation, includes a
vast array of works of art created in a large geographical area extending from
Spain to India, and within a period spanning the 9th century to the present day.
Manuscripts, banners, miniatures, products of metal and wood artisanship are
important components of the exhibition. The 1982 painting “Ribbon Mania” from
the “Ribbons” series of Burhan Doğançay, known for his kinship with the Islamic
art of calligraphy, which was recently included in the permanent collection of
the museum, will be part of this exhibition as the sole example of contemporary
Turkish art. This exhibition constitutes a good opportunity to see for the first time
together a wide range of works of Islamic art gathered together from different
continents and to take stock of their reflections on contemporaneous art.
Enthusiasts of art travelling to New York City should not miss that exhibition. The
Metropolitan Museum of Art is open to visitors every weekday between 10:00 and
17:30, and on Fridays and Saturdays until 21:00 hours.
Topkapı Sarayı Müzesi
“El Yazma Kütüphanesi”
yeniden ziyarete açıldı
Açılış törenine Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik
ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun yanı sıra
İl Kültür ve Turizm Müdürü
Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, Topkapı Sarayı Müzesi
Müdürü Prof. Dr. Haluk Dursun, ilgili kurum yöneticileri ve çalışanları katıldı. Açılış konuşmasını yapan
Prof. Dr. Haluk Dursun, Ağalar Camii’nde 13 müstakil kitaplığın bir araya getirilmesi ile oluşan Topkapı
Sarayı Müzesi El Yazma Kütüphanesi’nin 1999 Marmara depremi ile zarar görmesinin ardından 2007 yılına kadar kullanılmaya devam edildiğini, sonrasında
İstanbul Valiliği ve İl Özel İdaresi’nin katkıları ile restore edilmesine karar verildiğini söyledi. Bakan Çelik
kütüphanede çok değerleri eserler olduğunu, toplam
21 bin 438 adet eserin 18 bin 622 adedinin el yazması
olduğunu, diğer 2 bin 816 adedinin ise nadir basma
olduğunu söyledi. Osmanlı kitap sanatının başyapıtlarından Karahisari Kur’an-ı Kerim’i, 1330-1331 tarihli minyatürlü Şahname ve 1513 tarihli Piri Reis’in
Dünya Haritası gibi muhteşem eserlerin kütüphanede bulunduğunu vurguladı.
.
Istanbul Resitalleri
Klasik
Müzikseverlere...
İstanbul Resitalleri’nin yedinci sezonu, uluslararası virtüözler ile başlıyor. 5 Ekim 2013’deki açılış resitali
ile başlayacak olan yeni dönem,
5 Haziran 2014 tarihinde final resitali ile sona erecek. İstanbul’un en
prestijli adreslerinden Sakıp Sabancı
Müzesi “the Seed” resitallerin adresi
olacak.
2013 yılı resital tarihleri şöyle:
• Laure Favre Kahn
16 Kasım 2013
• Cristina Ortiz
12 Aralık 2013
Cristina Ortiz
Laure Favre Kahn
Topkapı Palace Museum “Manuscripts
Library”re-opened to visitors
The opening ceremony was attended by the Minister of Culture and
Tourism Ömer Çelik, the Governor of the Province of Istanbul Hüseyin Avni Mutlu, as well as by the Culture and Tourism Provincial
Director Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, the Topkapı Palace Museum
Director Prof. Dr. Haluk Dursun, and the managers and employees
of the relevant institutions. In his opening speech, Prof. Dr. Haluk
Dursun, stressed that manuscripts emanating from 13 different selfcontained libraries were initially gathered together at the Mosque of
the Eunuchs building situated within the perimeter of the Topkapı
Palace, to establish the Manuscripts Library of the Palace Museum.
Having incurred a certain amount of damage because of the 1999
Marmara earthquake, the library continued nevertheless to function
until 2007. It was then decided to proceed with its restoration, through financial support from the Governorship of Istanbul and the
Special Provincial Administration, he said. Minister Çelik underlined
that the library contained very valuable pieces, with 18 thousand
622 manuscripts from a total collection of 21 thousand 438 items.
The remaining 2 thousand 816 pieces were rare specimen of printed
works, he said. Çelik added that magnificent treasures such as the
Karahisari Coran, which is one the masterpieces of the Ottoman art
of books, the book Shahnameh ornate with miniatures, dated 13301331 and, the famous Piri Reis Map of the World, dated 1513 were
part of the library’s collection.
Anish Kapoor Sergisi
Anish Kapoor’un Türkiye’deki ilk kapsamlı sergisi Sakıp Sabancı Müzesi’nde.
Akbank’ın 65. yılı kapsamında sponsor olduğu sergide, Anish Kapoor’un eserleri 10 Eylül 2013-5 Ocak 2014 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Küratörlüğünü Sir Norman Rosenthal’in yaptığı sergi, sanatçının mermer, kaymaktaşı gibi malzemelerle yapılan, çoğu daha önce sergilenmemiş taş eserlerine
odaklanan ilk sergi olma özelliğini taşıyor.
The Anish Kapoor
Exhibition
David Kadouch
For the ears of
classical music
audiophiles
The seventh season of Istanbul Recitals
is taking start with international performers. The new season was inaugurated
with the opening recital by pianist David Kadouch on 5 October 2013. The
series will be concluded on 5 June 2014
with a final recital. One of Istanbul’s
most prestigious addresses, the Sakıp
Sabancı Museum, will host “the Seed”
recitals... Dates of the Recitals to take
place in 2013 are as follows:
The first comprehensive exhibition
of Anish Kapoor in Turkey is underway at the Sakıp Sabancı Museum since the 10th of September. The
exhibition sponsored by Akbank on
the 65th Anniversary of its foundation, will remain open until 5 January
2014. The exhibition curated by Sir
Norman Rosenthal, is characterized
as the first exhibition focusing on a
set of rare works of the artist, which
were not exhibited before, and made
of materials such as marble and alabaster.
• Laure Favre Kahn
November 16, 2013
• Cristina Ortiz
December 12, 2013
73
Yoros Kalesi’nde 80 Tarihi Esere Ulaşıldı
HABER TURU
NEWS IN OVERVIEW
İstanbul Anadolu Kavağı sırtlarında bulunan ve yapım tarihi kesin olarak bilinmeyen Yoros Kalesi’nde bu yıl yapılan kazılarda 80 adet tarihi eser bulundu. Bronz
havan eli, hamam taşı, çini, taş gülle, ölçü kabı, Venedik camları, bronz ölçü kabı,
sikke ve tophane lüleleri bulunan eserlerden bazıları. Eserlerin en eskisi 1. Beyazıt
dönemine, en yenisi ise Osmanlıca yazılmış, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait. Çalışmalar sırasında ilk defa, “zenne” denilen hanım lülesi ve Yunan sikkesi de bulundu.
80 Historic Artefacts found at Yoros Castle
Excavations conducted at the Yoros Castle, situated on the ridge of İstanbul’s
“Anadolu Kavağı” locality at the northern extremity of the Bosphorus on the Anatolian side, whose construction period is still undetermined, yielded some concrete
results this year. 80 historical artefacts were found, such as bronze pestles, bath
stones, tiles, stone cannon balls, measuring cups, Venetian glass, bronze measuring
cup, coins, and ceramic water pipe nozzles. The oldest pieces date back to the period of Sultan Beyazıt I and the most recent ones are some documents written in
Ottoman language but dating from the early years of the Republic. A water pipe
nozzle destined to the usage of women, called “zenne” was found for the first time
along with some Greek coins.
Savarona Müze Oluyor
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Atatürk’ün yatı Savarona’nın müzeye dönüştürülmesi için harekete geçti. Bakan Ömer Çelik Kuruçeşme’de
demirli olan Savarona yatını inceledi. 1931 yılında yapımı tamamlanan
Savarona, 1938’te Mustafa Kemal Atatürk’e tahsis edilmişti. Atatürk,
Savarona’da sadece 6 hafta geçirebilmişti.
The Yacht “Savarona” being converted into
a museum
Minister of Culture and Tourism Ömer Çelik is undertaking to convert
Atatürk’s Yacht “Savarona” into a museum. To this end, he examined the
vessel anchored at Kuruçeşme on the Bosphorus. Built in 1931, Savarona was
assigned to Atatürk’s service in 1938. Mustafa Kemal Atatürk who passed
away on 10 November 1938 could only utilize the ship for six weeks.
1. İzmir Akdeniz
Film Festivali
The First İzmir
Mediterranean
Film Festival
The first İzmir Mediterranean
Film Festival organized by the
Metropolitan Municipality of İzmir will be held between the 1st and
9th November 2013. In line with
İzmir’s Mediterranean identity,
the aim of the festival is to create a common ground for the films
produced within the Mediterranean cultural space.
74
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından ilki gerçekleştirilecek “İzmir Akdeniz Film Festivali” 1-9 Kasım 2013
tarihleri arasında yapılıyor. İzmir’in
Akdenizlilik kimliği doğrultusunda,
Akdeniz sinema kültürü içerisindeki
filmlerin gösterilmesinde ortak bir
alan yaratmak amaçlanıyor.
Kutsal kentin sütunları bulundu
Denizli’nin Eskihisar Mahallesi’ndeki Laodikya Antik Kenti’ndeki kazı çalışmalarında, toprağın 7 metre altında MS 494 yılındaki depremle yıkılan sütunlu galeriler bulundu. Antik dönemde Anadolu’nun en büyük inanç merkezlerinden biri olan
“Kuzey Agora”yı barındıran Laodikya, İncil’de adı geçen bir kent. 1600 yıldan
beri Hristiyanlar tarafından hac merkezi olarak geziliyor. Burada bulunan bir
kilise de Anadolu’daki en eski ve en kutsal kiliselerin başında yer alıyor.
The Columns of
the Holy City were
found
Columned galleries collapsed during an earthquake which occurred
in the area in 494 AD, were found
at a depth of seven meters under
the soil, in excavations performed
at the Ancient City of Laodicea,
located in the city of Denizli’s Eskihisar (Old Castle) neighbourhood. Laodicea, which harboured the
“North Agora”, one of Anatolia’s
greatest religious centres of the Antique Age, is also a city mentioned
in the Bible. Christians used to visit
Laodicea since the years 1600, as
a centre of pilgrimage. The place
hosts also one of Anatolia’s oldest
and holiest Christian churches.
ANKARA
İSTANBUL
İZMİR
MERSİN
Sanat Sezonu
Repertuvarı
V.Murat
Afife
Akdeniz Esintisi
Amazonlar
Aspendos Yüzyılların Aşkı
Bach Alla Turca
Coppelia
Çalıkuşu
Don Kişot
Fındıkkıran
Genç Werther’in Acıları
Giselle
Harem
Hurrem Sultan
Judith
Kerbela
Kont Dracula
Kösem Sultan
Mevlana’nın Çağrısı
Notre Dame’ın Kamburu
Sevginin Bedeli
Sylvia
Umut
Uyuyan Güzel
Üç Silahşörler
Zorba
Modern Dans,
Dans Tiyatrosu
Arda Boyları
Bir Yaz Gecesi Rüyası
Çakırcalı Efe
Güldestan
Gündüz ve Gece
Hüsn-ü Aşka Dair
Requiem
Seyahatname
Töre
* Genel Müdürlük gerektiğinde repertuvarda değişiklik yapabilir.
SAMSUN
2013 - 2014
OPERA BALE
IV. Murat
Aggrippina
Aida
Ali Baba & 40
Ariadne Naksos’ta
Aşk İksiri
Attila
Birjan ve Sara
Carmen
Don Giovanni
Don Pasquale
Eczacı
Figaro’nun Düğünü
Herkül
Hoffmann’ın Masalları
İstanbulname
Jan Dark
Jül Sezar
Karyağdı Hatun
Kötülüğün Döngüsü
Külkedisi (La Cenerentola)
La Bohème
La Traviata
Lale Çılgınlığı
Macbeth
Madame Butterfly
Midas’ın Kulakları
Muhteşem Süleyman
Opera Müdürü-Önce Müzik Sonra Söz
Rigoletto
Saraydan Kız Kaçırma
Sevil Berberi
Sihirli Flüt
Şu Çılgın Türkler
Tosca
Uyurgezer Kız (La Sonnambula)
Wolfgang & Lorenzo
Yusuf ile Züleyha
ANTALYA
Operet
Arşın Mal Alan
Şen Dul
Yarasa
Sahne Kantatı,
Oratoryo
Carmina Burana
Çanakkale Oratoryosu
Yunus Emre Oratoryosu
Müzikal,
Müzikli Oyun
Anadolu Sihri
Batı Yakası Hikayesi
Bir Tenor Aranıyor
Fantastik
Kanlı Nigar
Lüküs Hayat
Mançalı Şövalye
Seslerle Anadolu
Tangopera
www.dobgm.gov.tr
TÜRSAB-MÜZE
REHBERİ
TÜRSAB-MUSEUMS GUIDE
İL
CITY
MÜZE
MUSEUM
KAPALI
CLOSED
KASIM-MART
NOVEMBER-MARCH
NİSAN-EKİM
APRIL-OCTOBER
İLETİŞİM
CONTACT
Aksaray
Ihlara Vadisi Örenyeri Ihlara Valley
•
08:00 - 17:00
08:30 - 18:30
(382) 453 7701
Ankara
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Museum of Anatolian Civilizations
•
08:30 - 17:30
08:30 - 19:00
(312) 324 3160
Alanya Kalesi Castle of Alanya
•
08:30 - 17:00
09:00 - 19:30
(242) 735 7337
Aspendos Örenyeri
Aspendos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 238 5688
08:00 - 17:30
09:00 - 19:00
(242) 871 6820
Noel Baba Müzesi St. Nicholas Museum Pazartesi Monday
Simena Örenyeri
Simena Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 874 2022
Antalya Müzesi Antalya Museum
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 238 5688
Myra Örenyeri Myra Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 871 6821
Olympos Örenyeri
Olympos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 892 1325
Patara Örenyeri
Patara Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 843 5018
Perge Örenyeri
Perge Archaeological Site
•
08:00 - 17:30
09:00 - 19:00
(242) 426 2748
Phaselis Örenyeri
Phaselis Archaeological Site
•
08:30 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 821 4506
Side Müzesi Side Museum
Pazartesi Monday
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 753 1006
Side Antik Tiyatrosu Side Antique Theatre
•
08:00 - 17:00
08:00 - 17:00
(242) 753 1542
Termessos Örenyeri
Termessos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(242) 423 7477
Afrodisias Örenyeri
Aphrodisias Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(256) 448 8086
Milet Örenyeri Miletus Archaeological Site
•
08:00 - 19:00
08:00 - 19:00
(256) 875 5562
Didim Örenyeri
Didyma Archaeological Site
•
08:00 - 19:00
08:00 - 19:00
(256) 811 5707
Assos Örenyeri Assos Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(286) 721 7218
Troia Örenyeri Troia Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(286) 283 0061
Gaziantep
Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi
Gaziantep Zeugma Mosaic Museum
Pazartesi Monday
08:00 - 17:00
08:00 - 17:00
(342) 324 8809
Hatay
Hatay Müzesi Hatay Museum
Pazartesi Monday
08:00 - 16:30
09:00 - 18:30
(326) 214 6168
Antalya
Aydın
Çanakkale 76
İstanbul
İzmir
Mersin
Muğla
Nevşehir
Trabzon İstanbul Arkeoloji Müzeleri
İstanbul Archaeological Museums
Pazartesi Monday
09:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(212) 520 7740
Ayasofya Müzesi
Hagia Sophia Museum
Pazartesi Monday
09:00 - 16:30
09:00 - 19:00
(212) 522 1750
Kariye Müzesi Chora Museum
Çarşamba
Wednesday
09:00 - 16:30
09:00 - 19:00
(212) 631 9241
İstanbul Büyük Saray Mozaikleri Müzesi
İstanbul Mosaic Museum
Pazartesi Monday
Türk ve İslam Eserleri Müzesi
Museum of Turkish and Islamic Arts
Pazartesi Monday
09:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(212) 518 1805
Topkapı Sarayı Müzesi
Topkapı Palace Museum
Salı
Tuesday
09:00 - 17:00
09:00 - 19:00
(212) 512 0480
Topkapı Sarayı Müzesi Harem Dairesi
Harem Apartments
Salı / Tuesday
09:00 - 15:30
09:00 - 17:00
(212) 512 0480
Bergama Asklepion Örenyeri
Bergama Asklepion Archaeological Site
•
08:00 - 17:30
08:30 - 19:00
(232) 631 2886
Efes Müzesi Ephesus Museum
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 892 6010
Efes Örenyeri Yamaçevler
The Terrace Houses
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(232) 892 6010
St. Jean Anıtı St. Jean
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 892 6011
Bergama Akropol Örenyeri
Bergama Akropolis Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 631 0778
Efes Örenyeri
Ephesus Archaeological Site
•
08:00 - 17:00
08:30 - 19:00
(232) 892 6010
Cennet-Cehennem Örenyeri
Chasm of Heaven and Hell
•
08:00 - 17:00
08:00 - 20:00
•
Kayaköy Örenyeri Kayaköy
•
08:30 - 20:00
08:30 - 20:00
(252) 614 1150
Sedir Adası Sedir Island
•
08:00 - 18:00
(252) 214 6948
Kaunos Örenyeri
Kaunos Archaeological Site
•
08:30 - 20:30
08:30 - 20:30
(252) 614 1150
Knidos Örenyeri
Knidos Archaeological Site
•
08:30 - 19:00
08:30 - 19:00
(252) 726 1011
Bodrum Mausoleion Anıt Müzesi
Mausoleion
Pazartesi Monday
08:00 -17:00
08:00 -19:00
(252) 316 1219
Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi
Bodrum Museum of Underwater
Archaeology
Pazartesi Monday
08:00 - 17:00
08:00 -19:00
(252) 316 2516
Göreme Açıkhava Müzesi Karanlık Kilise
The Dark Church
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 2167
Özkonak Yeraltı Şehri
Özkonak Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 513 5168
Derinkuyu Yeraltı Şehri
Derinkuyu Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 2167
Göreme Açıkhava Müzesi
Göreme Open Air Museum
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 2167
Kaymaklı Yeraltı Şehri
Kaymaklı Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 278 2500
Zelve Örenyeri-Paşabağlar Örenyeri
Zelve - Paşabağlar Underground City
•
08:00 - 17:00
08:00 - 19:00
(384) 271 3535
Sümela Manastırı Sümela Monastery
Pazartesi Monday
09:00 - 16:00
09:00 - 16:00
(462) 531 1064
(212) 518 1205
77
istanbul arkeoloji müzeleri
ayasofya müzesi
kariye müzesi
istanbul büyük saray mozaikleri müzesi
türk ve islam eserleri müzesi
topkapı sarayı müzesi
topkapı sarayı müzesi harem dairesi
troıa örenyeri
assos örenyeri
bergama asklepıon örenyeri
bergama akropol örenyeri
efes müzesi
efes örenyeri
efes örenyeri yamaçevler
st. jean anıtı
afrodısıas örenyeri
milet örenyeri
didim örenyeri
kayaköy örenyeri
sedir adası
kaunos örenyeri
knıdos örenyeri
bodrum mausoleıon anıt müzesi
bodrum sualtı arkeoloji müzesi
alanya kalesi
aspendos örenyeri
noel baba müzesi
simena örenyeri
antalya müzesi
myra örenyeri
olympos örenyeri
patara örenyeri
perge örenyeri
phaselis örenyeri
side müzesi
side antik tiyatrosu
termessos örenyeri
78
göreme açıkhava müzesi karanlık kilise
özkonak yeraltı şehri
derinkuyu yeraltı şehri
göreme açıkhava müzesi
kaymaklı yeraltı şehri
zelve örenyeri
sümela manastırı
gaziantep zeugma mozaik müzesi
hatay müzesi
TÜRSAB-MÜZE
GİRİŞİMLERİ’NDEKİ
MÜZE ve ÖRENYERLERİ
cennet-cehennem örenyeri
ıhlara vadisi örenyeri
anadolu medeniyetleri müzesi
MUSEUMS AND ARCHAEOLOGICAL
SITES UNDER THE MANAGEMENT OF
TÜRSAB-MUSEUM ENTERPRISES
79
İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ KOLEKSİYONUNDAN
ÇİNİ MİHRAP
Erken Osmanlı Dönemi
çini sanatına hâkim olan
renkli sır tekniği ile yapılmış,
1432 tarihli Karamanoğlu
İbrahim Bey İmareti’ne ait
çini mihrap. Bitkisel ve
geometrik bezemeli
çini levhalardan oluşan mihrabın
kitabe panosunda, nesih hatla
Bakara Sûresi’nin
255. (Ayet-el Kürsî) ayeti,
kûfî hatla da 256. ve 257.
ayetleri yazılıdır.
Ana Sponsor
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
TÜRSAB’ın desteğiyle yenileniyor
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet İstanbul • Tel: 212 520 77 40 - 41 • www.istanbularkeoloji.gov.tr
ARTISI ÇOK
Özel Müzeler, Tiyatrolar, Operalar, Etkinlikler ve daha neler neler...
444 MÜZE (6893) - www.muze.gov.tr - www. muzekart.com
www.istanbulwalk s.com
G İ R İ Ş İ M L E R İ

Similar documents

Bilgi Formu - Highlight Hotel

Bilgi Formu - Highlight Hotel Akdeniz ve dünya mutfağının en seçkin örneklerinin yerel lezzetlerle birleştiği X-Beach & Restaurant, her sabah 07:00’den 10:30’a kadar kahvaltı hizmeti vermektedir. Ayrıca Oda Servisi, kapsamlı me...

More information

3. Cilt - Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü

3. Cilt - Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü olup Artvin-Ardahan bağlantılı karayolun üzerinde, ilçe girişinde yer alan Söğütlü Mahallesi’nin sınırları içerisinde olmak üzere ilçe merkezine uzaklığı 3 km.dir. Mülkiyeti Maliye Hazinesine ait k...

More information

April/May/June 2014

April/May/June 2014 Hümeyra ÖZALP KONYAR, Ufuk YILMAZ, Özgül ÖZKAN YAVUZ, Özgür AÇIKBAŞ, Köyüm ÖZYÜKSEL ÜNAL, Ayşim ALPMAN, Avniye TANSUĞ, Elif TÜRKÖLMEZ, Ahmet ALPMAN, Pınar ARSLAN, Turgut ARIKAN TÜRSAB adına YAYIN K...

More information

1453 Dergisi 10. Sayı

1453 Dergisi 10. Sayı Her dosyası gündem oluşturan 1453 Dergisi bu sayısında, Çağdaş sanat kavramı ve bu sanatın duayenlerini konuk ediyor. Özellikle “İstanbul’da Yaşıyor, Çalışıyor” projesi çerçevesinde “Güzellikler İm...

More information